Bizi Takip Edin

Diplomasi

ABD-Çin ilişkileri: Rekabet değil, sistem krizi

Yayınlanma

Harici Medya tarafından düzenlenen panelde bir araya gelen akademisyenler ve politika analistleri, ABD-Çin ilişkilerine ilişkin yer yer ayrışan ancak yer yer de örtüşen değerlendirmeler sundu. Katılımcılar bu ilişkileri, kısa vadeli politika tercihlerinden ziyade yapısal gerilimlerin, değişen küresel önceliklerin ve rekabet halindeki medeniyet tasavvurlarının ürünü olarak çerçeveledi.

Tartışmayı açan moderatör Sarp Sinan Hacır, çevrim içi toplantının Ukrayna’daki uzayan savaş, İran’ı da içine alan gerilimin artışı ve Venezuela’daki istikrarsızlık gibi yoğunlaşan küresel krizlerin gölgesinde gerçekleştiğini belirtti. Moderatör, bu gelişmelerin, özellikle Çin’e yaklaşımında hem müdahaleci hem de stratejik açıdan muğlak görünen bir ABD dış politikasıyla eş zamanlı ilerlediğini ifade etti.

Panelde Manitoba Üniversitesi’nden siyasal iktisatçı Prof. Radika Desai, Barış ve Diplomasi Enstitüsü’nde Washington araştırmacısı Dr. Christopher Mott, Şanghay RimPac ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi Başkan Yardımcısı Nelson Wong ile Alman filozof ve yazar Dr. Hauke Ritz yer aldı.

“ABD, Çin’in tabi kalacağını varsaydı”

Desai, mevcut gerilimlerin kökeninin son siyasi değişimlerde değil, uzun süredir biriken yapısal yanlış hesaplarda yattığını belirtti.

Desai, “Çin-ABD ilişkilerindeki asıl zorluk, ABD’nin Çin’e açılımı hangi varsayımlar üzerine kurduğundan kaynaklanıyor” dedi.

Washington’un başlangıçta Pekin’in ABD öncülüğündeki küresel düzende ikincil bir rolü kabul edeceğini öngördüğünü ifade eden Desai, “ABD, Çin’in büyük bir memnuniyetle tabi bir konumu kabul edeceğini hayal etti… böylece ABD, Çin’den çeşitli şekillerde kazanç sağlayabilecekti” diye konuştu.

Desai, Çin’in değer zincirinde yukarı çıkması ve düşük katma değerli üretimle sınırlı tamamlayıcı ekonomik rolü reddetmesiyle bu varsayımın çöktüğünü belirtti. George W. Bush dönemindeki tarifelerden Barack Obama’nın “Asya’ya yönelim” stratejisine ve Donald Trump’ın ticaret savaşına uzanan çizgiyi bu sürekliliğin göstergesi olarak işaret etti.

Desai, “Bir yandan ABD Çin’i kendine tabi kılmak istiyor, diğer yandan bunu yapması mümkün değil” ifadelerini kullandı.

Desai ayrıca Çin’in, Batı kaynaklı olduğunu söylediği istikrarsızlık ortamında giderek denge sağlayıcı bir güç olarak algılandığını belirterek, “Çin giderek öngörülebilirlik ve istikrar adası gibi görünüyor” dedi.

ABD iç dinamiklerine değinen Desai, dış politikadaki dalgalanmayı iç siyasi ve ekonomik baskılarla ilişkilendirdi. Desai, “Trump’ın düzensiz görünen yaklaşımında bir yöntem yok… gördüğümüz şey yön ve politika değişikliklerinin sıklaşması” diye konuştu.

ABD’deki liderlerin seçim vaatlerini hayata geçirmelerini engelleyen yapısal kısıtlarla karşı karşıya olduğunu belirten Desai, bunun politika üretiminde istikrarsızlığa yol açtığını ifade etti. Desai, “ABD’nin iç krizi çok kritik bir noktaya ulaştı” dedi.

“Ortadoğu’dan kopamıyorlar”

Mott, Desai’nin değerlendirmelerine genel hatlarıyla katıldığını, ancak ABD dış politikasındaki stratejik tutarsızlığa odaklandığını söyledi.

Mott, “Profesör Desai’nin söylediklerinin tamamına katılıyorum… şu anki tabloyu çok iyi özetliyor” dedi.

Washington’un geçmişte “Asya’ya yönelim” stratejisiyle Çin’le rekabete öncelik verme hedefi koyduğunu hatırlatan Mott, buna rağmen ardı ardına gelen yönetimlerin tekrar tekrar Ortadoğu’daki çatışmalara sürüklendiğini belirtti.

Mott, “Göreve gelen her başkan yeniden Ortadoğu’ya çekiliyor… Ortadoğu’dan kopamıyorlar” diye konuştu.

Libya ve Suriye’deki müdahaleleri, ayrıca İran ve İsrail’le süren angajmanı bu eğilimin göstergesi olarak değerlendiren Mott, seçim dönemlerinde daha az müdahalecilik sözü veren liderlerin göreve geldikten sonra daha derin angajmanlara yöneldiğini ifade etti.

Mott, “İnsanlar daha az müdahalecilik vaat ediyor… sonra seleflerinin müdahalecilik düzeyini daha da artırıyor” dedi.

ABD’nin ittifak ilişkilerinin, özellikle İsrail’le bağlarının politika üzerinde belirleyici olduğunu vurgulayan Mott, “Washington’da diğer tüm müttefiklerden daha fazla kayırılan bir müttefik var” ifadelerini kullandı.

Çin’i eşdeğer bir rakip olarak kabul etmekle birlikte ABD’nin stratejik odağının doğrudan Pekin’le çatışmadan uzaklaştığını belirten Mott, “Çin’le rekabet geri plana itiliyor… buna karşılık Küresel Güney’e yönelik son derece müdahaleci bir yaklaşım sürüyor” dedi.

Mott, mevcut stratejiyi, gerileyen tek kutuplu üstünlüğü zorlayıcı araçlarla ayakta tutma çabası olarak tanımladı. Mott, “Azalan tek kutupluluğu sert güç doktriniyle tahkim etmeye çalışıyorlar” diye konuştu.

“Çin kendini yönetmek ister, ABD başkalarını yönetmek ister”

Wong, kültürel ve tarihsel farklara dayanan bir bakış açısı sundu ve Çin’in pragmatizmi ve temkini öncelediğini vurguladı.

Wong, “Çin her zaman kendini yönetmek ister, ABD ise herkesin işini yönetmek ister” dedi.

Küresel söylemin Batı anlatıları tarafından belirlendiğini, buna karşılık Çin’in daha tepkisel bir tutum benimsediğini ifade eden Wong, “Çin dış dünyayla ilişkilerde son derece pasif” diye konuştu.

Wong, Çin’in yükselişinin yalnızca iç dinamiklerle değil, dış dünyanın algılarıyla da şekillendiğini belirterek, “Çin’in özgüveni… aslında dış dünya tarafından yukarı itildi” dedi.

Pekin’in çatışma arayışında olmadığını ve ekonomik etkileşimi önceliklendirdiğini vurgulayan Wong, “Çin ABD ile ilişkisini asla yok etmek istemez… bu büyük bir pazar” ifadelerini kullandı.

Bununla birlikte özellikle Tayvan konusunda net kırmızı çizgiler bulunduğunu hatırlatan Wong, “Çin Tayvan’ı asla bağımsız bir varlık olarak tanımaz, asla” dedi.

Tayvan’ın tarihsel anlatılarla şekillenen temel bir ulusal mesele olduğunu söyleyen Wong, Pekin’in barışçıl yeniden birleşmeyi tercih ettiğini yineledi. Wong, “Çin her zaman barışçıl yeniden birleşme arayışında… bunun için belirlenmiş bir takvim yok” diye konuştu.

Ekonomik gerilimler bağlamında Çin’in ticaret çatışmasına hazırlıklı olduğunu belirten Wong, “Çin buna on yılı aşkın süredir hazırlanıyor… elimizde araçlar var ve karşılık vermeye başladık” dedi.

Çin’in ABD’ye ihracata bağımlılığını azalttığını ve pazarlarını çeşitlendirdiğini ifade eden Wong, “Çin’in ABD’ye ihracatı yüzde 20 civarından yüzde 8’in altına indi” diye konuştu.

Tüm gerilimlere rağmen iki tarafın da askeri çatışma arayışında olmadığını vurgulayan Wong, “İki ülke arasında yakın vadede bir savaş tehdidi öngörmüyoruz” dedi.

“Avrupa yol ayrımında”

Ritz, tartışmayı Avrupa’nın stratejik ve kültürel yönelimi çerçevesinde ele aldı ve kıtanın ABD ile hizalanmasının hareket alanını sınırladığını belirtti.

Ritz, “Bu liderlerin… Avrupa için bağımsız bir rota düşünebilme kabiliyeti sınırlı” dedi.

Avrupa içinde artan itiraz eğilimlerine dikkat çeken Ritz, Macaristan, Slovakya ve İspanya gibi ülkeleri alternatif arayışların örneği olarak gösterdi.

Ritz, değişimin Avrupa’nın içinden değil, Ortadoğu’daki gelişmelerden kaynaklanabileceğini ifade etti. Ritz, “ABD’nin saldırısı… küresel ekonomiyi çok büyük ölçüde sarsmış durumda” diye konuştu.

İran’ın direncinin bölgesel dengeleri değiştirebileceğini ve ABD’nin etkisini zayıflatabileceğini belirten Ritz, “İran Ortadoğu’da, Rusya’nın Avrupa’da oynadığına benzer bir rol oynuyor” dedi.

Avrupa’nın ABD’ye bağımlılığının kıtanın kültürel ve stratejik özerkliğini aşındırdığını ifade eden Ritz, “Kadim köklerimizle bağımızı kaybettik… tüketimle yönlendirilen çok kültürlü toplumlara dönüştük” diye konuştu.

Avrupa’nın entelektüel geleneklerini yeniden keşfetmesi ve diğer medeniyetlerle diyaloğa yönelmesi gerektiğini söyleyen Ritz, “Farklı kültürlere yönelik merakımızı yeniden kazanmalıyız” dedi.

Ritz ayrıca Avrupa, Rusya ve Çin arasında daha yakın bağların oluşacağı uzun vadeli bir yeniden hizalanma öngördü. Ritz, “Moskova’ya giden yol Pekin’den geçiyor” ifadelerini kullandı.

“Bölgeselleşme kaçınılmaz”

Stratejik değerlendirmelere dönen Mott, küresel jeopolitiğin coğrafi olarak daha belirgin ittifaklara dayanan bölgeselleşmeye yöneldiğini belirtti.

Mott, “Coğrafyanın bir çekim gücü var… nesiller önce kurulan ittifakların böyle bir ağırlığı yok” dedi.

Özellikle Tayvan bağlamında ABD öncülüğündeki caydırıcılık stratejilerinin uygulanabilirliğini sorgulayan Mott, müttefiklerin katkı kapasitesinin sınırlı olduğunu ifade etti.

Mott, “Herkesin Tayvan’ın askeri savunmasına katılıp katılmayacağı son derece tartışmalı” diye konuştu.

Asya başta olmak üzere birçok bölgede ülkelerin küresel hizalanmalar yerine bölgesel düzenlemelere öncelik vereceğini belirten Mott, “Küreselleşmiş diplomasinin varsayımları çözülmeye başlayacak” dedi.

“Trump ‘zafer’ arıyor ancak gerekli imkanlardan yoksun”

Son bölümde yeniden söz alan Desai, ABD politikasının tutarlı bir stratejiden ziyade sembolik zafer arayışıyla şekillendiğini ifade etti.

Desai, “Bu mesele Basra Körfezi’ni kontrol etmekle ilgili değil… Mesele bir tür askeri zafer üretme çabası” dedi.

ABD’nin Venezuela’da başarı sağladığı yönündeki değerlendirmeleri reddeden Desai, İran’da da başarısızlık öngördüğünü belirtti. Desai, “ABD İran’da kaybediyor… Kzanmak için gerekli imkana sahip değil” diye konuştu.

ABD-Çin ilişkilerine değinen Desai, Washington’un elindeki kozların sınırlı olduğunu söyledi. Desai, “Trump’ın zaten baştan itibaren üstünlüğü yoktu” dedi.

Çin’in nadir toprak elementleri üzerindeki kontrolüne ve baskıya direnme kabiliyetine işaret eden Desai, “Çin ona nasıl karşı koyacağını bildiğini gösterdi” ifadelerini kullandı.

Desai, küresel istikrarsızlığın daha derin yapısal dönüşümlerin sonucu olduğunu vurgulayarak sözlerini tamamladı. Desai, “ABD’nin kontrolden çıkmasının sonuçlarıyla karşı karşıyayız” dedi.

Diplomasi

Rusya-Suriye mutabakat zaptında neler var?

Yayınlanma

Şam ile Moskova arasında, Suriye topraklarındaki Rus askeri varlığının düzenlenmesi ve yeniden yapılandırılmasına yönelik bir mutabakat zaptının imzalanması, iki ülke arasındaki ilişkilerde yeni bir aşamaya işaret etti.

Suriye Dışişleri Bakanlığı Medya ve İletişim Dairesi, Rusya ile imzalanan mutabakat metnini, “Hmeymim ve Tartus’taki iki Rus üssünün kaderini belirleyen ve iki ülke arasındaki ilişkilerin bir sonraki aşamasını çizen” bir adım olarak nitelendirdi.

Moskova, Suriye tarafı tarafından açıklanan mutabakat metnini değerlendirme konusunda resmi düzeyde temkinli davranmış olsa da, Şark’ül Evsat’a konuşan Rus uzmanların yorumları, anlaşmanın getireceği sonuçların nasıl ele alınacağı konusunda bir fikir birliği olduğunu ortaya koydu.

Anlaşma kapsamında, Suriye kıyılarındaki Rus varlığının yeniden düzenlenmesi süreci derhal başlayacak.

Suriye devleti, başta Hmeymim Havaalanı ve Tartus Limanındaki dördüncü ticari rıhtım olmak üzere sivil tesislerin yönetimini üstlenecek ve böylece bu tesislerin sivil idari sisteme kademeli olarak entegre edilmesine olanak sağlayacak.

Askeri üsler ve tesislerle ilgili olarak Suriye Dışişleri Bakanlığı, “tarafların, karşılıklı çıkarları koruyan yeni düzenlemeler çerçevesinde bu tesislerin işlevlerini yeniden tanımlayarak onları askeri üslerden ortak eğitim ve rehabilitasyon merkezlerine dönüştürme konusunda mutabık kaldıklarını” belirtti.

Mutabakat metni, geçiş sürecinin tamamlanması için en fazla üç aylık bir süre sınırı belirledi be bu sürenin sonunda yeni düzenlemeler yürürlüğe girecek.

Bu gelişme, yaklaşık bir buçuk yıl önce başlayan müzakerelerden bu yana atılan en önemli adım olarak değerlendiriliyor.

Şark’ül Evsat’ın görüştüğü uzmanlara göre, mutabakat metninin imzalandığının duyurulması, “ilişkideki zorlu meseleleri aşma ve bunları her iki tarafın çıkarlarına uygun şekilde yönetmek için pragmatik mekanizmalar bulma” yönündeki karşılıklı arzuyu yansıtıyor.

Öte yandan açıklanan şekliyle mutabakat metninin şartları, gelecekte Suriye topraklarındaki Rus varlığının niteliğine ilişkin ayrıntıları –mutabık kalınan Rus asker sayısı, görevlerinin niteliği, teçhizatları ve Hmeymim ile Tartus’ta kalabilecek silahlar dahil– belirtmiyor.

Mutabakat metni, yeni anlaşma için bir süre sınırı da belirlemiyor. Fakat birçok uzmanın da belirttiği gibi, mutabakat metninin imzalanması, “kalıcı” olarak tanımlanan uzun vadeli varlığı düzenleyen “önceki anlaşmaları fiilen geçersiz kılar.”

Ayrıca mutabakat zaptı, daha önce verilen, iki üssün çevresindeki sivil alan ve tesislerin kullanımı ile Rus asker ve subaylarının Suriye topraklarında sahip olduğu kapsamlı dokunulmazlık gibi tüm yetkileri de iptal ediyor.

Bu, mutabakat metninin sadece Rus varlığını yeniden düzenlemekle kalmayıp, aynı zamanda “Rus üsleri” kavramını sona erdirip bunları her iki tarafın hedef ve beklentilerine hizmet eden ortak operasyon merkezlerine dönüştürmeye dayalı yeni bir çerçeve oluşturduğu anlamına geliyor.

Hmeymim Hava Üssü ve Tartus Limanı, Suriye sahilinde özel bir stratejik öneme sahip.

Hmeymim Hava Üssü önemli bir hava üssü iken, Tartus Limanı ise son yıllarda Rusya’nın Suriye’deki varlığının en belirgin unsurlarından biri olan deniz varlığıyla bağlantılı.

Rusya Dışişleri Bakanlığı’na yakın bir danışman olan Rami eş-Şa’ir, mutabakat metninin imzalanmasını, Vladimir Putin ve Ahmed eş-Şara’nın, egemenliğe karşılıklı saygı ve karşılıklı fayda mekanizmalarının geliştirilmesi doğrultusunda ilişkileri yeni bir temele oturtmak üzere pragmatik bir mekanizma kurulmasına ilişkin açıklamalarına pratik bir yanıt olarak değerlendirdi.

Danışman, mutabakat metninin öneminin çeşitli alanlarda yeni bir anlayış aşamasını başlatmasında yattığını belirterek, Rusya’nın daha önce özellikle enerji ve tarım sektörlerinde kilit altyapı tesislerinin inşasına katkıda bulunduğunu, ayrıca tüm alanlarda personel eğitimi verdiğini ve Suriye ordusunun kurulmasına yardımcı olarak ona gerekli tüm kaynakları sağladığını vurguladı.

Yeni mutabakat metninin, tüm bu alanlarda yeni bir temelde işbirliğinin geliştirilmesi için zemin hazırladığını da sözlerine ekledi.

Danışman, “yüksek düzeyde deneyim ve yetkinliğe sahip yeni bir Rusya’nın Suriye Büyükelçisi’nin atanmasının ardından, Suriye liderliğinin şu anda yakında Moskova’daki Suriye Büyükelçiliği’ne atanacak üst düzey personeli seçmek için çalıştığını” belirtti.

Rusya-Suriye İş Konseyi Başkanı Luay Yusuf ise bu mutabakat metninin imzalanmasını “geçmişle hesaplaşmak, ikili ilişkileri karşılıklı çıkarlara dayalı bir çerçeveye dönüştürmek ve Rusya-Suriye ilişkilerinin pragmatik bir şekilde yeniden yapılandırılması” olarak değerlendirdi.

Yusuf şunları ekledi:

“Bazılarının iddia ettiği gibi bu, Rusya’nın Suriye’den çekilmesi değil. Her iki taraf da yeni bir çerçeve içinde temel kazanımlarını korumaya çalışıyor.”

Moskova ile Şam arasındaki ilişkinin Esad’ın düşüşünden bu yana sürekli olarak gelişmekte olduğunu belirten Yusuf şöyle devam etti:

“Bunun sayısız göstergesi var; bunlardan biri de Cumhurbaşkanı eş-Şara ve Putin’in, yeniden yapılanma sürecinde Rus şirketlerinin ve iş dünyasının stratejik rolünü canlandırmaya ve genişletmeye odaklanmalarıdır. Biz de Rus-Suriye İş Konseyi’nde bu konu üzerinde çalışıyoruz. Önümüzdeki kasım ayında, Suriye’nin katılımıyla ve çeşitli sektörlerden yaklaşık 50 Rus şirketinin katılımıyla, işbirliği olanaklarını keşfetmek amacıyla Rus-Suriye İş Forumunu düzenlemeyi planlıyoruz.”

İşinsanı, Rusya’nın “buğday, tahıl, baklagiller, yağlı tohumlar, hayvan yemi, yağlar, demir, kereste, şeker, pirinç, kömür, gübre ve mineral yağlar gibi Suriye pazarının acil olarak ihtiyaç duyduğu stratejik ürünlere sahip olduğunu” belirtti.

Suriye Liman ve Gümrük İdaresine göre, Suriye’nin ithal ettiği buğdayın yüzde 85’inin Rus menşeli olduğunu ve Rusya’nın aynı zamanda Suriye’nin en büyük ham petrol tedarikçisi olduğunu da sözlerine ekledi.

Buna ek olarak, yeni Suriye para birimi Rusya’da basıldı ve Suriye’ye ücretsiz olarak nakledildi.

Askeri açıdan ise uzman Anton Mardasov, mutabakat metninin imzalanmasının her iki ülkenin de ilişkilerini geliştirmek için yasal bir temel oluşturma ihtiyacını yansıttığını belirtti.

Mardasov, “Suriye’nin dış ilişkilerinde bir tür güven dolu denge kurmak için bu yeni aşamada Rusya’ya ihtiyacı var,” diye ekledi.

Rusya’nın yeni biçimdeki varlığının Şam’ın İsrail’in saldırılarına ve ihlallerine karşı koymasına yardımcı olduğu gerçeğine defalarca değinilmiş olsa da, Mardasov başka bir noktaya vurgu yaparak, “Bu, Şam için Türkiye’nin ülkedeki artan etkisine karşı bir tür denge kurması açısından önemli bir fırsat,” dedi.

Mardasov şöyle devam etti:

“Askeri işbirliği anlaşmasını uzun süredir tartışıyoruz. Suriye’den askeri heyetlerin Moskova’yı defalarca ziyaret etmesi şaşırtıcı değil. Bu, Rusya’nın sadece Suriye’de kalmasını sağlamakla kalmayıp, aynı zamanda bölgesel gelişmeleri de izlemesine olanak tanıyor. Şam da Ankara’dan tam bağımsızlık peşinde olduğu için bu konuyla ilgileniyor; dolayısıyla bu durum, Türkiye’nin Suriye’deki rolünün azalmasına katkıda bulunuyor.”

Mardasov’a göre tesislerin ortak bir eğitim üssüne dönüştürülmesi ve Suriye ordusuna devredilmesi “mantıklı bir adım.”

Tartus’a gelince, Rus gemileri son zamanlarda yeniden buraya konuşlanmaya ve periyodik ziyaretler yapmaya başladı.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Zelenskiy, Mekke Anlaşmasını memnuniyetle karşıladı

Yayınlanma

Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi.

Suudi Basın Ajansı’nın bildirdiğine göre, Ukrayna Cumhurbaşkanı, Veliaht Prens’i Pakistan ve Türkiye ile birlikte imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması nedeniyle tebrik ederek, anlaşmanın bölgede güvenlik ve istikrarın sağlanmasına katkıda bulunacağını umduğunu ifade etti.

Taraflar ayrıca, bölgedeki ve uluslararası alandaki son gelişmeleri değerlendirdi ve işbirliği alanları ile bu alanların daha da geliştirilmesine yönelik yolları görüştü.

Zelenskiy de sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamada, telefon görüşmesinin Orta Doğu’daki ortaklarla ilişkileri güçlendirmeyi amaçladığını belirtti.

“Bugün Veliaht Prens Muhammed bin Selman es-Suud ile çok verimli bir görüşme gerçekleştirdik,” diyen Zelenskiy, Ukrayna ve Suudi Arabistan’ın “birbirlerinin kapasitelerini güçlendirebilecekleri” alanlar olduğunu da ekledi.

İki tarafın, Ukrayna ile Suudi Arabistan arasındaki “İnsansız Hava Aracı Anlaşması” kapsamında yakın gelecekte atılacak adımları da görüştüğünü belirtti.

Zelenskiy, iki ülkenin “küresel bir ihtiyaç” olarak nitelendirdiği gıda güvenliği konusunda da temaslarını ve tutumlarını koordine ettiklerini söyledi.

Zelenskiy, ayrı bir açıklamada, askeri liderlik kadrosundaki personel değişikliklerine ilişkin kararların, aynı günün erken saatlerinde bir araya geldiği yeni Ukrayna Silahlı Kuvvetleri Başkomutanı Mihaylo Drapatyi ile yapılan toplantıda alındığını belirtti.

Ukrayna lideri, “Personel önerilerini görüştük. Silahlı Kuvvetler Başkomutanı Mihaylo Drapatyi, Ihor Skybiuk ve Yevhen Hmara ile işbirliği içinde, değişikliklere ilişkin bir vizyon önerdi. Bazı kararlar halihazırda hazırlandı ve daha fazla karar alınacak,” dedi.

Zelenskiy, toplantıda savaş alanındaki durumun ve özellikle Donetsk bölgesindeki kilit bölgeleri güçlendirmeye yönelik önlemlerin de ele alındığını belirtti.

Hükümetin Rusya’ya yönelik uzun menzilli saldırı planının uygulanmasını gözden geçirdiğini ve “orta menzilli saldırılar” konusunu da görüştüğünü söyledi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Şahbaz Şerif: Üçlü pakt tamamen savunma amaçlı

Yayınlanma

Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın “tamamen savunma amaçlı” olduğunu vurguladı.

7 Ağustos’ta Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında imzalanan ortak savunma anlaşması, imzacı devletlere, aralarından birine yönelik bir saldırıyı hepsine yönelik bir saldırı olarak değerlendirme yetkisi veriyor.

Pazartesi günü federal kabineye hitap eden Şerif, anlaşmanın amacının “bölgede barış, ilerleme ve refahı teşvik etmek” olduğunu savundu.

Mısır, üçlü pakta neden katılmadı?

Pakistan lideri şöyle konuştu:

“Amacı kesinlikle herhangi bir saldırganlık değil. Anlaşma tamamen savunma amaçlı; bölgedeki barış, huzur ve ilerleme için. Bu anlaşmanın sadece bu üç ülke arasında değil, tüm İslam ümmeti için bir güç kaynağı olduğuna inanıyorum.”

Başbakan, anlaşmanın imzalanması vesilesiyle özellikle Başbakan Yardımcısı İshak Dar’ı ve Savunma Kuvvetleri Komutanı ve Kara Kuvvetleri Komutanı Mareşal Asım Münir’i tebrik etti.

Başbakan, ortak savunma paktı için çabaların “yıllardır sürdüğünü ve geçen cuma günü somutlaştığını” söyledi.

Şerif, Pakistan ile Suudi Arabistan’ın Eylül 2025’te “Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması”nı imzalamış olduğunu, İslamabad ile Ankara arasında da “on yıllardır süren düzenlemeler” bulunduğunu hatırlattı.

Pakistan-Suudi Arabistan anlaşmasında neler vardı?

Başbakan, Pakistan halkı ve ordusunun yıllardır Suudi kuvvetleriyle birlikte Mekke ve Medine gibi “dünyanın en kutsal yerlerini” savunmaktan onur duyduğunu söyledi.

Şerif, “Geçen yıl, Allah’ın lütfuyla bu düzenleme resmi olarak tanındı ve böylece uygun bir anlaşma imzalandı. Cuma günü imzalanan anlaşma, üçlü bir anlaşmanın imzalanmasıyla bunun bir başka uzantısı niteliğinde,” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English