Ortadoğu
“ABD de Direniş Ekseni de yıpratma savaşını kendi çıkarlarına uygun buluyor”

ABD ve “Direniş Ekseni” diye bilinen İran ve ona yakın silahlı grupların 7 Ekim’den sonra başlattığı karşılıklı saldırılar, ABD’li üç askerin öldüğü Kule 22 saldırısıyla yeni bir boyut kazandı. ABD’li yetkililer saldırıya askeri yanıt vermeye hazırlandıklarını açıkladı. Peki bu saldırının boyutu ne olacak? Washington, İran’ı doğrudan karşısına alabilir mi? Gelişmeler Gazze savaşının bölgeye yayılma olasılığını nasıl etkiliyor. Yakın Doğu Haber Genel Yayın Yönetmeni Alptekin Dursunoğlu ile Kule 22 saldırısını ve sonrasında neler olabileceğini konuştuk.
□ Tanf üssüne 22 km yakınlığındaki bu üssün hedef alınmasının özel bir nedeni var mı?
Bölgede Amerika ve İsrail egemenliğine karşı ‘çeşitli düzeylerde’ mücadele eden ‘Direniş Ekseni’ adlı bir ittifak sistemi var. Direniş Ekseni, hedefini Amerika’nın İsrail liderliğinde bir bölgesel düzen kurma stratejisini etkisiz kılmak olarak açıklıyor. ‘Direniş Ekseni’nin mücadelesinin ‘düzeyleri’ de Amerika’nın İsrail liderliğinde bölgesel düzen kurma stratejisi çerçevesinde uygulamaya koyduğu planlara göre şekilleniyor.
Örneğin Amerika 2003’te Irak’ı işgal ettiğinde söz konusu stratejisi çerçevesinde ‘Büyük Ortadoğu Projesi’ (BOP) planını açıklamıştı. Hatırlanacağı üzere 8-10 Temmuz 2004 tarihinde Amerika’nın Georgia eyaletine bağlı Sea Island bölgesinde yapılan G8 zirvesinde BOP’un genel olarak benimsendiği resmi bir bildiriyle açıklanmış ve Amerikan müttefiki ülkeler arasında da bu proje doğrultusunda rol dağıtımı yapılmıştı.
İşgal edilen Irak’ta model bir devlet kurulacak ve diğer bölge ülkeleri de bu modele göre yeniden düzenlenecekti. BOP’un özeti buydu.
Amerika’nın Irak’ı işgali BM Güvenlik Konseyi’ne hatta Avrupalı müttefiklerinin itirazlarına rağmen gerçekleşmişti. Yani tüm dünyayı çiğneyerek Irak’ı işgal eden Amerika’nın BOP projesini gerçekleştirmesini önleyebilecek bir güç de gözükmüyordu. Çünkü diğer ülkeler ya projeye destek vererek Amerika tarafından ödüllendirilmek istiyor veya sessiz kalarak Amerikan şerrinden korunmaya çalışıyordu.
Örneğin dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan da projenin ilgili kısmında dönemin Yemen Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih’le birlikte rol almış ve bunu “BOP’un eş başkanıyız” diye açıklamıştı.
Irak’ta 30 Ocak 2005’te başlayıp 17 Aralık 2005’te sonra eren siyasi süreçler sonunda Amerika’nın öngördüğü devlet modeli kurulamadığı için BOP başarısız oldu. Bu yüzden de 2004’te herkesin hararetle tartıştığı BOP, 2005’ten sonra çöp oldu.
BOP neden kurulamadı? Çünkü Direniş Ekseni, İran Kudüs Gücü Komutanı General Kasım Süleymani’nin belirlediği çok yönlü bir stratejiyle Amerika’nın Irak’ta öngördüğü model devleti kurmasına izin vermedi.
Direniş Ekseni tıpkı şimdi olduğu gibi o dönemde de ‘yıpratma savaşı’ stratejisi izledi. Yani şimdi nasıl İsrail ve müttefiklerine karşı açık bir savaş ilan edilmediyse o dönemde de Amerika ve müttefiklerine karşı açık bir savaş ilan edilmedi. Ancak hem Irak’taki siyasi gruplar organize edilerek siyasi düzeyde hem de direniş grupları desteklenerek askeri düzeyde mücadele verildi ve Amerikan modeli sabote edildi.
Halbuki Amerika on binlerce askeriyle Irak’ta mutlak hakimdi ve Irak’taki birçok siyasi grup da yeni düzende hâkim rolü kapabilmek için Amerika’yla işbirliğine can atıyordu. Amerikan rejimi 30 Ocak 2005 öncesinde tayin ettiği geçici hükümetle Irak’ta nasıl bir devlet istediğini ortaya koymuştu; ancak 30 Ocak- 17 Aralık 2005 arasındaki 11 aylık siyasi süreçler Irak’ta Amerika’nın değil, General Kasım Süleymani’nin öngördüğü devlet modelini ortaya çıkardı.
Amerikan müttefiki Arap rejimleri de işte bu yüzden Amerika’yı Irak’ı İran’a altın tepside sunmakla, ‘Şii Hilali’ kurulmasına zemin hazırlamakla suçladı. Obama bu yüzden Irak’tan çekilme vaadiyle başkan seçilebildi. Trump bu yüzden “trilyonlarca dolar harcadık ama ne kazandık hiç” diye isyan ediyor.
BOP projesi Direniş Ekseni’nin siyasi ve askeri düzeylerdeki mücadelesiyle çöpe gönderildi; ancak Amerikan rejiminin İsrail liderliğindeki bölge düzeni kurma stratejisi varlığını sürdürüyor.
Bu strateji 2011’deki ‘Arap Baharı’ ile yeniden uygulanma şansı buldu. BOP’a şiddetle tepki gösteren bölge ülkeleri ve halkları da ‘Arap Baharı’nı şiddetle destekledi. Halbuki Arap Baharı, BOP’un yeniden güncellenmesinden başka bir şey değildi.
ABD ve bölgedeki müttefikleri 2011’de devrilen Hüsnü Mübarek ile Zeynelabidin bin Ali’nin yerine Mısır ve Tunus’ta Amerikan yanlısı rejimler kurmak, Bahreyn ve Yemen’deki Amerikan yanlısı rejimleri muhafaza etmek ve Suriye ve Libya gibi Amerikan karşıtı devletleri ise yok etmek için muazzam bir işbirliği yaptı.
Mısır, Tunus, Bahreyn ve Libya’da başarılı oldular; ancak Direniş Ekseni onları Suriye ve Yemen’de bir kez daha hezimete uğrattı.
20 yıllık bu özetin sorunuzla doğrudan ilgili olmadığının farkındayım; ancak İsrail ve Amerikan rejiminin çıkarlarının neden bugünlerde hedef olduğunu, hedef alanların kimler olduğunu ve amaçlarının ne olduğunu açıklayabilmek için bu özet gerekliydi diye düşünüyorum.
Şimdi sorunuza doğrudan cevap vereyim. Hayır bu üssün hedef alınmasının özel bir anlamı yok. İsrail liderliğinde bölgesel düzen kurma stratejisinin sahibi olan Amerika’nın ve Gazze’de soykırım yapan İsrail rejiminin bölgedeki tüm varlıkları Direniş Ekseni bileşenlerinin hedefi.
Irak İslami Direnişi, Irak ve Suriye’deki Amerikan üslerini ve İsrail işgali altındaki hedefleri vuruyor.
Yemen İsrail gemilerini ve İsrail çıkarlarını savunmak için kendisiyle savaşan Amerika ve İngiliz gemilerini vuruyor.
Hizbullah ise Lübnan sınırındaki İsrail askeri altyapısını vuruyor. Bu operasyonlar Gazze savaşı durduruluncaya kadar sürecek; ancak Amerika’nın stratejisi değişmeyeceği için bir başka zaman ve yerde tekrar devam edecek.
Direniş Ekseni, Amerika ve müttefiklerine karşı doğrudan açık bir savaş açamıyor. Çünkü böylesi bir savaşta sadece Batılı ülkelerin değil, bölgedeki ülkelerin de düşmanlığını çekeceğini biliyor. Bu yüzden zamana yayılan yıpratma savaşı veriyor. Gözüken o ki bu savaş Amerikan rejiminin bölgedeki askeri varlığı ve İsrail liderliğindeki bölge düzeni kurma stratejisi devam ettikçe sürecek.
□ ABD’nin nasıl bir karşılık vermesini bekliyorsunuz İran sınırları içerisine bir misilleme saldırısı öngörüyor musunuz?
Hayır, Direniş Ekseni nasıl kendi potansiyelinin ve gücünün farkında olduğu için Amerika’ya karşı açık ve doğrudan bir savaş açmıyorsa, Amerikan rejimi de kendi potansiyelini ve risklerini bildiği için ‘yıpratma savaşına’ açık ve doğrudan savaş ilan ederek karşılık vermiyor. Yani iki taraf da çatışmaların yıpratma savaşı düzeyinde kalmasını kendi çıkarlarına uygun buluyor.
Bu yüzden de Direniş Ekseni bileşenleri Amerikan ve İsrail hedeflerini vururken Amerikan ve İsrail rejimleri de Direniş Ekseni’nin İran dahil tüm bileşenlerine suikastlar veya noktasal saldırılarla karşılık veriyor.
□ Geçen hafta Pentagon’un Suriye’den çekilme planı üzerinde çalıştığına dair haberler yayıldı. Yaklaşan seçim nedeniyle savaş karşıtı oylar için sızdırılan bir haber de olabilir ancak Washington’da Suriye’den çekilme yönünde güçlü sesler olduğu biliniyordu. Bu saldırı, Washington’daki çekilmeye yönelik sesleri nasıl etkiler? Daha da güçlendirir mi yoksa tam tersi bir etki mi yapar?
Amerikan rejimi, 2014’ten beri IŞİD bahanesiyle Suriye’de bulunuyor. Ancak Suriye’deki asıl varlık sebebi Direniş Ekseni’nin İran’dan başlayıp Irak ve Suriye üzerinden Lübnan’a ve Lübnan’dan da hiç kimsenin bilmediği kanallarla Gazze’ye ulaşan lojistik ikmal koridorunu kesmek.
3 aylık vahşi bombardımana rağmen Gazze’de herkesi hayretler içerisinde bırakan direniş askeri altyapısı bu koridorun sonucu. Amerika ve müttefikleri ‘Arap Baharı’ sırasında Suriye’de ‘devrim’ yapabilseydi bu koridor yok olacak ve Lübnan da Gazze’nin kaderine mahkûm edilecekti.
Amerika ve müttefikleri Suriye’de Direniş Ekseni’ne yenildiği için Amerika askeri varlığıyla bu koridorun kullanımını engellemeye çalışıyor. Bunu yaparken de hiçbir maddi külfet altına girmediği gibi yağmaladığı Suriye petrolü ve tahılı sayesinde para kazanıyor ve paralı askerlerini finanse ediyor.
Bu şartlar altında Amerikan rejiminin Suriye’den çekilmesini beklemek gerçekçi gözükmüyor. Amerikan rejiminin Suriye’den çekilmesi Irak’taki varlığıyla doğrudan ilişkili. Çekilme konusunun bugünlerde gündeme gelmesi de tamamen Irak’la ilgili bir durum.
Hatırlanacağı üzere Amerikan rejiminin General Kasım Süleymani’ye yönelik terörist saldırısının ardından Irak parlamentosu Amerikan askerlerinin Irak’tan çekilmesini öngören bir karar almıştı. Ancak Irak’taki çok parçalı siyasi yapı ve Irak’ın işgalden bu yana ekonomik olarak Amerika’ya bağımlılığı Irak hükümetinin bu kararı uygulamasına izin vermedi.
Amerikan rejiminin misilleme gerekçesiyle Irak Halk Seferberlik Güçlerine yönelik saldırıları Irak hükümetini içeride zor durumda bırakıyor. Çünkü Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) Irak silahlı kuvvetlerinin bir parçası ve yasal olarak başbakana bağlı. Dolayısıyla Irak başbakanları, kendisine bağlı resmi bir gücün, ülkede sözde terörle mücadele için bulunan yabancı güçler tarafından vurulmasını kendi kamuoyuna izah edemiyor.
Bu yüzden de Irak meclisinin 2020 tarihli kararına atıf yaparak Amerika’ya çekilmesi yönünde baskı yapıyor. Amerikan rejiminin Irak’a karşı kullanacağı kozlar oldukça istediğinde tıpkı Adil Abdülmehdi hükümeti örneğinde olduğu gibi hükümetleri devirebiliyor. Üstelik de bunu “Irak halkının talebi” ile ve İran’ı suçlatarak yapabiliyor.
Irak İslami Direnişi’nin Gazze’ye destek için Amerikan hedeflerine yaptığı saldırılar çekilme konusunu yeniden gündeme getirmiş olsa da Amerikan rejimi henüz Irak’ta, 1983’te Lübnan’dan kaçmasını gerektiren şartlar oluştuğunu düşünmüyor.
Hizbullah’ın 1983’teki operasyonunda yüzlerce deniz piyadesini kaybeden Amerika, Lübnan’dan açıkça kaçmıştı. Ürdün’deki operasyonun Amerika’yı Irak’tan kaçmaya zorlayacağını sanmıyorum. Ayrıca Amerikan rejiminin Irak’tan çekilmedikçe Suriye’den de çekileceğini düşünmüyorum.
□ ABD bir yandan savaşın bölgeye yayılmasını istemediğini söylüyor diğer yandan Husilere yapılan saldırılar gibi adımları, bu riski artırıyor. Özellikle bu saldırı ve ABD’nin vereceği olası yanıt, savaşın yayılmasına yol açabilir mi?
Bir önceki soruda söylediklerim bu soru için de geçerli. İki taraf da çatışmaları ‘yıpratma savaş’ düzeyinde tutmayı kendi çıkarına görüyor. Yemen, Irak Direnişi ve Hizbullah, İsrail rejimi ve yandaşlarına, açık ve doğrudan savaş ilan etmeden onları açık ve doğrudan savaşın etkilerine maruz bırakıyor.
İsrail rejimi ve yandaşları, Direniş Ekseni’nin bileşenlerine açık ve doğrudan savaş başlatarak sonuç alabileceğini düşünseydi bunu şu üç ayı aşkın zaman içerisinde defalarca yapardı. Sadece Yemen’in operasyonları bile kendileri açısından küresel ölçekte ekonomik kayıplara mal oluyor ancak bir koalisyon kurmayı bile başaramıyorlar. Amerikan rejiminin koalisyonuna katılmayan ülkeler Gazze’yi veya Yemen’i destekledikleri için bu kararı alıyor değil. Yemen’e karşı savaşla hiçbir sonuç alamayacaklarını bildikleri ve savaşın kendilerine çok daha pahalıya mal olacağını gördükleri için Amerikan rejiminin koalisyonundan uzak duruyorlar.
Zira Yemen Bab el-Mendeb silahını şu an sadece İsrail’e giden gemiler için kullanıyor. Amerikan rejiminin müttefiki dahi olsa şu an kendi deniz ticaretini ilgilendirmeyen hangi ülke sırf İsrail rejiminin çıkarı için kendi ticaretini Yemenlilere hedef yapmak ister?
Dolayısıyla mevcut şartlarda bariz bir değişim olmadıkça Direniş Ekseni ile ‘soykırım ekseni’ arasındaki savaşın ‘yıpratma savaşı’ düzeyinde kalacağını ve bölgesel savaşa dönüşmeyeceğini düşünüyorum.
Amerikan rejimi blöf yoluyla sonuç alabilmek için ‘bölgesel savaş’ tehdidini gündeme getiriyor olabilir; ancak böyle bir savaşın sonunda, sadece İsrail liderliğindeki bölgesel düzen stratejisini değil, İsrail rejiminin varlığını kaybedebileceğini çok iyi biliyor.
İsrail dışarıdan göçle var olabilen yapay bir devlet, stratejik derinliği yok ve Hayfa’daki kimyasal tesisler ve Dimona’daki nükleer tesis düşünüldüğünde ‘kitle imha silahlarının’ üzerinde oturuyor.
Direniş Ekseni’nin devlet bileşenlerini boş verin, sadece Hizbullah bile İsrail’in üzerinde oturduğu Hayfa’daki kimyasal, Dimona’daki nükleer ‘bombayı’ patlatmaya kadir ve bunu da en iyi İsrailliler biliyor. Amerika, İsrail için Pirus zaferi istemiyor.
Ortadoğu
Huckabee, “Barış Kurulu” planlarını uygulanabilir bulmuyor

ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee, daha fazla Amerikan desteği olmadan “Barış Kurulu”nun Gazze planını hayata geçirip getiremeyeceğini sorguladı.
POLITICO’nun eline geçen ve büyükelçiliğin perşembe günü Dışişleri Bakanlığı yönetimine gönderdiği bir telgraf, Huckabee tarafından imzalanmış.
Telgraf, söz konusu kuruluşun yanı sıra Kudüs’teki ABD Büyükelçiliği’nin de Gazze’yi silahsızlandırma ve yeniden inşa etme planlarını ilerletmek için yeterli personele sahip olmadığına dair endişeleri dile getiriyor.
Telgrafta belirtildiği üzere, Huckabee’nin soruları, ABD, İsrail ve uluslararası ortaklar arasında koordinasyonu sağlamak üzere kurulan ana merkez olan Uluslararası Gazze Destek Merkezi’nin (IGSC), Pentagon’un önümüzdeki yıl boyunca planlandığı gibi personelini azaltmasının ardından faaliyetlerini sürdürüp sürdüremeyeceğine odaklanıyor.
Telgrafta, mevcut planın bu görevlerin siviller tarafından üstlenilmesi olduğu belirtiliyor ve şöyle devam ediliyor:
“Kudüs Büyükelçiliği şu anda bu görevleri üstlenecek kadroya sahip değil fakat ihtiyaç duyulacak insan, mali ve lojistik kaynaklar konusunda bir fikir sahibi olursa bu mümkün olabilir. Barış Kurulu (BoP) personel sayısını artırmak için çalışıyor, ancak IGSC’deki tüm işlevleri yerine getirme kabiliyeti hâlâ belirsiz.”
Ateşkes anlaşmasının üzerinden bir yıldan fazla zaman geçmesine rağmen İsrail’in saldırıları devam ediyor ve Filistinlilerin çoğunluğu hâlâ yerinden edilmiş durumda.
Daha iki hafta önce Huckabee, Fox News’e verdiği demeçte Barış Kurulu’nun “kademeli olarak ilerleyebileceğini ama herhangi bir yavaşlamanın tek nedeninin Hamas olduğunu” ileri sürmüştü.
Elçi, Hamas’ın silahsızlanma taahhüdünü yerine getirmediğini belirtmişti.
ABD’nin liderliğinde ve İsrail’de bulunan Uluslararası Gazze Destek Merkezi’nin, Barış Kurulu’nun Gazze Şeridi’ne konuşlandırmayı planladığı Uluslararası İstikrar Gücü’nde kilit bir rol oynaması bekleniyor.
“Hassas ama gizli olmayan” olarak işaretlenen telgrafta Huckabee, koordinasyon merkezindeki çalışmaları yöneten sivillerin, İsrail ordusuyla “özellikle istihbarat paylaşımı konusunda” koordinasyon dinamiklerini “karmaşık hale getirebileceğini” savundu.
“DoW’nin [Pentagon] varlığını azaltmasıyla birlikte roller ve sorumluluklar Dışişleri Bakanlığı ve Barış Kurulu’na nasıl devredilecek?” diye soran ve Dışişleri Bakanlığı’ndan bu soruya yanıt vermesini isteyen elçi şöyle devam etti: “IGSC’nin kritik iş akışlarını nasıl devam ettireceğiz ve bu geçiş başlamadan önce hangi koşulların karşılanması gerekiyor?”
Huckabee ayrıca, Barış Kurulu’nun 11 Ekim’de IGSC’nin finansmanını devralmasının ardından merkezin yeniden yapılandırıldığını da belirtti Barış Kurulu ise bu yeniden yapılandırmayı doğrulamadı.
Merkez, geçen yıl ABD Merkez Komutanlığı tarafından Sivil-Askeri Koordinasyon Merkezi olarak faaliyete geçirilmiş ve daha sonra yeniden adlandırılmıştı.
Barış Kurulu yaptığı açıklamada, söz konusu telgraf hakkında bilgisi olmadığını ve “Gazze’de insani yardım, güvenlik, yönetişim, hukukun üstünlüğü, altyapı geliştirme ve yeniden yapılanmanın iyileştirilmesi için geliştirilen son derece ayrıntılı planlara güven duyduğunu” belirtti ve “Mevcut kapasitelerimiz ve sistemlerimiz güçlü ve uygulamaya hazır,” dedi.
Telgrafta ayrıca, Gazze Şeridi’ni yönetmek üzere kurulan ve “Gazze İdaresi Ulusal Komitesi” (NCAG) olarak adlandırılan Filistinli teknokratik yapının, Gazze Şeridi’ndeki yeniden inşa çalışmalarındaki gecikmeler nedeniyle zayıflayabileceği belirtiliyor.
Huckabee, “İnsani yardım, NCAG ve idarenin öncelikleri doğrultusunda artırılmalıdır. Ayrıca, gerilemeyi önlemek ve NCAG’nin güvenilirliğini göstermek için uzun vadeli yeniden inşa çabalarını tamamlayıcı nitelikte olmalıdır,” diye yazdı ve ABD’nin yabancı bağışçılara “insani ihtiyaçları karşılamak için üzerlerine düşen payı yerine getirmeleri” konusunda baskı yapacağını ekledi.
Ortadoğu
Almanya, Lübnan’da Hizbullah karşıtı misyona hazırlanıyor

Alman Silahlı Kuvvetleri (Bundeswehr), AB kararı doğrultusunda Lübnan’da Hizbullah karşıtı bir yurtdışı görevi üstlenmeye hazırlanıyor.
German Foreign Policy’nin aktardığı diplomatlara göre Almanya, AB dışişleri bakanlarının geçen hafta karar verdiği, ülkede planlanan AB müdahalesine büyük olasılıkla katılacak.
Bu müdahalenin, yıl sonunda görevini tamamlayacak olan BM gücü UNIFIL’in yerini alması amaçlanıyor.
Bundeswehr, 2006 yılından bu yana UNIFIL’in bir parçası ve bu görevde deniz birimleriyle yer alıyor.
Gelecekteki AB misyonunun amacı, Lübnan’daki Hizbullah’ın etkisini sistematik olarak azaltmak ve “son derece tehlikeli bir güvenlik boşluğunun” oluşmasını önlemek için Lübnan silahlı kuvvetlerini ve iç güvenlik aygıtını güçlendirmek.
Bu amaçla, misyonun hem askeri hem de sivil bir bileşeni olacak. Özellikle Fransa, uzmanların değerlendirmesine göre, eski himaye bölgesinde daha fazla nüfuz kaybını önlemek ve Orta Doğu’daki konumunu güçlendirmek amacıyla, bir süredir bu misyonu şiddetle savunuyor.
Planlanan AB misyonu, aynı zamanda gelecekte İsrail birliklerinin Lübnan’da “şahitler olmadan” istedikleri gibi hareket etmelerini engellemeyi de amaçlıyor.
Bundeswehr’in katılımı halinde, İsrail silahlı kuvvetleriyle karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz olacak.
UNIFIL sona yaklaşıyor
Lübnan’daki BM barış gücü misyonu (Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Gücü, UNIFIL), Mart 1978’de İsrail’in o dönemde ülkeye yaptığı işgale yanıt olarak kuruldu.
Misyon, İsrail’in geri çekilmesini izlemek ve Lübnan’ın bölge üzerindeki kontrolünü sağlamaya yardımcı olmak amacıyla güney Lübnan’a barış gücü birliklerinin konuşlandırılmasını öngörüyordu.
UNIFIL’in görev tanımı, 2006 Lübnan Savaşı’nın ardından genişletildi. BM Güvenlik Konseyi’nin 1701 sayılı Kararı uyarınca, görev tanımı artık Hizbullah’a silah sevkiyatını önleme hedefini de içeriyordu.
Ayrıca BM barış gücü askerleri, Lübnan hükümetiyle işbirliği içinde, Hizbullah’ın ülkenin güneyinde silah depolayamamasını ve İsrail topraklarına saldırı düzenleyememesini sağlamakla görevlendirildi. Bu çaba başarısızlıkla sonuçlandı.
Fakat uzmanlar, UNIFIL’in defalarca küçük çaplı çatışmaları kontrol altına almayı ve kontrolsüz tırmanışları önlemeyi başardığını belirtiyor.
Gazze işgalinin başlamasından bu yana İsrail, BM misyonunu sona erdirmek için elinden gelen her şeyi yaptı. İsrail birlikleri UNIFIL mevzilerini defalarca saldırdı.
Sonunda, 28 Ağustos 2025 tarihinde, ABD’nin baskısı altında BM Güvenlik Konseyi, UNIFIL birliklerinin 1 Ocak 2027 tarihinden itibaren ülkeden çekilmesi gerektiğine karar verdi. Bu tarih hâlâ geçerli.
Alman donanmasının UNIFIL’deki faaliyetleri
2006 yılından bu yana Bundeswehr, öncelikle Hizbullah’a silah sevkiyatını önlemek amacıyla Lübnan’ın deniz sınırını kapatmakla görevli UNIFIL Deniz Görev Gücü’ne katılıyor.
Ayrıca, İsrail silahlı kuvvetlerinin o zamandan beri büyük ölçüde tahrip ettiği, Lübnan’ın güney kıyısındaki bir kasaba olan Nakura’daki UNIFIL karargahına personel sağladı.
Buna ek olarak, Bundeswehr’e göre Alman donanması, “genel denizcilik ve seyir” konularına odaklanarak Lübnan donanması personeline ikili bir çerçeve içinde eğitim verdi.
Son olarak, Lübnan deniz kuvvetlerine maddi destek sağladı ve bu kuvvetlerin donanımını modernize etti. Örneğin, toplam dokuz adet kıyı radar istasyonunun inşasına destek verdi.
Bildirildiğine göre bu istasyonlar şu anda “Lübnan sularının gerçek zamanlı görüntüsünü sunuyor” ve böylece izinsiz silah sevkiyatlarının tespit edilmesine yardımcı oluyor.
Buna ek olarak devriye botları da Almanya tarafından temin edildi.
Almanya Federal Meclisi (Bundestag), UNIFIL görev süresini en son 6 Mayıs 2026 tarihinde uzattı.
Bu görev, hâlâ en fazla 300 askerin konuşlandırılmasını içeriyor ve 31 Aralık’ta sona eriyor.
Görev, 1 Ocak 2027’den itibaren kademeli olarak sonlandırılmak durumunda ve bu amaçla en fazla 80 Alman askeri personeli Lübnan’da kalmaya devam edebilir.
Fransa, Lübnan’ı kaybetmek istemiyor
Bir süredir, özellikle Fransa tarafından bir takip misyonu üzerinde çalışılıyor.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, 25 Haziran’da Fransa’nın güneyindeki Antibes’te düzenlenen bir toplantıda, UNIFIL’in çekilmesinin ardından Lübnan’da faaliyete geçecek ve ülkenin “egemenliğini ve silahlı kuvvetlerini güçlendirecek” bir koalisyon planladıklarını açıkladılar.
Bunun amacı, Lübnan topraklarının “bölgesel gerginliğin alevlenme noktası” haline gelmesini veya “son derece tehlikeli bir güvenlik boşluğu” oluşmasını önlemek.
Fakat liderler, koalisyonun tam olarak nasıl bir yapı alacağının o sırada henüz belirsiz olduğunu da belirttiler.
Uzmanlar daha önce, 1920’den 1943’e kadar Lübnan’da manda gücü olan ve sonrasında da başlangıçta ülkede hâlâ oldukça güçlü bir konuma sahip olan Fransa’nın, uzun süredir üzerinde önemli bir etki kurduğu UNIFIL’in sona ermesini, Beyrut’taki konumuna büyük zarar verecek bir gelişme olarak değerlendirdiğini belirtmişti.
Lübnanlı gazeteci Suheyb Cevher, Haziran ayında Al Jazeera’ya verdiği demeçte, Fransa’nın şu anda, özellikle de ABD’nin Lübnan’ın iç işlerine giderek daha sert bir şekilde müdahale etmesi ışığında, ülkedeki konumunu yeniden tesis etmenin yollarını aradığını belirtmişti.
AB misyonu UNIFIL’in yerini alabilir
Fransa’nın oluşumunda önemli bir rol oynadığı planlanan AB misyonu, önümüzdeki yılın başlarında başlaması planlanıyor ve ilk etapta üç yıllık bir görev süresine sahip.
Avrupa Komisyonu’na göre, misyonun temel amacı, Hizbullah’a karşı Lübnan’ın “istikrarını, egemenliğini [ve] devlet kurumlarını” desteklemek.
Misyon, özellikle Lübnan silahlı kuvvetlerini ve iç güvenlik kurumlarını güçlendirmeyi hedefliyor. Bu amaçla, “birbirini tamamlayıcı görevler üstlenecek” askeri ve sivil iki ayak planlanıyor.
Avrupa Komisyonu’na göre askeri ayak, örneğin “sınır gözetimi ve kontrolü, istihbarat, gözetleme ve keşif, insan kaçakçılığıyla mücadele ve operasyonel koordinasyon” alanlarında danışmanlık desteği ve eğitimi içeriyor.
Yurtiçi kolluk kuvvetleri, siber suçlar ve insan kaçakçılığıyla mücadele gibi alanlarda ve ayrıca liman güvenliği yönetimi konusunda –özellikle Beyrut Limanı’nda– eğitilecek.
Şu an için AB misyonunun planlanan personel sayısının yaklaşık 160 olduğu belirtiliyor. Fransa ve İtalya’nın önemli bir rol oynayacağı söyleniyor. Ayrıca, Almanya’nın katılımı da kesin olarak planlanıyor.
AB, İsrail’le askeri olarak karşı karşıya mı gelecek?
Falat misyon, yalnızca Hizbullah’a yönelik değil.
Lübnan hükümeti, örgütün silahsızlandırılması için uğraşıyor. Örneğin geçen hafta, Lübnan yetkilileri 250 kilogram TNT ve 250 kilogram C4 patlayıcı taşıyan bir aracı ele geçirdi. Aracın Hizbullah’a ait olduğunu öne sürülüyor.
Hizbullah’ın silahsızlandırılması, gelecekte AB tarafından desteklenecek. Bununla birlikte, AB misyonunun bir diğer amacı da, UNIFIL’in çekilmesinden sonra İsrail silahlı kuvvetlerinin Lübnan’da tamamen serbest hareket etmesini ve gözlemcilerin uyardığı gibi “şahit olmadan istediklerini yapabilmelerini” engellemek.
Buna karşı, AB üye devletlerinden askerlerin görevlendirilmesi planlanıyor.
Almanya’nın misyona katılması halinde, bu durum Alman askeri personeli için de geçerli olacak.
Bu da Bundeswehr’i İsrail silahlı kuvvetleriyle karşı karşıya getirecek. Bu durum, şimdiye kadar hiç görülmedi.
Ortadoğu
Mélenchon ve “yeni Fransa”, Le Pen ve “düzen”e karşı

Bu ay Fransa’da yaşanan ayaklanmaların ardından Fransa, Jean-Luc Mélenchon ve “yeni Fransa” projesi ile Marine Le Pen ve “kanun ve düzen” arasında ikiye bölünmüş durumda.
Öğrencilerin isyanı ile birlikte tetiklenen ulusal kimlik meselesi, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin merkezine yerleşti.
“İşte Mélenchon’un ‘yeni Fransa’sı,” diyen Ulusal Birlik (RN) lideri Jordan Bardella ve Kimlik ve Özgürlük (ID) partisinin lideri Marion Maréchal Le Pen, şiddet görüntülerini bu ifadeyle birleştirdi.
Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) liderinin son dönemdeki birçok konuşmasına göre, “yeni Fransa”, göç, kadın hakları, değişen aile yapısı, sosyal hareketlilik ve genç nesillerin siyasi talepleri sayesinde olumlu yönde dönüşmüş bir ülke anlamına geliyor.
Mélenchon, seçmenlerin gelecek yıl kendisini cumhurbaşkanı olarak seçmesi halinde bu iyimser vizyonun gerçeğe dönüşebileceğini savunuyor.
İki Fransa hafta sonu karşı karşıya gelecek
Fakat Nisan 2027 seçimleri yaklaşırken, Mélenchon’un “yeni Fransa” vizyonu, Fransız kimliği konusundaki temel bir ayrılığı özetlediği için Marine Le Pen’in partisi RN için tekrar eden bir hedef haline geldi.
Le Pen’in partisi, yeniden canlandırılmış milliyetçi bir geçmişe duyulan nostaljiden beslenirken, Mélenchon’un “yeni Fransa” vizyonu eski düzenle kopmayı öngörüyor.
Bu iki vizyon, bu hafta sonu tam anlamıyla çatışacak gibi görünüyor. Le Pen, Orléans’ta 10.000 destekçinin katılımıyla bir toplantı düzenleyecek ve RN yetkililerinin belirttiğine göre bu toplantı otorite, Fransız kimliği ve kamu düzeni konularına odaklanacak.
Mélenchon’un partisi LFI’nın ise, Le Pen’in milliyetçi bir sembol olarak gördüğü eski Fransız kasabası Jeanne d’Arc’ta, diğer sol güçler ve sendikalarla birlikte RN’ye karşı düzenlenecek gösterilere katılması bekleniyor.
“Yeni Fransa”da Sartre esintileri: Özcülüğe karşı değişim
LFI “yeni Fransa” kavramını eleştirilere karşı savunurken, bunun filozof Jean Paul Sartre’ı biraz okumadan ve solun uzun ideolojik savaşlarının biriktirdiği mirası anlamadan kavranamayacağını ileri sürüyor.
Sartre perspektifinden “yeni Fransa” sabit, özcü bir kimlik değil, değişken ve akışkan bir durum.
“Biz buyuz” demek yerine, bu bakış açısı “yaşadığımız şey budur” temeline dayanır ve güvencesiz işçiler, kadınlar, Fransız kökenli olmayanlar ve genç seçmenlerin karşı karşıya kaldığı farklı gerçeklikleri betimler.
Buna göre onların deneyimleri, ne sağın ne de solun geleneksel ulusal temsillerine uyar.
Mélenchon, kadınları “yeni Fransa”nın yüzü olarak tanımlıyor. Buna karma aileler, gençler, LGBT hakları, uzun mesafe işe gidip gelenler ve ataları yabancı ülkelerde doğmuş Fransızlar da dahil.
Sağdan salvolar, soldan eleştiriler
Bu ifadeyi yıllardır kullansa da bazı anketçilerin belirttiği gibi, kimlik siyaseti kampanyalarında daha büyük bir yer edinmeye başladıkça bu ifade giderek daha öne çıktı.
Siyasi yelpazenin her kesiminden eleştirmenler için “yeni Fransa”, “eski Fransa”nın bir kenara atıldığını ima ediyor.
Örneğin Muhafazakâr Bruno Retailleau bunu “Fransa’nın sonu” olarak nitelendiriyor.
Eski LFI müttefiki François Ruffin ise Mélenchon’u soldan eleştiriyor. Ruffin’e göre LFI lideri, işçi sınıfı kasabaları ve sanayisizleşmiş bölgeleri feda ederek, sınıfsal temelli bir siyasi cazibeyi, çeşitli kentsel seçmenlere yönelik bir cazibeyle değiştiriyor.
Diğerleri ise bunu, her türlü kültürel ayrım çizgisi boyunca kutuplaşmaya yol açmak için uydurulmuş bir slogan olarak görmezden geliyor.
Mélenchon Mayıs ayında, Fransa belediye seçimleri öncesinde bu kavramı yaygınlaştırırken, “Yeni Fransa, Fransa’nın bir kısmının diğerine karşı olması değildir; bu, tüm Fransa’dır,” dedi.
Bir ay sonra, mitinglerinde “On est chez nous!” ya da “Burası bizim evimiz!” sloganını attıklarını söyledi.
Rapporteur’e göre genellikle aşırı sağcı toplantılarla ve “Fransa bizimdir” varyantıyla ilişkilendirilen bu slogan, iki kampın gerçekte ne için mücadele ettiğini ifade etmenin daha basit bir yolu: Fransız kimliğini kim tanımlayacak ve Fransa’da kim evinde hissedecek?
Amerika4 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum
Rusya2 hafta önceRusya, Trump ile varılan mutabakatla dizel ihracatını kısmen serbest bıraktı
Avrupa2 hafta önceBerlin’de Sol Parti, SPD-Yeşiller koalisyonu için “İsrail’in var olma hakkı”nın altını çizdi
Avrupa2 hafta önceBurnham: Brexit oylamasında Rus müdahalesi var
Avrupa2 hafta önceLe Pen ve Mélenchon farkı açıyor











