Bizi Takip Edin

Diplomasi

ABD dışındaki Batı ülkeleri Çin kartını kullanıyor

Yayınlanma

Bazı Batı ülkelerinin hükümetleri, Trump yönetimine bağımlılıktan kurtulmak için siyasi ve ekonomik alternatifler arayarak Çin ile daha yakın ilişkiler kurmaya başlıyor.

Bu, ABD’nin Kuzey Amerika ve Avrupa’daki müttefiklerini diz çöktürme çabalarına bir tepki niteliğinde.

German Foreign Policy’de yer alan analize göre Washington tarafından ilhak tehdidiyle karşı karşıya kalan Kanada, geçen hafta Çin ile stratejik ortaklık anlaşması imzalayan ilk ülke oldu.

Başbakan Mark Carney, Davos’taki Dünya Ekonomik Forumunda (WEF) yaptığı ve büyük yankı uyandıran konuşmasında, büyük güçlerin artık kendilerine “kısıtlamalar getirmedikleri” için “dünya düzeninde bir kırılma” yaşandığını belirterek bu kararı haklı çıkardı ve boyun eğmekten kurtulmanın tek yolunun diğer devletlerle işbirliği yapmak olduğunu söyledi.

Birleşik Krallık da Çin Halk Cumhuriyeti ile ilişkilerini yeniden kurmaya çalışıyor. Berlin ve Brüksel’den ise çelişkili sinyaller geliyor. Avrupa Dış İlişkiler Konseyi (ECFR), ABD’nin güç politikasının sonuçları hakkında, “Trump, Çin’i yeniden büyük yapıyor,” iddiasında bulundu.

Çin ile ilişkilerde Kanada öne geçti

Kanada Başbakanı Mark Carney, salı günü Davos’ta yaptığı konuşmada, “dünya düzeninde bir kırılma” ve “büyük güçler arasındaki jeopolitik ilişkilerin artık kısıtlamalara tabi olmadığı acımasız bir gerçekliğin başlangıcı” olduğunu belirtmişti.

Carney, Batı ülkelerinin son yıllarda ve on yıllarda sürekli olarak başvurduğu sözde kurallara dayalı uluslararası düzenin çifte standartlara dayandığını kabul etti; ticaret kuralları “asimetrik” bir şekilde uygulanmış ve yasa, “sanığın veya mağdurun kimliğine bağlı olarak” değişen derecelerde ciddiyetle uygulanmıştı.

Uzun bir süre boyunca bu durum Batı için kârlı olmuştu. Fakat bugün Kanada gibi ülkeler için durum farklı. Carney’e göre büyük güçler iktisadi savaşlarla diğer ülkeleri boyun eğdirmeye çalışıyorlardı.

Orta güçlerin karşı karşıya olduğu sorun, ona göre “yeni gerçekliğe uyum sağlamak” değil, zaten “herkes uyum sağlamak zorunda.” Carney izolasyonizm konusunda uyarıda bulunarak, farklı çıkarlar için farklı koalisyonlar, sınırsız bir dış politika olan “değişken geometri”yi tercih ettiğini açıkladı.

Çin ile stratejik ortaklık

Kanada şimdi böyle bir politikayı uygulamaya başladı. Ocak ortasında, Başbakan Carney’in 2017’den bu yana bir Kanada hükümet başkanının ilk ziyareti olan Pekin ziyareti sırasında, Çin ile yeni bir “stratejik ortaklık” anlaşması imzaladı.

Bu ortaklık, diğer şeylerin yanı sıra, enerji sektöründe güçlü bir işbirliği öngörüyor: Carney, Pekin ziyareti sırasında ülkesinde Çin enerji yatırımlarını teşvik etti. Özellikle Kanada, Çin’den ithal edilen elektrikli otomobillerin gümrük vergilerini yüzde 100’den yüzde 6,1’e düşürüyor ve bu indirim 49.000 adede kadar geçerli olacak. Ayrıca Çinli şirketler, Kanada’da elektrikli otomobil tedarik zincirlerinin kurulmasına yardımcı olacak.

Çin ise, Kanada’nın elektrikli otomobillerine uyguladığı yüzde 100’lük gümrük vergisine misilleme olarak daha önce uyguladığı yüksek gümrük vergilerini düşürmeyi kabul etti. Kanada, 2030 yılına kadar Çin’e ihracatını yüzde 50 artırmak istiyor.

Daha yakın siyasi işbirliği de planlanıyor: Carney, kasım ayında Shenzhen’de yapılacak APEC zirvesi için Çin’e tekrar gitmek istiyor. Ottawa, böylece Washington’un Pekin ile ilişkilerini mümkün olduğunca kesmesi yönündeki baskısından tamamen kaçınıyor. Aynı zamanda, baskın ABD iş dünyasına alternatifler yaratıyor.

ECFR: Trump, Çin’i yeniden büyük yapıyor

Trump yönetiminin Kanada’ya boyun eğdirme girişiminin tersine sonuç vermesi ve ülkeyi Çin ile daha yakın işbirliğine itmesi, muhtemelen münferit bir vaka olarak kalmayacak.

Avrupa Dış İlişkiler Konseyi (ECFR) tarafından yakın zamanda yayınlanan bir anketin sonuçları da bunu doğruluyor. Anket, Kasım 2025’te dünya çapında 21 ülkede gerçekleştirilmiş ve çoğu ülkede ABD’yi ortak değer ve çıkarları olan bir müttefik olarak görenlerin oranının önemli ölçüde düştüğünü gösteriyor.

Örneğin Brezilya’da bu oran %29’dan %26’ya, İngiltere’de ise %37’den %25’e düştü. Buna karşılık, Çin’i böyle bir müttefik olarak görenlerin oranı Brezilya’da %24’ten %27’ye, Çin’e karşı geleneksel olarak yaygın bir reddedilme eğilimi olan Hindistan’da ise %11’den %22’ye yükseldi.

Neredeyse tüm ülkelerde, Çin Halk Cumhuriyeti’ni rakip veya hatta düşman olarak görenlerden daha fazla kişi onu müttefik veya ortak olarak görmeye başladı. Washington’un müttefikleri “yırtıcı ABD’nin kurbanı olmak”tan defalarca endişe duyarken, “dünya Çin’e açılıyor gibi görünüyor” diyen ECFR, anket analizine “Trump Çin’i nasıl yeniden büyük yapıyor” başlığını attı.

Kanada yalnız değil: Britanya’nın Çin ile sessiz flörtü

Aslında, Kanada’nın attığı adımlara benzer adımlar şimdi diğer Batı ülkelerinde de ortaya çıkıyor. Örneğin, haberlere göre, Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer önümüzdeki hafta Pekin’i ziyaret etmeyi planlıyor ve birkaç içerdekine göre, bu ziyaret sırasında yaklaşık on yıl önce kutlanan İngiliz-Çin ekonomik ilişkilerinin “altın çağı” yeniden canlandırılacak.

Salı günü Londra, yıllardır engellenen, Londra Kulesine yakın tarihi Royal Mint Court’ta Çin’in Avrupa’daki en büyük büyükelçiliğini inşa etme planlarını onayladı. Bu, Çin tarafı tarafından ikili ilişkileri güçlendirmek için gerekli bir iyi niyet göstergesi olarak görüldü.

Starmer’ın Pekin’e yapacağı ziyaretin yanı sıra, 2018’de kurulduktan sonra kapatılan önemli bir ekonomi forumu olan Birleşik Krallık-Çin CEO Konseyi yeniden faaliyete geçecek. Haberlere göre, büyük banka HSBC, petrol şirketi BP, Rolls Royce ve ilaç şirketi AstraZeneca gibi İngiliz şirketleri katılımla ilgilenirken, Çin tarafında ise Bank of China, China Mobile ve elektrikli otomobil üreticisi BYD de ilgi gösteriyor.

Fakat gözlemciler, dış güçlerin müdahalesi ve engellemesinin hâlâ oldukça olası olduğunu belirtiyor.

AB tereddütlü: Rusya ile denge kurma arayışı

Almanya ve AB’nin nasıl tepki vereceği belirsiz. Bir yandan Brüksel, elektrikli otomobiller konusunda Pekin’e yaklaşıyor.

Kasım 2024’te Avrupa Komisyonu, Çin’den ithal edilen elektrikli araçlara, ABD ile uyumlu şekilde, gümrük vergisi uygulamıştı fakat geçen hafta tavrını değiştirerek gümrük vergilerini bir kenara bırakıp Çin’den ithal edilen elektrikli otomobiller için minimum fiyat uygulayan kurallar getirdi.

Öte yandan Komisyon, Çinli şirketler Huawei ve ZTE’nin tüm bileşenlerini yasaklayacak yeni bir siber güvenlik düzenlemesi üzerinde çalışıyor ve bu da Çin ile çatışmayı daha da tırmandıracak.

Haberlere bakılırsa, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, yüksek profilli bir ekonomi heyetiyle birlikte şubat ayı sonunda Çin’e gidecek.

Geçen hafta Merz, Rusya’nın “bir Avrupa ülkesi” olduğunu savunarak uzun vadede “en büyük Avrupa komşusu” olan Rusya ile nihayet bir denge bulacaklarını umduğunu söylemişti. German Foreign Policy’ye göre böyle bir açıklama yıllardır düşünülemezdi. Bu, Batıda çatışmalar çıktığında Doğuda denge arayışına yönelme seçeneğini Alman tarihinde düzenli olarak tekrarlanan bir olgu olarak gündeme getiriyor.

Avrupa’yı askeri güç yapma planı

Perşembe günü Davos’ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumunda yaptığı konuşmada Merz, “bizi zorluklara ve tehlikelere maruz bırakacak” “yeni bir büyük güçler dünyasına eşiği aştığımızı” söylerken, bu nedenle “Avrupa’yı güçlendirmek gerektiğini” savundu.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen de salı günü, şu anki gibi “jeopolitik şokların” “yeni bir Avrupa bağımsızlığı biçimi oluşturma ihtiyacını” doğruladığını belirtmişti.

Leyen’e göre bu, “dostlarımız ve ortaklarımızla diyalog içinde” ama gerekirse de “rakiplerimizle de” yapılmalıydı.

Ne Merz ne de Leyen, Avrupa’nın geçmişte sıkça söylendiği gibi “sivil bir güç” olarak değil, büyük güçlere karşı bile istediği zaman savaş açabilecek, yüksek düzeyde silahlanmış bir askeri blok olarak güçlenmesi gerektiği konusunda hiçbir şüphe bırakmadı.

Diplomasi

Eski BM diplomatı von der Schulenburg: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü

Yayınlanma

Editörün notu: Avrupa Parlamentosu Üyesi ve eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı Michael von der Schulenburg, 25-26 Eylül tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında yaptığı konuşmada Avrupa Birliği’nin mevcut gidişatına dair değerlendirmelerde bulundu. Schulenburg, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından barışı tesis etmek amacıyla kurulan Birliğin artık bu misyonunu terk ederek tamamen savaş odaklı bir retoriğe teslim olduğunu belirtti. Avrupa’nın kıt kaynaklar, yüksek enerji maliyetleri, sanayisizleşme ve demografik kriz gibi yapısal sorunlarla boğuşurken etrafındaki aktif çatışma çemberiyle baş başa kaldığına dikkat çekti. Brüksel’in diplomasi ve arabuluculuk kabiliyetini yitirdiğini belirten kıdemli diplomat, 27 üye ülkenin Rusya ile müzakere masasına oturabilecek esneklikten ve ortak iradeden yoksun olduğunu dile getirdi.


Belirttiğiniz gibi, ben bir akademisyen değilim; savaşların ve barışın gerçek dünyasından geliyorum. Ömrümün neredeyse tamamını Avrupa’nın dışında geçirdim fakat son iki yılımı Avrupa Birliği’nde tamamladım ve karşılaştığım manzara beni derinden sarsıyor.

Bildiğiniz üzere Avrupa Birliği, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bir barış projesi olarak kuruldu. İkinci Dünya Savaşı’nın tekrarlanmaması, kıta ülkelerinin bir araya gelmesi ve dış dünyaya savaşlara mecbur kalınmayan barışçıl bir bütünleşme modeli sunulması amaçlanıyordu.

Gelgelelim bu durum bütünüyle değişti. Bugün gerek Parlamentoda gerekse resmi söylemlerde işittiğim kadarıyla, Avrupa Birliği’ndeki tartışmaların merkezine artık doğrudan savaş yerleşmiş durumda.

Bugün Avrupa Birliği’ni, gerçekleri bütünüyle inkâr eden, gerçekliği tamamen yadsıyan ve bu sebeple herhangi bir politika üretemez hale gelen bir teşekkül olarak tanımlıyorum.

Seminerimizin başlığı olan yeni dünya düzenine bir katkı sunulup sunulamayacağı meselesine gelirsek; bu katkının Avrupa Birliği’nden gelmeyeceği kesin.

Mesleki deneyimime daha yakın bir kıyaslama yapayım: Avrupa Birliği’ni Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya ile karşılaştırdığınızda, Birliğin dünyadaki faal savaşların büyük kısmıyla kuşatıldığını görürsünüz. Bahsettiğim diğer ülkelerin hiçbirinin etrafında bu denli yoğun çatışma yok.

Dahası, ABD’nin İran ve benzeri savaşları başlatıp ardından Atlas Okyanusu’nun gerisine çekilmesi gibi bir sorunla karşı karşıyayız; oysa bu savaşların neticeleri doğrudan Avrupa Birliği’nin kapı eşiğinde kalıyor.

İran’ı düşünüyorum; İsrail’in Suriye’den Lübnan’a, Batı Şeria’dan Gazze’ye kadar yürüttüğü pek çok savaşı düşünüyorum.

Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmayı, hemen ardından Afrika’daki Mali ve benzeri bölgeleri, elbette Sudan’ı aklıma getiriyorum. Şüphesiz bizim açımızdan en ağırı Ukrayna savaşı; zira doğrudan kendi kıtamızda cereyan ediyor.

Avrupa Birliği’ni diğer üç küresel güçle mukayese ettiğinizde, muhtemelen en kıt doğal kaynaklara sahip coğrafya olduğumuzu da fark edersiniz. Devasa bir demografik sorunumuz var; üstünü örtmeyi tercih ettiğimiz ama muazzam tesirler yaratacak bir nüfus dönüşümü yaşıyoruz. En pahalı enerjiyi biz tüketiyoruz. Karşılaştırmalı üstünlüğümüzü kaybettik; sanayisizleşmeyle yüz yüzeyiz. Ve elbette, dünyada Avrupa’yı ayrıcalıklı kılan yegâne unsuru, sosyal güvenlik ve refah sistemimizi de yitiriyoruz.

Böylesi bir tabloda, yalnızca kurumsal yapısıyla değil, ortak dış ve güvenlik politikası inşa ettiklerini öne süren üye devletleriyle birlikte Avrupa Birliği’nin son derece dirayetli durmasını, etrafında olup bitenlere etkin tepki vermesini beklersiniz.

Ha, bu arada Amerika Birleşik Devletleri’ni unuttum; Grönland’ı adeta kıskacına alıyorlar, zira imzaladıkları son anlaşmanın Grönland’ın tam denetimini ele geçirme yolunda ilk adım kanaatindeyim. Oysa orası bir Avrupa toprağı. Peki Avrupa Birliği ne yapıyor? Ortada ne bir dış politika var ne de güvenlik politikası; en azından benim görebildiğim kadarıyla yok. Bolca siyasi demeç veriyorlar.

Bu açıklamalar ekseriyetle Avrupa’nın yeniden silahlanması, nihayet askeri bir güce dönüşmemiz gerektiği iddialarıyla ve ahlaki nutuklarla dolu. Bilirsiniz, Birleşmiş Milletler’de hep şöyle deriz: Savaştan ve ahlaktan bahseden savaşı arzular; menfaatlerden söz eden ise çözüm arar.

Avrupa Birliği’nde menfaati diline dolayan kimseyi göremiyorum; durum son derece kaygı verici. Kendini ahlaken daima üstün gören birinin ikiyüzlülüğe sürüklenmesi an meselesidir. Açıkçası tüm bu hezeyanları dinlemek bazen ıstırap veriyor. Avrupa Birliği’nin geleceğini doğrudan tehdit eden bu çatışma çemberine karşı hiçbir siyasetimiz yok.

Kimseyle konuşamıyorsunuz. Müzakere masalarının hiçbirinde yer almıyoruz. Ne bir teklif sunuyoruz ne de arabuluculuk yapalım diyerek sürece müdahil olmaya çalışıyoruz; artık böyle bir irade kalmadı.

Üstelik üye devletlerin harcamalarını bir kenara bırakırsak, sırf Avrupa Birliği’nin diplomatik servisinin yıllık maliyeti 1 milyar dolar. 1 milyar dolar! Ne yaptıklarını anlamış değilim. Sahada kendileriyle bizzat karşılaştım; Avrupalı diplomatların tam olarak ne işle meşgul olduğuna dair en ufak bir fikrim yok.

Her neyse, şüphesiz en can alıcı mesele Ukrayna; ne de olsa kendi kıtamızda. İçinde bulunduğumuz kadar güvensiz bir ortamda, akla ilk gelmesi gereken şey Avrupa kıtasında barışı tesis etmektir. Ancak o zaman diğer sorunlarla ilgilenebiliriz.

Avrupa kıtasında barışın sağlanması, Rusya ile konuşmamızı, müzakere etmemizi ve bu çatışmaya bir şekilde çözüm bulmamızı gerektiriyor. Fakat bunu yapamıyoruz.

Kendi içimize öylesine kapandık ki, Rusya karşısında ortak bir müzakere tavrı belirlemekten aciziz; zira 27 üye ülke politika değişikliğinde uzlaşamıyor. Müzakereyi yürütecek temsilcinin atacağı adımlarda mutabık kalamıyorlar ve barış görüşmelerinin tabiatında bulunan esnekliği o kişiye tanımaya asla yanaşmıyorlar.

‘E3’ ülkelerinin (Almanya, Fransa, İngiltere) inisiyatif alacağını düşünseniz dahi, bu üçlünün çıkarları birbirinden o kadar kopuk ki, tabloyu daha da tehlikeli kılıyor. İngilizler doğuyla barış anlamına gelebilecek her şeyden nefret eder; zira gözlerini Atlantik’e dikmiş durumdalar ve sanırım 1850’lerden bu yana bunu büyük bir tehdit olarak görüyorlar. Böylesi bir barıştan en karlı çıkacak aktör Almanya olmasına karşın son derece akıl dışı davranıyor. Fransızlar da muhtemelen hoş karşılamayacaktır.

Neticede elimizde hiçbir şey yok. Sözlerimi bağlarken şunu vurgulamak isterim: Avrupa Birliği, önümüzdeki uzun dönem boyunca dünyada istikrarsızlık unsuru olmaya devam edecek.

Zaman ilerledikçe bu istikrarsızlığın kendi sınırlarının içine de sirayet edeceğini düşünüyorum. Bunu dile getirmek son derece acı: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü. Barışın yitirilmesiyle birlikte geleceğimiz ve gelecek nesiller ağır bedeller ödeyecek. Çok teşekkür ederim.

East-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez

Okumaya Devam Et

Diplomasi

AB ve Kanada, kapsamlı yeni bir ortaklık anlaşmasını duyuracak

Yayınlanma

AB ve Kanada, dijital ticaret engellerinin kaldırılmasından Ukrayna’ya ortak destek verilmesine ve orman yangınlarıyla mücadelede yatırım yapılmasına kadar uzanan kapsamlı yeni bir ortaklığı duyuracak.

29 Ekim’de başlayacak olan zirveye hazırlık amacıyla AB büyükelçilerine dağıtılan ve POLITICO tarafından elde edilen, iki tarafça yayınlanacak ortak bildiri taslağında, “Dünya, benzeri görülmemiş jeopolitik zorlukların yanı sıra ticaret, enerji, teknoloji, iklim ve kaynaklar alanındaki zorluklarla birlikte hızla değişiyor,” ifadesi yer alıyor.

AB ve Kanada, ABD Başkanı Donald Trump’ın ticaret savaşının yarattığı etkilerle boğuşurken stratejik bağlarını güçlendirmeye çalışıyor.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bu ay Kanada’yı AB’ye ortak üye olarak davet etmeyi önerdi.

Bu öneri, Trump’ın derhal gümrük vergisi uygulama tehdidinde bulunmasına yol açtı.

Taslak belgede, “Kanada ve AB, benzersiz ticaret erişimimiz, ortak değerlerimiz ve birbirini tamamlayan iktisadi güçlerimiz sayesinde daha derin ve daha entegre bir ilişki kurabilir,” deniyor.

Taraflar, Montreal’de düzenlenecek zirvede, kritik maden projelerine yönelik yatırımları hızlandırmak, tedarik zincirlerini güçlendirmek ve “piyasa dalgalanmalarını ve jeopolitik etkileri” hafifletmek amacıyla kritik kaynakları stoklamak da dahil olmak üzere tedarik güvenliğini artırmak istediklerini açıklamayı planlıyor:

“Stratejilerimizi ve standartlarımızı uyumlu hale getirecek, endüstrilerimizi birbirine bağlayacak ve hedeflerimizi halklarımız için en yüksek getiriyi sağlayacak sektörlere odaklayacağız. Buna, sıvılaştırılmış doğal gazdan hidroelektrik, güneş, rüzgâr ve nükleer enerjiye kadar, dünyanın büyük bir kısmının ihtiyaç duyduğu düşük karbonlu, güvenilir enerjinin geliştirilmesi de dahil.”

Ottawa ve Brüksel ayrıca, 2030 yılında Kanada ve Avrupa’da orman yangınlarıyla mücadele için kullanıma hazır olacak 50 adet De Havilland su bombardıman uçağının ortak satın alımını da duyuracak.

Von der Leyen, 15 Eylül’deki Birliğin Durumu konuşmasında, “Gönüllü olarak güçlerimizi birleştiriyoruz… Bir teknoloji ittifakı kuracağız. Savunma sanayi üslerimizi entegre edeceğiz. Kuzey Kutbu’nu amiral gemisi niteliğinde bir ortak proje haline getireceğiz. Enerji, kritik mineraller ve piller üzerinde çalışacağız. Yapay zeka, kuantum, siber ve iktisadi güvenlik alanlarında da işbirliği yapacağız,” demişti.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Avrupalı şirketlerden AB-ASEAN ticaret paktı çağrısı

Yayınlanma

Avrupalı şirketler, Avrupa Birliği’nin geçen hafta Filipinler ile yaptığı anlaşmada sağlanan ilerlemenin ardından ASEAN ile bölgeden bölgeye kapsamlı bir ticaret paktı yapılması çağrısında bulunuyor. Brüksel ise ticari ve siyasi ilişkilerini çeşitlendirmeye çalışıyor.

Avrupa Birliği’nin ayrıca Tayland ile yürüttüğü ticaret anlaşması müzakerelerini bu yılın sonuna kadar sonuçlandırması bekleniyor. Görüşmelerin 10. turu salı gününe kadar sürüyor. AB’nin bölgede halihazırda Singapur, Endonezya ve Vietnam ile ticaret anlaşmaları bulunuyor; Malezya ile de müzakereler devam ediyor.

Ancak şirketler, dünyanın en büyük iki ekonomisi olan Çin ve ABD ile rekabet ortamında AB’nin daha ileri giderek ASEAN’ın tamamıyla blok düzeyinde bir anlaşma yapmasını istiyor.

AB-ASEAN İş Konseyi İcra Direktörü Chris Humphrey, “Güneydoğu Asya, Avrupalı şirketleri güvenilir yatırımcılar olarak görüyor ancak bu şirketler Amerikan ve Çin hükümetlerinin tüm siyasi ve mali ağırlığıyla rekabet ediyor,” dedi.

Humphrey, Nikkei Asia’ya yaptığı açıklamada ikili anlaşmaların nihai hedef olmaması gerektiğini belirterek, Avrupalı şirketlerin özellikle enerji, sağlık, dijital hizmetler ve finansal hizmetler alanlarında uzun süredir bölgeden bölgeye bir ticaret anlaşması çağrısı yaptığını söyledi.

İş konseyinin eylül başında 150 Avrupalı iş dünyası yöneticisiyle gerçekleştirdiği ankette katılımcıların yalnızca yüzde 18’i AB’nin ASEAN ile yeterince angaje olduğunu düşündüğünü söyledi. Humphrey, Ticaret Komiseri Maros Sefcovic ile AB’nin en üst düzey diplomatı Kaja Kallas’ın ziyaretleri dışında üst düzey temasların hâlâ sınırlı kaldığını belirtti.

Sözde insan hakları ile çevre ve gıda güvenliği standartlarına ilişkin kaygılar, iki blok arasındaki müzakereleri uzun süredir zorlaştırıyor. Örneğin AB’nin Endonezya ile yürüttüğü görüşmelerde ormansızlaşma meselesi yıllarca önemli bir anlaşmazlık konusu oldu. Taraflar ancak geçen yıl kapsamlı bir ekonomik ortaklık anlaşması imzalayabildi.

Benzer şekilde AB ile Bangkok arasındaki ticaret müzakereleri, başladıktan bir yıl sonra, 2014’te Tayland ordusunun darbeyle iktidarı ele geçirmesi üzerine askıya alındı. Görüşmeler 2023’te resmen yeniden başlatıldı. Analistler yakın zamanda bir anlaşmaya varılmasının önünde büyük bir engel görmediklerini söylese de Tayland’ın ton balığı ve deniz ürünleri balıkçılığındaki çalışma standartları Avrupa sektöründe kaygı yaratıyor.

Bölgeden bölgeye düzeydeki müzakereler ise ilk kez 2007’de başlatılmış, Myanmar’daki askeri darbe nedeniyle 2009’da karşılıklı mutabakatla durdurulmuştu.

Brüksel Özgür Üniversitesi ve KU Leuven’de öğretim görevlisi Camille Nessel, “ASEAN, mevcut jeopolitik tartışmaların ima ettiğinden çok daha uzun süredir bir öncelik,” dedi.

Singapur’daki ISEAS-Yusof Ishak Enstitüsü kıdemli araştırmacısı Joanne Lin de tarafların beklentilerindeki uyumsuzluğun ilişkileri sınırladığını belirtti. Lin’e göre AB, ticaret yoluyla iş gücü, çevre, sürdürülebilirlik, insan hakları ve düzenlemeler alanlarında reformları teşvik etmeyi umuyor.

Lin, “Ancak ASEAN, AB’nin daha pratik bir ortak olmasını ister,” dedi. İşbirliği alanları arasında yeşil dönüşüm, enerji bağlantıları, dijital ticaret, dirençli tedarik zincirleri ve sürdürülebilir altyapıyı örnek gösterdi.

Ancak koşullar değişti. Son birkaç yılda jeopolitik rekabet ve gerilimler belirgin biçimde arttı. Büyük Avrupa ekonomilerinin büyümekte zorlandığı bir dönemde AB, Çin ve ABD arasında sıkışmış hissediyor. Analistlere göre bu ortamda Sefcovic daha pragmatik bir yaklaşım benimseyebilir ve coğrafi olarak daha uzak olsalar bile müttefiklerle işbirliği arayışına girebilir.

ASEAN ülkeleri açısından ise komşular arasındaki rekabet, tarafları uzlaşmaya yönelterek ticaret anlaşmalarının sonuçlandırılmasını hızlandırmış olabilir.

Nessel, “Vietnam AB ile bir anlaşma yaptıktan sonra bu durum Endonezya ve Filipinler açısından önem kazandı,” dedi. “Bu ülkeler birçok aynı sektörde rekabet ediyor ve tercihli erişim, rekabet dengesini değiştiriyor” diye ekledi.

AB-Filipinler anlaşması, tarım-gıda ürünleri, makineler ve beyaz eşya dahil olmak üzere ticarete konu malların yüzde 94’ündeki tarifeleri kaldıracak. Ayrıca Filipinler’in kamu ihaleleri pazarı ilk kez yabancı şirketlere açılacak.

Sefcovic, “Anlaşma her büyüklükteki işletme için gerçek fırsatlar sunuyor. Aynı zamanda dayanıklılığın stratejik bir öncelik haline geldiği bir dönemde daha güçlü ve çeşitlendirilmiş bir tedarik zinciri sağlıyor” dedi.

Resmi verilere göre AB, geçen yıl Filipinler’in dördüncü büyük ticaret ortağıydı ve ülkenin toplam mal ticaretinin yüzde 8,3’ünü oluşturdu. İki taraf arasındaki mal ticaretinin hacmi 17,6 milyar avro, yani yaklaşık 19,9 milyar dolar seviyesindeydi.

Bu tekil ticaret anlaşmaları, iki bloğu sonunda daha kapsamlı bir anlaşmaya doğru taşıyabilir.

Bir AB sözcüsü, “ASEAN’ın tek tek üyeleriyle oluşturulan bu ikili serbest ticaret anlaşmaları ağı, ortak uzun vadeli hedefimiz olmaya devam eden nihai bölgeden bölgeye serbest ticaret anlaşmasına giden yolda yapı taşları işlevi görebilir,” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English