Bizi Takip Edin

Ortadoğu

“ABD de Direniş Ekseni de yıpratma savaşını kendi çıkarlarına uygun buluyor”

Yayınlanma

ABD ve “Direniş Ekseni” diye bilinen İran ve ona yakın silahlı grupların 7 Ekim’den sonra başlattığı karşılıklı saldırılar, ABD’li üç askerin öldüğü Kule 22 saldırısıyla yeni bir boyut kazandı. ABD’li yetkililer saldırıya askeri yanıt vermeye hazırlandıklarını açıkladı. Peki bu saldırının boyutu ne olacak? Washington, İran’ı doğrudan karşısına alabilir mi? Gelişmeler Gazze savaşının bölgeye yayılma olasılığını nasıl etkiliyor. Yakın Doğu Haber Genel Yayın Yönetmeni Alptekin Dursunoğlu ile Kule 22 saldırısını ve sonrasında neler olabileceğini konuştuk.

□ Tanf üssüne 22 km yakınlığındaki bu üssün hedef alınmasının özel bir nedeni var mı?

Bölgede Amerika ve İsrail egemenliğine karşı ‘çeşitli düzeylerde’ mücadele eden ‘Direniş Ekseni’ adlı bir ittifak sistemi var. Direniş Ekseni, hedefini Amerika’nın İsrail liderliğinde bir bölgesel düzen kurma stratejisini etkisiz kılmak olarak açıklıyor. ‘Direniş Ekseni’nin mücadelesinin ‘düzeyleri’ de Amerika’nın İsrail liderliğinde bölgesel düzen kurma stratejisi çerçevesinde uygulamaya koyduğu planlara göre şekilleniyor.

Örneğin Amerika 2003’te Irak’ı işgal ettiğinde söz konusu stratejisi çerçevesinde ‘Büyük Ortadoğu Projesi’ (BOP) planını açıklamıştı. Hatırlanacağı üzere 8-10 Temmuz 2004 tarihinde Amerika’nın Georgia eyaletine bağlı Sea Island bölgesinde yapılan G8 zirvesinde BOP’un genel olarak benimsendiği resmi bir bildiriyle açıklanmış ve Amerikan müttefiki ülkeler arasında da bu proje doğrultusunda rol dağıtımı yapılmıştı.

İşgal edilen Irak’ta model bir devlet kurulacak ve diğer bölge ülkeleri de bu modele göre yeniden düzenlenecekti. BOP’un özeti buydu.

Amerika’nın Irak’ı işgali BM Güvenlik Konseyi’ne hatta Avrupalı müttefiklerinin itirazlarına rağmen gerçekleşmişti. Yani tüm dünyayı çiğneyerek Irak’ı işgal eden Amerika’nın BOP projesini gerçekleştirmesini önleyebilecek bir güç de gözükmüyordu. Çünkü diğer ülkeler ya projeye destek vererek Amerika tarafından ödüllendirilmek istiyor veya sessiz kalarak Amerikan şerrinden korunmaya çalışıyordu.

Örneğin dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan da projenin ilgili kısmında dönemin Yemen Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih’le birlikte rol almış ve bunu “BOP’un eş başkanıyız” diye açıklamıştı.

Irak’ta 30 Ocak 2005’te başlayıp 17 Aralık 2005’te sonra eren siyasi süreçler sonunda Amerika’nın öngördüğü devlet modeli kurulamadığı için BOP başarısız oldu. Bu yüzden de 2004’te herkesin hararetle tartıştığı BOP, 2005’ten sonra çöp oldu.

BOP neden kurulamadı? Çünkü Direniş Ekseni, İran Kudüs Gücü Komutanı General Kasım Süleymani’nin belirlediği çok yönlü bir stratejiyle Amerika’nın Irak’ta öngördüğü model devleti kurmasına izin vermedi.

Direniş Ekseni tıpkı şimdi olduğu gibi o dönemde de ‘yıpratma savaşı’ stratejisi izledi. Yani şimdi nasıl İsrail ve müttefiklerine karşı açık bir savaş ilan edilmediyse o dönemde de Amerika ve müttefiklerine karşı açık bir savaş ilan edilmedi. Ancak hem Irak’taki siyasi gruplar organize edilerek siyasi düzeyde hem de direniş grupları desteklenerek askeri düzeyde mücadele verildi ve Amerikan modeli sabote edildi.

Halbuki Amerika on binlerce askeriyle Irak’ta mutlak hakimdi ve Irak’taki birçok siyasi grup da yeni düzende hâkim rolü kapabilmek için Amerika’yla işbirliğine can atıyordu. Amerikan rejimi 30 Ocak 2005 öncesinde tayin ettiği geçici hükümetle Irak’ta nasıl bir devlet istediğini ortaya koymuştu; ancak 30 Ocak- 17 Aralık 2005 arasındaki 11 aylık siyasi süreçler Irak’ta Amerika’nın değil, General Kasım Süleymani’nin öngördüğü devlet modelini ortaya çıkardı.

Amerikan müttefiki Arap rejimleri de işte bu yüzden Amerika’yı Irak’ı İran’a altın tepside sunmakla, ‘Şii Hilali’ kurulmasına zemin hazırlamakla suçladı. Obama bu yüzden Irak’tan çekilme vaadiyle başkan seçilebildi. Trump bu yüzden “trilyonlarca dolar harcadık ama ne kazandık hiç” diye isyan ediyor.

BOP projesi Direniş Ekseni’nin siyasi ve askeri düzeylerdeki mücadelesiyle çöpe gönderildi; ancak Amerikan rejiminin İsrail liderliğindeki bölge düzeni kurma stratejisi varlığını sürdürüyor.

Bu strateji 2011’deki ‘Arap Baharı’ ile yeniden uygulanma şansı buldu. BOP’a şiddetle tepki gösteren bölge ülkeleri ve halkları da ‘Arap Baharı’nı şiddetle destekledi. Halbuki Arap Baharı, BOP’un yeniden güncellenmesinden başka bir şey değildi.

ABD ve bölgedeki müttefikleri 2011’de devrilen Hüsnü Mübarek ile Zeynelabidin bin Ali’nin yerine Mısır ve Tunus’ta Amerikan yanlısı rejimler kurmak, Bahreyn ve Yemen’deki Amerikan yanlısı rejimleri muhafaza etmek ve Suriye ve Libya gibi Amerikan karşıtı devletleri ise yok etmek için muazzam bir işbirliği yaptı.

Mısır, Tunus, Bahreyn ve Libya’da başarılı oldular; ancak Direniş Ekseni onları Suriye ve Yemen’de bir kez daha hezimete uğrattı.

20 yıllık bu özetin sorunuzla doğrudan ilgili olmadığının farkındayım; ancak İsrail ve Amerikan rejiminin çıkarlarının neden bugünlerde hedef olduğunu, hedef alanların kimler olduğunu ve amaçlarının ne olduğunu açıklayabilmek için bu özet gerekliydi diye düşünüyorum.

Şimdi sorunuza doğrudan cevap vereyim. Hayır bu üssün hedef alınmasının özel bir anlamı yok. İsrail liderliğinde bölgesel düzen kurma stratejisinin sahibi olan Amerika’nın ve Gazze’de soykırım yapan İsrail rejiminin bölgedeki tüm varlıkları Direniş Ekseni bileşenlerinin hedefi.

Irak İslami Direnişi, Irak ve Suriye’deki Amerikan üslerini ve İsrail işgali altındaki hedefleri vuruyor.

Yemen İsrail gemilerini ve İsrail çıkarlarını savunmak için kendisiyle savaşan Amerika ve İngiliz gemilerini vuruyor.

Hizbullah ise Lübnan sınırındaki İsrail askeri altyapısını vuruyor. Bu operasyonlar Gazze savaşı durduruluncaya kadar sürecek; ancak Amerika’nın stratejisi değişmeyeceği için bir başka zaman ve yerde tekrar devam edecek.

Direniş Ekseni, Amerika ve müttefiklerine karşı doğrudan açık bir savaş açamıyor. Çünkü böylesi bir savaşta sadece Batılı ülkelerin değil, bölgedeki ülkelerin de düşmanlığını çekeceğini biliyor. Bu yüzden zamana yayılan yıpratma savaşı veriyor. Gözüken o ki bu savaş Amerikan rejiminin bölgedeki askeri varlığı ve İsrail liderliğindeki bölge düzeni kurma stratejisi devam ettikçe sürecek.

ABD’nin nasıl bir karşılık vermesini bekliyorsunuz İran sınırları içerisine bir misilleme saldırısı öngörüyor musunuz?

Hayır, Direniş Ekseni nasıl kendi potansiyelinin ve gücünün farkında olduğu için Amerika’ya karşı açık ve doğrudan bir savaş açmıyorsa, Amerikan rejimi de kendi potansiyelini ve risklerini bildiği için ‘yıpratma savaşına’ açık ve doğrudan savaş ilan ederek karşılık vermiyor. Yani iki taraf da çatışmaların yıpratma savaşı düzeyinde kalmasını kendi çıkarlarına uygun buluyor.

Bu yüzden de Direniş Ekseni bileşenleri Amerikan ve İsrail hedeflerini vururken Amerikan ve İsrail rejimleri de Direniş Ekseni’nin İran dahil tüm bileşenlerine suikastlar veya noktasal saldırılarla karşılık veriyor.

Geçen hafta Pentagon’un Suriye’den çekilme planı üzerinde çalıştığına dair haberler yayıldı. Yaklaşan seçim nedeniyle savaş karşıtı oylar için sızdırılan bir haber de olabilir ancak Washington’da Suriye’den çekilme yönünde güçlü sesler olduğu biliniyordu. Bu saldırı, Washington’daki çekilmeye yönelik sesleri nasıl etkiler? Daha da güçlendirir mi yoksa tam tersi bir etki mi yapar?

Amerikan rejimi, 2014’ten beri IŞİD bahanesiyle Suriye’de bulunuyor. Ancak Suriye’deki asıl varlık sebebi Direniş Ekseni’nin İran’dan başlayıp Irak ve Suriye üzerinden Lübnan’a ve Lübnan’dan da hiç kimsenin bilmediği kanallarla Gazze’ye ulaşan lojistik ikmal koridorunu kesmek.

3 aylık vahşi bombardımana rağmen Gazze’de herkesi hayretler içerisinde bırakan direniş askeri altyapısı bu koridorun sonucu. Amerika ve müttefikleri ‘Arap Baharı’ sırasında Suriye’de ‘devrim’ yapabilseydi bu koridor yok olacak ve Lübnan da Gazze’nin kaderine mahkûm edilecekti.

Amerika ve müttefikleri Suriye’de Direniş Ekseni’ne yenildiği için Amerika askeri varlığıyla bu koridorun kullanımını engellemeye çalışıyor. Bunu yaparken de hiçbir maddi külfet altına girmediği gibi yağmaladığı Suriye petrolü ve tahılı sayesinde para kazanıyor ve paralı askerlerini finanse ediyor.

Bu şartlar altında Amerikan rejiminin Suriye’den çekilmesini beklemek gerçekçi gözükmüyor. Amerikan rejiminin Suriye’den çekilmesi Irak’taki varlığıyla doğrudan ilişkili. Çekilme konusunun bugünlerde gündeme gelmesi de tamamen Irak’la ilgili bir durum.

Hatırlanacağı üzere Amerikan rejiminin General Kasım Süleymani’ye yönelik terörist saldırısının ardından Irak parlamentosu Amerikan askerlerinin Irak’tan çekilmesini öngören bir karar almıştı. Ancak Irak’taki çok parçalı siyasi yapı ve Irak’ın işgalden bu yana ekonomik olarak Amerika’ya bağımlılığı Irak hükümetinin bu kararı uygulamasına izin vermedi.

Amerikan rejiminin misilleme gerekçesiyle Irak Halk Seferberlik Güçlerine yönelik saldırıları Irak hükümetini içeride zor durumda bırakıyor. Çünkü Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) Irak silahlı kuvvetlerinin bir parçası ve yasal olarak başbakana bağlı. Dolayısıyla Irak başbakanları, kendisine bağlı resmi bir gücün, ülkede sözde terörle mücadele için bulunan yabancı güçler tarafından vurulmasını kendi kamuoyuna izah edemiyor.

Bu yüzden de Irak meclisinin 2020 tarihli kararına atıf yaparak Amerika’ya çekilmesi yönünde baskı yapıyor. Amerikan rejiminin Irak’a karşı kullanacağı kozlar oldukça istediğinde tıpkı Adil Abdülmehdi hükümeti örneğinde olduğu gibi hükümetleri devirebiliyor. Üstelik de bunu “Irak halkının talebi” ile ve İran’ı suçlatarak yapabiliyor.

Irak İslami Direnişi’nin Gazze’ye destek için Amerikan hedeflerine yaptığı saldırılar çekilme konusunu yeniden gündeme getirmiş olsa da Amerikan rejimi henüz Irak’ta, 1983’te Lübnan’dan kaçmasını gerektiren şartlar oluştuğunu düşünmüyor.

Hizbullah’ın 1983’teki operasyonunda yüzlerce deniz piyadesini kaybeden Amerika, Lübnan’dan açıkça kaçmıştı. Ürdün’deki operasyonun Amerika’yı Irak’tan kaçmaya zorlayacağını sanmıyorum. Ayrıca Amerikan rejiminin Irak’tan çekilmedikçe Suriye’den de çekileceğini düşünmüyorum.

□ ABD bir yandan savaşın bölgeye yayılmasını istemediğini söylüyor diğer yandan Husilere yapılan saldırılar gibi adımları, bu riski artırıyor. Özellikle bu saldırı ve ABD’nin vereceği olası yanıt, savaşın yayılmasına yol açabilir mi?

Bir önceki soruda söylediklerim bu soru için de geçerli. İki taraf da çatışmaları ‘yıpratma savaş’ düzeyinde tutmayı kendi çıkarına görüyor. Yemen, Irak Direnişi ve Hizbullah, İsrail rejimi ve yandaşlarına, açık ve doğrudan savaş ilan etmeden onları açık ve doğrudan savaşın etkilerine maruz bırakıyor.

İsrail rejimi ve yandaşları, Direniş Ekseni’nin bileşenlerine açık ve doğrudan savaş başlatarak sonuç alabileceğini düşünseydi bunu şu üç ayı aşkın zaman içerisinde defalarca yapardı. Sadece Yemen’in operasyonları bile kendileri açısından küresel ölçekte ekonomik kayıplara mal oluyor ancak bir koalisyon kurmayı bile başaramıyorlar. Amerikan rejiminin koalisyonuna katılmayan ülkeler Gazze’yi veya Yemen’i destekledikleri için bu kararı alıyor değil. Yemen’e karşı savaşla hiçbir sonuç alamayacaklarını bildikleri ve savaşın kendilerine çok daha pahalıya mal olacağını gördükleri için Amerikan rejiminin koalisyonundan uzak duruyorlar.

Zira Yemen Bab el-Mendeb silahını şu an sadece İsrail’e giden gemiler için kullanıyor. Amerikan rejiminin müttefiki dahi olsa şu an kendi deniz ticaretini ilgilendirmeyen hangi ülke sırf İsrail rejiminin çıkarı için kendi ticaretini Yemenlilere hedef yapmak ister?

Dolayısıyla mevcut şartlarda bariz bir değişim olmadıkça Direniş Ekseni ile ‘soykırım ekseni’ arasındaki savaşın ‘yıpratma savaşı’ düzeyinde kalacağını ve bölgesel savaşa dönüşmeyeceğini düşünüyorum.

Amerikan rejimi blöf yoluyla sonuç alabilmek için ‘bölgesel savaş’ tehdidini gündeme getiriyor olabilir; ancak böyle bir savaşın sonunda, sadece İsrail liderliğindeki bölgesel düzen stratejisini değil, İsrail rejiminin varlığını kaybedebileceğini çok iyi biliyor.

İsrail dışarıdan göçle var olabilen yapay bir devlet, stratejik derinliği yok ve Hayfa’daki kimyasal tesisler ve Dimona’daki nükleer tesis düşünüldüğünde ‘kitle imha silahlarının’ üzerinde oturuyor.

Direniş Ekseni’nin devlet bileşenlerini boş verin, sadece Hizbullah bile İsrail’in üzerinde oturduğu Hayfa’daki kimyasal, Dimona’daki nükleer ‘bombayı’ patlatmaya kadir ve bunu da en iyi İsrailliler biliyor. Amerika, İsrail için Pirus zaferi istemiyor.

Ortadoğu

Barrack, Golan Tepeleri açıklamasından çark etti

Yayınlanma

ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack, İsrail’in BM kararlarını ihlal ederek Golan Tepeleri’ni hâlâ işgal ettiği yönündeki açıklamalarından geri adım attı.

Barrack, Golan üzerindeki İsrail egemenliğini tanıyan ABD politikasının değişmediğini belirterek, yaptığı açıklamaların söz konusu bölgenin tarihsel durumunu yansıttığını ve BM’nin tutumunu desteklemek amacıyla yapılmadığını savundu

İsrail, 1967 Savaşı’nda Golan Tepeleri’ni Suriye’den ele geçirdi ve 1981’de burayı ilhak etti. Birleşmiş Milletler ve uluslararası toplumun büyük çoğunluğu, bu bölgeyi işgal altındaki Suriye toprağı olarak kabul ediyor ve İsrail’in ilhakını tanımıyor.

2019 yılında Trump, on yıllardır süren ABD politikasını tersine çevirerek, İsrail’in bu bölge üzerindeki egemenliğini tanımıştı.

Büyükelçi, cuma günü Lübnan asıllı Avustralyalı girişimci Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, İsrail’in söz konusu bölgeyi “hâlâ” işgal ettiğini söylemişti.

Barrack daha sonra bunun, Golan konusunda “Birleşmiş Milletler’in tutumuna bir destek değil”, bölgenin tarihsel statüsüne ilişkin bir açıklama olduğunu söyledi.

Pazar günü Associated Press’e yaptığı açıklamada, “Golan’a ilişkin ABD politikası 2019 yılında Başkan Trump tarafından belirlenmiştir ve bu politika değişmemiştir,” dedi.

Barrack, son İsrail-Hizbullah savaşının ardından İsrail güçlerinin güneyin bazı bölgelerini işgal ettiği Lübnan’da neden ilhakın gerçekleşmeyeceğini öngördüğünü açıklamayı amaçladığını ve toprak haritaları yerine müzakere yoluyla varılan anlaşmaların daha kalıcı olduğunu savunmak istediğini belirtti.

Ayrıca Golan’ı, “zorla ele geçirilen toprakların nesiller boyu ihtilaf konusu olmaya devam ettiği”ne dair bir örnek olarak gösterdiğini de ekledi.

Cuma günkü röportajda Barrack, geçen hafta başında İsrail’in Suriye’nin kuzeyindeki Ebu Zuhur hava üssüne düzenlediği saldırıları da eleştirmişti. İsrailli yetkililer, saldırıların Türkiye’nin üste varlık kurmasını engellemeyi amaçladığını belirtmişti.

Barrack’ın Golan ile ilgili açıklamaları Washington’da da tepkilere yol açtı.

Floridalı Cumhuriyetçi Senatör Rick Scott, X platformunda, büyükelçinin Trump’ın bu bölge üzerindeki İsrail egemenliğini tanıdığını “unutmuş” gibi göründüğünü yazdı.

Öte yandan Barrack, İsrail’in geri çekilmesi ve Hizbullah’ın silahsızlandırılması konusunda İsrail ile Lübnan arasında devam eden müzakerelere ilişkin değerlendirmesine yöneltilen eleştirilere yanıt verdi.

Barrack, “(Müzakere) masasında iki kişinin –Hizbullah ve İran’ın– eksik olduğunu” söylemişti.

Bu sözler, Barrack’ın Tahran ve Hizbullah’ın ABD destekli müzakerelere katılması gerektiğini kastettiği yönünde spekülasyonlara yol açtı.

Pazar günü Barrack, ABD’nin Hizbullah ile müzakere etmediğini vurguladı fakat “söz konusu silahların İran tarafından tedarik edildiğini ve finanse edildiğini” belirttiğini, bunun da bu silahların akıbetine ilişkin müzakereleri zorlaştırdığını ifade etti.

Barrack, AP’ye verdiği demeçte şunları söyledi:

“Sorunun zorluğunu anlatıyordum, yeni bir müzakere masası önermiyordum. Hizbullah, yabancı terör örgütü olarak tanımlanmıştır. Biz onunla müzakere etmiyoruz ve söylediklerimin hiçbir kısmı aksini ima etmiyor.”

Ayrıca, Lübnan’ın güneyindeki Şii topluluklara Tahran’ın sağladığı mali desteğin yerini kimin alacağını sorgulayan açıklamalarını da savundu ve bu tür soruları gündeme getirmenin “kimseye bir hak tanımak anlamına gelmediğini” belirtti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

İran askeri doktrinini savunmadan taarruza kaydırdı

Yayınlanma

İran ordusu, ülkenin askeri doktrininin savunma odaklı yapıdan taarruz niteliğine kaydığını duyurdu. Tuğgeneral Muhammed Ekreminiya, yeni yaklaşım çerçevesinde Tahran’ın her türlü saldırgan eyleme derhal ve daha geniş çaplı yanıt vereceğini açıkladı.

İran ordusu, ülkenin askeri doktrininin savunma esaslı yaklaşımdan taarruz doktrinine doğru kaydığını bildirdi. İran Ordusu Sözcüsü Tuğgeneral Muhammed Ekreminiya, Donya-e Eqtesad gazetesine konuştu.

Söz konusu değişimin ABD ve İsrail ile yaşanan son çatışmalar sırasında görünür hale geldiğini belirten Ekreminiya, İran’ın gelen saldırılara çok daha hızlı tepki vermeye ve daha kapsamlı karşı saldırılar düzenlemeye başladığını kaydetti.

Ekreminiya, “Ülkenin askeri doktrini savunmadan taarruza doğru ilerliyor” değerlendirmesini yaptı.

Taarruz odaklı yeni yaklaşımın mutlaka önleyici operasyonlar icra edileceği anlamına gelmediğini vurgulayan Ekreminiya, buna karşılık son çatışma sırasında İran’ın, düşman kanadından gelecek saldırı henüz başlamadan önce Ürdün’deki bir ABD üssünü vurduğunu ifade etti.

Ordu sözcüsü, İran’ın benimsediği yeni yaklaşımın ülkeye yönelik her türlü saldırgan eyleme anında karşılık verilmesini öngördüğünü, verilecek yanıtın ise bizzat saldırının kendisinden çok daha kapsamlı olabileceğini dile getirdi.

ABD, İsrail ile birlikte şubat ayı sonunda İran’a yönelik savaş başlattı. Saldırılar 28 Şubat’ta başlarken, Tahran yönetimi de buna karşılık bölgedeki İsrail hedefleri ile ABD askeri tesislerine misilleme darbeleri indirdi.

Taraflar nisan ayında geçici bir ateşkes mutabakatına vardı. Ateşkesin ardından taraflar, diğer ülkelerin arabuluculuğunda müzakereleri sürdürdü.

Tahran ve Washington 18 Haziran’da bir mutabakat zaptı imzaladı ancak kısa süre sonra çatışmalar yeniden başladı. Ateşkesin bozulmasının ardından İran, Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını duyurdu.

ABD Başkanı Donald Trump ise bu karara karşılık olarak boğazı Amerikan toprağı ilan etti ve Truth Social isimli sosyal medya platformundaki hesabından buna dair bir görsel paylaştı.

Donald Trump, 20 Ağustos’ta İran’a karşı eşi benzeri görülmemiş bir tecrit tehdidinde bulunarak en yıkıcı ekonomik operasyonun başlatıldığını açıkladı. Trump paylaşımında, “İran İslam Cumhuriyeti’ne bir anlaşmaya varabilmesi için benden daha büyük bir fırsat sunan hiç kimse olmadı. Kendileri açısından bir trajedi olarak, bu fırsatı değerlendirmediler” ifadelerine yer verdi.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Mekke Anlaşması için İran iddiası: Tahran teklifi inceliyor

Yayınlanma

İran Parlamentosu resmi haber ajansının başkanı Mehdi Rahimi, Tahran’ın Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na katılım daveti aldığını açıkladı. Henüz üye ülkelerin dışişleri bakanlıklarınca resmi olarak doğrulanmayan teklifin Tahran yönetimi tarafından değerlendirildiği bildirildi.

İran Parlamentosunun resmi haber ajansının başkanı Mehdi Rahimi, 23 Ağustos’ta el-Meyadin’e verdiği mülakatta, Tahran’ın Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye tarafından imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na katılım daveti aldığını ve bu teklifi değerlendirdiğini açıkladı.

Rahimi, “Batı Asya ülkelerinin bölgesel bir güvenlik şemsiyesi oluşturma çabalarını” memnuniyetle karşıladıklarını belirterek İran’ın uzun süredir bu yönde bir girişimi savunduğunu ifade etti. İran’la yaşanan son savaşın, Washington’ın bölgedeki müttefiklerine güvenlik sağlama vaatlerini yerine getirmek yerine Batı Asya’yı istikrarsızlaştırdığını herkese gösterdiğini ekledi.

İran’ın ittifaka davet edildiği yönündeki açıklama, ülkenin Dışişleri Bakanlığı veya anlaşmanın tarafı olan üç üye ülke tarafından henüz resmi olarak doğrulanmadı.

Söz konusu ortak savunma anlaşması, 7 Ağustos’ta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif tarafından imzalandı. NATO Antlaşması’nın 5. maddesine benzer bir ortak savunma ilkesi getiren anlaşmaya göre, üç ülkeden herhangi birine yönelik saldırı tüm üyelere yapılmış kabul edilecek.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, 10 Ağustos’ta yaptığı açıklamada Tahran’ın ittifakın kurulmasından “endişe duyması için herhangi bir neden bulunmadığını” söylemişti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suudi Arabistan merkezli Şarku’l Avsat gazetesinde 12 Ağustos’ta yayımlanan yazılı mülakatında, anlaşmanın yalnızca mevcut üyelerle sınırlı olmadığını ve Ankara’nın paktın bütün bölge ülkelerini kapsayacak biçimde genişlemesini istediğini belirtmişti.

Erdoğan mülakatta şu ifadeleri kullandı: “Vizyonumuz üç ülkeyle sınırlı değil. Anlaşmanın büyümesini, belki bir gün bölgedeki bütün ülkelerin bu şemsiye altında bir araya gelmesi için uygun koşulların oluşmasını arzuluyoruz. Bu, bölgede kalıcı istikrarın sağlanması yönünde atılabilecek en uygun adım olacaktır.”

Erdoğan ayrıca girişimin “günübirlik ortaya çıkmadığını”, teklifin üç imzacı ülke ile diğer bölge devletleri arasında daha önce de defalarca gündeme geldiğini vurguladı.

Anlaşmanın, ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaş ile bunun zincirleme küresel etkilerine verilmiş bir tepki olarak görülmesinin yanlış olacağını kaydetti.

Ortak savunma anlaşmasına yönelik girişimler, ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a karşı başlattığı savaşın ardından hız kazandı. İran’ın misillemelerinin ABD üslerine ev sahipliği yapan Körfez ülkelerini ağır biçimde vurması, bu ülkelerde Washington’ın sağladığı güvenlik şemsiyesinin değeri konusunda kuşkular doğurdu.

Erdoğan’ın üçlü savunma anlaşmasının yeni katılımlara açık olduğunu duyurmasının ardından üç Suudi kaynak, Middle East Eye’a yaptıkları açıklamada Riyad’ın Mısır’ın pakta dahil edilmesine karşı çıktığını aktardı.

Kaynaklar, bu yaklaşımın gerekçesi olarak Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi yönetiminin bölgesel tercihlerinden duyulan rahatsızlığı ve Kahire’nin geçmişte sahip olduğu stratejik ve askeri ağırlığı artık taşımadığı yönündeki değerlendirmeyi gösterdi.

Tahran Mekke paktına katılım için kurucu rol talep etti

Öte yandan İran’da Düzenin Maslahatını Teşhis Komitesi Genel Sekreteri Tümgeneral Muhsin Rızai, ülkesinin Mekke paktına ancak anlaşmanın prensiplerini belirleyen bir “kurucu ortak” olarak katılabileceğini söyledi.

Rızai, 22 Ağustos’ta devlet televizyonu IRINN’e yaptığı açıklamada İran ve Mısır’ın bu tür düzenlemelerin dışında bırakılamayacağını, iki ülkenin anlaşmanın temel prensiplerinin şekillendirilmesinde rol oynaması gerektiğini belirtti.

Rızai, “İran ve Mısır bu tür anlaşmalarda yer almamazlık edemez ancak kurucu olarak, orada imzalanan belgelerin fikirsel çerçevesini oluşturan taraflar olarak yer almalıdırlar” dedi.

Mekke paktına değinen Rızai, “bu dostların” kendi aralarında bir anlaşma yapıp ardından İran’dan bunu onaylamasını istemelerinin kabul edilemez olduğunu söyledi.

İran’ın dini lideri Mücteba Hamaney’in kıdemli danışmanlarından Rızai, girişimin ABD’nin bölgedeki etkisinin zayıflaması ve Washington’ın rolünü azaltma kararı olarak tanımladığı gelişmelerden kaynaklandığını savundu.

Rızai, “Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan’daki dostlarımız ve kardeşlerimiz bir anlaşma imzaladı. Neden? Çünkü Amerika onlara ‘Hoşça kalın, gidiyoruz’ dedi” ifadelerini kullandı.

Rızai, ülkelerin ABD’nin bölgedeki varlığının azalmasıyla oluşan boşluğu doldurmaya çalıştığını, bu boşluğun da İran’ın Washington ile yürüttüğü mücadele sonucunda ortaya çıktığını söyledi.

“Amerika’nın bölgedeki zayıflığı ve ortaya çıkan boşluk, İran milletinin savaş ganimetidir” diyen Rızai, diğer ülkelerin de ABD’nin geri çekilmesi olarak nitelediği gelişmelerden yararlanmaya çalıştığını belirtti.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, 10 Ağustos’taki açıklamasında anlaşmaya ilişkin büyük ölçüde tarafsız bir tutum sergilemiş ve paktı bölgedeki güvenlik anlayışının değiştiğinin bir göstergesi olarak nitelendirmişti.

Bekayi, İran’ın üç kurucu ülkeyle temas halinde olduğunu ve girişim hakkında bilgilendirildiğini söylerken, Tahran’ın anlaşmaya katılma ihtimaline de açık kapı bırakmıştı.

Galibaf: ABD İsrail uğruna müttefiklerinin güvenliğini zayıflatıyor

Bölgesel güvenliğe ilişkin ayrı bir açıklama da İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf’tan geldi.

Galibaf, 22 Ağustos’ta X platformundaki paylaşımında Tahran’ın yeni bölgesel güvenlik ve ekonomik düzenlemelerin oluşturulmasına ilişkin komşu ülkelerden mesajlar aldığını söyledi.

Bu temasların ABD’nin “İsrail uğruna” müttefiklerinin güvenliğini zayıflattığı bir dönemde gerçekleştiğini belirten Galibaf’ın açıklaması, Washington ile Tahran arasındaki gerilimin sürdüğü bir döneme rastladı.

ABD Başkanı Donald Trump da 19 Ağustos’ta sosyal medya hesabından İran’a karşı “bir ülkeye karşı şimdiye kadar uygulanan en yıkıcı ekonomik operasyonu” başlatma sözü vermişti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English