Dünya Basını

Wolfgang Streeck: İsrail, İran’a karşı nükleer silah kullanmaktan çekinmez

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini okuyacağınız mülakatta Alman düşünür Wolfgang Streeck, ABD-İsrail’in İran’a karşı savaşının kökenlerine, İsrail’in savaşı nükleer bir felakete dönüştürme ihtimaline ve Avrupa’nın ABD karşısındaki tutumuna değiniyor. ABD’nin “avantajlarına” da işaret eden Streeck, nihai hedefin Çin olduğunu belirtiyor. Avrupa ve özellikle de Almanya açısından ise, savaşa doğrudan katılmaya ilişkin tüm tereddütlere rağmen, Kıtanın ve Berlin’in yöneticilerinin ABD’ye lojistik destek vermekten imtina etmeyeceklerini vurguluyor.


Genişleyen Savaş Alanı

Wolfgang Streeck
New Left Review
2 Nisan 2026

Aşağıdaki röportaj ilk olarak 28 Mart tarihinde Frankfurter Rundschau gazetesinde yayımlandı.

İsrail-Amerika’nın İran’a karşı yürüttüğü savaş, finans piyasalarını kargaşaya sürükledi ve ulusal ekonomilerde endişe giderek artıyor. Bu durum size 1970’lerin petrol fiyat şokunu hatırlatıyor mu?

Pek sayılmaz. O zamanlar her şey nispeten kontrol altındaydı: Ortadoğu’da [petrol sahibi ülkeler] bir üretici kartelinden fazlası değildi. Bugün ise, hidrolik kırma sayesinde ABD enerji açısından kendi kendine yetebiliyor ve İran’da değil, tüm Körfez ülkelerinde enerji altyapısının sistematik olarak tahrip edilmesi dahil her türlü çılgınlığı göze alabiliyor – üstüne üstlük İran toplumunun yok edilmesini de. Buna karşılık, 1970’lerde Nixon ve Kissinger Çin ile yakınlaşmaya hazırlanırken, Almanya’da Brandt hükümeti yumuşama politikasına yöneliyordu; bu da yirmi yıl sonra Doğu Bloku’nun dağılmasına katkıda bulundu.

İran’a karşı savaş, Trump’ın başkanlığının en büyük hatası olabilir mi? O, tırmanma potansiyelini açıkça hafife aldı.

Amerikalılar bunu her zaman yapar; bunun için Trump’a ihtiyaçları yok. Ukrayna’daki Biden’a ve onun peşinden savaşın birkaç ay içinde biteceğine ikna olan Avrupalılara bakın (bu arada Ruslar da benzer bir şeye inanıyordu). Ukrayna savaşını artık AB devraldı ve Amerikalılar ilgisini kaybetmiş ve Ruslar genel olarak çoktan kazanmış olsa da savaşın devam etmesi gerektiğinde ısrar ediyor. Neden? Muhtemelen, sizin de belirttiğiniz gibi, “tırmanma potansiyelini hafife aldıklarını” kabul etmek istemiyorlar. Fakat başkalarının onlar adına savaştığı bir savaştan teknolojik ve iktisadi faydalar elde etmeyi ve iç uyumu güçlendirmeyi umuyor olmaları da olabilir. Elbette bu işe yaramayacak, ama umut sonuna kadar ölmez; hele de von der Leyen’e göre “değerlerimiz uğruna canlarını feda eden” Ukraynalılar varken.

Bazıları, Trump’ın bu savaşı bir şekilde kasım ayındaki ara seçimleri manipüle etmek için kullanabileceğinden şüpheleniyor. Yurtiçi siyasi kaygılar onu cesaretlendirmiş olabilir mi?

Bu mümkün: Savaşlar genellikle kendi tarafını sağlamlaştırmak ve muhalifleri vatan haini olarak göstermek için yapılır. Yine de bu savaş yurt içinde popüler değil. ABD’de hakim olan şüphe, Trump’ın İsrail ve İsrail lobisi tarafından, birkaç gün içinde çözüleceği vaadiyle ikna edildiği yönünde. Elbette Netanyahu’nun Trump hakkında ne tür hassas bilgilere sahip olduğu bilinmiyor. Ayrıca akılda tutulması gereken bir nokta –bu Almanya’da sıklıkla göz ardı ediliyor– ABD’nin kendi kıtasında esasen yenilmez olduğudur; iki okyanusla çevrili ve sadece kuzeyde ve güneyde iki komşu devleti vardır ve her ikisi de onun kontrolündedir. Bu durum, dış politika konusunda ne kadar anlamsız veya saçma olursa olsun –Vietnam Savaşı, Irak işgali– her şeyden paçayı sıyırmasına olanak tanır; çünkü işler ters giderse, en muzaffer fatihin bile onları takip edemeyeceği evlerine dönebilirler. Bu durum, ABD’nin neden Küba, İran, Afganistan gibi direnen devletlere karşı on yıllardır eski düşmanlıklarını sürdürdüğünü de açıklıyor. Haçlı seferleri ne kadar sık başarısız olursa olsun, ABD tazminat ödemek, telafi etmek veya bir şey öğrenmek zorunda değildir.

Ocak ayında Trump, savunma harcamalarının 1,5 trilyon dolara çıkarılmasını istedi; bu, insanlık tarihinin açık ara en yüksek askeri bütçesi olan bu yılki bütçenin (900 milyar dolar) yüzde 50’sinden fazla bir artış anlamına geliyor. Sanırım, İran’ın ABD’ye hiçbir şey yapmadığı ve asla yapamayacağı göz önüne alındığında, askeri liderlerin neden İran’ı Taş Devrine dönecek şekilde bombalamaları gerektiğini sormasını engellemek istiyor.

Birçok kişi, Netanyahu’nun İran’a saldırma kararının arkasında kişisel nedenler olduğunu, yani sürekli bir savaş yoluyla yolsuzluk suçlamalarından kendini kurtarmaya çalıştığını düşünüyor.

Evet, bu mümkün. Ya da yeniden seçilmesini garantilemek için. Fakat kişisel unsuru abartmamak gerekir.

İran’ın yok edilmesi, İsrail’in uzun süredir sahip olduğu ve yaygın olarak paylaşılan bir ihtiras. İsrail, (İranlıların deyimiyle) “Batı Asya”da tek nükleer güç olarak kalmak istiyor. ABD ittifaktan çekilirse, işler zorlaşırsa İsrail nükleer güçlerini kullanmaktan çekinmeyecektir. O kadar para başka ne için harcanacaktı ki? (Gerçi nükleer fırlatma sistemleriyle donatılmış denizaltılar Federal Almanya Cumhuriyeti’nin bir hediyesiydi) Trump’ın, istihbarat servislerinin ya da Netanyahu’nun kendisine acil bir durumda İsrail’in nükleer silahlı füzelerini, bombardıman uçaklarını ve gemilerini kullanacağını bildirmiş olması nedeniyle bu sürece katıldığı olasılığını göz ardı edemeyiz.

Trump, Avrupa Birliği’nden neredeyse hiç direnç görmedi. Sadece İspanya Başbakanı açıkça konuşuyor. AB neden bu kadar zayıf?

AB bir devlet değildir ve asla olmayacaktır. Kimse onu dinlemiyor; önemi yok. Üye devletlere gelince, çıkarları ve bağlılıkları radikal bir şekilde farklıdır. Fransa, Lübnan ile yakın bağlara sahiptir ve kendini ülkenin koruyucusu olarak görmektedir. İspanya, Müslüman dünyasıyla uzun süredir devam eden, esas olarak kültürel bağlara sahiptir. Almanya’nın İsrail ile onun “var olma hakkı” bilinen özel ilişkisi vardır; bu hakkın tanımı ise hem toprak kapsamı hem de devletin iç düzeni açısından İsrail’e bırakılmıştır. İsrail nükleer silahlara başvurmadan önce, şüphesiz Alman “Staatsräson” [devlet aklı] adına Almanya’dan askeri destek isteyecektir. Belki Hollanda hariç, başka hiçbir AB üye devleti bunu sağlamaya istekli olmayacaktır.

Almanya Şansölyesi Merz önce saldırıya destek verdi, sonra bunun “bizim savaşımız” olmadığını söyledi. Acaba selefi Gerhard Schröder’in izinden mi gidiyor?

Bu, o izlerin nasıl yorumlandığına bağlı. Schröder, Chirac ile birlikte, II. Bush’un Irak işgaline katılmayı reddetti. Fakat onun ve [Joschka] Fischer’in liderliğindeki Federal Cumhuriyet, özellikle sözümona “Teröre Karşı Savaş”ta her türlü desteği sağladı; hatırladığım kadarıyla, Federal Şansölyelik Ofisi Başkanı Steinmeier, Guantanamo’yu mahkumlarla doldurmak için kullanılanlar da dahil olmak üzere her bir uçuş için Ramstein hava üssünün kullanımını onayladı.

Merkel de, önce Sarkozy, sonra Hollande ile birlikte, Suriye ve Ukrayna’da (Minsk I, Minsk II, Steinmeier ile birlikte) olduğu gibi, tek tek Amerikan operasyonlarından ve girişimlerinden defalarca uzak durmaya çalıştı. 2011’de Dışişleri Bakanı [Guido] Westerwelle, Libya’da felaketle sonuçlanan Amerika liderliğindeki müdahaleyi onaylayan BM Güvenlik Konseyi oylamasında çekimser kaldı. Yine de 40.000 Amerikan askeri, NATO’nun bir parçası olarak Almanya’da konuşlanmış durumda; bunlara, sayısız nükleer kapasiteli bombardıman uçağı ve bunlara ait nükleer silahlar da eşlik ediyor. Dahası, Wiesbaden, İran’a yönelik mevcut bombardıman da dahil olmak üzere Orta Doğu’daki operasyonlar için ABD kuvvetlerinin komuta merkezine ev sahipliği yapıyor. Merz’den hiçbir itiraz gelmiyor. Bu açıdan bakıldığında, o gerçekten de öncüllerinin izinden gidiyor; katkısının tam ayrıntılarını belirlemek ise gelecekteki tarihçilere kalacak.

Trump ve Netanyahu’ya daha güçlü bir şekilde karşı çıkmak Merz’in çıkarına olmaz mıydı? Uzmanlar, tarihin en kötü enerji krizinden korkuyor.

Onlara kesinlikle karşı çıkmalı. Özellikle de bu, “uzmanların” aksine, sadece bir enerji krizi olmadığı için. Küresel bir yangından bahsediyoruz; buna kıyasla, “altı üstü petrol” demek geliyor içimizden, ve işler gerçekten kötüye giderse, sonuçta Ruslardan satın alabiliriz. Trump ve Netanyahu’nun bundan sonra ne yapacağı konusunda sadece spekülasyon yapabiliriz. Bildiğimiz tek şey, ne karar verirlerse versinler, bir Alman Şansölyesini dinlemeyecekleri, çünkü sonuçta ne olursa olsun hizaya girecekleri açık.

Yirminci yüzyılın iki dünya savaşındaki gibi karşıt bloklar olmasa da, bu savaş bir dünya savaşı olarak tanımlanabilir mi?

Tüm savaşlar farklıdır. Birinci Dünya Savaşı’nda Avrupa imparatorlukları parçalandı; İkinci Dünya Savaşı, Carl Schmitt’in deyimiyle kendi “etki alanlarını” boyun eğdirmeye çalışan iki bölgesel güç, Almanya ve Japonya’yı yenmek için verilen bir mücadeleydi.

Sonuç, her biri kendi imparatorluğuna sahip iki galip güç, ABD ve SSCB’nin bulunduğu ikiye bölünmüş bir dünya oldu – biri genişleyen, diğeri ise kendi sınırları ve rakibinin “sınırlama” politikası tarafından kısıtlanan, ta ki yirminci yüzyılın sonunda olağanüstü barışçıl bir şekilde dağılana kadar. Bunu, merkezi gücün dünyanın herhangi bir yerinde savaş açmadığı tek bir gün bile geçmeyen otuz yılı aşkın tek kutuplu bir dünya izledi. Buna “istikrar” deniyordu. Bugün, geri çekilme ile direniş arasında kararsız, fakat direnişe eğilimli bu süper gücün parçalanmasına tanık oluyoruz.

Eğer böyle bir direniş üçüncü bir dünya savaşına yol açarsa, bu koşullar altında nasıl bir şey olur?

ABD, Çin’in şimdiye kadar durdurulamaz yükselişini durdurmak amacıyla Çin’e saldıracak. Mevcut Amerikan ulusal güvenlik doktrinine göre, yeryüzünde ABD’ye eşit bir güç olmamalıdır. Bu amaçla, diğer şeylerin yanı sıra, Batı Avrupa’dan Rusya’ya baskı uygulayarak –ya da NATO’ya bunu yaptırarak– Rusya’nın Çin’i desteklemesini engelleyecek ve Çin’i, kaynaklarını Rusya’yı desteklemek için kullanmaya zorlayacaklar. Japonya ve NATO Avrupa’sı, özellikle Almanya, ABD’nin tarafına geçmeye ikna edilecektir. Bu arada İsrail, çevresindeki devletleri ve halkları telafisi imkansız bir şekilde yok etmek için bu fırsatı değerlendirecektir; Tel Aviv açısından İran savaşı şu anda bile yeterince uzun sürmüş sayılmaz, çünkü bu savaşın gölgesinde Gazze, Batı Şeria ve Güney Lübnan’ın ilhakı ve etnik temizliği fark edilmeden devam edebilir. [Carl von] Clausewitz’in dediği gibi, geri kalan her şey genişleyen savaş alanının belirsizliğinde yatmaktadır.

Çok Okunanlar

Exit mobile version