Dünya Basını
Tantura katliamı: İsrail’in örtbas ettiği savaş suçu

Gazeteci Thomas Karat tarafından kaleme alınan bu makale, 1948 Nekbe’si sırasında Filistin’in Tantura köyünde yaşanan ve on yıllarca örtbas edilen vahşi katliamı mercek altına alıyor. Karat, Aleksandroni Tugayı’na bağlı İsrail milislerinin silahsız köylüleri nasıl infaz ettiğini, bu savaş suçunun nasıl gizlendiğini ve gerçeği ortaya çıkarmaya çalışan Teddy Katz gibi isimlerin nasıl acımasız bir tepkiyle karşılaştığını detaylandırıyor. Makale, Tantura’yı Filistin’in daha geniş çaplı etnik temizliği bağlamına oturtarak, İsrail’in süregelen inkâr politikalarını ve bu bastırılmış tarihlerle yüzleşmenin adalet ve uzlaşma için taşıdığı acil önemi inceliyor.
Tantura: Örtbas edilen savaş suçunun yıldönümü
İsrail’in bugüne kadar yankılanan katliamı örtbas edişi
16 Mayıs 2025
Giriş
23 Mayıs 1948’de, Nekbe (“Felaket”) Filistin geneline yayılırken, Karmel sahilindeki Tantura adlı küçük balıkçı köyü vahşi bir katliama sahne oldu. Bir gece ve bir gün boyunca, Aleksandroni Tugayı’na bağlı İsrailli milis güçleri, teslim olduktan sonra silahsız onlarca Filistinli köylüyü infaz etti. Kurbanların çoğu —aralarında gençlerin de bulunduğu genç erkekler— soğukkanlılıkla vuruldu ve cesetleri deniz kenarında aceleyle kazılmış toplu mezarlara atıldı. On yıllar boyunca Tantura katliamı şiddetle gizlenen bir sır olarak kaldı. Hayatta kalanların tanıklıkları korkuyla bastırıldı ve İsrail’in resmi anlatısı 1948 olaylarını kahramanca terimlerle sunarak sivillere yönelik herhangi bir sistematik şiddeti reddetti. Theodore “Teddy” Katz adında İsrailli bir yüksek lisans öğrencisi, 2000 yılında titiz sözlü tarih araştırmasıyla gerçeği nihayet ortaya çıkardığında, acımasız bir tepkiyle —davalar, kamuoyunda aşağılama ve çalışmalarının bastırılması— karşılaştı. Tantura olayı, İsrail akademisinin ve toplumunun Nekbe’nın rahatsız edici tarihlerini nasıl susturduğunun bir simgesi hâline geldi.

Bugün Tantura’nın kalıntıları üzerine inşa edilmiş hareketli bir İsrail tatil beldesi olan Dor Plajı’nda, bir Nekbe anma katılımcısı, silinmiş Filistin köyünün eski bir fotoğrafını kaldırıyor. Güneşlenenlerin ve yüzenlerin altında, 1948’in işaretsiz toplu mezarları yatıyor.
Bu araştırma makalesi, Tantura’nın hikâyesini —katliamın kendisini, Filistinli hayatta kalanların ve hatta İsrail askerlerinin itiraflarını içeren görgü tanıklarının ifadelerini ve bu vahşeti tarihten silmeye çalışan sonraki örtbası— gün yüzüne çıkarıyor. Katz’ın tezinin yasal ve kurumsal güçler tarafından nasıl ezildiğini inceleyecek, bu olayı İsrail tarih yazımındaki daha geniş bir inkâr örüntüsü içine yerleştireceğim. Ayrıca Tantura’yı bağlamına oturtacağım: Münferit bir olaydan ziyade, hem Filistinli tarihçilerin hem de Ilan Pappé, Benny Morris ve Avi Shlaim gibi İsrail’in kendi “Yeni Tarihçileri”nin (hepsiyle röportaj yaptım) belgelediği gibi, 1948’deki daha geniş bir etnik temizlik kampanyasının parçasıydı. Onların araştırmaları —Nur Masalha, Velid Halidi ve Salih Abdülcevad gibi akademisyenlerin çalışmalarıyla birlikte— Tantura’da yaşananların, Filistinli mülteci sorununu yaratan sürgün ve katliamlar mozaiğinin bir ipliği olduğunu ortaya koyuyor. İsrail propagandasının ve devlet kurumlarının bu hakikatleri sistematik olarak —Nekbe’yi çıkarmak için ders kitaplarını sansürleyerek, vahşetler hakkında şüphe uyandırmak için Hasbara (propaganda) argümanlarını kullanarak, muhalif tarihçileri hain veya sahtekâr olarak karalayarak ve Filistin hafızasını ve sözlü tarihini bastırarak— nasıl inkâr ettiğini veya gizlediğini inceleyeceğim. Son olarak, bu inkârın bugünkü mirasını ele alıyorum, hâlâ tanınma ve geri dönüş arayan Tantura kurbanlarının torunlarından dinliyor ve İsrail’in işgal altındaki topraklarda Filistinlileri devam eden yerinden etmesiyle bağlantılar kuruyorum. Vurgulamak istediğim noktayı desteklemek için Tantura katliamından hayatta kalan iki kişiyle görüştüm; biri Ürdün’de yaşlı bir hanımefendi, diğeri ise Almanya’da bir beyefendi. Her iki röportaj da Youtube kanalımda mevcut.
1948’den yetmiş yedi yıl sonra, Tantura’nın hayaletleri hâlâ bugüne musallat oluyor. Bu gömülü gerçekle yüzleşmek sadece tarihsel bir adalet eylemi değil, aynı zamanda bugüne kadar şiddeti sürdüren sömürgeci mitleri yıkmak için gerekli bir adım. Aşağıda, kasıtlı olarak unutturulmuş bir katliama —ve hatırlamanın acil ahlaki zorunluluğuna— doğru bir yolculuk yer alıyor.
Tantura katliamı: 22-23 Mayıs 1948 gecesi
22-23 Mayıs 1948 gecesi karanlığında, Filistin kıyı köyü et-Tantura Siyonist güçlerin eline geçti. Hayfa’nın yaklaşık 35 kilometre güneyinde bulunan ve yaklaşık 1500 sakini olan Tantura, o zamana kadar savaşın saldırılarından kurtulmuştu. Fakat İsrail’in devlet ilanından bir hafta sonra, Aleksandroni Tugayı’nın (sonrasında İsrail ordusu olacak olan Haganah’ın bir birimi) 33. Taburu köyü ele geçirmek için bir saldırı başlattı. Yaklaşık 20 köylünün çatışarak öldüğü ve geri kalanının teslim olduğu bildirilen kısa bir savaştan sonra, galipler aniden ve vahşice mağluplara yöneldi.
23 Mayıs’ta şafak sökerken, işgal altındaki köy terör sahnelerine tanık oldu. İsrail askerleri silahsız Filistinli esirleri topluca infaz etmeye başladı. Almanya’da görüştüğüm erkek kurtulan Dr. Adnan Yahya, genellikle NAZİ Almanyası ile ilişkilendirdiğimiz, burada tekrarlamayacağım kadar korkunç sahneler anlattı. Kuzeni Feyza Yahya, Ürdün’de onu ziyaret ettiğimde bu anlatıyı tamamladı, ancak bir kadının bakış açısından, çünkü İsrailliler erkeklere ve kadınlara farklı şeyler yapmıştı.

Tantura 1948, “Halksız Topraklar” yıkılmadan önce böyle görünüyordu.
Hem Filistinli hayatta kalanların hem de Aleksandroni gazilerinin ifadelerine göre, katliam iki ayrı aşamada gerçekleşti:
Aşama 1: Cinnet: Tantura’nın kalan köylüleri beyaz bayrakları kaldırdıktan hemen sonra bir silah sesi duyuldu —ya başıboş bir keskin nişancı ya da panik kaynaklı bir karışıklık— ve buna karşılık Aleksandroni birlikleri kanlı bir cinnet geçirdi. Tanıklar, öfkeli askerlerin gözaltındaki kalabalıkların üzerine kurşun yağdırmaya başladığını hatırlıyor. İsrailli bir görgü tanığı daha sonra, teslimiyetten sonra özellikle sevilen bir Yahudi savaşçının keskin nişancı ateşiyle vurulduğunu ve bunun yoldaşlarını kanlı bir çılgınlığa sürüklediğini söyledi. Bu ilk şiddet patlamasında en az 70 ila 100 Filistinli köylü olay yerinde öldürüldü. Hayatta kalanlar, “İnsanları sıraya dizip sokaklarda vurdular,” diye hatırladı. Haganah’lılar ev ev dolaştı ve bir anlatıda belirtildiği gibi, teslim olan köylülere “hiç merhamet gösterilmedi”.
Aşama 2: Sistematik infazlar: İlk cinnet yatıştıktan sonra daha kasıtlı bir katliam izledi. İsrail istihbarat subayları ve yerli paramiliter üyeler (Zihron Yakov ve Binyamina gibi yakındaki Yahudi kolonilerinden yerleşimciler dahil) kalan Filistinli erkek ve kadınları ayrı gruplara ayırdı ve erkekleri teker teker sistematik olarak infaz etti. İsim listeleri kullanarak, savaşmış olabileceğinden veya silah saklıyor olabileceğinden şüphelenilen tüm erkekleri aradılar. Özünde, kurbanların çoğu savaşta hiçbir rolü olmayan sıradan silahsız köylülerdi. Dehşete düşmüş bazı Yahudi askerler de dahil olmak üzere görgü tanıkları daha sonra, her seferinde yedi ila on kişilik bağlı esir gruplarının ya köy mezarlığına ya da caminin yanındaki bir duvara götürülüp başlarının arkasından vurulduğunu ifade etti. Bu “temizlik” operasyonu, yaklaşık 100 erkek daha infaz edilene kadar devam etti. Sadece Zihron Yakov’dan birkaç Aleksandroni subayının çok fazla masum insanın “düşman” olarak öldürüldüğünü protesto etmesiyle, kan banyosu gecikmeli olarak durduruldu. Dr. Adnan Yahya ayrıca bana, özellikle kurbanın ailesinin gözleri önünde gerçekleşen, korkunç bir intikam tecavüzünden de bahsetti.
23 Mayıs’ın sonunda bilanço şaşırtıcıydı. Çatışmada öldürülen yaklaşık yirmi kişi de eklendiğinde, Tantura’dan yaklaşık 200 ila 250 Filistinli, köyün teslim olmasından sonra katledilmişti. Ölüleri gömmekle görevlendirilen bir Yahudi Aleksandroni askeri daha sonra toplam 230 ceset saydığını hatırladı. Köyde kalan 13-30 yaşları arasındaki neredeyse tüm erkekler infaz edildi. Sadece bir avuç genç erkek, ya cesetlerin altına saklanarak ya da sempatik Yahudi komşuların son dakika müdahalesiyle hayatta kaldı. Tantura’yı 1948 savaşında tanık olduğu “en utanç verici” olaylardan biri olarak tanımlayan Aleksandroni gazisi Joel Solnik, “Kimseyi sağ bırakmadılar,” diye itiraf etti.
Hayatta kalan Filistinlilerin tanıklıkları o saatlerin korkunç bir resmini çiziyor. Bazı kadınlar ve çocuklar, kocalarının, babalarının veya erkek kardeşlerinin silah zoruyla götürülüp bir daha geri dönmediklerine tanık oldu. 1948’de küçük bir çocuk olan Mustafa Mısri, daha sonra askerlerin tüm ailesini gözlerinin önünde infaz etmesini izlediğini anlattı. On yıllar sonra, araştırmacı Teddy Katz ile konuşurken Mısri’nin sesi hâlâ travmayla titriyordu: “İnanın bana, bu şeylerden bahsedilmemeli… Bizden intikam almalarını istemiyorum. Bize sorun çıkaracaksınız,” diye yalvardı, gerçeği söylemenin bile misillemeye davetiye çıkarabileceğinden dehşete düşmüştü. Korku ve kederin ağırlığı pek çok hayatta kalanı sessiz tuttu.

Araştırmacı Teddy Katz, tanıklıkların olduğu kasetlerini dinliyor.
Doğrudan öldürülmeyenler acımasız bir kaderle karşılaştı. Katliamın ardından Haganah, kalan tüm köylüleri —kadınları, çocukları ve yaşlıları— toplayıp yakındaki sahile yürüttü. Aileler parçalandı: “savaşacak yaştaki” erkekler ayrılıp 18 aylığına gözaltı kamplarına gönderilirken, topluluğun geri kalanı kamyonlara yüklenip bölgeden sürüldü. Çoğu, Hayfa ile Tel Aviv arasında yıkımdan kurtulan tek Filistin köylerinden biri olan (ironik bir şekilde komşu Yahudi yerleşimlerinin emeğine ihtiyaç duyulduğu için) Fureydis’e ve Cisr ez-Zerka’ya gitti. Bu bile geçiciydi; nihayetinde, esaretten kurtulan Tantura’nın erkekleri sürgüne gönderildi, yerinden edilmiş ailelerine katılmak üzere (o zamanlar Ürdün kontrolündeki) Batı Şeria’ya gönderildi. Birkaç Tantura ailesi, kendilerine kefil olan Yahudi tanıdıklarının şahsi müdahalesi sayesinde yeni İsrail devleti içinde kalmayı başardı. Bu, İsrail’in şu anda Gazze ve Batı Şeria’ya saldığı vahşete tanık olurken bile, tüm Yahudilerin veya daha doğrusu İsraillilerin intikamcı katiller olmadığını bize hatırlatmalı.
Bu arada, Tantura bir köy olarak var olmaktan çıktı. Sakinleri öldürüldükten veya sürüldükten sonra, Siyonist güçler alabildiklerini yağmaladı ve köyü haritadan silmek için hızla harekete geçti. Haziran 1948 tarihli bir İsrail belgesinde şöyle deniyor: “Toplu mezarı hallettik ve her şey yolunda.” Gerçekten de, cellatlar suçlarını örtbas etmek için çalışmışlardı: Hayatta kalanlar daha sonra silah zoruyla ölüleri gömmek için hendek kazmaya zorlandıklarını hatırladılar. En az bir büyük toplu mezar, Filistinli esirler tarafından köy mezarlığında kazıldı ve cesetlerle dolduruldu, sahile yakın başka bir mezar ise orada infaz edilenlerle dolduruldu. Dr. Adnan Yahya, kameraya, arkadaşıyla birlikte makineli tüfeklerle karşı karşıya kalarak, arkadaşının yaralı babasını —hâlâ hayattayken— toplu mezara atmak zorunda kaldıklarını anlattı.
Haziran ortasına gelindiğinde, İsrail ordusu karargâhına “köydeki gömülmemiş cesetlerin” koku ve hastalığa neden olduğuna dair şikayetler ulaştı ve bu da ordunun kurbanları düzgün bir şekilde gömmeyi bitirmek için defin ekipleri göndermesine neden oldu. Sonraki aylarda, Tantura’nın evlerinin kalıntıları sistematik olarak yıkıldı veya toprakları üzerine kurulan yeni bir İsrail kibutzu (Nahşolim kibutzu) bünyesine dahil edildi. Mezar yerleri bile gizlendi: Ana toplu mezarın bir kısmı daha sonra Dor Plajı tatil beldesi için bir otopark olarak asfaltlandı ve burada hiçbir şeyden habersiz plaj müdavimleri bütün bir topluluğun kalıntıları üzerinde güneşleniyor.
Fakat bir ev bugüne kadar ayakta kaldı. Tesadüfen bu ev Dr. Adnan’ın ailesine aitti ve Dr. Adnan’a yeğeni Hala Gabriel’in evi ziyaret edebildiği bir klip gösterdiğimde kendi duygularımı tarif etmekte zorlanıyorum. YouTube kanalıma abone olduysanız, bu hikâyeyi yayınladığımda (umarım) bilgilendirileceksiniz.

Hala Gabriel, Tantura’dan geriye kalan tek bina olan ailesinin evinin kalıntılarında oturuyor.
Tantura’da yaşananlar, mikro düzeyde bir etnik temizlikti. İsrailli bir subay, Katz’a 1948’de her yerli komutanın “teslim olsalar da esir alınsalar da sakinlere uygun gördüğü şekilde davranma konusunda tam yetkiye sahip olduğunu” açıkça teyit etti. Olağan Haganah taktiği, köyleri üç taraftan kuşatmak, bir “kaçış koridoru” açık bırakmak ve sakinleri kaçmaya zorlayarak terörize etmekti (büyük esir nüfuslarıyla uğraşmaktan kaçınmak için birçok köyde kullanılan bir yöntem). Ancak Tantura’da zayıf koordinasyon, karadan ve denizden tam bir kuşatmaya yol açarak sakinleri içeride hapsetti. Kaçış yolu olmayan 1500 Filistinli, işgalcilerin eline düştü ve bu da ardından gelen katliam ve toplu sürgüne yol açtı. İsrail’in muhalif tarihçilerinden Ilan Pappé, katliamın bu koşulların doğrudan sonucu olduğunu belirtiyor: “Bu kadar büyük bir köyün işgalcinin elinde toplanması… Cinneti, katliamı ve infazları üretti,” diye yazdı. Bazı Aleksandroni savaşçıları katliamı “güvenlik” önlemi olarak —potansiyel direnişi ortadan kaldırmak— meşrulaştırırken, diğerleri sadece intikam aldı veya kişisel hesaplarını gördü. Her iki durumda da sonuç aynıydı: Bütün bir köy yok edildi. Tantura, 1948’de katliama maruz kalan Filistin yerleşimlerinin acı listesine katıldı, yıllar sonra ancak gün ışığına çıkacak onlarca bu türden vahşetten biriydi.
Tarihi susturmak: Teddy Katz olayı ve İsrail akademisinin tepkisi
1948’den sonra elli yılı aşkın bir süre boyunca Tantura katliamı özenle korunan bir sır olarak kaldı. Resmi İsrail tarihleri, Tantura’nın düşüşünü normal bir askeri zafer olarak tanımladı, belki köyün Arap sakinlerinin “kaçtığını” veya esir alındığını belirtti, fakat toplu infazlardan hiç bahsetmedi. Artık kamplara dağılmış mülteciler olan Filistinli hayatta kalanlar kesinlikle hatırlıyordu —katliamın hikâyesi aileler içinde fısıltılarla aktarılıyordu— ancak onların anlatılarının İsrail toplumunda veya akademisinde bir platformu yoktu, ki bu da devletin doğuşuna kasıtlı vahşetlerin eşlik ettiğini büyük ölçüde inkâr ediyordu. Bu sessizlik duvarı nihayet 1990’ların sonlarında, beklenmedik bir kişi sayesinde aşıldı: Hayfa Üniversitesi’nde İsrailli bir yüksek lisans öğrencisi (ve kendini Siyonist olarak tanımlayan) Theodore “Teddy” Katz.
O zamanlar 50’li yaşlarında olan Katz, Hayfa bölgesindeki köylerin 1948’deki tahliyesini araştıran bir yüksek lisans tezine başladı. Arapçayı akıcı bir şekilde konuşan Katz, Umm Zinat ve Tantura gibi köylerde neler olduğunu yeniden yapılandırmak için sözlü tarihi —tanıklarla yapılan ses kayıtlı röportajları— kullanmaya karar verdi. Birkaç yıl boyunca Katz, hem Filistinli hayatta kalanlarla (İsrail’de ve Batı Şeria/Gazze’de, ayrıca bazıları sürgünde olanlarla) hem de Aleksandroni Tugayı’nın Yahudi gazileriyle konuşarak 60 saatten fazla röportaj yaptı. Bu çığır açıcıydı; o zamana kadar çok az İsrailli akademisyen, hatta hiçbiri, 1948’in Filistin sözlü tanıklıklarını aramaya zahmet etmemişti. Katz’ın araştırması sansasyonel bulgular ortaya çıkardı: Tezinin bir bölümünde, Tantura’daki katliamı tüyler ürpertici ayrıntılarla belgeledi ve teslim olduktan sonra yaklaşık 200 silahsız köylünün öldürüldüğü tahmininde bulundu. Özellikle, Katz, katılan Aleksandroni askerlerinin kendilerinden doğrulayıcı ifadeler almıştı, aksi takdirde, daha sonra belirttiği gibi, çalışması muhtemelen tamamen göz ardı edilecekti. Bir gazi ona açıkça, “Orada utanç verici şeyler oldu… Kimseyi sağ bırakmadık,” dedi. Bir diğeri 200’den fazla ceset saydığını itiraf etti. Katz, suçu ima eden birkaç gizliliği kaldırılmış İsrail ordusu belgesini bile ortaya çıkardı: Tantura’daki birliklerin “usulsüzlükleri” hakkında bir rapor ve salgınları önlemek için bir “toplu mezarla” ilgilenilmesi gerektiğine dair bir tugay bildirisi. Tez, parça parça, Tantura’nın bir savaş suçuna tanık olduğuna dair mahkûm edici bir dava oluşturdu.
Mart 1998’de Katz, “Arapların 1948’de Güney Karmel Dağı Eteklerindeki Köylerden Göçü” başlıklı tezini Hayfa Üniversitesi’ne sundu. Tez büyük bir başarıyla geçti ve bölümdeki en yüksek notu aldı. Kısa bir an için, bu uzun süredir bastırılmış hikâyenin akademik kanallar aracılığıyla tarihsel kayıtlara girebileceği görülüyordu. Ancak Ocak 2000’de Katz’ın bulgularının haberi İsrail medyasına ulaştı ve tepki ani ve şiddetli oldu. İbranice günlük gazete Ma’ariv, Tantura katliamı hakkında manşet bir makale yayımlayarak Katz’ın ifşaatlarını genel kamuoyuna duyurdu. Neredeyse derhal, Aleksandroni Tugayı’nın öfkeli gazileri (birçoğu hâlâ kendilerini İsrail’in bağımsızlık savaşının kahramanları olarak görüyordu) inkârda birleşti. Katz’a karşı bir karalama kampanyası başlattılar, hiçbir katliamın asla gerçekleşmediğini ve Katz’ın itibarlarını lekelediğini şiddetle savundular. Günler içinde, Aleksandroni Gaziler Derneği, Katz’a karşı 1 milyon şekelden fazla tazminat talep eden bir hakaret davası açtı.
Ardından gelenler, İsrail akademisinin ulusal mitleri korumadaki rolünün çarpıcı bir örneğiydi. Hayfa Üniversitesi, öğrencisini savunmak yerine Katz’ı adeta kurtların önüne attı. Üniversite yetkilileri, özellikle Eretz İsrael (İsrail Diyarı) Çalışmaları Bölümü’ndeki (genelde milliyetçi anlatılarla aynı çizgide olan bir bölüm) kıdemli öğretim üyeleri, derhal Katz’ın yetkinliği ve dürüstlüğü hakkında şüphe uyandırdı. Araştırmasının kusurlu hatta uydurma olduğunu ima ettiler ve kurumsal desteği geri çektiler. Mükemmel tezi için özel bir ödül alması planlanan Katz, adının programdan kelimenin tam anlamıyla daksille silindiğini gördü. Üniversitedeki statüsü, uzaklaştırılmış bir öğrencininkine eşdeğer hâle geldi ve akademik bir kariyer umutları bir anda suya düştü. Mesaj açıktı: Kahraman Siyonist anlatıyla çelişen bir katliamı ortaya çıkararak Katz, akademinin bekçilerinin gözünde bir ihanet eylemi işlemişti.
Bu düşmanca iklime rağmen Katz, mahkemede çalışmalarını savunmaya hazırlandı. İsrail’deki Filistinli bir hukuk merkezi olan Adalah’ın (ona yardım etmeye istekli birkaç kişiden biri) yardımıyla, gönüllü avukatlardan oluşan bir ekip topladı. Hakaret davası Aralık 2000’de başladı. Ardından gelen mahkeme salonu dramasında, gerçek usule ilişkin saldırıların gerisinde kaldı. Savcılık, Katz’ın 200 sayfalık tezini didik didik etti ve küçük tutarsızlıklara —yüzlerce referans arasından bir avuç atıf hatası ve hafif yanlış çevirilere— odaklandı. Örneğin, bir keresinde Katz’ın bir tanığın sözlerinin İbranice özetinde “Naziler” yerine “Almanlar” kullanılmıştı; bir diğerinde ise, bir hayatta kalanın açıkça belirtilmeyen (ancak ima açıktı) bir anlatısından bir katliam çıkarımı yapmıştı. Bunlar, genel katliam anlatısının esaslı reddi değil, önemsiz detaylardı. Esasında, tezdeki 230 spesifik referanstan en az 224’ünün doğru ve tartışmasız olduğu bulundu. Katz’la konuşan eski askerlerden hiçbiri, kaydedilmiş ifadelerini inkâr etmek için kürsüye çıkmaya cesaret edemedi. Bununla birlikte, İsrail medyası ve akademisi, Katz’ı itibarsızlaştırmak için birkaç tutarsızlığa odaklandı.
İki günlük duruşmanın ardından Katz’ın avukatları iyimserdi: Savcılık dipnotlara yönelik saldırılarını tüketmişti ve meselenin özü —toplu katliamların görgü tanığı delilleri— incelenmek üzereydi. Katz ve destekçileri, bu kasetler ve transkriptler mahkemede yayınlanırsa, Tantura gerçeğinin nihayet kamuoyunda duyulacağına inanıyordu. Fakat o an hiç gelmedi. Muazzam baskı altında ve sağlık durumu kötü olan (Katz haftalar önce felç geçirmişti) Katz, sonunda —bazıları zorlandığını söylüyor— davayı mahkeme dışında çözmek için bir geri çekilme “özrü” imzalamaya ikna edildi. 21 Aralık 2000’de geç saatlerde yapılan bir toplantıda, avukatlarından ikisi yokken Katz, üçüncü bir avukatın (aynı zamanda bir akrabasıydı) tavsiyesine ve üniversitenin hukuk danışmanının pes etmenin kendi çıkarına olduğu yönündeki ısrarlarına uydu. Sağlığı ve mali durumu için endişelenen ailesi ve arkadaşları da ona bu çileye son vermesi için baskı yaptı. Katz, ancak Orwellvari olarak tanımlanabilecek bir ifade imzaladı: Kendi araştırmasını reddetti ve “Kanıtları kontrol edip tekrar kontrol ettikten sonra, şimdi benim için hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde açıktır ki, Aleksandroni Tugayı’nın… Köy teslim olduktan sonra Tantura’da insanları öldürdüğü iddiasının hiçbir temeli yoktur,” dedi. Bir katliamın meydana geldiği sonucundan “kendisini ayrı tuttuğunu” belirtti. Aslında, ortaya çıkardığı gerçeği inkâr etmeye, göstermelik duruşmaları andıran zorla bir itirafa zorlanmıştı.
Bu zoraki özrün mürekkebi kurumadan Katz pişman oldu. 12 saat içinde ifadeyi geri çekmeye ve savunmasını yeniden başlatmaya çalıştı. Ancak zarar verilmişti. Yargıç, davayı yeniden açmayı reddetti ve yalnızca Katz’ın uzlaşmasını geri alma hakkının teknik sorusuna odaklandı (ve alamayacağına karar verdi). Böylece hakaret davası, bir katliamın gerçekten gerçekleşip gerçekleşmediğine dair herhangi bir adli inceleme yapılmadan sona erdi. İsrail haber kuruluşları, Katz’ın teslimiyetini katliamın bir yalan olduğunun kanıtı olarak duyurdu. Büyük gazeteler onu “sahtekâr” ve “sözde tarihçi” olarak etiketledi ve siyasi nedenlerle bir katliam uydurduğunu öne sürdü. Sağcı yorumcular, “İsrail karşıtı bir anlatının” çürütülmesinden dolayı sevindi. Özellikle acımasız bir şekilde, bazı sol eğilimli İsrailli entelektüeller bile yüklendi; önde gelen gazeteci Tom Segev, “Belki bir katliam vardı ama yanlış tarihçiyle karşılaştı,” diyerek Katz’ın göreve uygun olmadığını ima etti. İsrail kamuoyu büyük ölçüde Tantura’nın asılsız bir söylenti olduğu izlenimiyle bırakıldı. Eğer katliam olmadıysa, o zaman —dolayısıyla— belki de 1948 etnik temizliğine dair Filistin iddialarının hiçbiri doğru değildi. Bu olay böylece, İsrail vahşetine yönelik herhangi bir suçlamanın Arapların uydurması veya hatası olduğu yönündeki rahatlatıcı ulusal miti güçlendirmeye hizmet etti.
Hayfa Üniversitesi içinde cadı avı devam etti. Hakaret davasındaki uzlaşma, resmi tarihin koruyucularını tatmin etmedi. İsrail Devlet Arşivcisi ve diğerleri, üniversiteye Katz’ın yüksek lisans derecesini tamamen geri alması için baskı yaptı. Üniversite, tezi iptal etmek için bahaneler arayarak Katz’ın kasetlerini ve danışmanının davranışlarını incelemek üzere araştırma komiteleri topladı. Sonunda, Katz’ın derecesini (bazı küçük düzeltmeler yaptıktan sonra) korumasına izin verildi, ancak itibarı onarılamaz bir şekilde zedelendi. Akademik çevrelerden kayboldu, fiilen kara listeye alındı. Diğerleri üzerindeki caydırıcı etki açıktı: Hiçbir genç İsrailli akademisyen, yıllarca 1948 katliamları konusuna dokunmaya cesaret edemeyecekti.
Katz’ın yanında duran birkaç İsrailli akademisyenden biri, o zamanlar Hayfa Üniversitesi’nde kıdemli bir öğretim görevlisi olan Dr. Ilan Pappé idi. Pappé, “post-Siyonist” tarih dediği şeyi teşvik ediyor, İsraillileri 1948’in karanlık yönleriyle yüzleşmeye çağırıyordu. Katz olayı sırasında Pappé, Katz’ın bazı röportaj transkriptlerini meslektaşlarının okuması için üniversitenin dahili internet sitesinde yayınlayacak kadar ileri gitti. Bu transkriptlerin, hem Arap hem de Yahudi tanıklardan “infazın, çocukların önünde babaların öldürülmesinin, tecavüzün ve işkencenin korkunç tanımlarını” içerdiğini bildirdi. Pappé, “Transkriptleri okuduktan sonra, Katz’ın araştırmasının kalitesi hakkında çekinceleri olsa bile bir dizi insan, Tantura’da ne olduğu konusunda artık hiçbir şüphe duymuyordu,” diye yazdı. Bununla birlikte, Pappé’nin akademik destek toplama çabaları büyük ölçüde karşılıksız kaldı. Kendisini meslektaşları tarafından giderek daha fazla izole edilmiş ve aşağılanmış buldu. Birkaç yıl içinde Pappé de sürülecekti: 2007’de, İsrail’in Nekbe inkârına yönelik sesli eleştirileri nedeniyle ölüm tehditleri ve resmi kınamalar arasında istifa etti ve Birleşik Krallık’ta öğretmenlik yapmak üzere İsrail’den ayrıldı (El-Cezire‘nin belirttiği gibi, Pappé “İsrail toplumundan sert bir tepkiyle karşılaştı” ve 1948’in bir etnik temizlik vakası olduğu konusunda ısrar etmeye devam ettikten sonra Hayfa Üniversitesi’ndeki kadrolu pozisyonundan kovuldu). Onunla yaptığım röportajda Pappé, Üniversiteye karşı bir davayı kazanmasına rağmen neden İsrail’den ayrılmak zorunda hissettiğini anlattı.

Ilan Pappé: Siyonist projenin sonuna tanık oluyoruz.
Tantura katliamının susturulması böylece hukuki yıldırma, akademik suç ortaklığı ve medya manipülasyonunun ortaklığıyla başarıldı. Bu, İsrail müesses nizamının ulusal mitolojiyi tehdit eden doğru bir anlatıyı bastırmak için ne kadar ileri gidebileceğini gösterdi. Yine de ironik bir şekilde, hakikati örtbas etme girişimleri yalnızca onun yeniden dirilişini geciktirdi. Katz’ın orijinal kayıtları hayatta kaldı ve on yıllar sonra kamuoyuna (özellikle 2022’de bir belgesel filmde) yeniden ortaya çıkarak bulduklarını doğruladı. Yaşlı askerlerin sessizlik yemini de zamanla çatlamaya başladı; bazı gaziler, hayatlarının sonlarına yaklaşırken, nihayet 1948’de yaptıklarını itiraf ettiler. Göreceğimiz üzere, bu doğrulamalar ortaya çıktı, Katz’ın çalışmalarını haklı çıkardı ve onun hakkında söylenen yalanları çürüttü. Fakat bugünkü hesaplaşmayı incelemeden önce, Tantura’nın 1948’in daha büyük resmine nasıl uyduğunu anlamalıyız. Bu köyde yaşananlar bir anormallik değildi; İsrail devletinin kuruluşuna eşlik eden açık bir sürgün ve katliam modelinin —uzun süredir inkâr edilen, ancak yıllar içinde tarihçiler ve araştırmacılar tarafından kapsamlı bir şekilde belgelenen bir model— parçasıydı.
Tasarlanmış etnik temizlik: Nekbe bağlamında Tantura
Tantura katliamı ve nüfusunun sürülmesi, kontrolden çıkmış bir olay veya savaş sırasındaki bir cinnet olarak göz ardı edilemez. Bu, 1948 savaşı sırasında, Siyonist güçlerin yeni İsrail devleti için toprak fethederken uyguladığı daha geniş bir “etnik temizlik” politikasının bir düğüm noktasıydı. Yıllarını gizliliği kaldırılmış İsrail arşivlerini araştırarak geçiren İsrailli “Yeni Tarihçi” Benny Morris, açıkça şu sonuca vardı: “Filistinlilerin kökünden sökülmesi olmadan bir Yahudi devleti ortaya çıkamazdı.” Başka bir deyişle, Filistinlilerin toplu sürgünü savaşın tesadüfi bir yan ürünü değildi; İsrail’in yaratılmasının bir ön koşuluydu. Kendisiyle yaptığım röportajın bağlantısı aşağıdaki kaynaklar listesinde.
1947’nin sonlarından 1948’e kadar, yaklaşık 750 bin Filistinli (İsrail olan bölgenin Arap nüfusunun dörtte üçü) sistematik olarak yerinden edildi veya baskı altında kaçtı ve 400’den fazla kasaba ve köy sakinlerinden boşaltıldı. Haganah tarafından Mart 1948’de yayınlanan bir ana plan olan Dalet Planı (Plan D) sahneyi hazırladı. Tarihçi Velid Halidi’nin tanımladığı üzere, Dalet Planı kelimenin tam anlamıyla “Filistin’in fethi için bir ana plandı.” İsrailli komutanlara, Yahudi devletine (ve ötesine) tahsis edilen toprağı güvence altına almak için köyleri yok etme ve sakinleri kovma yetkisi verdi. Planın yönergeleri açıkça köylerin kuşatılmasını, aranmasını ve silahsızlandırılmasını ve direniş durumunda “nüfusun sınırlar dışına sürülmesini” gerektiriyordu. Sonraki aylarda bu talimatlar büyük ölçekte uygulamaya konuldu. 1948’in sonunda 500’den fazla Filistin yerleşimi boşaltılmıştı; birçoğu yerle bir edildi, diğerleri Yahudi göçmenlerle yeniden iskan edildi ve yeniden adlandırıldı. Filistin halkının topraklarındaki varlığı siliniyordu; bu Filistinlilerin en-Nekbe olarak bildiği süreçti.

1948’de kaçan Filistinli köylüler
Tantura’nın kaderi bu siyasi çerçevenin doğrudan bir sonucuydu. Kıyıdaki stratejik konumu, onu savaşın başlarında bir hedef hâline getirdi. Haganah’ın Hayfa’nın güneyindeki kıyı “temizliği” operasyonlarının bir parçası olarak, Aleksandroni Tugayı birlikleri önceki haftalarda Kefr Lam ve es-Sarafand gibi köyleri halihazırda boşaltmıştı. Aleksandroni’nin standart hareket tarzı, saldırı sırasında sakinleri —onları yakalamak yerine kaçmaları için bir yol vermek— kovmaktı. Fakat bir nüfus kaçamazsa veya kaçmazsa (Tantura’da olduğu gibi), daha sert önlemler alındı. Tugay komutanının teslim olan Araplarla “uygun gördüğü gibi yapma” konusundaki “tam yetkisi”, Tantura’da ve başka yerlerde, terör aşılamayı amaçlayan yargısız infazlar ve katliamlarla sonuçlandı. Tarihçi Ilan Pappé, Filistin’in Etnik Temizliği adlı ufuk açıcı kitabında, 1948’deki sürgün kampanyasını birden fazla katliamın nasıl noktaladığını — nisanda Deyr Yasin’den (İrgun/Lehi milisleri tarafından 100’den fazla kişinin katledildiği) temmuzda Lidda’ya (İzak Rabin komutasındaki askerler de dahil olmak üzere İsrail birlikleri tarafından 200’den fazla kişinin katledildiği) ve ekimde el-Devayime’ye (bir İsrail biriminin 100’den fazla köylüyü öldürdüğü)— belgeliyor.
Bu türden kaç vahşet yaşandı? İsrailli tarihçilerin muhafazakâr tahminleri bile 1948 savaşı sırasında en az yirmi katliamı kabul ediyor. Benny Morris’in kendisi (başlangıçta bazı Filistin anlatılarına şüpheyle yaklaşıyordu) İsrail güçleri tarafından en az 24 ayrı olayda öldürülen “kabaca 800 [Filistinli] sivil ve savaş esirini” kaydetti ve bu olaylar katliam olarak tanımlanabilir. Filistinli akademisyen Salih Abdülcevad ve diğerlerinin daha kapsamlı araştırmaları, sürgünlere eşlik eden onlarca daha ufak çaplı katliam veya tek seferlik infazlara işaret ediyor. BADIL (Filistinli mülteci hakları merkezi) tarafından alıntılanan Birleşmiş Milletler ve İsrail ordusu arşivlerinin analizi, 1948’de 30’dan fazla belgelenmiş katliam tespit etti; bunların 24’ü kuzey bölgesinde (Celile ve Hayfa bölgesi), 5’i merkezde ve 5’i güneydeydi. İsrailli bir askeri tarihçi olan Arye İzaki (eski İsrail ordusu arşivlerinden), İsrail güçleri tarafından “100’den fazla” katliamın işlendiğini, bunların yaklaşık 10’unun büyük ölçekli olduğunu öne sürdü. “En iyi bilinenler” arasında Deyr Yasin, el-Devayime ve Tantura’yı listeledi. Kısacası, Tantura bir sapma değildi, aynı sürecin parçasıydı. Nekbe’nin kötü şöhretli katliamları arasında yer alıyor, fakat failleri uzun süre örtbas etmeyi başardığı için belki de uluslararası alanda daha az biliniyordu.
1948’de yaşananların bir dizi talihsiz kaza veya kontrolden çıkmış askerlerin işi değil, daha ziyade uzun süredir devam eden ideolojik hedeflerin gerçekleştirilmesi olduğunu vurgulamak önemli. Nur Masalha, savaş öncesi Siyonistlerin Arapların uzaklaştırılması için bir örtmece olan “Nakil” hakkındaki düşüncelerini kronikleştirdi. Gelecekteki İsrail Başbakanı David Ben Gurion da dahil olmak üzere 1930’lardan itibaren Siyonist liderler, Arap nüfusunun kurulacak Yahudi devletinden zorla nakledilmesini tartışmış ve buna hazırlanmışlardı. 1948’e gelindiğinde, bu fikirler savaşın dumanı altında eyleme dönüştü. Ben Gurion hükümeti ve askeri komutanlığı, demografik dengeyi kalıcı olarak değiştirmek için, şiddetten kaçanlar da dahil olmak üzere Filistinli mültecilerin geri dönüşüne izin vermemeye açıkça karar verdi. Savaş sona erdiğinde yeni İsrail devleti, 750 bin sürgün edilmiş Filistinlinin topraklarına ve mülklerine el koymak için hızla yasalar çıkardı ve eve dönememelerini sağladı. Yaşananların büyüklüğü, Pappé ve diğerlerinin neden “etnik temizlik” —etnik olarak tanımlanmış bir nüfusun kendi topraklarından kasıtlı olarak tasfiye edilmesi— terimini kullandığını açıklıyor.
Tantura katliamının örtbas edildiği iklimi anlamak için, savaşın ardından oluşturulan güçlü İsrail ulusal anlatısını da tanımak gerekir. On yıllardır İsrail söylemindeki resmi anlatı, 1948’de yeni Yahudi devletinin Arapların ezici saldırganlığına karşı bir savunma savaşı verdiği; Filistinlilerin kendi istekleriyle veya Arap liderlerin emriyle kaçtığı ve İsrail güçlerinin baştan sona yüksek bir ahlaki standardı (“silahların saflığı”) koruduğu —yani herhangi bir sapmanın münferit ve üzücü olduğu, politika olmadığı— yönündeydi. Uzun yıllar boyunca İsrail arşivleri gizli tutuldu ve kamuoyu bu anlatıyı büyük ölçüde sorgusuz sualsiz kabul etti. Sürgün ve katliamlara ilişkin Filistin anlatıları propaganda veya fantezi olarak reddedildi. Örneğin 1988’de, seçkin Filistinli tarihçi Velid Halidi, 1948’de yok edilen 418 köyün anıtsal bir belgesi olan All That Remains‘i (Geriye Kalan Her Şey) yayımladı. Tantura’nın nüfusunun boşaltılmasını içeriyordu, ancak o sırada Halidi katliamın kanıtına sahip değildi ve bu nedenle yalnızca köyün işgalini ve halkının sürülmesini kaydetti. Bu tür çalışmalar, Filistinliler tarafından toplanan sözlü tarihlerle birlikte, İsrail akademisi tarafından büyük ölçüde göz ardı edildi. Ancak 1980’lerin sonlarında ve 1990’larda, bazı İsrail arşivleri açıldıkça, yeni nesil İsrailli tarihçiler Filistinlilerin başından beri söylediklerini doğrulamaya başladı. Benny Morris’in 1988 tarihli Filistin Mülteci Sorununun Doğuşu, 1947-49 adlı kitabı, yüz binlerce Filistinlinin sürüldüğünü ve İsrail güçlerinin genellikle vahşetlere karıştığını kabul ederek bazı çığırlar açtı; ancak Morris “etnik temizlik” terimini kullanmaktan kaçındı ve zaman zaman olayları savaşın zorunlu bir gerekliliği olarak rasyonelleştiriyor gibi görünüyordu. Avi Shlaim, Demir Duvar (2000) adlı eserinde benzer şekilde, Ben Gurion’dan itibaren İsrail liderliğinin toprak maksimalizmi ve mültecileri geri göndermeyi reddetme konusunda nasıl katı bir tutum takındığını, yeni devleti güvence altına almak için askeri gücün “demirden duvarını” tercih ettiğini ayrıntılarıyla anlatarak pek çok miti yıktı. Avi ile iki kez konuşma fırsatım oldu: Önce bir tarihçi olarak, sonra da İsrail’in Irak Yahudilerine karşı düzenlediği bombardıman harekatının — onları anavatanlarını terk etmeye ve İsrail’e göç etmeye zorlamak için tasarlanmış gizli bir operasyon— bir kurbanı olarak (aşağıdaki kaynaklara bakınız).
Ancak Katz’ın müttefiki Ilan Pappé, 1948’in organize bir etnik temizlik operasyonu —İsrail’in ahlaki sorumluluk taşıması gerektiğini savunduğu bir suç— oluşturduğunu açıkça savunan en açık sözlü ses olarak ortaya çıktı.
Bu akademisyenlerin her biri tepkiyle karşılaştı ama çalışmaları (genellikle İsrail devlet arşivlerine dayanarak) Filistinlilerin gerçek olarak yaşadığı bir anlatıyı doğruladı: Nekbe’nin gönüllü bir göç değil, şiddetli bir mülksüzleştirme olduğu. Bu bulguları İsrailli Yahudi tarihçiler yayınlamaya başladığında ancak İsrail toplumunun bazı kesimlerinin Nekbe’nin bazı yönlerini isteksizce kabul etmeye başlaması manidar. The Guardian‘ın belirttiği üzere, 2000’lerde “yeni nesil revizyonist İsrailli tarihçiler, Filistinlilerin, kendi talihsizliklerinden sorumlu oldukları yönündeki eski resmi anlatıyı reddetti”. Hatta İsrail başbakanlarından Ehud Olmert, 2007’de Filistinlilerin ” çektiği acıyı” çekingen bir şekilde kabul etti. Ancak mutlak bir hesaplaşma çok uzaktaydı. Sahiden de, diğerleri inkârda direndi; örneğin, Binyamin Netanyahu gibi Likud liderleri, Nekbe anlatısını öğretmenin düşman propagandası yaymakla eşdeğer olduğu konusunda ısrar etti.
Dolayısıyla Tantura, tarih ve hafızanın kavşağında yer alıyor. Bir yandan, 1948’deki olayın kendisi, Nekbe’nin şiddetli sürgünlerinin özlü bir örneğiydi, Pappé, Halidi, Masalha ve hatta kısmen Morris gibi tarihçiler tarafından sistematik olarak belgelenen türden bir olaydı. Öte yandan, Tantura’da yaşananların savaş sonrası bastırılması, İsrail’in on yıllardır süren temizlenmiş bir ulusal hikâyeyi koruma çabasını örneklemektedir. Katz, bu iki alanı —Tantura’nın bastırılmış gerçeğini kamuoyuna enjekte ederek— köprülemeye çalıştığında, İsrail’in inkâr aygıtının ağırlığı onun üzerine çöktü.
Yine de gerçeklerin yeniden ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır. Bugün, devam eden araştırmalar ve cesur tanıklıklar sayesinde, Tantura’nın 1948’de İsrail’in kuruluşunun bir parçası olarak “etnik olarak temizlendiğini” —ve bunun münferit bir sapma değil, politika olduğunu— biliyoruz. Tantura köylüleri tek değildi. Celile’den Necef’e kadar, Filistinli siviller düzinelerce yerde öldürüldü ve yüz binlercesi ata topraklarından söküldü. Bu farkındalık, İsrail’in geliştirdiği kahramanca öz imajına derinden meydan okuyor. İsrail’in kuruluşunun sadece yiğitlik ve fedakârlık (ki Yahudi İsrailliler için kesinlikle öyleydi) değil, aynı zamanda yerli bir nüfusa karşı toplu şiddet ve onların varlığının silinmesini içerdiğinin kabulünü gerektirir. Bunu tanımak, İsrail’in bugünkü varlığı gerçeğini baltalamaz, ancak kuruluşunda sık sık iddia edilen ahlaki aklamayı ortadan kaldırır. Ve işte bu yüzden Tantura’yı —ve genel olarak Nekbe’yi— kabul etmek, İsrail müesses nizamında hâlâ böyle bir tabu olmaya devam ediyor, öyle ki olağanüstü inkâr çabaları sergilendi.
Propaganda, inkâr ve hafıza savaşı
Başından beri, İsrail devleti ve destekçileri 1948 anlatısını inkâr etmeye veya yeniden çerçevelemeye büyük yatırım yaptılar. Tantura gibi katliamları kabul etmek, yalnızca İsrail’in “Bağımsızlık Savaşı” mirasını lekelemekle kalmaz, aynı zamanda potansiyel olarak Filistinlilerin adalet ve geri dönüş talebini de güçlendirir. Bu nedenle, bu olayları gizlemek için çeşitli propaganda teknikleri ve sansür araçları kullanıldı Tantura katliamı, sessizlik, saptırma ve itibar suikastının —İsrail söyleminde Nekbe’ye yönelik daha geniş yaklaşımın simgesi olan taktikler— birleşimiyle inkâr edildi.
İnkârın önemli bir alanı eğitim sistemi oldu. On yıllardır İsrail okul müfredatları, 1948’e ilişkin herhangi bir Filistin perspektifini basitçe dışladı. Filistinlilerin mülksüzleştirilmesine atıfta bulunan Arapça “Nekbe” —felaket— terimi, ders kitaplarında uzun süre bahsedilmedi. 2009’da, sağcı Netanyahu hükümetinin anlamlı bir adımıyla İsrail Eğitim Bakanlığı, İsrail’in Filistinli vatandaşlarına hizmet veren Arap okulu ders kitaplarından “Nekbe” kelimesini yasaklayacak kadar ileri gitti. Eğitim bakanı Gideon Sa’ar tarafından duyurulan bu yasak, açıkça 1948’in Filistinliler için bir felaket olarak kabul edilmesini önlemeyi amaçlıyordu. Sa’ar, “Resmi bir öğretim programında İsrail devletinin kuruluşunu bir felaket olarak sunmak için hiçbir neden yok,” dedi ve eğitim sisteminin “devletin gayrimeşrulaştırılmasını teşvik etmemesi gerektiğini” ekledi. Filistin deneyiminin dahil edilmesi bile hain bir eylem olarak çerçevelendi. Bu tür ders kitabı sansürü, nesiller boyu genç İsraillilerin hikâyenin yalnızca bir tarafını —Siyonistlerin zaferini— öğrenerek büyümesini sağlar, ülkelerinin doğuşunun yüzlerce köyün yıkılmasını ve bütün bir halkın sürülmesini içerdiğine dair çok az veya hiç farkındalıkları olmaz. Daha önceki, daha liberal yönetimler altında bazı materyallere kısaca girmeyi başaran Filistin acılarına yapılan atıflar bile milliyetçi yetkililer tarafından çıkarıldı. Tarihsel şuurun bu sistematik şekillendirilmesi, ortalama bir İsraillinin genelde Tantura katliamı gibi olaylardan habersiz olduğu veya bunları mesnetsiz “Arap masalları” olarak gördüğü anlamına gelir.
Resmi eğitimin ötesinde, İsrail hükümeti uzun süredir kendi tarih anlatısını pekiştirmek için uluslararası alanda Hasbara (propaganda) kampanyaları yürütüyor. 1948 ile ilgili temel bir Hasbara argümanı şuydu: “Katliam yok, Filistinliler gönüllü olarak veya Arap ordularının emriyle topraklarını terk etti.” Bu anlatı, İsrail diplomasisinde tekrarlandı ve on yıllardır dünya çapında sempatik gazeteciler ve akademisyenler tarafından tekrar edildi. Bu, tarihsel araştırmalarla tamamen çürütülmüş bir anlatıdır (Arap liderlerin Filistinlilere ayrılmalarını söyleyen genel bir emrine dair hiçbir güvenilir kanıt ortaya çıkmadı; bilakis, çoğu doğrudan Yahudi askeri saldırıları veya bunlardan korkma nedeniyle kaçtı). Yine de Nekbe inkârcıları arasında kalıcı bir klişe olmaya devam ediyor. Hatta çağdaş söylemde bile ortaya çıktığını görüyoruz; örneğin, 2022’deki Tantura belgeselinin bazı muhalifleri, “Eğer gerçekten bir katliam olsaydı, köylüler neden o zaman bunu yaygın olarak bildirmedi? Herkes gibi onlar da ayrıldı,” iddiasında bulundu. Bu tür argümanlar, hayatta kalanların konuştuğu (dinleyecek herkese) ve Deyr Yasin gibi vahşet haberlerinin kesinlikle yayıldığı ve Filistinliler arasında paniğe yol açtığı gerçeğini göz ardı ediyor. Ancak İsrailli propagandacılar, her bir özel vahşet hakkında şüphe uyandırmak için daha geniş kamuoyunun cehaletine güveniyor.
Doğrudan inkâr yeterli olmadığında, strateji aynı zamanda resmi anlatıya meydan okuyanların karakter suikastını ve karalanmasını da içeriyordu. Teddy Katz’ın Tantura’yı belgelemeye cüret ettiği için nasıl bir sahtekâr olarak etiketlendiğini ve akademiden neredeyse silindiğini gördük. Benzer şekilde, Ilan Pappé, Katz’ı sesli bir şekilde destekledikten ve İsrail’i etnik temizlikle suçladıktan sonra İsrail’de acımasızca saldırıya uğradı; meslektaşları tarafından dışlandı, politikacılar tarafından tehdit edildi ve sonunda işinden atıldı. Tantura belgeseli hakkındaki el-Cezire haberi, Pappé’nin 1948 hakkındaki tutumu nedeniyle “alay edildiğini ve Hayfa Üniversitesi’ndeki kadrolu pozisyonundan kovulduğunu” belirtti. Filistin tarihine ses veren diğer İsrailli akademisyenler ve gazeteciler genelde kendilerini “kendinden nefret eden Yahudiler” veya “hainler” olarak damgalanmış bulurlar. Amaç, mesajı geçersiz kılmak için habercinin itibarını sarsmak. Hatta solcu olmaktan uzak olan (sonuçta sürgünleri haklı çıkaran bir Siyonist olarak kalan) Benny Morris bile, bulgularını ilk yayımladığında bazıları tarafından eleştirildi; daha sonra, tutumunu sertleştirdiğinde ve Ben Gurion’un tüm Arapları sürmesi gerektiğini öne sürdüğünde, sağcı çevreler onu bir nevi isteksiz bir doğruyu söyleyen olarak rehabilite etti. Tutarlı örüntü, yalnızca İsrail’i yanlış yapma niyetinden aklayan bir anlatının kabul edilebilir olmasıdır. Aksini söyleyenler marjinalleştirilir.
Filistinli seslerin bastırılması bir diğer kilit unsur. Filistinli tarihçiler ve kurumlar, on yıllardır halklarının Nekbe anılarını —anılarda, sözlü tarih projelerinde ve akademik çalışmalarda— titizlikle kaydettiler. Fakat İsrail kurumları genellikle bu kaynakları taraflı olarak reddetti. Bir Filistinli yorumcu, “Filistinliler tarafından yapılmış on yıllarca titiz bilimsel çalışma var, size tüm bunları anlatabilirdi ama İsrail anlatısını Filistin anlatısına tercih etmenin tek nedeni saf ırkçılıktır,” dedi. Hakikaten de, bir Filistinli söylediği sürece, resmi İsrail bunun bir yalan olması gerektiğini — yerlilerin kendi acılarının güvenilmez anlatıcıları olduğu sömürgeci tutumlara dayanan bir zihniyet— varsaydı. Bu, yalnızca İsraillilerin kendileri —arşivlenmiş belgeler veya asker tanıklıkları aracılığıyla— Filistinlilerin söylediklerini “doğruladığında” biraz değişmeye başladı. El-Cezire tarafından vurgulanan bir Tweet bunu kısaca şöyle ifade etti: “Sömürgeci failler, sömürgeci akademisyenler ve sömürgeci arşivler otomatik olarak ‘anlatma’ yetkisiyle donatılmıştır…. Bu noktada, Nekbe’nin İsrail anlatısını Filistin anlatısına tercih etmek saf bir ırkçılık eylemidir.” Tantura örneğinde, Dr. Adnan ve Feyza Yahya gibi Filistinli hayatta kalanlar katliamı on yıllar önce anlatmışlardı ve Palestine Remembered gibi Filistinli mecralar, kurbanların ailelerinin tanıklıklarını korumuştu. Ancak bu tür anlatılar İsrail’de göz ardı edildi, ta ki Katz, Aleksandroni gazilerinin esasen cinayetleri itiraf ettiği ses kayıtlı röportajlar üretene kadar. Bu çifte standart, söylemin çoğunda bugüne kadar devam ediyor.
İsrail devleti ayrıca daha somut hafıza bastırma yöntemleri de kullandı. Filistin varlığının fiziki kalıntıları kaldırıldı veya gizlendi; köyler buldozerle yıkıldı, Arapça yer adları İbranice olanlarla değiştirildi, toplu mezar alanları eğlence tesislerinin, otoparkların veya kapalı askeri bölgelerin altına gizlendi. Örneğin, Tantura’daki toplu mezarlar işaretsiz ve erişilemezdi; Dor Plajı otoparkı ve bir kibutz alanı altındaki olası sınırlarını belirlemek için (Forensic Architecture ve diğerleri tarafından) gelişmiş adli ve kartografik analizlerin yapılması 2023’ü buldu. Şimdi bile, bu mezarların resmi olarak anılmasına karşı bir direniş var. Bu arada, İsrail’in devlet arşivleri, uygunsuz olduğunda seçici olarak kapatıldı. Son yıllarda, bir İsrail Savunma Bakanlığı dairesinin (MALMAB) daha önce erişilebilir olan birçok 1948 belgesini —sürgünler ve cinayetler hakkındaki raporlar da dahil olmak üzere— “olumsuz” anlatıları körüklemesini açıkça önlemek için sistematik olarak yeniden sınıflandırdığına dair kanıtlar ortaya çıktı. İsrailli gazeteciler tarafından aktarılan bu ifşaat, hükümetin inkârı sürdürmek için tarihsel kaydı aktif olarak düzenlediğini doğruladı.
Ardından Filistin anmasını bastırmak için yasal ve siyasi önlemler geliyor. 2011’de İsrail Knesset’i, yaygın olarak “Nekbe Yasası” olarak adlandırılan yasayı çıkardı; bu yasa, hükümete Nekbe’yi bir yas günü olarak anan herhangi bir kamu kurumundan (okullar veya belediyeler gibi) fon kesme yetkisi veriyor. Yasanın amacı bariz: İsrail’in Filistinli vatandaşlarının (nüfusun yaklaşık yüzde 20’sini oluşturuyorlar) 15 Mayıs’ı bir yas günü olarak kamuya açık bir şekilde anmasını mali olarak cezalandırıcı hâle getirmek. “Nekbe” demeyi açıkça suç saymıyor, fakat caydırıcı bir etki yaratıyor. Sonuç olarak, İsrail içindeki pek çok Filistin okulu ve toplum merkezi resmi Nekbe törenlerinden kaçınıyor veya bunu kapalı kapılar ardında yapıyor. Hatırlama eyleminin kendisi şüpheli hâle getiriliyor. Benzer şekilde, Nekbe ile ilgili etkinlikler için izinler genellikle reddediliyor ve anıt anıtlarına izin verilmiyor (Yahudi tarihinin, travmatik olaylar da dahil olmak üzere, kapsamlı İsrail devlet anmasıyla karşılaştırıldığında, çifte standart bariz). Sanat veya medyadaki Nekbe referansları bile tepki çekebilir; örneğin, yıkılmış Filistin köyleri hakkında farkındalık yaratmaya adanmış bir İsrail STK’sı olan Zohrot, boşaltılmış köy alanlarında sergiler düzenlediğinde veya anma plaketleri yerleştirdiğinde, düşmanlıkla ve bazen tabelalarının tahrip edilmesiyle karşılaştı. Zohrot’un Tantura üzerine çalışması —İsrailli ziyaretçileri siteyi gezmeye ve kalan cami kalıntılarını görmeye getirmek— bazı İsraillileri eğitmede paha biçilmez oldu, ancak genelde sağcılar tarafından şeytanlaştırılan niş bir çaba olarak kalıyor.
Yurt dışındaki Hasbara da benzer şekilde anlatıyı denetlemeye çalıştı. İsrailli diplomatlar ve insan hakları grupları, Nekbe veya 1948 sürgünleri uluslararası forumlarda bahsedildiğinde şiddetle protesto ediyor. Yayıncıları ve film yapımcılarını “İsrail perspektifini” (bu genellikle sert hakikatleri küçümsemek veya “bağlamsallaştırmak” anlamına gelir) dahil etmeleri için baskı yapıyorlar. Klasik bir örnek, İsrailli yetkililerin potansiyel savaş suçları soruşturmaları haberlerine nasıl yanıt verdiği: İddialarla ilgilenmek yerine, onları “Yahudi karşıtı” veya İsrail’i gayri meşrulaştırma komplosunun bir parçası olarak yaftalıyorlar. İsrail’in kuruluşunda toplu vahşetler işlediği fikri, meşruiyetine bir saldırı olarak görülüyor; bu nedenle bu fikrin herhangi bir habercisi buna göre saldırıya uğruyor. İsrailli film yapımcısı Alon Schwarz’ın 2022 yapımı Tantura belgeseli örneğinde, İsrail’deki bazı uzmanlar tarafından filmi itibarsızlaştırmak için ortak bir çaba gösterildi. Bunun bir “yalanı” yeniden gündeme getirdiğini savundular ve (yalan bir şekilde) yeni bir kanıt sunulmadığını iddia ettiler. Özellikle, İsrail’in önde gelen liberal gazetesi Haaretz, filmi fiilen destekledi ve gazilerin Tantura’daki toplu katliam hakkında “nihayet itiraf ettiklerini” belirten bir manşet yayınladı. Ancak diğer yayın organları ve yorumcular, özellikle sağcılar, onu yerden yere vurdu. Filmin yayınlanması tartışmaları yeniden alevlendirdi ve inkâr propagandasının hâlâ ortaya çıkan gerçeklerle çatıştığını gösterdi. Filmi gören genç İsrailliler şok olduklarını ifade ettiler —”bunu okulda hiç öğrenmedik!”— ve bu da örtbasın ne kadar etkili olduğunun bir kanıtı. Yönetmen Schwarz, Katz’ın kasetlerini keşfettikten sonra maruz kaldığı muamele konusunda dehşete düştükten sonra filmi yapmaya yönlendirildiğini söyledi. Film, izleyicilerin eski Aleksandroni askerlerinin kendi seslerinden silahsız adamları vurduklarını ve cesetleri attıklarını itiraf ettiklerini duymalarını sağladı. Sakin bir şekilde kameraya evet, onları öldürdük diyen yaşlı bir sabra (İsrail doğumlu Yahudi) İsrail ordusu gazisine yalancı demek zor. Ve yine de, inkârcılar hâlâ denedi: Bir eski asker, itirafının film görüntülerinin kullanılmasını engellemek için dava açtı (başarısız oldu). Küçük bir azınlık bile Schwarz’ı “kurgu hileleri” yapmakla veya askerleri yanlış hatırlamakla suçladı. Bu, bazılarının yapıştığı neredeyse patolojik inkârı gösteriyor; hiçbir kanıt miktarı asla yeterli değil, zira bunu kabul etmek ulusal mite çok yıkıcı geliyor.
İsrail’in kolektif şuurunda 1948, kahramanca bir destan, “azınlığın çoğunluğa karşı mücadelesi,” bir hayatta kalma ve zafer mucizesi olarak kutsandı. Bu anlatıda asil fedakârlıklara ve belki birkaç üzücü aşırılığa yer var, ancak sivillerin önceden tasarlanmış katliamlarına yer yok. Bu değerli öz imajı korumak için devlet ve toplum, Filistinlilerin hafızasını bir tehdit olarak gördü. Tantura hikâyesinin bu kadar uzun süre bastırılması bunun bir örneğiydi. Fakat, her geçen yıl daha fazla arşiv kanıtı ortaya çıkıyor ve daha fazla tanık konuşuyor (çok geç olmadan, bu 90’lı yaşlarındaki gaziler 1948’in yaşayan son katılımcıları arasında). Bu oldukça, inkâr propagandası sürdürülmesi zorlaşıyor. Modern teknoloji de bir rol oynuyor: Tantura’da yürütülen gibi adli çalışmalar, mezar alanlarını ortaya çıkarmak için kelimenin tam anlamıyla toprağı kazabilir. Mayıs 2023’te, Nekbe’nin 75. yıldönümünde, araştırmacıların Tantura’da birden fazla olası toplu mezar yeri tespit ettiklerini —aktivistlerin şimdi resmi tanınma ve anma talep etmek için kullandıkları bir bilgi— duyurmaları yerinde oldu.

Forensic Architecture, İngiliz manda dönemi hava fotoğraflarını analiz etti ve olası toplu mezarları tespit etti.
Bununla birlikte, tarihsel anlatı üzerindeki mücadele devam ediyor. Hasbara çabaları şimdi genellikle yeni bir çizgi izliyor: Giderek daha savunulamaz hâle gelen toptan inkâr yerine, gerekçelendirme ve görecelileştirmeye kayıyorlar. Örneğin, bazı İsrailli yorumcular Tantura gibi “kötü şeylerin” olmuş olabileceğini kabul ediyor, fakat sonra hızla ekliyorlar: “Savaştı, tüm savaşlarda vahşetler olur; başkalarının ne yaptığına bakın; Yahudiler hayatta kalmak için savaşıyordu,” vb. Bu, inkârdan önemsizleştirmeye bir geçiştir. Benny Morris bu geçişi örnekliyor. 2004’e gelindiğinde, 1948’de İsrail tarafından işlenen düzinelerce katliam ve tecavüzü kabul etti ama bir röportajcıya rezil bir şekilde şunları söyledi: “Tarihte etnik temizliği haklı çıkaran koşullar vardır,” ve Ben Gurion’un yeterince Arap sürmediğini düşündüğünü söyledi. Bu şok edici samimiyet —esasen Nekbe’yi kabul etmek— ironik bir şekilde olanların gerçeğiyle örtüşüyor, fakat bunu gerekli hatta övgüye değer bir şey olarak normalleştirmeye çalışıyor. İnkâr edilemez kanıtlar karşısında, bazıları “Ne olmuş yani? Yapmak zorundaydık,” demeyi seçti. Bu da ahlaki suçluluğu aklamayı amaçlayan bir propaganda çizgisidir. Bu, hedeflerin nasıl değiştiğini gösteriyor: Önce olmadığını iddia et; olduğu kanıtlandığında, haklı olduğunu savun.
Bu arada, Filistin anlatısı onu silmeye yönelik tüm girişimlere rağmen varlığını sürdürdü. Aileler, Tantura ve diğer köylerdeki evlerin anahtarlarını, o evler çoktan gitmiş olsa bile, nesilden nesile aktarıyor. Mülteci kampı duvar resimleri kayıp yerleri tasvir ediyor. İsrail içindeki Zohrot gibi kuruluşlar veya Filistin Araştırmaları Enstitüsü gibi enstitüler tarafından tutulan arşivler hafızayı canlı tutuyor. Ve giderek artan bir şekilde, bazı İsrailli Yahudiler —özellikle daha genç olanlar ve alternatif eğitime maruz kalanlar— dinlemeye başlıyor. Ancak bunu genelde devletlerinin resmi tutumuna karşı çıkarak yapıyorlar.
İnkârın mirası ve devam eden Nekbe
Nekbe’den yetmiş yedi yıl sonra, Tantura gibi olayların etrafındaki inkâr mirası —sadece tarihsel gerçek üzerinde değil, aynı zamanda uzlaşma ve barış umutları üzerinde de— bedel ödetmeye devam ediyor. Tantura’dan hayatta kalanların ve kurbanların torunları için 1948 yaraları hâlâ açık. Birçoğu Batı Şeria, Gazze, Lübnan veya Suriye’deki mülteci kamplarına düştü, bazıları bugün hâlâ orada ikamet ediyor ve ata toprakları olan sahil köyüne dönmeleri engelleniyor. Diğerleri Filistin/İsrail’in başka yerlerinde hayatlarını yeniden kurdu; örneğin, bir dizi Tanturalı aile, birçoğunun başlangıçta gönderildiği yakındaki köy olan Fureydis’e entegre oldu. Yine de, ister sürgünde ister birkaç kilometre uzakta olsunlar, bu aileler Dor Plajı’nın altındaki toprağın babalarını ve dedelerini içeren bir toplu mezar olduğu bilgisiyle yaşadılar. Ve yakın zamana kadar, daha geniş dünyanın bu suç hakkında çok az şey bildiği ve daha az umursadığı sinir bozucu bilgiyle yaşadılar.
Ailesi Tantura’dan olan Filistin asıllı Amerikalı bir kadın ve film yapımcısı olan Dr. Adnan’ın yeğeni Hala Gabriel’in hikâyesini ele alalım. Hala, amcasının katliam sırasında ölümden kıl payı nasıl kurtulduğuna dair parçalar duyarak büyüdü. Onunla yaptığım röportajda, sayısız cesedi yeni kazılmış bir toplu mezara attıktan sonra vurulmak üzere nasıl sıraya dizildiğini ve nasıl kurtulduğunu duyacaksınız.
Ailesinin tarihini ortaya çıkarmaya kararlı olan Hala, İsrail/Filistin’e gitti ve Tantura gerçeğini araştırdı. Röportajlarda, akrabalarının öldürüldüğü sahilde durduğunu ve hatta katılan bir Aleksandroni gazisiyle yüz yüze geldiğini anlattı. Hala, “Saldırıyı yöneten komutan Benzion (Binyamin) Pridan (Fridman), aileme zarar verdiyse özür dilediğini söyledi,” diye inanılmaz bir şekilde anlattı, “sanki herhangi bir şüphe varmış gibi!” Bu yarım ağızla yapılan özür —”eğer” sana zarar verdiysem— ömür boyu tam olarak hesap vermeyi reddedenlerin tipik kaçamaklığını örnekliyordu. Hala ve onun gibi birçokları için bu tür karşılaşmalar derin bir öfke ve travma uyandırıyor. Yine de bu hikâyelerin anlatılmasının önemini de gösteriyorlar. Yakında çıkacak belgeseliyle Hala Gabriel, kendi neslinin ve gelecek nesillerin unutmamasını sağlamayı amaçlıyor. İsrail’deki Filistinlilerin, anlatılarını suç sayan bir devletin altında azınlık olmanın bir mirası olarak, açıkça konuşmaktan sürekli korku içinde yaşadıklarını belirtiyor. Bu korkuyu yenmek —sözlü tarihleri belgeleyerek ve bunları küresel olarak paylaşarak— silinmeye karşı bir direniş biçimi. Hala ile bir röportaj yapım aşamasında, bu yüzden kaçırmak istemiyorsanız bana Substack’te veya YouTube’da abone olun.
İsrail tarafında, faillerin torunları bile bu mirasla boğuşuyor. Zohrot tarafından 2024’te yayımlanan dikkate değer bir kişisel tanıklıkta, Yail adında İsrailli bir kadın, kendi babasının Katz’ı susturma ve Tantura katliamını inkâr etme kampanyasına öncülük eden Aleksandroni gazileri arasında olduğunu açıkladı. Genç bir kızken, babasının hakaret davasını organize etmesini ve hiçbir katliamın olmadığını iddia etmesini izledi. İçten içe ondan şüpheleniyor ve utanıyordu ama evlatlık görevi nedeniyle sessiz kaldı. Yıllar sonra, babasının ölümünden sonra Yail, Tantura belgeselini izledi ve onun yalan söylediğini —o gece şahsen orada olmadığını iddia etse bile, katliamı muhtemelen çok iyi bildiğini— fark ederek sarsıldı. “Film, kendini dürüst bir adam olarak sunan babamın yalan söylediğini bana açıkça gösterdi. Aktif bir rol alıp almadığını asla bilemeyeceğiz… Orada olmadığını iddia etti. Ancak Teddy [Katz] ile yaptığı ve bazı bölümleri filmde yer alan bir röportajda, ne olduğunu bildiğini itiraf ediyor,” diye yazdı. Yail, bu farkındalığın duygusal bedelini ve bunun onu bir süre İsrail’den ayrılmaya, suçlarını kabul etmeyi reddeden bir devlette yaşamaya dayanamaz hâle getirdiğini anlatıyor. Cesur yansıması, hakikatin bir kez bilindiğinde, ulusal mitlerle büyüyenleri bile derinden sarsabileceğini gösteriyor. Aynı zamanda sömürgecilik karşıtı bir içgörünün altını çiziyor: Sömürgeci toplum, sömürgeleştirilenin insanlığını inkâr ederek ve yanlışlarıyla yüzleşmeyi reddederek, sonunda kendini yalanlarla zehirler. Hem sömürgeleştirilen hem de sömürgeci için iyileşme, doğruyu söylemekle başlar.
Önemli bir şekilde, geçmişteki etnik temizliğin inkârı, günümüz politikalarıyla doğrudan alakalı. Filistinliler genellikle “devam eden Nekbe”den bahsederler; 1948’de başlayan yerinden edilme sürecinin hiçbir zaman gerçekten durmadığı fikri. İsrail bugün, ev yıkımları, toprak müsadere etme ve toplulukların fiili olarak sürülmesi gibi mekanizmalarla, daha küçük ölçekte de olsa Filistinlileri yerinden etmeye devam ediyor. İşgal altındaki Batı Şeria’da (1967’den beri askeri kontrol altında), Han el-Ahmer gibi bütün köyler veya Mesafir Yatta’daki topluluklar, Yahudi yerleşimcilerine veya askeri bölgelere yer açmak için zorla tahliye ile —1948’in ürkütücü bir yankısı— karşı karşıya. Doğu Kudüs’te, Şeyh Cerrah’taki Filistinli aileler, yerleşimci örgütleri evlerini ele geçirmeye çalışırken tahliye emirleriyle mücadele ediyor ve Yahudilerin 1948 öncesi mülkleri “geri almalarına” izin veren, fakat Filistinlilerin aynı şeyi yapmasını engelleyen İsrail yasalarını kullanıyorlar. Bu eylemlerin her biri, Filistin haklarını ve tarihini reddeden bir anlatı tarafından mümkün kılınıyor. Eğer İsrail toplumu Tantura ve Nekbe hakkında yaygın bir şekilde bilinçli ve pişman olsaydı, yeni yerinden edilmelerin gelişmesini bu kadar kayıtsızca izleyebilir miydi? Muhtemelen hayır. Dolayısıyla geçmiş suçların inkârı, benzer suçların tekrarını kolaylaştırır. Ahlaki bir uyuşukluk yaratır. Sahiden de, bazı İsrailli yetkililer açıkça 1948’den ilham alıyor. Çok değil, 2021’de, önde gelen bir İsrailli politikacı, şimdi bir bakan olan Bezalel Smotriç, Knesset’te Arap milletvekillerine şunları söyledi: “Ben Gurion’un 1948’de işi bitirmemesi ve hepinizi dışarı atmaması bir hataydı.” Bu tüyler ürpertici ifade —etkili bir şekilde daha eksiksiz bir etnik temizlik dilemek— İsrail’deki aşırı sağın Nekbe’yi özür dilenecek bir şey olarak değil, tekrarlanacak bir şey olarak nasıl yücelttiğini gösteriyor. Smotriç daha sonra, 2023’te bir Filistin kasabası hakkında, “Huvara’nın silinmesi gerekiyor; İsrail devleti bunu yapmalı,” diyerek ısrar etti. Bu tür soykırımcı bir dil, yüksek yetkililerden çok az sonuçla geldiğinde, inkârın bazıları için açık bir gurura dönüştüğünü vurgular. Tantura’yı inkâr etmiyorlar zira bunun bir yalan olduğunu düşünüyorlar; inkâr ediyorlar zira içten içe bunun haklı olduğunu ve belki de tekrar yapılması gerektiğini düşünüyorlar ve bunu kabul etmek tekrar yapmayı zorlaştıracaktır. Bu korkutucu bir geri bildirim döngüsüdür, bugünkü adaletsizliği mümkün kılmak için geçmişi mitleştirmektir.
Yine de umuda az da olsa yer var. Tarihçilerin, insan hakları gruplarının ve hatta belgesel film yapımcılarının ısrarlı çalışmaları inkâr duvarını çatlattı. İsrail kamuoyu bugün “Nekbe” teriminin 20 yıl öncesine göre daha fazla farkında (birçoğu hâlâ sonuçlarını reddetse de). STK’ların eğitim girişimleri, dinlemeye istekli olanlara alternatif anlatılar sunuyor. Uluslararası alanda Nekbe giderek daha fazla tanınıyor; 2023’te Birleşmiş Milletler ilk kez resmi olarak Nekbe Günü’nü andı, bu da İsrail’in diplomatik canını sıktı. Ve önemli bir şekilde, Filistinli hayatta kalanlar ve onların torunları hafıza ve adalet haklarını savunmaya devam ediyor. Örneğin Tantura aileleri son zamanlarda örgütleniyor, İsrail’in katliamı tanımasını ve toplu mezar alanlarını korumasını talep etmek için bir komite kuruyorlar. Adalah’ın yasal yardımıyla, 2023’te Dor Plajı’ndaki bu mezarları işaretlemek ve korumak için bir dilekçe verdiler. Gelecekte o plajın yanında, ziyaretçilere altında ne yattığını bildiren bir anıtın durduğunu hayal edebiliriz. Bu tür doğruyu söyleyen anıtlar, karanlık geçmişleriyle hesaplaşan pek çok başka toplumda mevcuttur (örneğin, Bosna’daki katliam alanlarındaki işaretler veya Kuzey Amerika’daki yerli halklara adanmış anıtlar). İsrail bir gün Tantura’da bir plakete izin verecek mi? Şu anda bu pek mümkün görünmüyor, hükümet buna şiddetle karşı çıkacaktır. Ancak sivil toplum baskısı, uluslararası denetimle birleştiğinde, bunu yavaş yavaş mümkün kılabilir. Halihazırda Haaretz ve The Guardian gibi ana akım yayın organlarındaki Tantura’nın toplu mezarları hakkındaki haberler İsrail makamlarını zor durumda bıraktı.
Filistinliler için aranan birincil “adalet”, geri dönüş hakkıdır (mültecilerin ve onların torunlarının orijinal evlerine veya topraklarına geri dönebilme imkanı). Tantura örneğinde, bu, o ailelerin bölgede tekrar yaşamasına veya en azından İsrail’de vatandaş olarak yaşamasına izin vermek anlamına gelecektir. Bu, Yahudi demografik çoğunluğunu baltalayacağından korkan çoğu İsrailli Yahudi için kabul edilemez bir durumdur. Ancak geri dönüş hakkını kabul etmeden (sembolik olarak bile, fiili uygulama müzakere edilse bile) bir kapanış yoktur. Tantura halkı haksız yere sürüldü; torunları bu adaletsizlik nedeniyle yerinden edilmiş durumda. Suçu inkâr etmek, çözüm haklarını inkâr etmekle el ele gider. Tersine, suçu tanımak, herhangi bir anlamlı uzlaşma veya çözüme doğru atılan ilk adımdır. Belki bir gün bir uzlaşmaya varılabilir —örneğin, sınırlı bir geri dönüş veya tazminat— fakat İsrail’in resmi çizgisi “hiçbir suç işlenmedi, hiçbir borcumuz yok” olduğu sürece değil.
İşte bu yüzden hafıza ve anlatı üzerindeki mücadele bu kadar önemli. Bu sadece tarih kitaplarıyla ilgili değil; bugün ve gelecekle ilgili. Bir ulus kimliğini bir başkasının silinmesiyle tanımladığı sürece, gerçek barış ondan kaçacaktır. Zihnin de-kolonize edilmesi —kendi tarafının günahlarıyla yüzleşme istekliliği— zemindeki sömürgesizleştirme için gereklidir.
İsrailliler için sömürgecilik karşıtı bir perspektif benimsemek, gücün haklı olduğu ve devletin kurucu şiddetinin Yahudi acılarıyla otomatik olarak haklı çıkarıldığı şeklindeki kayıtsız görüşü reddetmek anlamına gelir. İki hakikatin bir arada var olabileceğini anlamak anlamına gelir: Evet, Yahudiler 1948’de hayatta kalmak için savaştı ve evet, bu süreçte Filistinlileri etnik olarak temizlediler. Bunu tanımak, Nekbe’yi Holokost ile eşitlemez (tartışmayı susturmak için kullanılan yaygın asılsız argüman, elbette bunlar farklı olgulardır). Sadece Nekbe’yi, inkâr edilmesi değil, ele alınması gereken tarihsel adaletsizlik kategorisine yerleştirir. Pek çok ulusun mazisinde karanlık bölümler vardır, onlarla yüzleşmek zayıflık değil, olgunluğun işaretidir.
Filistinliler için, gerçeklerinin kabul edilmesi, insanlıklarının doğrulanmasıdır. Tantura gibi bir katliam nihayet faillerin toplumu tarafından tanındığında, bu kurbanlara ve hayatta kalanlara şereflerinin iadesidir. Aynı zamanda bir rahatlama —yaşadıklarını hatırladıkları için deli veya yalancı olmadıkları— ölçüsüdür. On yıllardır taşıdıkları ispat yükünü indirebilirler.
Nekbe küresel farkındalığa daha fazla girdikçe ve İsrail toplumu artan ahlaki sorularla (önde gelen insan hakları gruplarının şimdi İsrail’in Filistinliler üzerindeki yönetimini “apartheid” olarak etiketlemesi dahil) karşılaştıkça, 1948’deki bozulmamış erdem cephesini sürdürmek zorlaşıyor. Hafıza aktivistleri ulusal amneziyi yavaş yavaş kırıyor. Yıkılmış bir köyün her rehberli turu, İsrail medyasında bir katliamla ilgili her makale, çevrimiçi dolaşan her tanıklık videosu yavaş bir değişime katkıda bulunuyor.
Sonuç: Örtbas edilen hakikatlerle yüzleşmek, ulusal mitleri yıkmak
Tantura destanı —1948’deki katliamdan, yarım yüzyıllık sessizliğe, 2000 civarındaki cesur ifşa ve şiddetli bastırmaya ve nihayet son yıllarda hakikatin kademeli olarak haklı çıkarılmasına kadar— İsrail/Filistin’in kalbindeki daha geniş meydan okumayı özetliyor. İnkâr üzerine kurulu bir ulusun komşularıyla veya kendisiyle tam olarak iyileşip iyileşemeyeceğini veya barış içinde olup olamayacağını soruyor. İsrail’in karşı karşıya olduğu tarihsel ve ahlaki zorunluluk, bu gömülü hakikatlerle yüzleşmek ve şimdiye kadar dürüst bir öz yansımayı engelleyen ulusal mitleri yıkıyor.
Vicdanlı İsrailliler için Tantura katliamını ve Nekbe’yi kabul etmek, suçluluk duygusuna kapılmak veya geçmiş olaylar için bugünkü nesle toplu suç yüklemekle ilgili değil. Bu, bugün için sorumluluk almakla ilgili. Bu, şunu söylemekle ilgili: Evet, bu yaşandı. Yanlıştı. Bunu kabul etmeli, öğretmeli, anmalı ve en önemlisi, bir daha asla olmaması için bundan ders almalıyız. Böyle bir kabul, mülteci topluluklarından resmi olarak özür dilemek, katliam alanlarını tarihi simge yapılar olarak korumak ve Nekbe eğitimini İsrail okullarına dahil etmek (tıpkı Almanya’nın Holokost’u “bir daha asla” sağlamanın bir parçası olarak öğretmesi gibi) gibi uzlaşma jestlerine kapı açabilir. Aynı zamanda politikayı da etkileyebilir; örneğin, İsrail’i bugün insanları yerinden etmek için güç kullanma konusunda daha temkinli hâle getirmek ve Filistinlilerin geri dönüş hakkının en azından kısmen gerçekleştirilmesine (sembolik aile birleşmeleri veya köy alanlarına ziyaretler bile bir başlangıç olacaktır) daha açık hâle getirmek.
Filistin tarafında, İsraillilerin bu hakikatlerle yüzleşmesi son derece anlamlı olacaktır. Tanınma ve haklar için verdikleri kalıcı mücadeleyi doğrulayacaktır. Bu, fiili hakların yerine geçmez ama çözüm yollarını tartışmanın mümkün olduğu bir iklim yaratır. Diğer çatışmaların deneyimi, uzlaşmanın ancak fail tarafın ne yaptığını kabul ettiğinde gerçekçi olduğunu gösteriyor. Bir İsrail başbakanının Dor Plajı’nda durup Tantura’daki erkeklerin katliamını kabul ettiğini; bunun ne kadar güçlü bir insanlık jesti olacağını ve Filistinlilerin belki de affetmeyi (asla unutmamayı) ve ortak bir geleceğe doğru ilerlemeyi düşünme yolunu nasıl kolaylaştırabileceğini düşünün. O noktadan çok uzaktayız ama bu tutulacak bir vizyon.
Önemli bir şekilde, geçmişle yüzleşmek aynı zamanda gerçeğin kendisi için de bir zorunluluktur. Siyasi hesabın ötesinde, haksız yere öldürülenlerin anılarını onurlandırmak için temel bir ahlaki görev vardır. Tantura’da sıraya dizilip teker teker vurulan genç erkekler; onların hikâyesi dürüstçe anlatılmayı, acıları kabul edilmeyi hak ediyor. Onları bunca yıl görünmez tutmak, cinayetlerinin üzerine ikinci bir aşağılama ekledi. İsrailli akademisyen Yehuda Elkana’nın (bir Holokost kurtulanı) bir zamanlar savunduğu gibi, “gerçek uzlaşma, mağdur edenin mağdurun acısını mağdur edenin kendi tarihinin bir parçası olarak kabul etmesiyle başlar.” Bu durumda, İsrailliler 1948’de Filistinlilerin çektiği acıyı, dışsal veya inkâr edilen bir şey olarak değil, İsrail tarihinin bir parçası olarak kabul etmelidir.
Mitlerin yıkılması asla kolay değildir. Mitler rahatlatıcıdır; kahramanlık veya masumiyetin düzenli bir anlatısını sunarlar. Fakat mitler bütün bir halkın travmasının silinmesi üzerine kurulduğunda, adaletsizliği sürdüren tehlikeli yalanlar hâline gelirler. “Tantura’da katliam olmadı” miti on yıllarca kendini sürdürdü ama sonunda kanıtların ağırlığı altında çöktü. “Filistinliler isteyerek ayrıldı,” veya “Arap-İsrail çatışması Arapların Yahudilerden mantıksız bir şekilde nefret etmesiyle başladı,” gibi diğer mitler de çökebilir. Bunları olgusal, incelikli bir tarihle değiştirmek İsrail’in var olma hakkını veya Yahudilerin güvenlik hakkını ortadan kaldırmaz, bilakis Filistinlilerin adalete yönelik çok gerçek iddiasını bağlamsallaştırır.
Pek çok yönden İsrail, şimdi kendi ilk günahlarıyla yüzleşmek zorunda kalan diğer yerleşimci toplumlarına (Amerika’nın yerli soykırımı ve köleliğiyle, veya Avustralya ve Kanada’nın İlk Milletlere muamelesiyle olduğu gibi) benzer bir kavşakta. Bazıları pişmanlık ve onarım yolunu seçer; diğerleri direnir ve inkârda ısrar eder. İkinci yol yalnızca acıyı ve çatışmayı derinleştirir. Birincisi, ne kadar zayıf olursa olsun, tahakküm üzerine değil, paylaşılan insanlık üzerine kurulu bir gelecek şansı sunar.
Bir zamanlar bastırılan Tantura’nın hikâyesi, şimdi dikkat çekmek için yeniden gün yüzüne çıkıyor. Soruyor: Kumdaki hayaletleri dinleyecek miyiz? Hayatta kalanlar yaşlanıyor, görgü tanıkları neredeyse tükendi. Yine de kaydedilmiş sesleri ve torunlarının sesleri güçlü bir şekilde yankılanıyor, bunu kişisel deneyimlerimden doğrulayabilirim.
Sessizliği bozmak bir adalet biçimidir. Son ifşaatlardan sonra öfkeyle alıntılanan bir Filistinlinin tweet’inde belirtildiği üzere: “Bu noktada Nekbe’nin İsrail anlatısını Filistin anlatısına tercih etmenin tek nedeni saf ırkçılıktır… Filistinliler tarafından yapılmış on yıllarca bilimsel çalışma var, size tüm bunları anlatabilirdi.” O bilimsel çalışmaya, o seslere hak ettikleri değerin verilmesinin zamanı geldi de geçiyor bile.
Tantura katliamı hakikatini ortaya çıkarmak, Nekbe’nin daha büyük gerçeğini ortaya çıkarmaya yönelik bir adımdır. Ve Nekbe’yi ortaya çıkarmak, çatışmanın köklerini anlamak ve adil bir çözüm bulmak için elzemdir. Tantura’daki toprak, kelimenin tam anlamıyla tarihin kemiklerini barındırıyor. O plajda altında ne yattığını bilmeden yürümek, kasıtlı bir cehalet içinde yürümektir. Bu neslin görevi, İsrailliler ve Filistinliler —ve evrensel insan haklarıyla dayanışma içinde olan herkes— cehaletin aklıselimle kovulmasını sağlamaktır.
Mayıs 1948’de o sahil köyünde ne olduğunu tanıyarak basit bir ilkeyi onaylıyoruz: Kimin sebep olduğuna veya hangi gerekçeleri öne sürdüklerine bakılmaksızın, hiçbir halkın acısı silinmemelidir. Tantura’nın ölüleri adına, hâlâ çözülmemiş bir mirasla yaşayanlar adına ve barış inşa etmek için dürüst bir temeli hak eden gelecek nesiller adına, hakikat anlatılmalı ve mitler yıkılmalıdır. Ancak o zaman İsrailliler ve Filistinliler yeni bir anlatı —fatih ve fethedilen değil, sömürgeci ve yerinden edilmiş değil, acı bir geçmişi kabul eden ve bir daha asla tekrarlanmamasını sağlamak için birlikte çalışan iki halk— hayal etmeye başlayabilirler. O geleceğe giden yol, Tantura’nın hayaletleriyle yüzleşmek ve sizi görüyoruz, hatırlıyoruz ve hakikatinizin daha fazla inkâr edilmesine izin vermeyeceğiz demekle başlar.
Daha Fazla Bağlantı:
Tantura katliamından kurtulan Feyza Yahya ile röportajım.
Benny Morris ile röportajım: Benny Morris, İsrail’in çirkin yüzleri
Avi Shlaim ile röportajım: İsrail’in kuruluş mitleri
Bu yazıyı okuduğunuz zamana bağlı olarak, burada Dr. Adnan ve Feyza Yahya, Hala Gabriel ve Ilan Pappé ile yapılan röportajların bağlantılarını bulacaksınız (yayınlanması bekleniyor).
Kaynaklar:
Ilan Pappé – “The Tantura Case in Israel: The Katz Research and Trial,” Journal of Palestine Studies, Cilt. 30, No. 3 (İlkbahar 2001), s. 19-39.
ore.exeter.ac.uk Pappé, Teddy Katz’ın Tantura üzerine yaptığı araştırmayı ve ardından gelen hakaret davasını inceliyor, katliamın (teslim olduktan sonra yaklaşık 200 köylünün vurulması) ve akademik tepkinin ayrıntılı anlatımlarını sunuyor.
Ilan Pappé – Filistin’in Etnik Temizliği (2006). Pappé’nin kitabı, Tantura’yı daha geniş 1948 etnik temizliği içine yerleştiriyor, Dalet Planı’nın komutanlara kovma veya öldürme konusunda nasıl açık çek verdiğini ve Tantura’nın tam kuşatılmasının doğrudan katliama yol açtığını anlatıyor.
Benny Morris – Filistin Mülteci Sorununun Doğuşu, 1947–1949 (1988) ve 1948: İlk Arap-İsrail Savaşının Tarihi (2008). Morris, 1948 göçünün nedenlerini belgeliyor ve İsrail tarafından işlenen katliamları kaydediyor. Yaklaşık 24 katliam olayı ve İsrail güçleri tarafından öldürülen yaklaşık 800 Filistinli sivil/savaş esiri olduğunu belirtiyor.
Avi Şlaim – Demir Duvar: İsrail ve Arap Dünyası (2000). Şlaim, İsrail’in 1948 sonrası politikaları hakkında bağlam sunuyor, liderliğin mülteci geri dönüşüne izin vermeyi reddetmesini ve askeri güce (“demir duvar”) dayanmasını gösteriyor. Bu bağlam, Tantura gibi vahşetlerin neden sistematik olarak inkâr edildiğini açıklamaya yardımcı oluyor.
Nur Masalha – Filistinlilerin Sürgünü: Siyonist Siyasi Düşüncede Nakil Kavramı, 1882-1948 (1992). Masalha’nın araştırması, Arapların “nakli” (sürgünü) fikrinin 1948’den çok önce Siyonist liderler tarafından tartışıldığını gösteriyor ve Tantura gibi köylerin boşaltılmasının anlık bir karar olmadığını, ideolojik hedeflerle uyumlu olduğunu ortaya koyuyor.
Velid Halidi – “Dalet Planı: Filistin’in Fethi İçin Ana Plan,” Middle East Forum (1961) / Journal of Palestine Studies yeniden basımı (Sonbahar 1988). Halidi, Plan D’yi “Filistin’in fethi için bir ana plan” olarak adlandırıyor ve köyleri yok etme ve nüfusları kovma talimatlarını ayrıntılarıyla anlatıyor, bu da Tantura’da yaşananlarla doğrudan ilgilidir.
Velid Halidi – Geriye Kalan Her Şey: 1948’de İşgal Edilen ve Boşaltılan Filistin Köyleri (1992). Halidi’nin ansiklopedik çalışması, Tantura’nın işgalini ve nüfusunun boşaltılmasını belgeliyor. (Kanıtlar daha sonra ortaya çıktığı için katliamdan bahsetmeyi istemeden atlamıştır). Tantura’nın 1948 öncesi demografik ve coğrafi verilerini sunar.
Salih Abdülcevad – “Siyonist Katliamlar: 1948 Savaşında Filistin Mülteci Sorununun Yaratılması,” Filistin Hafızasında Katliamlar (Arapça, 2007). Abdülcevad, 1948’de İsrail güçlerinin cinayet veya katliam işlediği en az 68 köyü listeliyor. Araştırması, Tantura da dahil olmak üzere yaygın şiddetin kapsamlı bir görünümünü sunuyor.
BADIL Kaynak Merkezi – Al-Majdal Dergisi, Sayı No.7 (Sonbahar 2000), makale “Katliamlar ve Nekbe.” 1948’de 30’dan fazla katliamın meydana geldiğini belirten araştırmayı özetliyor. İsrailli bir kaynağın 100’den fazla yerde vahşet yaşandığını öne sürdüğünü ve Tantura’nın başlıcaları arasında adlandırıldığını aktarıyor.
Haaretz (Adam Raz) – “Popüler Bir İsrail Plajında Filistinlilere Ait Toplu Mezar Var, Gaziler İtiraf Ediyor – Ama Kimsenin Umurunda Değil,” Haaretz, 20 Ocak 2022. “Tantura” filmindeki Aleksandroni gazilerinin yeni tanıklıklarını bildiriyor; toplu katliamı doğruluyor ve Dor Plajı otoparkının en az bir toplu mezarı (yaklaşık 200 kurban) kapladığını belirtiyor.
The Guardian (Bethan McKernan) – “Birleşik Krallık araştırması, 1948’deki İsrail’in Filistin köyü katliamındaki toplu mezar alanlarını ortaya çıkardı,” The Guardian, 25 Mayıs 2023. theguardian.com Forensic Architecture’ın hava görüntüleri ve tanıklıkları kullanarak yaptığı araştırmayı kapsıyor; bu araştırma Tantura’da iki olası toplu mezar alanı tespit etti ve Adalah tarafından bunları korumak için yasal bir dilekçeye yol açtı.
The Guardian (Ian Black) – “1948: Felaket değil, diyor İsrail, Nekbe terimi Arap ders kitaplarından yasaklanırken,” The Guardian, 23 Temmuz 2009. theguardian.com İsrail Eğitim Bakanlığı’nın Arap vatandaşları için okul kitaplarından “Nekbe”yi çıkarmasını tartışıyor, bu da Filistin tarihinin kurumsal sansürüne bir örnektir. Gideon Sa’ar ve Netanyahu gibi yetkililerin Nekbe referanslarını İsrail karşıtı propagandayla eşitlediğini aktarıyor.
El-Cezire – “Filistinliler, Tantura’daki İsrail katliamları için soruşturma çağrısında bulunuyor,” Al Jazeera English, 22 Ocak 2022. aljazeera.com Tantura belgeseline ve Haaretz haberine verilen tepkileri kapsıyor. Filistin Yönetimi’nin uluslararası hesap verebilirlik çağrısını içeriyor, İsrail arşivlerinin ve tarihçilerinin (Morris, Pappé) konuyu nasıl ele aldığını ve Pappé’nin 1948’i bir etnik temizlik vakası olarak adlandırdığı için 2008’de nasıl dışlandığını belirtiyor.
Mondoweiss (Jonathan Ofir) – “Yeni belgesel gösteriyor: İsrail’de Nekbe inkârı uzun ve derin,” 21 Ocak 2022. Alon Schwarz’ın Tantura belgeselini ve İsrail’in inkâr tarihini inceliyor. Tantura’da “200’den fazla Filistinlinin Siyonist bir milis tarafından vurulduğunu” belirtiyor ve kurbanları içeren bir toplu mezarın (35 x 4 m) boyutlarını veriyor. Ayrıca Katz’ın yaşadığı çileyi ve gazilerin hakaret davasını anlatıyor mondoweiss.net.
Mondoweiss – “Tantura Yolunda: Hala Gabriel ile Röportaj,” 27 Ağustos 2015. mondoweiss.net Tantura’dan bir mültecinin kızı olan film yapımcısı Hala Gabriel ile röportaj. Tantura’ya saldıran Aleksandroni komutanı (Benzion Pridan) ile görüşmesini ve onun yarım ağızla yaptığı özrü anlatıyor, torunlar için çözülmemiş travmayı ve faillerin inkârını vurguluyor.
Zohrot – Tanıklık: Yael’den “Tantura Katliamı Üzerine”, 3 Mart 2024. zochrot.org Tantura hikâyesini susturmaya karışan bir Aleksandroni gazisinin kızının kişisel anlatımı. Utancını ifade ediyor ve inkârın nesiller arası etkisini ve 2022 Tantura filminin babasının yalanlarını nasıl ortaya çıkardığını anlatıyor.
Forensic Architecture & Adalah – “Tantura’da İnfazlar ve Toplu Mezarlar, 23 Mayıs 1948” (Rapor, 2023). Hava fotoğrafları, hayatta kalanların tanıklıkları (örneğin, Adnan Yahya) ve 3D modeller kullanılarak sahilde bilinen bir toplu mezar doğrulandı ve caminin yakınındaki eski bir meyve bahçesinde ikinci bir mezar keşfedildi. Teslim olduktan sonra infaz edilenler için mezarların kazıldığını doğruluyor forensic-architecture.org. Bu alanları işaretlemeye dönük hukuki çabayı destekleyen ortak proje.
BADIL – “Devam Eden Nekbe” ve son yerinden edilme bağlamı. IMEU’nun Dalet Planı açıklayıcısından: İsrail’in 1948’den sonra, 1948 sınırları içinde ve 1967’de işgal edilen topraklarda sürgün politikalarını sürdürdüğünü ve bunun Filistinlilerin “devam eden Nekbe” olarak adlandırdığı şeyi körüklediğini belirtiyor. Modern örnekler ve hatta alıntılar sunuyor (örneğin, Smotriç’in 2021’de Filistinlileri sürme hakkındaki açıklaması) imeu.org.
Haaretz (Görüş, Yoav Gelber) – “Tantura Miti: Filistinli Köylülerin Bir Katliamdan Hiç Bahsetmemiş Olması Mantıksız,” Haaretz, 7 Ekim 2022. (İkincil kaynaklar aracılığıyla referans verilmiştir). Gelber başlangıçta Tantura’dan şüpheleniyordu ancak 2022’ye gelindiğinde Filistinli tanıkların aslında bundan bahsettiğini kabul etti ve kendi önceki şüpheciliğini çürüttü (kanıtlar arttıkça bazı İsrailli tarihçiler arasında bir değişim olduğunu gösteriyor).
Reuters – “İsrail, ‘felaket’ terimini Arap okullarından yasakladı,” 22 Temmuz 2009. The Guardian’ın “Nekbe”nin ders kitaplarından yasaklanması hakkındaki haberini yansıtıyor ve politika düzeyinde resmi bastırmayı gösteriyor.
Dünya Basını
Amerika inkâr girdabında: Üç düşünürden sistemin çöküşüne dair uyarılar

Ekonomist Richard Wolff, akademisyen Cornel West ve siyaset bilimci Norman Finkelstein, katıldıkları ortak yayında Amerikan imparatorluğunun gerilemesini ve solun yapısal krizini değerlendirdi. Düşünürler, refah modelinin çöküşünden üniversitelerdeki sansüre ve Gazze soykırımına kadar uzanan başlıklarda toplumun içine sürüklendiği kurumsal inkâr ortamını eleştirdi.
ABD’li yayıncı Robinson Erhardt’ın YouTube şovunda bir araya gelen üç kıdemli düşünür, Amerikan siyasetindeki yapısal tıkanmayı, sol hareketin krizini ve ülkenin içine sürüklendiği derin inkâr ortamını ele aldı.
Yayına Massachusetts Amherst Üniversitesi Emekli Ekonomi Profesörü ve İşyerinde Demokrasi adlı sivil girişimin kurucusu Richard Wolff, Union İlahiyat Fakültesi Dietrich Bonhoeffer Kürsüsü Başkanı Cornel West ve Princeton Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü mezunu yazar Norman Finkelstein katıldı.
Toplantıda Amerikan imparatorluğunun gerileme süreci, işçi sınıfının dağılması, New York yerel siyasetindeki uzlaşmalar, aşırı sağın yükselişi ve üniversitelerdeki akademik baskılar ayrıntılı bir biçimde irdelendi. Katılımcılar, toplumun geniş kesimlerinin gerçeklerden kopmasına yol açan kurumsal mekanizmaları ve örgütlü halk gücünün yokluğunda siyasetçilerin hesap vermekten nasıl kaçındığını tartıştı.
“Hiçbir bireyin tek başına kurumsal bir etki yaratması mümkün değildir”
Program yöneticisi Robinson’ın seçimleri kazanan herhangi bir liderin ülkeyi gerçekten değiştirip değiştiremeyeceğine yönelik sorusunu yanıtlayan akademisyen Cornel West, sistemin sınırlarına dikkat çekti. West, bireysel zaferlerin tek başına yapısal dönüşüm yaratamayacağını vurguladı.
West, “Yozlaşmanın, bürokratik ataletin ve Amerikan imparatorluğunun hem iç hem dış politikadaki kaldıraçlarını ellerinde tutan tekeller ile oligarşilerin ulaştığı seviye nedeniyle, zamana yayılan güçlü toplumsal hareketlere sahip olmak zorundasınız. Bu durum mücadeleyi bırakacağımız anlamına gelmez; yalnızca karşımızda ne olduğunu dürüstçe kavramamız gerektiğini gösterir” sözlerini kullandı.
Kendisinin bağımsız başkan adaylığı sürecini hatırlatan West, Amerikan imparatorluğu akıl almaz bir çürüme ve çöküş yaşarken ülkenin en köklü direniş geleneklerini canlı tutmaya çalıştıklarını belirtti. West, emperyalizme, kapitalizme ve beyaz üstünlükçülüğe karşı sahada somut birliktelikler kuran Paul Robeson, William Edward Burghardt Du Bois ve Harry Magdoff gibi figürlerin temsil ettiği ahlaki mirasa işaret etti.
“Ortada çalışan insanlar var ancak artık bir işçi sınıfı kalmadı”
Sözü devralan Norman Finkelstein, günümüz toplumunda radikal bir dönüşümü tetikleyecek nesnel bir siyasi gücün mevcut olmadığını dile getirdi. Karl Marx’ın kapitalizmin üretim birimlerini merkezileştirerek kitleleri kaynaştıracağı yönündeki öngörüsünü hatırlatan Finkelstein, bu yapının tamamen tasfiye edildiğini aktardı.
Finkelstein, “Marx kapitalizmin devasa üretim birimleri yaratacağını, kitleleri sosyalleştirip derin dayanışma bağları kuracağını ve sistemin merkezindeki bu gücün örgütlendiğinde çarkları durdurabileceğini söyledi. Fakat bu zemin artık yok; evet çalışan insanlar var ama klasik anlamda bir işçi sınıfı kalmadı çünkü herkes bütünüyle atomize edilmiş vaziyette” ifadelerini kullandı.
İnsanların parça başı ve güvencesiz işlere mahkûm edildiğini belirten Finkelstein, bu çalışma modelinde dayanışma duygusunun yeşeremeyeceğini söyledi. Finkelstein, “İnsanlar iş arkadaşlarını neredeyse hiç tanımıyor ve artık ekonominin merkezinde yer almıyorlar; en büyük dağıtım ağında bütün işçiler greve gitse bile alışveriş hemen geleneksel mağazalara kayar ve sistem işlemeyi sürdürür” diye ekledi.

“Seçmenlerinize yaptıklarınız için bir açıklama borçlu değil misiniz?”
Kurumsal yapıların ve sendikal tabanın gerilemesinin siyasetçiler üzerindeki denetimi bütünüyle ortadan kaldırdığına değinen Finkelstein, eleştirilerini New York Eyalet Meclisi Üyesi Zohran Mamdani üzerinden somutlaştırdı. Mamdani’nin belediye başkanlığı hedefine giden yolda temel ilkelerinden vazgeçtiğini dile getirdi.
Finkelstein, “Mamdani göreve geldiğinde New York’un en zengin ailelerinden birine mensup olan Jessica Tisch’i emniyet müdürü olarak tutacağını söylüyor. Ardından Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesinin finanse ettiği Hakeem Jeffries’e destek vereceğini ilan ediyor ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna geldiğinde düzenlenen protestoya katılmayacağını belirtiyor” dedi.
Siyasetçinin bu kararları alırken halka tek bir tatmin edici gerekçe sunmadığını aktaran Finkelstein, sert tepki gösterdi. Finkelstein, “Senin için kapı kapı dolaşan doksan bin insan vardı; onlara yaptıkların için bir açıklama borçlu değil misin, neden on dördüncü Louis gibi davranıyorsun?” sözleriyle tepkisini paylaştı.
Mamdani’nin Netanyahu’yu New York’a geldiğinde tutuklayacağını vadedip ardından yasal olarak bunu yapamayacağını söylediğini hatırlatan Finkelstein, protestolara da katılmamasını eleştirdi. Finkelstein, geçmişte Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığı rejimine karşı konsolosluk önünde yapılan eylemlerde belediye başkanlarının ve milletvekillerinin bizzat gözaltına alındığını hatırlattı.
Finkelstein, bir yöneticinin profesyonel hayatı dışında bir yurttaş olarak eylemlere katılabileceğini belirterek, “Seçmen tabanının kurumsal bir gücü olmadığı için hesap sorulamıyor; onu seçen insanlar sendikalarda örgütlü değil ve ‘Bir dakika dostum, senin seçim vaadin bu değildi’ diyemiyorlar” şeklinde konuştu.
“Karşımdaki inkâr dalgasının ulaştığı devasa boyut beni afallatıyor”
Ekonomist Richard Wolff, Finkelstein’ın tespitlerine katılarak Amerikan toplumunun her kademesine sinmiş olan inkâr psikolojisini değerlendirdi. Bir psikoterapistle evli olduğunu ve inkâr mekanizmasını gündelik hayatta yakından gözlemlediğini aktaran Wolff, rahatlatıcı hayallerin hakikatlerin üzerini örttüğünü söyledi.
Wolff, “Etrafımda gördüğüm inkâr seviyesi beni dehşete düşürüyor; insanlar rahatlatıcı mecazlara odaklanarak kendi uyuşukluklarında kalmayı seçiyorlar. Cornell Üniversitesinde bir öğrenci yurdunda genç bir kadının başına gelen korkunç olayları ve üniversitenin bunu gizlemek için nasıl bir inkâr kozası ördüğünü okuduğumda bunun hiç de istisnai olmadığını bir kez daha gördüm” dedi.
Görev yaptığı altı üniversitede ve büyük hastanelerde benzer skandalların kurum itibarını korumak adına örtbas edildiğini aktaran Wolff, aynı mantığın dış politikada da devrede olduğunu belirtti. Wolff, Birleşik Devletler ve İsrail’in düzenli olarak İran’ı hedef almasına rağmen basında daima karşı tarafın saldırgan olarak resmedildiğini dile getirdi.
Aynı çarpıtmanın Ukrayna savaşında da yaşandığına işaret eden Wolff, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütünün yirmi yıl boyunca Rusya sınırına doğru genişlemesinin görmezden gelindiğini aktardı. Wolff, ana akım medyanın bu kuşatmayı hesaba katmadan saldırıları sebepsiz gibi sunmasının arkasındaki psikolojik körlüğü sorguladı.
“Amerika küresel sömürgecilik mirasını devraldığı gerçeğini gizledi”
Finkelstein’ın 1960’lı yıllarda halkın yüzde sekseninin refah içinde yaşadığı düzenin bugün tükenip tükenmediği sorusunu yanıtlayan Richard Wolff, meselenin köklerinin sömürgecilik tarihine uzandığını belirtti. Avrupa’nın üç asır boyunca dünyayı yağmaladığını ve bunun 1884 Berlin Konferansı ile zirveye ulaştığını hatırlattı.
Wolff, “Kapitalizm küresel bir pazar yarattı ancak bu süreç Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya’da muazzam bir zenginlik biriktirirken dünyanın geri kalanının kaynaklarını kuruttu. Sömürgeci güçler arasındaki bu büyüme yarışı nihayetinde insanlık tarihinin en yıkıcı iki dünya savaşıyla kendi kendini yok etti” ifadelerini kullandı.
Birleşik Devletler’in coğrafi konumu ve yıkımdan uzak kalması sayesinde bu savaşlardan kazançlı çıkan tek güç olduğuna değinen Wolff, İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyetler Birliği yirmi yedi milyon yurttaşını kaybederken Amerikan kaybının dört yüz bin civarında kaldığına işaret etti. Wolff, bu tarihsel farkın ekonomik sonuçlarını açıkladı.
Wolff, “aBD bombalanmadığı ve sömürgelerini kaybetmediği için Avrupalıların boşalttığı bütün sömürge alanlarını devraldı. İngilizler Hindistan’dan, Fransızlar Afrika’dan çekildiğinde yerlerine Amerikan ordusu ve şirketleri girdi; ardından ‘Biz sömürgeci değiliz, demokrasi taşıyoruz’ diyerek bu mirası inkâr ettiler” dedi.
Avrupa’nın artık kıtaya yönelen küresel tepkiler karşısında önemsizleştiğini ve adeta turistik bir alana dönüştüğünü kaydeden Wolff, Almanya’da Friedrich Merz ve Fransa’da Emmanuel Macron gibi liderlerin meşruiyet kaybı yaşadığını vurguladı.
“Sistem artık nüfusun yüzde sekseninin aleyhine işleyecek biçimde çöktü”
Finkelstein, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan ekonomik denklemde toplumun yüzde sekseninin kazandığı, yüzde yirmisinin ise sistemin dışında kaldığı günlerin tersine döndüğünü ifade etti. Bugün ise tablonun tamamen tersine döndüğünü ve sistemin yalnızca yüzde yirmilik bir azınlığa hizmet ettiğini dile getirdi.
Finkelstein, “Bugün Amerika’da sistem nüfusun yüzde sekseni için iflas etmiş durumda; en iyi örgütlenmiş radikal hareket bile iktidara gelse mevcut yapının sınırları içinde bu dengenin yeniden halkın lehine çevrilmesi mümkün mü, yoksa sistem tüm potansiyelini tüketmiş mi bulunuyor?” sorusunu yöneltti.
Wolff bu tespiti onaylayarak, Amerikan imparatorluğunun tıpkı bitmiş bir evliliği kabullenemeyen çiftler gibi derin bir inkâr içinde bocaladığını söyledi. Sağcı seçmenlerin “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” sloganına sarılmasının da aslında ülkenin artık harika olmadığının üstü kapalı bir itirafı olduğunu vurguladı.
Wolff, “Yetmiş yıllık antikomünist propagandanın ardından Amerikan işçi sınıfı sağa yöneldi çünkü Donald Trump her şeyi sihirli bir biçimde geri getireceğini vadetti. Fabrikaların geri döneceğini söyledi ancak hiçbir şey geri gelmedi; sağın bu vaatleri yerine getiremediği anlaşıldığında halk tıpkı 1930’larda olduğu gibi yeniden sola yönelecektir” sözlerini kaydetti.
Finkelstein ise bu iyimser yaklaşıma karşı çıkarak sendikalı işçi oranının yüzde sekize kadar gerilediğini ve üretim merkezlerinin tasfiye edildiği bir yapıda klasik manada bir işçi sınıfının kalmadığını tekrarladı. Bernie Sanders’ın servetin ve gücün bir avuç azınlığın elinde toplandığı yönündeki tespitinin doğruluğunu hatırlatarak, bu güce meydan okuyacak örgütlü bir odağın eksikliğini vurguladı.
“Bu koşullar altında ortaya yalnızca sol bir popülizm çıkabiliyor”
Tartışmaya dahil olan Cornel West, güçlü bir sınıf bilincinin ve örgütlenmesinin bulunmadığı Amerikan imparatorluğunda varılabilecek en ileri noktanın sol popülizm olduğunu aktardı. West, Birleşik Devletler’de sermayenin işçi sınıfı hareketlerini tarih boyunca acımasızca ezdiğine işaret etti.
West, “Lenin Amerika’yı sermaye diktatörlüğü olarak tanımlarken işçilerin 1935 yılına kadar toplu sözleşme hakkına dahi sahip olamadığını kastediyordu; Arjantin bu hakka Birleşik Devletler’den tam yüz yıl önce, 1836’da kavuşmuştu. Amerika’da özel şirketler eyalet ordularından daha büyük özel dedektif orduları besliyordu; böylesi bir baskı altında sınıf bilinci nasıl kök salabilir?” diye sordu.
Sınıf bilincinin bastırıldığı bu atmosferde ortaya çıkan sol popülizmin ırkçılık ve sömürgecilik geçmişiyle yüzleşmekte zorlandığını belirten West, yerli halkların yok sayıldığını ve köleleştirilen siyah işçilerin geleneksel ücretli emek kalıplarına sığdırılamadığını aktardı. Bernie Sanders’ın kampanyalarında da bu sınırlarla karşılaştıklarını dile getirdi.
West, “Bernie ile yüzlerce miting yaptık ancak siyah toplumun tarihsel deneyimine ve maruz kaldığı beyaz üstünlükçü mirasa tam anlamıyla hitap edemedik. Siyah özgürlük mücadelesinden gelen pek çok insan neoliberal Demokrat Parti tarafından esir alınmıştı ve onların gözünde bizler organik bağı olmayan yabancılar gibi kaldık” ifadelerini kullandı.
Demokratik Sosyalistlerin tabanının da sanayi işçilerinden ziyade soylulaştırma mağduru eğitimli orta sınıflara kaydığını kaydeden West, bu dönüşümün hareketin dinamiklerini değiştirdiğini açıkladı.
“Sıradan insanların tükenen umutları beni tarifsiz bir öfkeye boğuyor”
Genç kuşakların her siyasi atılımın ardından uğradığı hayal kırıklığına değinen Norman Finkelstein, Mamdani’nin sergilediği uzlaşmacı tavrın kitlelerde yarattığı duygusal yıkımı anlattı. Finkelstein, Bernie Sanders’ın 2016 ve 2020 hezimetlerinin ardından gençlerin yeniden harekete geçtiğini ancak hızla moralsizliğe itildiğini aktardı.
Finkelstein, “Mamdani ne yapıyor; gençlerin umutlarını örgütledi, insanlar sokaklara döküldü ama sen gidip yıllardır kafamıza cop indiren polis teşkilatının müdürünü yerinde tutuyorsun. Netanyahu’yu tutuklayacağını söyledikten sonra New York sokaklarındaki kitlesel gösteriye bile gitmiyorsun; bir insan kaç kez hayal kırıklığına uğradıktan sonra tamamen pes eder?” diye sordu.
Gençlerin bu tür tavizler karşısında çaresizliğe sürüklendiğini belirten Finkelstein, halkın oyunu sadece sempatik bir tebessüm görmek için vermediğini dile getirdi. Finkelstein, siyasi hesap verebilirlik mekanizmaları kurulmadığı sürece bu döngünün kırılamayacağını ifade etti.
Cornel West ise gençlerin bu süreçte tarihten ders çıkarması gerektiğini söyleyerek, Mamdani’nin Demokrat Parti içindeki konumuna işaret etti. West, genç aktivistlerin bu figürlerin hızla sistem içine çekilebileceğini önceden görmeleri gerektiğini aktardı.
West, “Gençlerin büyümesi ve tarihi anlaması şart; Demokrat Parti geleneğinden gelen Mamdani’nin kolaylıkla Barack Obama’nın zeki, yaratıcı ve Müslüman bir versiyonuna dönüşebileceğini kavramak zorundalar. Biz bunu en başından beri söylüyorduk; partiye ve yeni göçmen elitlerine olan bağlarını yakından izlemek gerekiyordu” uyarısında bulundu.
Mamdani’nin New York’u yalnızca yeni göçmenlerin kenti olarak tanımlamasını da eleştiren West, bu söylemin kentin yüzyıllardır yerleşik olan siyah nüfusunu ve geçmişteki köle emeğini görünmez kıldığını söyledi.
“Demokrat Parti bizi pusuladan silmek için yirmi milyon dolar harcadı”
Kendisinin bağımsız başkan adaylığı sürecinde Yeşil Parti ile yaşadığı ayrışmayı anlatan Cornel West, üçüncü partilerin de benzer zaaflar taşıdığını dile getirdi. Parti yönetimiyle yaşanan yaklaşım farkları ve kaynak dağılımındaki uyuşmazlıklar nedeniyle bağımsız hareket etme kararı aldığını açıkladı.
West, “Yeşil Parti çatısı altına girdiğimde siyah özgürlük mücadelesinden, Martin Luther King’den ve Kara Panterler hareketinden bahsettiğimde rahatsız oldular; bana ‘Bizim partimiz bunlarla ilgili değil’ dediler. Oysa ben hem inancımı hem sosyalist ilkelerimi bu mücadelelerden alıyorum; sonunda kendi yoluma gitmek zorunda kaldım” dedi.
Yirmi altı eyalette seçmenlerin adını pusulaya doğrudan yazabildiği, on altı eyalette ise resmi olarak pusulaya girmeyi başardıkları tarihi bir kampanya yürüttüklerini belirten West, Demokrat Parti’nin baskılarına maruz kaldıklarını söyledi.
West, “Demokrat Parti sırf bizim adımızı oy pusulalarından kazımak için yirmi milyon dolar harcadı, sonra da utanmadan serbest seçimlere bağlı olduklarını iddia ettiler. Kuzey Karolina ve Pensilvanya yüksek mahkemelerine kadar taşınan davalarla boğuştuk; egemen partiler bağımsız sesleri boğmak için ellerindeki her aracı kullanıyor” sözlerini kaydetti.
Finkelstein ise Bernie Sanders’ın kimliğini geri plana itip bütünüyle sağlık şirketlerine, Wall Street tekellerine ve milyarderlere odaklanan saf bir sınıf siyaseti izlediğini hatırlatarak, West’in kişisel ve ırksal vurguları öne çıkarmasının benzer bir kitle bağı kurmayı zorlaştırıp zorlaştırmadığını sordu. West ise siyahların tarihsel acılarını ve katliamları dışarıda bırakan hiçbir siyasi hareketin içinde yer almayacağını ifade etti.
“Toplu sınır dışı uygulamaları katıksız bir devlet terörüdür”
Eski televizyon sunucusu Tucker Carlson’ın İsrail’in Gazze saldırılarına yönelik eleştirileri ve Donald Trump ile yollarını ayırması üzerinden sağ figürlerle taktiksel işbirlikleri kurulup kurulamayacağı tartışıldı. Richard Wolff, aşırı sağdaki bu çözülmelerin sola alan açabileceğini belirterek ilkeli temasların mümkün olduğunu kaydetti.
Finkelstein ise Carlson’ın göçmen karşıtı pozisyonunu hatırlatarak çok daha temkinli bir hat çizdi. Carlson’ın Gazze konusunda sokakta yürümesine karşı çıkmayacağını ancak milyonlarca insanın kitlesel olarak sınır dışı edilmesini savunan bir anlayışla siyasi ortaklık kurulamayacağını açıkladı.
Finkelstein, “Duygusal bir dil kullanmak istemem ama toplu sınır dışı uygulamaları katıksız bir devlet terörüdür; hiçbir hukuki denetim, mahkeme kararı veya idari kısıtlama tanımadan insanları apar topar toplamak anlamına gelir. İnsanları terörize eden, aileleri ve çocukları birbirinden ayıran bir anlayışı bir kenara koyup diğer başlıklarda anlaşıyoruz diyemezsiniz” vurgusunu yaptı.
Wolff ise göçmen emeğinin Amerikan kapitalizmini ayakta tutan asıl unsur olduğunu belirtti. Ülkedeki nüfus artışının durma noktasına geldiğini aktaran Wolff, sınır dışı politikalarının ekonomik açıdan da sistemi felce uğratacak bir intihar niteliğinde olduğunu ifade etti.
“Her göçmene ve yurttaşa koşulsuz bir iş garantisi sağlanabilir”
Finkelstein, New York’taki inşaat sektöründe Meksikalı göçmenlerin düşük ücretlerle ve güvencesiz biçimde çalıştırılmasının yerel azınlıklar ve çalışanlar arasında yarattığı gerilimleri gündeme getirdi. Finkelstein, bu rekabet ortamında adil bir göçmenlik politikasının nasıl kurgulanması gerektiğini sordu.
Richard Wolff, çözümün piyasa mantığının tamamen dışına çıkılarak üretilebileceğini söyledi. Sorunun ekonomik değil siyasi bir irade eksikliği olduğunu dile getirdi.
Wolff, “Çözüm son derece basittir; ülkedeki tüm göçmenlere ve yerleşik yurttaşlara devlet tarafından koşulsuz iş garantisi sağlanmalıdır. Eğer on iki milyon insanı istihdam ederseniz, kapitalist sistemde her çalışan kendine ödenenden daha fazla değer üretir; dolayısıyla yaratılan bu artı değer programın maliyetini fazlasıyla karşılar ve hiçbir hayırseverliğe ihtiyaç kalmaz” dedi.
Geçmişte işsizliğin yüzde üçe kadar gerilediği dönemleri hatırlatan Wolff, tam istihdamın hayal olmadığını ve çeşitli ülkelerde uygulandığını belirtti. Finkelstein ise sanayi üretiminin Çin’e kaydığı bir dönemde bu modelin uygulanabilirliği konusundaki kuşkularını koruduğunu aktardı.
“Almanya ucuz Rus enerjisini keserek kendi sanayisini yok etti”
Avrupa’da sağ partilerin yükselişinin arkasında yatan ekonomik çöküşü analiz eden Richard Wolff, Almanya örneğine odaklandı. Alman sermayesinin Birleşik Devletler’e olan mutlak sadakati yüzünden kendi sanayi altyapısını tahrip ettiğini dile getirdi.
Wolff, “Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki ekonomik mucizesi gökten zembille inmedi; Sovyetler Birliği’nden ve ardından Rusya’dan aldıkları kıtanın en ucuz petrol ve doğalgazı sayesinde bu başarıyı yakaladılar. Ancak Ukrayna savaşıyla birlikte Rusya’dan enerji alımını durdurdular ve Amerikan sıvılaştırılmış gazına üç dört katı fiyat ödemeye başladılar” ifadelerini kullandı.
Bu tercihin Alman sanayisini yüksek maliyetli ve rekabetsiz bir konuma ittiğini kaydeden Wolff, Çin’in ucuz ve kaliteli sanayi ürünlerinin pazarı domine ettiği bir dönemde bunun intihar anlamına geldiğini belirtti. Almanya İçin Alternatif partisinin yükselişinin tam da bu noktadan beslendiğini söyledi.
Wolff, “Aşırı sağcı Almanya İçin Alternatif partisinin ilk vaadi Ukrayna desteğini kesmek, ikincisi ise Rusya ile ilişkileri sıfırlayarak ucuz enerji musluklarını yeniden açmaktır. Eğer bunu yaparlarsa Rusya kamuoyunun gözünde tehdit olmaktan çıkıp kurtarıcıya dönüşecek ve Avrupa’nın jeopolitik dengesi tamamen sarsılacaktır” öngörüsünde bulundu.
“Gazze soykırımı benim açımdan asla aşılamaz bir kırmızı çizgidir”
Siyasette pragmatizm ve ahlaki ilkeler arasındaki dengeye değinen konuşmacılar, ittifakların sınırlarını masaya yatırdı. Finkelstein, siyasette uzlaşmaların kaçınılmaz olduğunu ancak bazı olayların her türlü pragmatik hesabı geçersiz kıldığını ifade etti.
Finkelstein, “Geçtiğimiz başkanlık seçiminde Joe Biden’a oy vermeyi kesinlikle reddettim çünkü Gazze’de yaşananlar benim için aşılamaz bir kırmızı çizgidir. Donald Trump’ın daha kötü olabileceğini bilmeme rağmen devam eden bir soykırıma onay veremezdim; bazı suçlar vardır ki orada pragmatizm biter” dedi.
Cornel West bu duruşu destekleyerek, geçmişte Amerika’daki kölelik ve ırk ayrımcılığı düzenlerine karşı tavizsiz bir tutum takınmayan hiçbir siyasetçinin meşru görülemeyeceğini hatırlattı. Barack Obama’ya yönelik eleştirilerini de tazeleyen West, cezaevi sisteminde ezilen milyonlarca siyah gencin görmezden gelinmesini affedilemez bir pragmatizm olarak niteledi.
West, kölelik karşıtı mücadelenin öncülerinden Frederick Douglass’ın siyahların haklarını savunurken yerli halkların sürülmesine sessiz kaldığını ve hatta Kanada ile Dominik Cumhuriyeti’nin işgalini desteklediğini anımsatarak, tarihsel figürlerin de ahlaki zaaflarıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini aktardı.
“Geçmişin sendikal dayanışma bağları artık bu çağda geri getirilemez”
Söyleşinin son bölümünde emek hareketinin yeniden örgütlenmesi olasılığı tartışıldı. Wolff, 1929 Büyük Buhranı sonrasında John Lewis öncülüğünde kurulan Sanayi Kuruluşları Kongresinin vasıflı ve vasıfsız tüm işçileri bir araya getirerek devrim yarattığını ve parça başı çalışan milyonlarca modern emekçinin de yeni bir dayanışma modeli kurabileceğini dile getirdi.
Finkelstein ise bu görüşe mesafeli durduğunu ve fabrikalardaki fiziksel birlikteliğin ürettiği organik kültürün yerinin doldurulamayacağını ifade etti. Finkelstein, geçmişte sendika liderlerinin tüm toplum tarafından tanındığını ve grevlerin şehir hayatını durdurma gücü olduğunu hatırlattı.
Finkelstein, “Eskiden New York’ta Mike Quill grev ilan ettiğinde bütün metro ve otobüs hatlarının duracağını bilirdik, her ev bu gücü hissederdi. İşçiler yirmi otuz yıl aynı fabrikada omuz omuza çalışır, ‘Birimize yapılan haksızlık hepimize yapılmıştır’ şiarını yaşardı; güvencesiz ve dağınık serbest çalışanların arasından böyle bir sınıf bilinci ve dayanışma kültürü çıkamaz” dedi.
West ise tarihin öngörülemez olduğunu belirterek, eski modeller geri gelmese bile insanların yeni direniş ve örgütlenme biçimleri yaratacağını dile getirdi.
“Amerikan imparatorluğu çocuksu bir masumiyet zırhının arkasına sığınıyor”
Program yöneticisi Robinson’ın Amerikan toplumunu saran inkâr perdesinin arkasında kimlerin olduğu sorusunu yanıtlayan Cornel West, yazar Du Bois’nın tespitlerine gönderme yaptı. Amerika’nın hakikatten korkan ve yalanların etkinliğine sığınan bir kültüre sahip olduğunu ifade etti.
West, “Amerika tarih boyunca var olmuş yetmiş imparatorluk arasında imparatorluk olduğunu inkâr eden tek devlettir; Avusturya-Macaristan ya da Rusya imparatorluk olduğunu kabul ederken, Amerika özgürlük imparatorluğu olduğunu iddia eder. Yerli soykırımı, köleleştirilen siyahlar ve oy hakkı olmayan işçiler üzerinde yükselen bu yapı kendisini masum bir adem gibi görür” şeklinde konuştu.
Herman Melville’in ünlü romanındaki Pequod gemisinin beyaz balinanın peşinde kendi yıkımına sürüklenmesini hatırlatan West, Amerikan sisteminin de dizginlenemeyen bir açgözlülükle kendi çöküşünü hazırladığını vurguladı. West, Gazze’deki vahşeti kırk yıldır haykıran Finkelstein gibi isimlerin dışlanmaya çalışılmasının da bu inkâr refleksiyle bağlantılı olduğunu belirtti.
“Üniversite yönetimlerinin boyun eğmesi beni kesinlikle şaşırtmadı”
2024 baharında Amerikan üniversitelerinde Filistin’e destek amacıyla kurulan öğrenci kamplarının polis zoruyla dağıtılması ve ifade özgürlüğünün kısıtlanması konusu da ele alındı. Finkelstein ve Wolff, üniversite yönetimlerinin sermaye ve iktidar baskısı karşısında anında geri adım atmasına hiç şaşırmadıklarını aktardı.
Richard Wolff, Paul Sweezy ve Paul Baran gibi marksist akademisyenlerin Soğuk Savaş döneminde üniversitelerden nasıl tasfiye edildiğini bizzat yaşadıklarını hatırlattı. Wolff, Amerikan akademisinin kurumsal itibar ve bağış gelirlerini her türlü akademik özgürlüğün üzerinde tuttuğunu vurguladı.
Wolff, “Harvard, Stanford ya da Yale gibi kurumların temel önceliği daima kendi kurumsal şöhretlerini korumak ve Silikon Vadisi sermayesiyle aralarını iyi tutmak olmuştur; sınıflarda ne anlatıldığı yöneticilerin umurunda değildir. Bu nedenle öğrencilerin hak arayışlarını bir çırpıda ezmelerine en ufak bir şaşkınlık duymadım” dedi.
Cornel West de Harvard’daki görevinden ayrılış sürecini ve Filistin haklarını savunduğu için nasıl hedef tahtasına konduğunu aktararak, neo-faşist baskılar karşısında üniversite yönetimlerinin derhal teslim olduğunu kaydetti.
“Chomsky olmasaydı adım hiçbir zaman duyulmamış sıradan bir sayıdan ibaretti”
Yayın, katılımcıların kişisel muhasebeleri ve akademik geçmişlerine dair anlatılarıyla tamamlandı. Norman Finkelstein, dönemin tanınmış siyaset teorisyeni Sheldon Wolin ve tarihçi Arno Mayer ile yaşadığı zorluklara değinirken, düşünce hayatındaki en belirleyici desteği dilbilimci Noam Chomsky’den gördüğünü dile getirdi.
Finkelstein, “Eğer Noam Chomsky yanımda durmasaydı bugün hiç kimse benim adımı duymamış olurdu, sistemin içinde kaybolmuş sıradan bir sayıdan ibaret kalırdım. Bugün onu küçümsemek moda haline gelmiş olsa da benim de aralarında yer aldığım pek çok insanın entelektüel varlığını borçlu olduğu kişi odur” sözleriyle konuşmasını sonlandırdı.
Üç düşünür, Amerikan siyasetinin içine düştüğü derin krizden çıkışın ancak hakikatle yüzleşmek ve halkın temel ihtiyaçlarına dayanan sahici bir mücadele hattı örmekle mümkün olabileceğini belirterek yayını noktaladı.
Dünya Basını
Prof. Wolff: Batı sömürgeciliğin sonuna geldiğini inkar ediyor

Ekonomist Prof. Richard Wolff, Batı dünyasının üç asırlık küresel sömürgeci hakimiyetinin sonuna geldiğini ve egemen sınıfların bu gerçeği inkar ederek iç baskıyı artırdığını belirtti. ABD’nin aynı anda üç savaş cephesine sürüklendiğini kaydeden Wolff, nükleer kıyamet göze alınmadıkça Rusya ve Çin destekli İran ittifakının askeri yollarla mağlup edilemeyeceğini vurguladı.
Batı dünyasında derinleşen ekonomik daralma, sokaklara taşan toplumsal öfke ve uluslararası arenadaki hegemonya kaybı, sistemik bir krizin göstergeleri olarak değerlendiriliyor.
Massachusetts Amherst Üniversitesi Ekonomi Emekli Profesörü ve New York New School Üniversitesi Misafir Öğretim Üyesi Prof. Richard Wolff, Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi siyaset bilimci Prof. Glenn Diesen’ın çevrim içi yayın programında konuya ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Wolff, ABD ve Avrupa’nın içinde bulunduğu çalkantıyı yalnızca kısa vadeli siyasi dalgalanmalarla açıklamanın yetersiz kalacağını belirtti. Yaşananların, Batı merkezli üç yüz yıllık sömürgecilik ve kapitalist dünya pazarı hakimiyetinin nihai tükeniş aşaması olduğunu vurgulayan ekonomist, egemen sınıfların gerçekliği inkar ederek hem içeride baskıyı artırdığını hem de dışarıda kaybedilmiş savaşlara sarıldığını dile getirdi.
Programın açılışında Prof. Glenn Diesen, küresel tahakkümü sürdürmenin maliyetinin içerideki refah, güvenlik ve demokratik denetim talepleriyle çatıştığını belirtti.
Diesen, “İmparatorluk gücü zayıfladığında geçmişte yönetilebilen tüm bu ekonomik, siyasi ve toplumsal çelişkiler yüzeye çıkıyor; hem ABD’de hem de Avrupa’da siyasi meşruiyet krizine, artan eşitsizliğe ve huzursuzluğa tanık oluyoruz” sözleriyle tartışmanın çerçevesini çizdi.
Diesen’ın bu tespitlerine katılan Prof. Richard Wolff, tablonun büyüklüğünü üç asırlık tarihsel bir kesitle özetledi. Wolff, 17’nci, 18’inci ve 19’uncu yüzyıllarda inşa edilen ve bizzat Karl Marx’ın kapitalizmin feodalizm karşısındaki ilerici kazanımı olarak nitelediği birleşik dünya pazarının sonuna gelindiğini söyledi.
Avrupalı güçlerin kurdukları bu küresel ekonominin zengin merkezine kendilerini yerleştirdiklerini hatırlatan Wolff, dünyanın geri kalanının yalnızca hammadde, gıda ve ucuz iş gücü kaynağı olarak görüldüğünü vurguladı. Bugün Avrupa’da yükselen krizin faturasının göçmenlere kesilmesini sert bir dille eleştiren Wolff, bu yaklaşımı iktidarların sorumluluktan kaçma refleksi şeklinde değerlendirdi.
Sömürgeci geçmişin yarattığı tarihsel adaletsizliğe dikkat çeken Wolff, “Avrupa ve ABD’nin uyguladığı sömürgecilik, dünyanın geri kalanını sorunlarını çözmek için zenginliğin götürüldüğü yere taşınmayı düşünmeye sevk etti. Şimdi bu, bizim zenginliğimizden pay almak istemeleri gerekçesiyle onlara karşı çirkin bir davranış olarak görülüyor; tarihçiler gelecekte bu kibirli tutuma ve en sıradan gerekçelerle kendilerini aklamaya çalışan liderlere hayretle bakacak” ifadelerini kullandı.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında küresel hakimiyetin el değiştirdiğini kaydeden Wolff, iki büyük savaşın Avrupalı güçleri tükettiğini ifade etti. Bu süreçte sömürge imparatorluklarının mirasçısı haline gelen ABD’nin tek kutuplu bir dünya imparatorluğu kurduğunu hatırlatan Wolff, Washington’ın yüzyıllar boyunca biriken Avrupa merkezli mirası devraldığını ve bunun rantını yediğini belirtti.
Daha önce krizlerin imparatorluk zenginliğini ilk kaybeden Avrupa’da çok daha sert ve hızlı patlak vereceğini düşündüğünü söyleyen Wolff, bu öngörüsünü gözden geçirmek zorunda kaldığını anlattı. Küresel sömürgecilik karşıtı dalganın nihai hedefinde tek kutuplu simge olan ABD’nin yer aldığını belirten Wolff, buna karşın Avrupa’daki çözülmenin beklenenden çok daha dramatik ilerlediğini aktardı.
“Saldırganlık halktan değil, hükümetin bizzat kendisinden geliyor”
Avrupa sokaklarındaki huzursuzluğun temel nedenlerine değinen Wolff; Fransa, Belçika, İspanya ve İtalya’da yükselen eylemlerin ekonomik kökenlerine işaret etti. İspanya’da meselenin yüksek kiralar ve barınma krizi etrafında şekillendiğini, benzer sıkıntıların tüm kıtaya yayıldığını bildiren ekonomist, eylemcilerin şiddet yanlısı olarak yaftalanmasını reddetti.
Asıl şiddet kaynağının yönetimler olduğunu söyleyen Wolff, “Saldırganlık halktan değil, hükümetin bizzat kendisinden geliyor. Ukrayna’da Rusya ile çatışmaya giriyorlar ve Rusya’ya karşı sergilenen bu saldırgan tutumla meşrulaştırılan yeniden silahlanmayı finanse etmek için iç harcamaları acımasızca kesiyorlar” şeklinde konuştu.
Rusya tehdidinin Batı televizyonları için kurgulanmış bir histeri olduğunu kaydeden Wolff, halkın bu çelişkiyi net biçimde gördüğünü anlattı. Fransa’da greve giden öğretmenlerin sınıflardaki fareleri protesto ettiğini, emekli olan veya ayrılan öğretmenlerin yerine yenilerinin atanmadığını ve öğrenci-öğretmen oranının feci düzeylere gerilediğini hatırlattı.
Eğitimdeki yetersiz fonlama sorununun İngiltere başta olmak üzere bütün kıtada yaşandığını bildiren Wolff, patlamanın ilk olarak Fransa’da yaşanmasının bir gelenek olduğunu söyledi. Fransız halkının devrimci geçmişine değinen Wolff, “Onları bekletirseniz delirtici bir sabırla beklerler, ama bekleyiş bittiğinde doğrudan sokağa çıkarlar” dedi.
Tarihsel dönüşümlerin aniden hızlandığını vurgulayan Wolff, Vladimir Lenin’e atfedilen ünlü söze atıfta bulundu. Yıllarca hiçbir şeyin değişmediği dönemlerin ardından onlarca yılın birkaç haftaya sığdığı anların yaşandığını belirten Wolff, Fransa’daki öfkenin uzun süredir biriktiğini ve geri adım atmayacağını söyledi.
Fransız polisinin sokaktaki sert tutumunu ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza dairesinin yabancılara yönelik operasyonlarına benzeten Wolff, erken aşamada aşırı güç kullanarak toplumu sindirme taktiğinin her zaman işe yaramayacağını bildirdi. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un halkın taleplerine karşı yalnızca boş söylemler ürettiğini aktardı.
Macron yönetiminin eğitim harcamaları ve bütçe konusundaki somut önerilere sokağa çıkma yasaklarıyla yanıt verdiğini belirten Wolff, “Gözaltına alınanların büyük kısmı reşit bile değil, fiilen çocuk yaştalar. Çocukları dövüyor, göçmenleri suçluyor ve taleplere yanıt vermeyi reddediyorlar; bu, iflas etmiş bir hükümetin tanımıdır” değerlendirmesinde bulundu.
ABD ile Fransa arasındaki sınıf mücadelesi reflekslerini de kıyaslayan Wolff, Birleşik Otomotiv İşçileri sendikası lideri Shawn Fain’in genel grev çağrısı yaptığını ancak bu grev için 1 Mayıs 2028 tarihini hedeflediğini belirtti. Fransa’da ise genel grev kararının birkaç hafta içinde uygulamaya konulduğuna işaret eden ekonomist, iki ülke arasındaki örgütlenme ve siyasi eylem bilinci farkının altını çizdi.
“Politikacıların sergilediği tutum, tamamen bir inkar ve geriye bakma siyasetidir”
Prof. Glenn Diesen’ın Batılı liderlerin bu istisnacılık çağının sona erdiğini anlayıp anlamadıkları yönündeki sorusunu yanıtlayan Wolff, egemen sınıfların tam bir bilişsel inkar içinde yüzdüğünü belirtti. Günümüz siyasetinin geçmişe sığınan tuhaf bir nostaljiye teslim olduğunu kaydetti.
Batı’da Rusya’ya karşı akıl dışı bir histeri yaşandığını ifade eden Wolff, “Politikacıların sergilediği tutum, tamamen bir inkar ve geriye bakma siyasetidir. Rusya’da 1989’dan beri yaşanan her şeye rağmen, Vladimir Putin sanki reenkarne olmuş Jozef Stalin’miş ve Rusya Sovyetler Birliği’nden bile daha saldırganca Avrupa’yı tehdit ediyormuş gibi tuhaf bir mantık yürütüyorlar” dedi.
Bu nostaljik yanılsamanın yalnızca Avrupa ile sınırlı olmadığını, ABD’de Donald Trump’ın ülkenin mutlak küresel hakimiyete sahip olduğu 1980’lerin karikatüründe yaşadığını aktardı. Demokrat Parti’nin de farksız bir çizgide yer aldığını belirten Wolff, tanınmış bir Demokrat siyasetçinin ara seçimleri kazanmaları halinde Trump’ın “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” sloganını sahiplenmeleri gerektiğini savunduğunu anlattı.
Demokrat Parti yönetiminin Rusya konusunda en az Avrupalı liderler kadar şahinleştiğini belirten Wolff, Joe Biden’ın Putin karşıtlığı üzerinden itibar devşirmeye çalıştığını söyledi. Hillary Clinton’ın yakın zamanda Trump’ı İran’a askeri müdahalede bulunup işi bitirmemekle eleştirdiğini hatırlatan Wolff, partinin asıl önceliğinin Cumhuriyetçilerle mücadele etmek değil, parti içindeki sol kanadı bastırmak olduğunu dile getirdi.
Soğuk Savaş dönemine ilişkin yerleşik kabulleri de sorgulayan Wolff, o dönemin yalnızca Washington ile Moskova arasındaki bir dış rekabet olmadığını ifade etti. Soğuk Savaş’ın asıl olarak ABD içinde iş dünyası ve Cumhuriyetçi Parti tarafından Franklin D. Roosevelt’in Yeni Düzen programını ortadan kaldırmak için yürütülen bir iç savaş olduğunu anlattı.
Büyük Buhran döneminde iki sosyalist ve bir komünist partinin desteklediği güçlü sendikal hareket sayesinde iş dünyasının ağır şekilde vergilendirildiğini belirten Wolff, İkinci Dünya Savaşı sonrasında sermayenin intikam aldığını kaydetti. Sovyetler Birliği’ni nihai kötülük ilan eden iş çevrelerinin, ülkedeki tüm sosyal reform savunucularını ajan, vatan haini ve Sovyet yanlısı olarak yaftaladığını bildirdi.
Julius ve Ethel Rosenberg’in idam edilmesinin bu iç tasfiyeyi dini bir haçlı seferine dönüştürmek için kullanıldığını hatırlatan Wolff, Amerikan toplumunun zihninde sol kavramların kasıtlı biçimde çarpıtıldığını söyledi. Üniversitede ders verirken öğrencilerinin komünist, sosyalist, Marksist, anarşist ve terörist kelimelerini eşanlamlı gördüklerine tanık olduğunu ifade etti.
Eğitim müfredatına yedirilen yoğun antikomünist propagandaya rağmen genç kuşaklarda muazzam bir zihniyet kırılması yaşandığını belirten Wolff, kamuoyu araştırmalarına dikkat çekti. Gallup tarafından yapılan anketlerde 34 yaş ve altı nüfusun çoğunluğunun kapitalizm yerine sosyalizmi tercih ettiğini beyan etmesinin olağanüstü bir gelişme olduğunu aktardı.
Gençlerin sosyalizmin kuramsal ayrıntılarını bilmediğini kabul eden Wolff, “Mevcut durumdan duyulan derin hoşnutsuzluk, kapitalizmin berbat olduğu söylemiyle ifade ediliyor. Beş on yıl öncesine kadar solcular dışında kimsenin ağzına almadığı kapitalizm sözcüğü, artık her çevre tarafından açıktan ve olumsuz bir tonda rahatça telaffuz ediliyor” dedi.
“Makiniste duvara doğru gittiğini haykırıyorsunuz ama gürültüden kimse sizi duymuyor”
Küresel krizlerin dış siyasete yansımalarını değerlendiren Wolff, ABD ve İsrail’in tutumunu uçuruma sürüklenen bir trene benzetti. Batı’nın çöküş sürecindeki sömürgeci reflekslerinin dünyayı büyük bir yıkıma doğru ittiğini vurguladı.
İçerideki tıkanıklık büyüdükçe liderlerin gözlerini dışarıdaki düşmanlara çevirdiğini belirten Wolff, “Bir çayırda oturmuşsunuz ve karşınızdaki raylarda taş bir duvara doğru hızla ilerleyen bir lokomotif görüyorsunuz. Makiniste duvara doğru gittiğini haykırıyorsunuz ama lokomotifin gürültüsünden kimse sesinizi duymuyor; insanların taş duvara çarpışını çaresizce izlemek gibi bir durum bu” ifadelerini kullandı.
İsrail ve ABD’nin sömürgeciliğin yaşayan son iki fiili aktörü ve simgesi olduğunu kaydeden Wolff, İsrail’in Gazze, Batı Şeria ve Güney Lübnan’ı içine alan bir “Büyük İsrail” projesi peşinde koşmasını akıl dışı bulduğunu belirtti. Yedi milyonluk bir nüfusun kendisini tüm Arap ve İslam coğrafyasının askeri öncüsü sanmasının imkansız bir senaryo olduğunu ekledi.
Washington’ın ise aynı anda üç farklı savaşın içine çekildiğini vurgulayan Wolff; Ukrayna, İran ve İsrail’e verilen sınırsız desteğin Amerikan kaynaklarını tükettiğini aktardı. İngiltere’nin Suudi Arabistan’ı Husilere karşı desteklemek için savaş uçaklarını devreye soktuğu yönündeki haberleri hatırlatarak, eski ve yeni imparatorlukların artık oynayamayacakları rollere soyunduklarını kaydetti.
İran’ın tarihsel olarak sömürgecilik karşıtı direnişin en somut örneği olduğunu savunan Wolff, İngiliz emperyalizminin bölgede bıraktığı mezhepsel ve dinsel bölünmelerin bugün BRICS gibi yapılar içinde aşıldığını anlattı. Farklı inanç ve kültürlerden gelen halkların bir araya geldiği bu yeni birliğin Batılı liderlerin kabusu olduğunu belirtti.
Avrupa’nın Rusya’ya dönük öfkesinin arkasında da bu dönüşümün yattığını söyleyen Wolff, Vladimir Putin’in artık kendisini Avrupalı saymadığını ve yönünü Doğu’ya çevirdiğini ilan etmesiyle Batı tarafından bir dönek olarak görüldüğünü dile getirdi. Çin’in yıllar önce Yunanistan’ın Pire Limanı’nı devralmasını örnek göstererek, Batı’nın yasaklama ve kısıtlama çabalarına karşın Çin’in dünya çoğunluğunun desteğini arkasına alıp yoluna devam ettiğini ifade etti.
Batı’nın karşı karşıya olduğu cephenin büyüklüğünü kavrayamadığını belirten Wolff, “Yalnızca İran’la değil, arkasındaki Rusya ve Çin ittifakıyla savaşıyorsunuz. İran’ı askeri yoldan mağlup etmeniz imkansız, çünkü bunu başarmak için Rusya ve Çin’i yenmeniz gerekir; bu da ya nükleer kıyametle sonuçlanır ya da asla gerçekleşmez” değerlendirmesini yaptı.
Avrupalı liderlerin tarihsel kibir içinde yaşadıklarını belirten Wolff, Karl Marx’ın Hegelci diyalektiğine işaret etti. Her tezin kendi antitezini doğurduğunu ve yeni bir sentezin ortaya çıktığını hatırlatan ekonomist, Batı hegemonyasının ürettiği antitezin son üç yüz yıl boyunca olgunlaştığını ve artık olayları bizzat yönettiğini vurguladı.
Çin’in hiçbir savaşa doğrudan dahil olmadan, Afrika’daki Cibuti üssü dışında askeri yayılmacılığa girişmeden küresel krizin tüm getirilerini topladığını söyleyen Wolff, bölgedeki çatışmalarda her iki tarafın da Çin üretimi insansız hava araçlarını kullandığını hatırlattı. Pekin yönetiminin hiçbir maliyet ödemeden teknolojisini savaş ortamında test etme fırsatı bulduğunu ekledi.
Eski Batı dünyasının gerçeklikle olan bağını tamamen kopardığını belirten Wolff, geçmiş askeri başarısızlıklara rağmen aynı hedeflere yönelmenin anlamsızlığını vurguladı. Yeterli mühimmatı dahi kalmayan yönetimlerin İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu memnun etmek uğruna savaşı tırmandırdığını belirten ekonomist, tükenmiş atlara bahis oynamanın hiçbir mantığı olmadığını dile getirdi.
Wolff, Batı yönetici sınıfı içinden bu gidişata açıkça dur diyecek aklı başında liderlerin çıkmamasını büyük bir trajedi olarak niteleyerek konuşmasını tamamladı.
Dünya Basını
Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?

Alman siyaset bilimci ve eski Sol Parti milletvekili Dr. Alexander S. Neu, Avrupa’da tırmanan savaş atmosferine rağmen halkın barış ve müzakere arayışının dış politika karar süreçlerine yansımadığını vurguluyor. Temsili demokrasinin pratikte yürütmeyi meclisin önüne geçirdiğini, NATO gibi uluslararası yapıların ise seçilmiş hükümetleri dahi bağlayarak halk iradesini devre dışı bıraktığını kaydeden Neu, savaş ve barış gibi varoluşsal kararların sadece siyasi ve askeri seçkinlere bırakılamayacağını belirterek, anayasal zemini olan doğrudan halk oylamalarının devreye sokulmasıyla demokrasinin demokratikleştirilmesi gerektiğini ifade ediyor.
Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?
Alexander Neu
NachDenkSeiten
20 Ekim 2026
Dünya çalkantı içinde; Avrupa’da Ukrayna savaşının kontrolden çıkma ihtimali beliriyor. İnsanlar, Rusya ile sınırları belirsizleşen bir savaşın getireceği tehlikelerin az çok farkında; bunu derinden hissediyor. Doğal hayatta kalma güdüsüyle hareket eden Avrupalıların çoğunluğu, sonunun Avrupa için iyi bitmeyeceğini sezerek bu çatışmacı çizgiyi reddetme eğilimi taşıyor. Buna karşılık, birçok Avrupa hükümetinden ve Almanya’dan ciddi müzakere sinyalleri gelmek yerine sadece dayanma çağrıları yükseliyor. Hepimizin ezberlediği o anlatı, yani Rus emperyalizminin sınırlandırılması gerektiği nakaratı durmaksızın yineleniyor. İlk kez Saksonya-Anhalt eyaletinden farklı bir ses yükseldi; oradaki meclis çoğunluğu, AfD ve BSW oylarıyla barışa dönük bir önerge sundu. Asıl soru şu: Dış ve güvenlik politikası ne kadar demokrasiye müsamaha gösterir? Yurttaş gerçekten çaresiz mi; nihayetinde kaderini salt bir oy sayısından ibaret görerek kabullenmek zorunda mı? Peki, demokrasinin demokratikleştirilmesi adımını artık nihayet atamaz mıyız?
NATO Genel Sekreteri konuyu şöyle dile getirdi:
“Ne olacağını ve nasıl bir sonucun çıkacağını hep birlikte göreceğiz. Şu an eylül ayındayız, Fransa’daki seçimler gelecek yıl mayısta yapılacak. Sonuç her ne olursa olsun NATO buradadır, birlikteliğini koruyacak ve güçlü kalacaktır. Hangi seçimde kim seçilirse seçilsin, temel unsurlar söz konusu olduğunda aynı rotayı sürdüreceğine yürekten inanıyorum: Savunmaya yatırım yapmak, Ukrayna’nın bu savaşı kaybetmemesini güvenceye almak ve Putin müzakere masasına oturmaya her ne zaman hazır olursa savaşı bir sonuca ulaştırmak adına Ukrayna’yı mümkün olan en güçlü konuma getirmek. Başka ülkelerde hükümet değişiklikleri gördüğümüz geçmiş dönemlerde de bu tartışmaları yaşadık. Nihayetinde son beş ila on yılda NATO’nun daha da güçlendiğini, birliğini muhafaza ettiğini ve diyaloğu sürdürdüğünü gördük. Bir kez daha vurgulayayım: Tartışma sorun teşkil etmez, muhalefet sorun değildir. (…) Muhalefet demokrasinin bir parçasıdır. (…)”
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte bu ifadelerle, egemen olan halkın ne düşündüğünün, ne arzuladığının, neden korktuğunun veya kime oy verdiğinin egemen sınıfları pek de ilgilendirmediğini alışılmadık bir açıklıkla ortaya koyuyor. İktidar mekanizmaları değişime öylesine dirençli kurgulandı ki; demokrasi ve muhalefet alanı görünürde var olsa da, bu yapılar mevcut iktidar düzenine boyun eğmek zorunda bırakılıyor. Bütün mesele şu şiar üzerinden işliyor: Seçimler ve hükümetler gelip geçer, NATO bizim istediğimiz gibi kalır.
Almanya Federal Cumhuriyeti’nde demokratik irade oluşumunun fiili hali
Federal Almanya’da uygulanan demokratik irade süreci, yurttaşın yalnızca dört yılda bir, yani yasama döneminin nihayetinde egemenliğini hatırlamasına izin verilmesi anlamına geliyor. Yurttaşın egemenlik konumu, gerçekte o tek seçim gününe hapsoluyor; oy pusulasında bir partiye (ikinci oy) ve bir doğrudan adaya (birinci oy) oy verme hakkından öteye gitmiyor. Yurttaş, sandıkta gelecek dönemin politikalarına açık çek kestikten sonra yeniden dört yıllık bir “egemen kış uykusu”na çekiliyor. Parti teşkilatlarının dışındaki siyasal katılım ise fiilen istenmiyor, uygulanamaz gösteriliyor.
Dahası var: Federal Meclis (Bundestag) milletvekilleri seçim vaatlerine uymak zorunda değil; zira Anayasa’nın 38. maddesinin 1. fıkrası uyarınca “hiçbir emir ve talimatla bağlı olmayıp yalnızca vicdanlarına karşı sorumludurlar.” Vicdan özgürlüğü, gerçekte en öznel özgürlük alanlarından biridir. Bir milletvekili vicdanına neyi sığdırabilir? Bir sonraki maaş artışını onaylamayı mı, yoksa Federal Ordu’nun yurt dışındaki silahlı harekâtına el kaldırmayı mı? Vicdan özgürlüğü ayrıcalığıyla birlikte, asıl egemen olan yurttaş ile bağımsız vekil arasındaki bağ fiilen kopuyor. Böylece vekil, yurttaşların çıkarlarına açıkça taban tabana zıt kararlar alma kudretine kavuşuyor ve bunu sıkça sergiliyor; elbette her defasında “memleketin ali menfaatleri” kılıfıyla. Zira yurttaşın aksine, neyin iyi ve doğru olduğunu yalnızca vekilin bildiği varsayılıyor (“varsayımsal halk iradesi”).
Böylelikle Federal Almanya’nın alışılagelmiş dolaylı demokratik irade süreci işlemeye başlıyor: Yüzde beşlik seçim barajını aşan partiler, kısa süre sonra kurucu oturum için Federal Meclis’te yerini alıyor. Mecliste temsil edilen fraksiyonlar arasında hükümet kurma pazarlıkları yürütülüyor. Genellikle iki veya üç parti bir koalisyon kuruyor, geri kalanlar ise muhalefet rolüne itiliyor. Hükümeti destekleyen meclis grupları fiilen yürütmenin emrine giriyor: “Kendi” federal hükümetleriyle önceden mutabakata vardıkları önergeleri veya yasa tasarılarını meclise taşıyorlar.
Zaman zaman da hükümet bizzat önergeler (örneğin Federal Ordu’nun yurt dışı görevleri) veya yasa tasarıları (örneğin federal bütçe tasarısı) hazırlıyor; iktidar fraksiyonları ise birkaç biçimsel düzeltmeyle bu metinleri genel kurulda oylamaya sunuyor. Yapılan bu biçimsel rötuşlar, iktidar milletvekillerinin salt hükümet politikalarına körü körüne el kaldıran bir çoğunluk aygıtı gibi görünmesini engelleme amacına hizmet ediyor. Federal Meclis’teki 16 yıllık deneyimime (sekiz yılı milletvekili, sekiz yılı Sol Parti meclis grubu danışmanı) dayanarak şunu söyleyebilirim: Bu algı bütünüyle gerçeği yansıtıyor; iktidar grupları, esasında hükümetin alabildiğine serbest hareket edebilmesi için parlamenter zemini düzlüyor.
Buradan çıkan sonuç şudur: Federal Almanya’nın siyaset pratiğinde kuvvetler ayrılığı, ders kitaplarında anlatıldığı gibi işlemiyor. Yasama (parlamento), yargı (mahkemeler) ve yürütme (hükümet) üçgen bir dengede karşılıklı durup birbirini denetlemiyor. Aksine yasama organı, yani meclis, en iyi ihtimalle hükümet yandaşı ve muhalif olmak üzere iki kampa bölünüyor. Muhalefet kanadı hükümeti denetliyor ya da denetlemeye çalışıyor yahut denetliyormuş gibi yapıyor. İktidar kanadı ise yukarıda değindiğim üzere, esasen hükümetin serbestçe eylemde bulunmasının önünü açıyor. İktidar fraksiyonlarının somut bir meselede “kendi” hükümetlerine bayrak açtığına son derece nadir rastlanır. Bir görüş ayrılığı doğarsa, mesele parlamentoda değil kapalı kapılar ardında hallediliyor. Hükümetin “kendi” meclis grubundan tokat yemesi neredeyse imkânsızdır. Meclis grup başkanı ve yönetimi, hükümet temsilcileriyle kusursuz bir uyum sağlayacak kişilerden seçilir. Başbakanına veya hükümetine diş gösterecek hiç kimse grup yönetiminde yer alamaz ya da grup başkanı seçilemez. Dolayısıyla yüce meclis (Deutscher Bundestag), gerçekte büründüğü bu farklı rol ve işlev dağılımı nedeniyle öyle sanıldığı kadar yüce bir makamda durmuyor. Siyasi iktidar fiilen mecliste değil, başbakanlıkta toplanıyor.
Federal Alman siyasetindeki bu özgül yapı, devlet teorisindeki kuvvetler ayrılığı yaklaşımından ciddi ölçüde sapıyor. Ancak öylesine kanıksandı, öylesine kökleşti ve o denli olağan görüldü ki, bu düzeneği neredeyse kimse sorgulamıyor. Sorgulasınlar ki zaten; ne de olsa bugüne kadar işler bir şekilde yürüdü…
İrade oluşumu sürecinin anayasal seçenekleri
Anayasa, oy kullanan yurttaşın, yani egemenin siyasal katılımı konusunda çok daha halkçı bir çerçeve çizer. Nitekim 20. maddenin 2. fıkrası, ilk olarak yurttaşı egemenlik makamına yerleştirir; bu ilke demokrasinin kurucu özüdür, zira halk egemenliği olmaksızın demokrasiden söz edilemez:
“Bütün devlet yetkisi halktan doğar.”
Hemen ardından gelen cümlede şu hüküm yer alır:
“Bu yetki halk tarafından seçimler ve halk oylamaları yoluyla, ayrıca yasama, yürütme ve yargının yetkili organları aracılığıyla kullanılır.”
Burada geçen iki kavram belirleyicidir: “Seçimler” ve “halk oylamaları”. Seçimlerden kasıt şüphesiz parlamento seçimleridir. “Halk oylamaları” ise egemenin doğrudan siyasi iradesini, yani doğrudan halk kararını (referandumu) imler. Bu yaklaşım, Anayasa’nın bir diğer maddesi olan 21. madde ile perçinlenir:
“Partiler, halkın siyasal iradesinin oluşumuna katkıda bulunur.”
“Katkıda bulunma” ifadesi, partilere bu irade üzerinde bir tekel tanımaz. Dolayısıyla doğrudan halk oylamalarının yolu burada da örtük biçimde açılır. Bunun yanında doğrudan karar ilkesi, 29. maddede (“Federal Toprakların Yeniden Düzenlenmesi”) açıkça, 146. maddede (“Anayasanın Yürürlük Süresi”) ise örtük biçimde zemin bulur.
Görüldüğü üzere Anayasa, en azından bu iki özel durumda (Madde 29 ve 146) ve 20. (“halk oylamaları”) ile 21. maddelerin (“katkıda bulunma”) getirdiği esnek tanımlarla doğrudan halk kararlarına kapı aralar. Anayasal pratiğin bir parti demokrasisine ya da parti devletine sıkışmış olması, anayasa teorisinin farklı seçenekler barındırmadığı anlamına gelmez.
Alman dış ve güvenlik politikasında demokratik irade süreci
NATO Genel Sekreteri Rutte’nin başta aktarılan sözleri, her dürüst demokratın yüzüne inen bir tokat gibi yankılanmalıdır: Kime oy verirseniz verin, NATO varlığını sürdürür. Demokratik irade, halkın istenci NATO’ya boyun eğmek zorundadır.
Rutte’nin mesajına bakılırsa; yurttaşın siyasi iradesi dış ve güvenlik politikasının haricinde bile sırf sandığa atılan oya indirgenmişken, iş dış ve güvenlik politikasına geldiğinde demokratik irade süreci tamamen askıya alınıyor.
Federal Anayasa Mahkemesi’nin 2001 yılında, “NATO Stratejik Konseptinin Geliştirilmesinde Federal Meclisin Katılım Hakları” uyuşmazlığına dair verdiği bir karar da dış politikada federal hükümete, meclisin onayını alma zorunluluğu getirmeksizin geniş bir hareket alanı tanıyor:
“Almanya’nın karşılıklı kolektif güvenlik sistemine dahil olması, Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası ile 59. maddesinin 2. fıkrasının 1. cümlesi uyarınca yasa koyucunun onayını gerektirir.
Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası anlamında karşılıklı kolektif güvenlik sisteminin geliştirilmesi, bir antlaşma değişikliği niteliği taşımıyorsa, Federal Meclisin ayrıca onayını gerektirmez.
(…)
NATO’nun 1999 tarihli yeni Stratejik Konsepti, ne şekli bakımdan ne de zımnen tesis edilmiş bir antlaşmadır.”
Özetle: NATO’ya katılmak Federal Meclis’in onayını gerektirir; çünkü uluslararası bir antlaşmayı onaylama yetkisi yalnızca meclise aittir. Fakat ittifakın “geliştirilmesi” meclisin karar alanı dışına çıkarılıp bütünüyle federal hükümetin uhdesine (yürütmenin önceliği alanına) bırakılıyor.
Bu düzenlemeyle federal hükümete dış ve güvenlik politikasında belirli bir hareket serbestisi tanınması amaçlanıyor. Bu yaklaşım belki anlaşılabilir; ancak kesinlikle bu boyutta uygulanmak zorunda değildir. Nitekim NATO’nun o dönem benimsediği “Yeni Stratejik Konsept”, ittifakı belirli bir coğrafyayı savunan bir paktan, küresel müdahale yetkisi vehmeden askeri bir birliğe dönüştürerek niteliksel bir kırılmaya yol açmıştı; üstelik Federal Meclis onay veya ret yönünde irade gösteremeden. Bu dönüşüm köklü ve niteliksel bir değişim sayılmayacaksa, neyin öyle sayılacağı haklı bir sorudur.
Fakat Rutte’nin söyledikleri çok daha derinlere uzanıyor: Meclislerin ötesinde, NATO üyesi ülkelerin seçilmiş hükümetlerinin dahi ittifak üzerinde gerçek bir etkisi bulunmadığını, alınan kararları geri çeviremeyeceğini ortaya koyuyor. Tam bu noktada, bir Federal Ordu generaliyle yaptığım görüşmeyi anımsatmak isterim. Söz konusu generali vaktiyle Sol Parti’nin güvenlik çalışma grubuna davet etmiştim. Orada bize, askeri ve savunma sanayisine dair kararların, göreve gelecek yeni bir hükümet tarafından sorgulanamaması adına mümkün mertebe uzun vadeli ve bağlayıcı biçimde alındığını dobra dobra anlattı. Generalin “uzun vadeli öngörülebilirlik” dediği şey, esasen demokratik yollarla seçilmiş bir hükümetin alabileceği kararlara karşı bir korunma tedbiri olarak da okunabilir. Başka bir deyişle: Egemen yurttaş günün birinde silahsızlanmayı ya da barış odaklı adımları önceleyen bir hükümeti iktidara getirse bile, silah tekelleriyle önceden imzalanmış sayısız sözleşme veya NATO bünyesinde alınmış bağlayıcı kararlar bu iradenin önüne set çekecektir.
Savaş ve barışa ya da askeri yapıların niteliğine dair hayati kararların, olası bir felakette bedeli bizzat ödeyecek olan yurttaştan, asıl egemenden bu denli kopuk alınabilmesi tam da burada sorgulanmalıdır. Temsili demokratik sistemin temel varsayımı olan yönetenlerle yönetilenler arasındaki o sözde özdeşlik, gerçekte çoktan yok olmuştur.
Dış ve güvenlik politikası: Demokrasinin demokratikleştirilmesi
Küresel ve iç siyasetteki sarsıntılar mevcut statükoyu kırıyor; bu kırılmalar, dış ve güvenlik politikası sahası da dahil olmak üzere demokrasiyi demokratikleştirmek için bir fırsata dönüştürülmelidir. Anayasa artık tüm boyutlarıyla hayata geçirilmelidir. Bunun yolu, temsili sistemin yerine değil, onu dengeleyecek bir supap olarak doğrudan demokrasinin işletilmesinden geçer. Silahlanma yarışı, bütçe kaynaklarının sosyal devletten alınıp silahlanmaya ve Ukrayna’ya aktarılması ve Ukrayna krizinde müzakere masasına oturma konusundaki isteksizlik artık sadece NATO’nun ve hükümetlerin tekeline terk edilemez. Söz konusu olan, insanların en temel hakkı olan hayatta kalma meselesidir. Böylesi bir varoluşsal çıkar, yalnızca karar verici bir seçkinler zümresinin inisiyatifine bırakılamaz. Gerçek, yani doğrudan demokrasi tam da burada başlar; kağıt üstündeki egemen, ancak bu yolla gerçek bir egemene dönüşür.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını1 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum












