Diplomasi

ABD-Çin ilişkileri: Rekabet değil, sistem krizi

Yayınlanma

Harici Medya tarafından düzenlenen panelde bir araya gelen akademisyenler ve politika analistleri, ABD-Çin ilişkilerine ilişkin yer yer ayrışan ancak yer yer de örtüşen değerlendirmeler sundu. Katılımcılar bu ilişkileri, kısa vadeli politika tercihlerinden ziyade yapısal gerilimlerin, değişen küresel önceliklerin ve rekabet halindeki medeniyet tasavvurlarının ürünü olarak çerçeveledi.

Tartışmayı açan moderatör Sarp Sinan Hacır, çevrim içi toplantının Ukrayna’daki uzayan savaş, İran’ı da içine alan gerilimin artışı ve Venezuela’daki istikrarsızlık gibi yoğunlaşan küresel krizlerin gölgesinde gerçekleştiğini belirtti. Moderatör, bu gelişmelerin, özellikle Çin’e yaklaşımında hem müdahaleci hem de stratejik açıdan muğlak görünen bir ABD dış politikasıyla eş zamanlı ilerlediğini ifade etti.

Panelde Manitoba Üniversitesi’nden siyasal iktisatçı Prof. Radika Desai, Barış ve Diplomasi Enstitüsü’nde Washington araştırmacısı Dr. Christopher Mott, Şanghay RimPac ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi Başkan Yardımcısı Nelson Wong ile Alman filozof ve yazar Dr. Hauke Ritz yer aldı.

“ABD, Çin’in tabi kalacağını varsaydı”

Desai, mevcut gerilimlerin kökeninin son siyasi değişimlerde değil, uzun süredir biriken yapısal yanlış hesaplarda yattığını belirtti.

Desai, “Çin-ABD ilişkilerindeki asıl zorluk, ABD’nin Çin’e açılımı hangi varsayımlar üzerine kurduğundan kaynaklanıyor” dedi.

Washington’un başlangıçta Pekin’in ABD öncülüğündeki küresel düzende ikincil bir rolü kabul edeceğini öngördüğünü ifade eden Desai, “ABD, Çin’in büyük bir memnuniyetle tabi bir konumu kabul edeceğini hayal etti… böylece ABD, Çin’den çeşitli şekillerde kazanç sağlayabilecekti” diye konuştu.

Desai, Çin’in değer zincirinde yukarı çıkması ve düşük katma değerli üretimle sınırlı tamamlayıcı ekonomik rolü reddetmesiyle bu varsayımın çöktüğünü belirtti. George W. Bush dönemindeki tarifelerden Barack Obama’nın “Asya’ya yönelim” stratejisine ve Donald Trump’ın ticaret savaşına uzanan çizgiyi bu sürekliliğin göstergesi olarak işaret etti.

Desai, “Bir yandan ABD Çin’i kendine tabi kılmak istiyor, diğer yandan bunu yapması mümkün değil” ifadelerini kullandı.

Desai ayrıca Çin’in, Batı kaynaklı olduğunu söylediği istikrarsızlık ortamında giderek denge sağlayıcı bir güç olarak algılandığını belirterek, “Çin giderek öngörülebilirlik ve istikrar adası gibi görünüyor” dedi.

ABD iç dinamiklerine değinen Desai, dış politikadaki dalgalanmayı iç siyasi ve ekonomik baskılarla ilişkilendirdi. Desai, “Trump’ın düzensiz görünen yaklaşımında bir yöntem yok… gördüğümüz şey yön ve politika değişikliklerinin sıklaşması” diye konuştu.

ABD’deki liderlerin seçim vaatlerini hayata geçirmelerini engelleyen yapısal kısıtlarla karşı karşıya olduğunu belirten Desai, bunun politika üretiminde istikrarsızlığa yol açtığını ifade etti. Desai, “ABD’nin iç krizi çok kritik bir noktaya ulaştı” dedi.

“Ortadoğu’dan kopamıyorlar”

Mott, Desai’nin değerlendirmelerine genel hatlarıyla katıldığını, ancak ABD dış politikasındaki stratejik tutarsızlığa odaklandığını söyledi.

Mott, “Profesör Desai’nin söylediklerinin tamamına katılıyorum… şu anki tabloyu çok iyi özetliyor” dedi.

Washington’un geçmişte “Asya’ya yönelim” stratejisiyle Çin’le rekabete öncelik verme hedefi koyduğunu hatırlatan Mott, buna rağmen ardı ardına gelen yönetimlerin tekrar tekrar Ortadoğu’daki çatışmalara sürüklendiğini belirtti.

Mott, “Göreve gelen her başkan yeniden Ortadoğu’ya çekiliyor… Ortadoğu’dan kopamıyorlar” diye konuştu.

Libya ve Suriye’deki müdahaleleri, ayrıca İran ve İsrail’le süren angajmanı bu eğilimin göstergesi olarak değerlendiren Mott, seçim dönemlerinde daha az müdahalecilik sözü veren liderlerin göreve geldikten sonra daha derin angajmanlara yöneldiğini ifade etti.

Mott, “İnsanlar daha az müdahalecilik vaat ediyor… sonra seleflerinin müdahalecilik düzeyini daha da artırıyor” dedi.

ABD’nin ittifak ilişkilerinin, özellikle İsrail’le bağlarının politika üzerinde belirleyici olduğunu vurgulayan Mott, “Washington’da diğer tüm müttefiklerden daha fazla kayırılan bir müttefik var” ifadelerini kullandı.

Çin’i eşdeğer bir rakip olarak kabul etmekle birlikte ABD’nin stratejik odağının doğrudan Pekin’le çatışmadan uzaklaştığını belirten Mott, “Çin’le rekabet geri plana itiliyor… buna karşılık Küresel Güney’e yönelik son derece müdahaleci bir yaklaşım sürüyor” dedi.

Mott, mevcut stratejiyi, gerileyen tek kutuplu üstünlüğü zorlayıcı araçlarla ayakta tutma çabası olarak tanımladı. Mott, “Azalan tek kutupluluğu sert güç doktriniyle tahkim etmeye çalışıyorlar” diye konuştu.

“Çin kendini yönetmek ister, ABD başkalarını yönetmek ister”

Wong, kültürel ve tarihsel farklara dayanan bir bakış açısı sundu ve Çin’in pragmatizmi ve temkini öncelediğini vurguladı.

Wong, “Çin her zaman kendini yönetmek ister, ABD ise herkesin işini yönetmek ister” dedi.

Küresel söylemin Batı anlatıları tarafından belirlendiğini, buna karşılık Çin’in daha tepkisel bir tutum benimsediğini ifade eden Wong, “Çin dış dünyayla ilişkilerde son derece pasif” diye konuştu.

Wong, Çin’in yükselişinin yalnızca iç dinamiklerle değil, dış dünyanın algılarıyla da şekillendiğini belirterek, “Çin’in özgüveni… aslında dış dünya tarafından yukarı itildi” dedi.

Pekin’in çatışma arayışında olmadığını ve ekonomik etkileşimi önceliklendirdiğini vurgulayan Wong, “Çin ABD ile ilişkisini asla yok etmek istemez… bu büyük bir pazar” ifadelerini kullandı.

Bununla birlikte özellikle Tayvan konusunda net kırmızı çizgiler bulunduğunu hatırlatan Wong, “Çin Tayvan’ı asla bağımsız bir varlık olarak tanımaz, asla” dedi.

Tayvan’ın tarihsel anlatılarla şekillenen temel bir ulusal mesele olduğunu söyleyen Wong, Pekin’in barışçıl yeniden birleşmeyi tercih ettiğini yineledi. Wong, “Çin her zaman barışçıl yeniden birleşme arayışında… bunun için belirlenmiş bir takvim yok” diye konuştu.

Ekonomik gerilimler bağlamında Çin’in ticaret çatışmasına hazırlıklı olduğunu belirten Wong, “Çin buna on yılı aşkın süredir hazırlanıyor… elimizde araçlar var ve karşılık vermeye başladık” dedi.

Çin’in ABD’ye ihracata bağımlılığını azalttığını ve pazarlarını çeşitlendirdiğini ifade eden Wong, “Çin’in ABD’ye ihracatı yüzde 20 civarından yüzde 8’in altına indi” diye konuştu.

Tüm gerilimlere rağmen iki tarafın da askeri çatışma arayışında olmadığını vurgulayan Wong, “İki ülke arasında yakın vadede bir savaş tehdidi öngörmüyoruz” dedi.

“Avrupa yol ayrımında”

Ritz, tartışmayı Avrupa’nın stratejik ve kültürel yönelimi çerçevesinde ele aldı ve kıtanın ABD ile hizalanmasının hareket alanını sınırladığını belirtti.

Ritz, “Bu liderlerin… Avrupa için bağımsız bir rota düşünebilme kabiliyeti sınırlı” dedi.

Avrupa içinde artan itiraz eğilimlerine dikkat çeken Ritz, Macaristan, Slovakya ve İspanya gibi ülkeleri alternatif arayışların örneği olarak gösterdi.

Ritz, değişimin Avrupa’nın içinden değil, Ortadoğu’daki gelişmelerden kaynaklanabileceğini ifade etti. Ritz, “ABD’nin saldırısı… küresel ekonomiyi çok büyük ölçüde sarsmış durumda” diye konuştu.

İran’ın direncinin bölgesel dengeleri değiştirebileceğini ve ABD’nin etkisini zayıflatabileceğini belirten Ritz, “İran Ortadoğu’da, Rusya’nın Avrupa’da oynadığına benzer bir rol oynuyor” dedi.

Avrupa’nın ABD’ye bağımlılığının kıtanın kültürel ve stratejik özerkliğini aşındırdığını ifade eden Ritz, “Kadim köklerimizle bağımızı kaybettik… tüketimle yönlendirilen çok kültürlü toplumlara dönüştük” diye konuştu.

Avrupa’nın entelektüel geleneklerini yeniden keşfetmesi ve diğer medeniyetlerle diyaloğa yönelmesi gerektiğini söyleyen Ritz, “Farklı kültürlere yönelik merakımızı yeniden kazanmalıyız” dedi.

Ritz ayrıca Avrupa, Rusya ve Çin arasında daha yakın bağların oluşacağı uzun vadeli bir yeniden hizalanma öngördü. Ritz, “Moskova’ya giden yol Pekin’den geçiyor” ifadelerini kullandı.

“Bölgeselleşme kaçınılmaz”

Stratejik değerlendirmelere dönen Mott, küresel jeopolitiğin coğrafi olarak daha belirgin ittifaklara dayanan bölgeselleşmeye yöneldiğini belirtti.

Mott, “Coğrafyanın bir çekim gücü var… nesiller önce kurulan ittifakların böyle bir ağırlığı yok” dedi.

Özellikle Tayvan bağlamında ABD öncülüğündeki caydırıcılık stratejilerinin uygulanabilirliğini sorgulayan Mott, müttefiklerin katkı kapasitesinin sınırlı olduğunu ifade etti.

Mott, “Herkesin Tayvan’ın askeri savunmasına katılıp katılmayacağı son derece tartışmalı” diye konuştu.

Asya başta olmak üzere birçok bölgede ülkelerin küresel hizalanmalar yerine bölgesel düzenlemelere öncelik vereceğini belirten Mott, “Küreselleşmiş diplomasinin varsayımları çözülmeye başlayacak” dedi.

“Trump ‘zafer’ arıyor ancak gerekli imkanlardan yoksun”

Son bölümde yeniden söz alan Desai, ABD politikasının tutarlı bir stratejiden ziyade sembolik zafer arayışıyla şekillendiğini ifade etti.

Desai, “Bu mesele Basra Körfezi’ni kontrol etmekle ilgili değil… Mesele bir tür askeri zafer üretme çabası” dedi.

ABD’nin Venezuela’da başarı sağladığı yönündeki değerlendirmeleri reddeden Desai, İran’da da başarısızlık öngördüğünü belirtti. Desai, “ABD İran’da kaybediyor… Kzanmak için gerekli imkana sahip değil” diye konuştu.

ABD-Çin ilişkilerine değinen Desai, Washington’un elindeki kozların sınırlı olduğunu söyledi. Desai, “Trump’ın zaten baştan itibaren üstünlüğü yoktu” dedi.

Çin’in nadir toprak elementleri üzerindeki kontrolüne ve baskıya direnme kabiliyetine işaret eden Desai, “Çin ona nasıl karşı koyacağını bildiğini gösterdi” ifadelerini kullandı.

Desai, küresel istikrarsızlığın daha derin yapısal dönüşümlerin sonucu olduğunu vurgulayarak sözlerini tamamladı. Desai, “ABD’nin kontrolden çıkmasının sonuçlarıyla karşı karşıyayız” dedi.

Çok Okunanlar

Exit mobile version