Dünya Basını

Werner Rügemer: ABD sermayesi Avrupa siyasetini yüz yıldır şekillendiriyor

Yayınlanma

Alman tarihçi ve yazar Werner Rügemer, ABD sermayesinin Avrupa ve özellikle Almanya üzerindeki etkisinin Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana sistematik bir şekilde arttığını belirtti. Rügemer, transatlantik sermaye ağlarının Marshall Planı’ndan NATO genişlemesine, Almanya’nın yeniden birleşmesinden günümüz siyasi figürlerine kadar uzanan nüfuz alanlarını değerlendirdi.

Alman tarihçi ve yazar Dr. Werner Rügemer, Doç. Pascal Lottaz’ın Neutrality Studies yayınına konuk oldu.

Rügemer, kaleme aldığı “Ölümcül Dostluk: ABD Avrupa’yı Nasıl Fethetti” (Fatal Friendship: How the USA Conquered Europe) başlıklı çalışması üzerinden, ABD’nin Avrupa ve Almanya üzerindeki tarihsel etkisini değerlendirdi.

Rügemer, Birinci Dünya Savaşı’nın ABD-Avrupa ilişkilerinde temel dönüm noktası olduğunu kaydetti.

Savaş öncesinde Amsterdam ve Frankfurt gibi merkezlerdeki Avrupa bankalarının ABD’nin sanayileşmesini, hatta Amerikan İç Savaşı’ndaki her iki tarafı da finanse ettiğini belirten Rügemer, “1860’lardan sonra ABD’deki sanayileşme süreci hız kazandı. Birinci Dünya Savaşı ile bu ilişki tersine döndü” diye konuştu.

Avrupalı güçlerin savaş sırasında büyük ordular kurduğunu ancak bunları finanse edecek yeterli kaynağa sahip olmadığını vurgulayan Rügemer, Wall Street bankalarının bu dönemde devreye girdiğini ifade etti.

Rügemer, dönemin ABD Başkanı Woodrow Wilson’ın başlangıçta tarafsızlık sözü verdiğini ancak Wall Street bankalarının 1914’ten itibaren savaşa dahil olduğunu belirtti.

Rügemer, “1917’ye gelindiğinde Wall Street, açtığı kredilerin geri ödenmesini güvence altına almak için ABD’nin savaşa girmesini talep etti. Wilson da bu doğrultuda askeri müdahale kararı aldı” dedi.

Savaşın ardından Versay Barış Antlaşması sürecinde ABD’nin belirleyici rol oynadığını hatırlatan tarihçi, Almanya’nın ödemek zorunda kaldığı savaş tazminatlarının aslında ABD müttefiklerinin Wall Street’e olan borçlarını ödemesi için kurgulandığını kaydetti.

Dawes Planı ile Alman sanayisi Amerikan kontrolüne girdi

Almanya’nın savaş tazminatlarını ödemekte zorlanması üzerine 1924 yılında Dawes Planı’nın devreye sokulduğunu belirten Rügemer, bu planın General Electric’in yöneticilerinden biri olan Dawes tarafından hazırlandığını söyledi.

Planın temel amacının Almanya’nın Sovyetler Birliği ile kurduğu Rapallo Antlaşması kapsamındaki ilişkileri sonlandırmak olduğunu vurgulayan Rügemer, şu ifadeleri kullandı:

“Wall Street, Dawes Planı ile Almanya’ya kredi programı sundu. Bunun karşılığında Almanya Amerikan ürünlerini satın almak ve ABD’li şirketlerin ülkede şube açmasına izin vermek zorundaydı. 1924’ten Hitler’in iktidara geldiği 1933’e kadar geçen süreçte General Motors, Ford, Coca-Cola, IBM ve ITT gibi 400 civarında önde gelen Amerikan şirketi Almanya’da faaliyet göstermeye başladı.”

Rügemer, bu sürecin günümüzde IMF ve Dünya Bankası tarafından uygulanan, borç verilen ülkelerin ekonomilerini dış sermayeye açma zorunluluğu getiren mekanizmaların ilk örneklerinden biri olduğunu ifade etti.

Uluslararası Ödemeler Bankası ve İkinci Dünya Savaşı finansmanı

1929 Ekonomik Buhranı sonrası Almanya’nın borçlarını ödeyemez hale gelmesiyle Wall Street’in 1930 yılında İsviçre’nin Basel kentinde Uluslararası Ödemeler Bankası’nı (BIS) kurduğunu belirten Rügemer, bu kurumun dış bölgesel (extra-territorial) bir statüye sahip olduğunu hatırlattı.

Rügemer, BIS’in kuruluş amacının ABD’nin Almanya’dan olan alacaklarını güvence altına almak olduğunu söyledi.

İkinci Dünya Savaşı sırasında BIS’in tutumuna dikkat çeken Rügemer, “Banka, savaş boyunca Wall Street’ten Thomas McKittrick tarafından yönetildi. McKittrick, Hitler Almanya’sının savaş finansmanına yardımcı oldu. Özellikle işgal edilen Avusturya, Çekoslovakya, Fransa ve Belçika gibi ülkelerin altınlarının ‘yıkanması’ ve Almanya’ya aktarılması bu banka aracılığıyla yapıldı” dedi.

Rügemer, bu dönemde ABD hükümetinin Sovyetler Birliği’ni desteklemesine rağmen Wall Street’in Hitler Almanya’sını finanse etmeye devam ettiğini belirterek, hükümet çıkarları ile sermaye çıkarları arasındaki ayrımın altını çizdi.

Marshall Planı ve NATO arasındaki stratejik bağ

İkinci Dünya Savaşı sonrasında George Marshall’ın rolüne değinen Rügemer, Marshall’ın savaş sırasında Genelkurmay Başkanı, ardından Dışişleri Bakanı ve son olarak Savunma Bakanı olarak görev yaptığını hatırlattı.

Rügemer, Marshall Planı ve NATO’nun aynı kişi tarafından organize edildiğini ve bu iki yapının Avrupa üzerinde, özellikle Almanya üzerinde kurulan “aynı pençenin” parçaları olduğunu vurguladı.

Rügemer, Marshall Planı’nın aslında Dawes Planı’nın daha geniş bir ölçekte tekrarı olduğunu belirterek şunları söyledi:

“Marshall Planı’nın temel amacı, Alman ve Avrupa pazarlarını Amerikan ürünlerine açmaktı. İkinci sütun ise Amerikan şirketlerinin, bankalarının ve danışmanlık firmalarının Avrupa’da şubeler açmasıydı. Örneğin McKinsey bu dönemde Almanya ve Fransa’da faaliyetlerine başladı. Pek çok kişi Marshall Planı’nı ABD’nin Avrupa’ya para vermesi olarak görüyor ama aslında ABD, kendi şirketlerine Avrupa’nın yeniden inşası için mal göndermeleri amacıyla ödeme yapıyordu.”

Alman istihbarat teşkilatının kökenleri CIA’e dayanıyor

Rügemer, 1949 yılında kurulan Federal Almanya Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında tam egemenliğe sahip olmadığını, dış politikasının ABD Yüksek Komiseri John McCloy tarafından yönetildiğini belirtti.

McCloy’un eski Dünya Bankası Başkanı olduğuna dikkat çeken Rügemer, Almanya’nın o dönemde kendi Dışişleri Bakanlığı’nı kurmasına izin verilmediğini, Başbakan Konrad Adenauer’in aynı zamanda Dışişleri Bakanlığı görevini üstlenmek zorunda kaldığını kaydetti.

Alman istihbarat teşkilatı BND’nin kökenlerine de değinen Rügemer, “Almanya’nın kendi gizli servisi yoktu. CIA, eski Nazi istihbaratçısı Gehlen üzerinden bir birim kurdu. Bu yapı 1956 yılına kadar CIA’in bir departmanı olarak faaliyet gösterdi ve ancak o tarihten sonra BND adıyla Alman hükümetine devredildi” diye konuştu.

Almanya’nın yeniden birleşme sürecinde (1990) kurulan Treuhandanstalt (Emanet İdaresi) kurumunun yönetiminde McKinsey, PwC ve JP Morgan gibi Amerikan danışmanlık ve finans devlerinin yer aldığını belirten Rügemer, Doğu Alman şirketlerinin Batı’ya entegrasyonunun bu aktörler tarafından yönlendirildiğini ifade etti.

Rügemer, NATO’nun genişleme stratejisine dair de önemli bir tespitte bulundu:

“1990’dan sonra Doğu Avrupa ülkeleri için istisnasız bir kural uygulandı. Polonya, Macaristan, Romanya ve diğerleri önce NATO’ya girmek zorundaydı. Ancak bu aşamadan sonra Avrupa Birliği üyesi olabildiler. Bugün Kuzey Makedonya ve Arnavutluk gibi NATO üyesi olup AB’ye girme şansı yakın gelecekte düşük olan ülkeler var. Bu, askeri entegrasyonun siyasi entegrasyondan önce geldiğini gösteriyor.”

Sermaye ve siyaset ağındaki figür: Friedrich Merz

Dr. Rügemer, ABD sermayesi ile Avrupa siyaseti arasındaki entegrasyonun en somut örneğinin mevcut Başbakan Friedrich Merz olduğunu belirtti.

Merz’in siyasi kariyerine ara verdiği dönemde ABD merkezli hukuk firması Mayor Brown’da çalıştığını ve BlackRock Almanya’nın yönetim kurulunda yer aldığını hatırlatan Rügemer, şu değerlendirmede bulundu:

“Friedrich Merz, Amerikan şirketlerinin Alman şirketlerini satın alması sürecinde danışmanlık yaptı. Merz gibi figürler, Amerikan pratiklerinin ve sermayesinin Almanya’ya nasıl nüfuz ettiğinin birer göstergesi. Bugün Almanya’da siyaset, hukuk firmaları, danışmanlık şirketleri ve devasa yatırım fonları arasında entegre olmuş bir ağ bulunuyor.”

Rügemer, bu durumun gizli bir plandan ziyade, kapitalist sınıfın son yüz yılda adım adım yönetim kademelerine sızmasıyla oluşan doğal bir süreç olduğunu kaydetti.

Wall Street ve önde gelen kapitalist aktörlerin, yeri geldiğinde kendi hükümetlerinden bağımsız olarak kendi çıkarları doğrultusunda hareket ettiğini belirterek sözlerini tamamladı.

Çok Okunanlar

Exit mobile version