Dünya Basını

ABD’li akademisyen Andersen: Batı medyası, soykırıma rıza üretim aygıtı olarak çalışıyor

Yayınlanma

Fordham Üniversitesi Medya Çalışmaları Profesörü Robin Andersen, Gazze’de devam eden soykırımda Batı medyasının oynadığı suç ortaklığı rolünü ayrıntılı biçimde anlattı. “The Complicit Lens” adlı yeni kitabında New York Times, CNN ve BBC gibi yayın organlarının İsrail’in anlatısını nasıl koşulsuz benimsediğini belgeleyen Andersen, 7 Ekim’den itibaren kurumsal bir propaganda mekanizmasının devreye sokulduğunu söyledi.

Fordham Üniversitesi Medya Çalışmaları Profesörü ve “The Complicit Lens: US Media Coverage of Israel’s Genocide in Gaza” kitabının yazarı Dr. Robin Andersen, Tarafsızlık Çalışmaları (Neutrality Studies) adlı YouTube kanalında Pascal Lottaz’ın konuğu oldu.

Yaklaşık bir saat süren mülakatta Andersen, İsrail’in Gazze’de yürüttüğü askeri harekâtın başından itibaren Batı medyasının, özellikle de ABD’li yayın organlarının, bağımsız habercilik yapmak yerine İsrail hükümetinin ve ordusunun resmî anlatısını koşulsuz biçimde yeniden üreten bir propaganda aygıtına dönüştüğünü savundu.

Andersen, kariyerinin tamamını medya çalışmaları alanında geçirdiğini belirterek, kitabın yazım sürecine ilişkin şunları söyledi:

“Bu kitabı yazmaya, Project Censored’daki meslektaşlarımın çevrimiçi blogları için benden bir yazı istemesiyle başladım. Çatışmalar başladıktan sonraki birkaç gün içinde yazdım ve daha o noktada bize gerçeği anlatmayacaklarını, en başından itibaren olayı çarpıtacaklarını görmek mümkündü.”

“Her soykırım kışkırtmayla başlar ve İsrailli yetkililer tam da bunu yaptı”

Mülakatın hemen başında soykırımın yapısal mekanizmalarına işaret eden Andersen, İsrailli yetkililerin çatışmaların ilk günlerinden itibaren klasik soykırım kışkırtması örnekleri sergilediğini kaydetti. Andersen, şu ifadeleri kullandı:

“Her soykırımda ilk adım her zaman kışkırtmadır. Soykırım sözleşmesine göre de bu böyledir. İsrailli yetkililer daha ilk günlerde klasik şiddet kışkırtması yaptı. Askeri kanattan isimler, ‘Hamas hayvanlardır, hayvanlarla uğraşıyoruz’ dedi. ‘Cehennem istiyorsanız size cehennemi vereceğiz, elektrik olmayacak, yiyecek olmayacak, sizi çadır kente çevireceğiz’ açıklamaları yapıldı. Yani daha en baştan ne yapacaklarını bize söylediler.”

Andersen, İsrail’in Hamas saldırısı karşısında dehşete kapılmak yerine kutlama yaptığını, ilk günlerden itibaren sivilleri hedef aldığını ve bunu tüm dünyaya ilan ettiğini söyledi. Andersen, 20’nci yüzyılın ikinci yarısından itibaren uluslararası savaş hukuku kurallarının tam da bir daha soykırım yaşanmasın diye oluşturulduğunu hatırlatarak, İsrail’in bu hukuki çerçevenin açık bir sınavı niteliğinde olduğunu vurguladı. İsrail’in eylemlerini “sivil cezalandırma” ve “orantısız şiddet” olarak nitelendiren Andersen, “Sivillere, liderlerinin yaptıklarının bedelini ödeteceklerini söylediler. Medyaya da tam olarak bunları haber yapmaması talimatı verildi” dedi.

“New York Times, İsraillilerin Filistinlilerle barış içinde yaşadığını yazacak kadar ileri gitti”

Kanalın kurucusu ve sunucusu Pascal Lottaz’ın, 7 Ekim anlatısının nasıl inşa edildiğine ilişkin sorusu üzerine Andersen, ana akım medyanın 7 Ekim 2023’te başlayan saldırıları adeta tarihin sıfır noktası olarak çerçevelediğini anlattı. Andersen, 7 Ekim anlatısının üç temel işlevi yerine getirdiğini şöyle izah etti:

“7 Ekim anlatısı İsrail-Filistin çatışmasını adeta o gün başlamış gibi gösterdi. Oysa siz de biliyorsunuz ki 2018’deki Büyük Dönüş Yürüyüşü’nde İsrail 200’den fazla sivili öldürdü, 33 bin kişiyi yaraladı ve 100’den fazla kişinin uzuvları, doğrudan bacakları hedef alındığı için kesilmek zorunda kaldı. Bu, aylarca süren şiddet içermeyen, Hamas tarafından örgütlenmemiş barışçıl bir gösteriydi.”

Andersen, İnsan Hakları İzleme Örgütü, Uluslararası Af Örgütü ve Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’nin İsrail’in bu dönemdeki eylemlerini “ayrım gözetmeyen şiddet” olarak belgelediğini ve Uluslararası Ceza Mahkemesi nezdinde soruşturma açılması çağrısı yaptığını da sözlerine ekledi.

Lottaz ise 7 Ekim sonrasında New York Times’ta çıkan bir cümleyi hiç unutamadığını belirterek, gazetenin “İsrailliler, Filistinlilerle bir arada yaşama politikası izlediklerini düşünüyordu” ifadesini kullandığını aktardı. Lottaz, “16 yıl süren hava geçirmez hapis koşullarından, çağdaş bir toplama kampından sonra nasıl böyle bir şey yazılabilir?” diye sordu. Lottaz, iki yıl önce çitin Filistin tarafında protesto yapan 200 kişinin yine çitin kendi taraflarında dururken öldürüldüğünü hatırlattı.

“Hamas’ın işlemediği suçları haber yaptılar”

Andersen, 7 Ekim’de yaşanan sivil ölümlerine ilişkin Batı medyasında yer bulan anlatının büyük ölçüde propagandaya dayandığını ileri sürdü. Yönetmen Richard Sanders’ın El Cezire için hazırladığı belgeselde, Hamas savaşçılarının üzerindeki kameraların görüntülerini bir araya getirdiğini aktaran Andersen şu değerlendirmeyi yaptı:

“Hamas bazı savaş suçları işledi, rehine almak yasaktır ve sivilleri öldürdüler. Ancak 7 Ekim saldırıları sırasında kaç sivilin öldüğünü asla bilemeyeceğiz, çünkü İsrail Hannibal direktifini uyguladı.”

Andersen, Nova Müzik Festivali’nden kaçarak Kibbutz Be’eri’ye sığınan genç bir kadının İsrail medyasına verdiği ifadeyi aktardı. Tankların ateş açması sonucu ağır bir çapraz ateş altında kaldıklarını, rehinelerle birlikte bulunduğu sırada yaklaşık 12 kişinin öldürüldüğünü ve kendisinin hayatta kalan tek kişi olduğunu anlatan bu kadının ifadesinin Haaretz ve Kanal 12 gibi İsrail medyasında yer bulduğunu, ancak Amerikan medyasında örtbas edildiğini söyledi.

Lottaz da Nova Müzik Festivali’nden kaçan tamamen yanmış araçların fotoğraflarına işaret ederek, “Kalaşnikoflarla bir arabanın bu hale gelmesi mümkün değil. Bunlar, ABD’nin Irak’ta Hellfire füzeleriyle vurduğu araçlarla aynı görüntüler” dedi.

Andersen ise Apache helikopterlerindeki İsrailli pilotların festivale ve bölgedeki binalara tüm mühimmatlarını boşalttığını vurgulayarak şunları söyledi:

“Netanyahu, Biden’ı arayıp bebeklerin ellerinin bağlanarak fırında yakıldığını, tıpkı Holokost gibi olduğunu söyledi. Bu vahşetin yüzde 99’u Hamas tarafından yapılmış olamaz, çünkü o tür silahlara sahip değillerdi. Richard Sanders’ın dediği gibi, Hamas bazı sivilleri öldürdü, ancak basının haber yaptığı şeyler Hamas’ın yapmadığı şeylerdi. Bebeklerin kafasının kesilmesi, yakılmış cesetler, Holokost benzetmeleri; bunların hepsi propagandaydı.”

Andersen ayrıca, İsrail sigorta kurumunun 7 Ekim’de öldürülenlerin demografik dağılımını ve isimlerini bir ay içinde ayrıntılı biçimde yayımladığını belirtti. Bu verilere göre 7 Ekim’de iki yaşın altında öldürülen tam olarak tek bir bebek bulunuyordu. Andersen, “40 bebek öldürüldü iddiası baştan beri yalandı ve bu bilgi her gazetecinin kolayca ulaşabileceği bir yerdeydi” dedi.

“CNN haberlerini onay için Kudüs Bürosu’na gönderiyor, orada İsrail ordusu denetliyordu”

Andersen, İsrail yanlısı mutabakatın 7 Ekim’den çok önce ABD medyasında yerleşik hale geldiğini, özellikle New York Times’ın uzun süredir İsrail yanlısı bir yayın organı olarak çalıştığını söyledi. New York Times’ın Kudüs bürosunun bulunduğu binanın geçmişine değinen Andersen, bu yapısal taraflılığı şöyle anlattı:

“New York Times’ın Kudüs bürosu, Nekbe sırasında BBC için çalışan Filistinli bir gazetecinin terk etmek zorunda kaldığı evin üzerine inşa edildi. O gazeteci ailesiyle bir taksiye binip gitti ve bir daha geri dönemedi. Şimdi siz, Filistinliler geri dönüş hakkını elde ederse terk etmek zorunda kalacağınız bir binanın üzerindeki bürodan, geri dönüş hakkını nasıl haber yapabilirsiniz?”

Kudüs büro şeflerinin birçoğunun çocuklarının İsrail ordusunda görev yaptığını da kaydeden Andersen, halen New York Times için yazmaya devam eden İsabel Kershner’ın eşinin bir düşünce kuruluşunda İsrail ordusunun halkla ilişkilerini yürüttüğünü ve Kershner’ın Şubat 2024’te İsrail ordusu için adeta bir övgü yazısı kaleme aldığını belirtti.

Ocak 2024’te CNN bünyesindeki bir gazetecinin The Intercept’e sızdırdığı belgelere de değinen Andersen, bu belgelerin CNN’in haber kopyalarını İsrail ordusunun denetimine sunulmak üzere Kudüs Bürosu’na gönderdiğini ortaya koyduğunu aktardı. Benzer bir uygulamanın New York Times’ta da yürürlükte olduğu Nisan 2024’te yine The Intercept tarafından belgelendi.

Andersen, bu kurumsal yapının haber dili üzerinde nasıl bir sansür mekanizması kurduğunu ise şöyle anlattı:

“Her iki yayın organı da ‘soykırım’ kelimesini yasakladı ve İsrail’in yaptıkları için ‘katliam’ denmemesini istedi. Savaşın ilk altı haftasında ‘katliam’ kelimesi yüzde 55 oranında İsrailliler için, yalnızca bir kez ise Filistinliler için kullanıldı. New York Times, işgal, mülteci kampı, toplu cezalandırma gibi uluslararası savaş hukukunun temel kavramlarını söyleminden tamamen çıkardı. Bu terimleri kullanamayan bir gazeteci olup biteni anlatamaz.”

“2 bin poundluk bombaların faili gizlendi: Bir patlama meydana geldi, denildi”

CNN sızıntısının ortaya koyduğu en çarpıcı talimatlardan birinin, İsrail’i büyük yıkımların faili olarak göstermeme emri olduğunu belirten Andersen, Ekim 2023 sonunda Cibaliye mülteci kampına atılan 2 bin poundluk bombalara ilişkin haberciliği örnek gösterdi.

Kamp sakinlerinin enkaz altından çocuklarını ve yakınlarını çıkarmaya çalıştığı o günlerde, New York Times ve diğer yayın organlarının “bir patlama meydana geldi” ifadesini kullandığını söyledi.

Andersen, New York Times’ın bir ajans fotoğrafı üzerinden yaptığı haberciliği ise şöyle aktardı:

“Gazze’deki Filistinli gazeteciler her yerde vücut parçaları olduğundan bahsediyor, yardım görevlileri bunun bir savaş suçu olduğunu söylüyordu. Bu sırada New York Times, her şeyin çok steril göründüğü bir ajansfoto ğrafını gösteriyor ve ‘çarşaflara sarılı, ceset olduğu anlaşılan cisimler’ diye yazıyordu.”

Andersen, İsrail’in bu tür haberlere ancak “bir Hamas komutanını öldürdük” veya “asıl hedefimiz Hamas’tı” iddialarının ardından atıf yapılmasına izin verdiğini belirtti. 7 Ekim anlatısıyla kurulan misilleme çerçevesinin, bu ölçüsüz şiddeti meşrulaştıran daimi bir zemin işlevi gördüğünü vurguladı.

Lottaz’ın Avrupa medyasındaki yansımaları sorması üzerine Andersen, BBC’de de benzer bir gazetecilik isyanı yaşandığını, ancak genel olarak Avrupa’nın büyük gazetelerinin de haberlerini New York Times ve Washington Post gibi ABD merkezli yayın organlarının anlatısına göre şekillendirdiğini ifade etti.

“Liberal toplumlarda da soykırım mümkün ve medya bunun en etkili aracı oldu”

Mülakatın ikinci yarısında Lottaz, Batı’da basının özgür ve çoğulcu olduğuna dair yerleşik inancın bu süreçte nasıl paramparça olduğuna dikkat çekti. “Liberal toplumlarda, liberal bir basın ortamında bile yüz binlerce insanın öldüğü, yerinden edildiği ve kültürel mirasının yok edildiği bir soykırımın mümkün olduğu görüldü. Bu akıl almaz bir vaka” diyen Lottaz, Andersen’in bu konudaki gözlemlerini sordu.

Andersen, medyanın bu iki buçuk yılda muazzam bir meşruiyet kaybına uğradığını söyledi. Özellikle gençlerin, Gazze’de Filistinli ve El Cezireli gazetecilerin belgelediği yıkımı kendi cep telefonlarından izleyerek yerleşik medya ile saha gerçekliği arasındaki uçurumu doğrudan deneyimlediğini belirten Andersen, şöyle devam etti:

“Gençler kendi ahlaki pusulalarıyla olan biteni gördü; ilkbaharda başlayan açlık politikasını, sürekli belgelenen vahşeti gördü. Ana akım medya İsrail’in konuşma noktalarını tekrar ederken, Filistinli gazetecilerin aktardığı gerçeklik bambaşkaydı. İsrail’in ABD’deki olumlu imajı hızla çöktü. Demokratların yüzde 80’i artık İsrail’i desteklemiyor, Cumhuriyetçi gençlerin yarıdan fazlası da soykırıma ve İsrail’e karşı.”

Andersen, bu büyük kopuşa rağmen, siyasi ve ekonomik seçkinlerin medya üzerindeki denetiminin sürdüğünü vurguladı. Kurumsal dünyanın yöneticileri, askeri yapı ve medya yönetim kurulları arasındaki iç içe geçmiş ilişkilere işaret eden Andersen, “Bu seçkinler medyada kendi anlatılarını gördükleri sürece istediklerini yapmaya devam edebileceklerini düşünüyor. Ama biz artık bizi temsil etmeyen, çıkarlarımızı savunmayan ve küresel iyiliğe karşı çalışan bir azınlık tarafından yönetiliyoruz” değerlendirmesini yaptı.

“El-Şifa Hastanesi’ne yapılan saldırı, modern savaş tarihinde eşi görülmemiş bir olaydı”

Andersen, kitabında yazması en zor bölümün Gazze’nin sağlık sisteminin yok edilmesine ilişkin bölüm olduğunu söyledi.

Kasım 2023’te ve Mart-Nisan 2024’te El-Şifa Hastanesi’ne yapılan saldırıların modern savaş tarihinde eşi benzeri görülmemiş olaylar olduğunu belirten Andersen, uluslararası hukukun bu konuda son derece net olduğunu kaydetti:

“Cenevre Sözleşmesi’nin temellerini atanlar bizzat sağlık çalışanları ve yardım görevlileridir. Doktorlar ve hemşireler Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra bu korumaların inşasında merkezi rol oynadı. İsrail’in El-Şifa’ya yaptığı, modern savaşta duyulmamış bir şeydi. Medya ise İsrail’in ürettiği üç boyutlu animasyon videoyu gerçekmiş gibi sundu.”

Andersen, bu videonun El-Şifa Hastanesi’nin altında Hamas komutanlarının dolaştığı katmanlı bir yeraltı karargâhı bulunduğu iddiasını görselleştirdiğini, Beyaz Saray’ın da bu iddiayı doğruladığını ancak aylar sonra Washington Post’un yaptığı incelemenin, bu alanların kullanıldığına dair hiçbir kanıt bulamadığını anımsattı.

Andersen, en önemli hukuki çarpıtmanın ise “hastane düşman tarafından kullanılıyorsa koruma statüsünü kaybeder” iddiası olduğunu vurguladı. Sınır Tanımayan Doktorlar ve Soykırıma Karşı Doktorlar gibi örgütlerin raporlarına dayanarak hazırladığı bölümde, bu iddianın tamamen yanlış olduğunu gösterdiğini anlatan Andersen, şu hukuki çerçeveyi aktardı:

“Hastane içinde savaşçılar bulunsa dahi, saldıran tarafın hastaları ve yardım çalışanlarını koruma yükümlülüğü devam eder. Hastane içinden ateş açılsa bile ayrım gözetmeksizin saldırmak hukuka aykırıdır. Ana akım medya ise tek bir cümleyle, ‘ama teröristler tarafından kullanılıyorsa koruma statüsünü kaybeder’ diyerek bu karmaşık hukuki çerçeveyi görmezden geldi. Pulitzer ödüllü gazetecilerin bu hukuku öğrenmek için zahmet dahi etmediğini düşünüyorum.”

Lottaz, bu noktada önemli bir düzeltme yaparak kitabın başlığında yer alan “İsrail’in Soykırımı” ifadesine işaret etti ve şu değerlendirmede bulundu:

“Ben buna Batı’nın soykırımı derdim; Avrupa-Amerikan soykırımı. Çünkü bu, Batı’nın bombaları, lojistik desteği ve en önemlisi medya propaganda desteği olmadan yapılamazdı. Suçun ölçeği o kadar devasa ki sadece İsrail’i suçlamak eksik kalır.”

Andersen bu tespite katıldığını belirterek, El-Şifa saldırısı öncesinde ABD Dışişleri Bakanlığı’nın ve Beyaz Saray’ın en üst düzeyde İsrail’in iddialarını doğrulayan açıklamalar yaptığını, ancak istihbaratın kaynağını asla açıklamadıklarını hatırlattı.

“‘İsrail’in var olma hakkı’ bir tartışma durdurucu, bağlılık yemini işlevi gördü”

Lottaz’ın, özellikle Avrupa medyasında yoğun biçimde kullanılan “İsrail’in var olma hakkı” söylemine ilişkin sorusunu Andersen, Birleşmiş Milletler Özel Raportörü Francesca Albanese’nin bu konudaki tutumuna atıfla yanıtladı:

“Albanese’nin söylediği çok doğru: İtalya’nın var olma hakkı vardır, İsrail vardır, Fransa vardır. Var olma hakkı devletlere değil, insanlara bahşedilmiş bir haktır. Bu ifade, her türlü tartışmayı kapatan, Filistinlilere yöneltilen bir bağlılık yemini işlevi gördü. ‘İsrail’in var olma hakkını tanıyor musunuz?’ sorusu, İsrail giderek daha fazla sağa kayarken ve yalnızca Filistinliler için idam cezasını getirirken, eleştiriyi tamamen imkânsız hale getirmek için kullanıldı.”

Andersen ve Lottaz, bu tartışma durdurucu mekanizmanın ikinci ayağının ise “7 Ekim’i kınıyor musunuz?” sorusu olduğunu belirtti. Soykırım karşıtı her sese yöneltilen bu sorunun, muhatabın konuşma hakkını koşullandıran bir sadakat testi olarak işlediğini vurguladılar. Andersen, Filistinli yazar Ala’a Aliyan’ın bu durumu “akşam yemeğimiz için şarkı söylemeye zorlanıyoruz, yayın süresi için dileniyoruz” sözleriyle özetlediğini aktardı. Andersen ayrıca, ana akım medyanın Filistinli sesleri tamamen dışladığını, Hamas’ın argümanlarının ise yalnızca Jeremy Scahill gibi bağımsız gazetecilerin çabalarıyla duyulabildiğini söyledi.

Netanyahu’nun Kongre konuşması: 50 kez ayakta alkışlanan yalanlar

Andersen, kitabında özel bir bölüm ayırdığı, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Temmuz 2024’te ABD Kongresi’nde yaptığı konuşmayı da değerlendirdi. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Netanyahu hakkında tutuklama emri çıkarmayı değerlendirdiği bir dönemde Kongre tarafından davet edilmesini “utanç verici” olarak niteleyen Andersen, konuşmanın medyada nasıl karşılandığını şöyle anlattı:

“Netanyahu Kongre’ye gelip açlığın bir savaş silahı olarak kullanılmadığını, Gazze’ye çok sayıda yardım tırının girdiğini, gıda kıtlığının sebebinin silahlı çeteler ve Hamas olduğunu söyledi. Bunlar düpedüz yalandı. Tek bir gazeteci, tek bir ana akım medya kuruluşu bu konuşmadaki tek bir kelimeyi dahi teyit etmedi. Elli defadan fazla ayakta alkışlandı. Gazetecilerin, soykırıma teşvik suçunun en net örneklerinden biri karşısındaki bu sessizliği, mesleğin tarihindeki en utanç verici anlardan biriydi.”

Soykırıma suç ortaklığı eden medya yargılanabilir mi?

Lottaz, mülakatın son bölümünde soykırıma zemin hazırlayan habercilik faaliyetlerinin uluslararası hukuk bakımından sonuçlarının ne olabileceğini sordu.

Andersen, Ruanda soykırımı sırasında Belçikalı bir yayıncının 12 yıl hapis cezasına çarptırıldığını hatırlatarak, soykırım sözleşmelerinde soykırımı teşvik eden liderlere yönelik yasal emsaller bulunduğunu, bu tür kovuşturmaların Roma Statüsü’ne taraf ülkelerde ulusal mahkemeler aracılığıyla da yürütülebileceğini belirtti.

Ancak asıl umudun, Hind Receb Vakfı gibi örgütlerin yürüttüğü çalışmalarda yattığını söyleyen Andersen, İsrailli askerlerin teşhis edilerek, vatandaşı oldukları ve Roma Statüsü’ne taraf ülkelerde yargılanmaları için çaba gösterildiğini anlattı. Andersen, medya yöneticileri ve patronları için de benzer bir hesap verebilirlik mekanizmasının inşa edilmesi gerektiğini sözlerine ekledi:

“Bu yayın kurullarını, bu medya sahiplerini Lahey’de soykırımı aklayan yayıncılıklarını savunmaya çalışırken görmeyi çok isterim.”

Lottaz ise, ABD’de İsrail ordusunda görev yapan Amerikan vatandaşlarına emektar maaşı ve gazilik hakları tanıyacak bir yasa teklifinin Kongre’de tartışıldığını belirterek, “Cezaevine girmek şöyle dursun, soykırım failleri ABD’de devlet tarafından ödüllendiriliyor” eleştirisini yöneltti.

Çok Okunanlar

Exit mobile version