Dünya Basını
ABD’li akademisyen Andersen: Batı medyası, soykırıma rıza üretim aygıtı olarak çalışıyor

Fordham Üniversitesi Medya Çalışmaları Profesörü Robin Andersen, Gazze’de devam eden soykırımda Batı medyasının oynadığı suç ortaklığı rolünü ayrıntılı biçimde anlattı. “The Complicit Lens” adlı yeni kitabında New York Times, CNN ve BBC gibi yayın organlarının İsrail’in anlatısını nasıl koşulsuz benimsediğini belgeleyen Andersen, 7 Ekim’den itibaren kurumsal bir propaganda mekanizmasının devreye sokulduğunu söyledi.
Fordham Üniversitesi Medya Çalışmaları Profesörü ve “The Complicit Lens: US Media Coverage of Israel’s Genocide in Gaza” kitabının yazarı Dr. Robin Andersen, Tarafsızlık Çalışmaları (Neutrality Studies) adlı YouTube kanalında Pascal Lottaz’ın konuğu oldu.
Yaklaşık bir saat süren mülakatta Andersen, İsrail’in Gazze’de yürüttüğü askeri harekâtın başından itibaren Batı medyasının, özellikle de ABD’li yayın organlarının, bağımsız habercilik yapmak yerine İsrail hükümetinin ve ordusunun resmî anlatısını koşulsuz biçimde yeniden üreten bir propaganda aygıtına dönüştüğünü savundu.
Andersen, kariyerinin tamamını medya çalışmaları alanında geçirdiğini belirterek, kitabın yazım sürecine ilişkin şunları söyledi:
“Bu kitabı yazmaya, Project Censored’daki meslektaşlarımın çevrimiçi blogları için benden bir yazı istemesiyle başladım. Çatışmalar başladıktan sonraki birkaç gün içinde yazdım ve daha o noktada bize gerçeği anlatmayacaklarını, en başından itibaren olayı çarpıtacaklarını görmek mümkündü.”
“Her soykırım kışkırtmayla başlar ve İsrailli yetkililer tam da bunu yaptı”
Mülakatın hemen başında soykırımın yapısal mekanizmalarına işaret eden Andersen, İsrailli yetkililerin çatışmaların ilk günlerinden itibaren klasik soykırım kışkırtması örnekleri sergilediğini kaydetti. Andersen, şu ifadeleri kullandı:
“Her soykırımda ilk adım her zaman kışkırtmadır. Soykırım sözleşmesine göre de bu böyledir. İsrailli yetkililer daha ilk günlerde klasik şiddet kışkırtması yaptı. Askeri kanattan isimler, ‘Hamas hayvanlardır, hayvanlarla uğraşıyoruz’ dedi. ‘Cehennem istiyorsanız size cehennemi vereceğiz, elektrik olmayacak, yiyecek olmayacak, sizi çadır kente çevireceğiz’ açıklamaları yapıldı. Yani daha en baştan ne yapacaklarını bize söylediler.”
Andersen, İsrail’in Hamas saldırısı karşısında dehşete kapılmak yerine kutlama yaptığını, ilk günlerden itibaren sivilleri hedef aldığını ve bunu tüm dünyaya ilan ettiğini söyledi. Andersen, 20’nci yüzyılın ikinci yarısından itibaren uluslararası savaş hukuku kurallarının tam da bir daha soykırım yaşanmasın diye oluşturulduğunu hatırlatarak, İsrail’in bu hukuki çerçevenin açık bir sınavı niteliğinde olduğunu vurguladı. İsrail’in eylemlerini “sivil cezalandırma” ve “orantısız şiddet” olarak nitelendiren Andersen, “Sivillere, liderlerinin yaptıklarının bedelini ödeteceklerini söylediler. Medyaya da tam olarak bunları haber yapmaması talimatı verildi” dedi.
“New York Times, İsraillilerin Filistinlilerle barış içinde yaşadığını yazacak kadar ileri gitti”
Kanalın kurucusu ve sunucusu Pascal Lottaz’ın, 7 Ekim anlatısının nasıl inşa edildiğine ilişkin sorusu üzerine Andersen, ana akım medyanın 7 Ekim 2023’te başlayan saldırıları adeta tarihin sıfır noktası olarak çerçevelediğini anlattı. Andersen, 7 Ekim anlatısının üç temel işlevi yerine getirdiğini şöyle izah etti:
“7 Ekim anlatısı İsrail-Filistin çatışmasını adeta o gün başlamış gibi gösterdi. Oysa siz de biliyorsunuz ki 2018’deki Büyük Dönüş Yürüyüşü’nde İsrail 200’den fazla sivili öldürdü, 33 bin kişiyi yaraladı ve 100’den fazla kişinin uzuvları, doğrudan bacakları hedef alındığı için kesilmek zorunda kaldı. Bu, aylarca süren şiddet içermeyen, Hamas tarafından örgütlenmemiş barışçıl bir gösteriydi.”
Andersen, İnsan Hakları İzleme Örgütü, Uluslararası Af Örgütü ve Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’nin İsrail’in bu dönemdeki eylemlerini “ayrım gözetmeyen şiddet” olarak belgelediğini ve Uluslararası Ceza Mahkemesi nezdinde soruşturma açılması çağrısı yaptığını da sözlerine ekledi.
Lottaz ise 7 Ekim sonrasında New York Times’ta çıkan bir cümleyi hiç unutamadığını belirterek, gazetenin “İsrailliler, Filistinlilerle bir arada yaşama politikası izlediklerini düşünüyordu” ifadesini kullandığını aktardı. Lottaz, “16 yıl süren hava geçirmez hapis koşullarından, çağdaş bir toplama kampından sonra nasıl böyle bir şey yazılabilir?” diye sordu. Lottaz, iki yıl önce çitin Filistin tarafında protesto yapan 200 kişinin yine çitin kendi taraflarında dururken öldürüldüğünü hatırlattı.
“Hamas’ın işlemediği suçları haber yaptılar”
Andersen, 7 Ekim’de yaşanan sivil ölümlerine ilişkin Batı medyasında yer bulan anlatının büyük ölçüde propagandaya dayandığını ileri sürdü. Yönetmen Richard Sanders’ın El Cezire için hazırladığı belgeselde, Hamas savaşçılarının üzerindeki kameraların görüntülerini bir araya getirdiğini aktaran Andersen şu değerlendirmeyi yaptı:
“Hamas bazı savaş suçları işledi, rehine almak yasaktır ve sivilleri öldürdüler. Ancak 7 Ekim saldırıları sırasında kaç sivilin öldüğünü asla bilemeyeceğiz, çünkü İsrail Hannibal direktifini uyguladı.”
Andersen, Nova Müzik Festivali’nden kaçarak Kibbutz Be’eri’ye sığınan genç bir kadının İsrail medyasına verdiği ifadeyi aktardı. Tankların ateş açması sonucu ağır bir çapraz ateş altında kaldıklarını, rehinelerle birlikte bulunduğu sırada yaklaşık 12 kişinin öldürüldüğünü ve kendisinin hayatta kalan tek kişi olduğunu anlatan bu kadının ifadesinin Haaretz ve Kanal 12 gibi İsrail medyasında yer bulduğunu, ancak Amerikan medyasında örtbas edildiğini söyledi.
Lottaz da Nova Müzik Festivali’nden kaçan tamamen yanmış araçların fotoğraflarına işaret ederek, “Kalaşnikoflarla bir arabanın bu hale gelmesi mümkün değil. Bunlar, ABD’nin Irak’ta Hellfire füzeleriyle vurduğu araçlarla aynı görüntüler” dedi.
Andersen ise Apache helikopterlerindeki İsrailli pilotların festivale ve bölgedeki binalara tüm mühimmatlarını boşalttığını vurgulayarak şunları söyledi:
“Netanyahu, Biden’ı arayıp bebeklerin ellerinin bağlanarak fırında yakıldığını, tıpkı Holokost gibi olduğunu söyledi. Bu vahşetin yüzde 99’u Hamas tarafından yapılmış olamaz, çünkü o tür silahlara sahip değillerdi. Richard Sanders’ın dediği gibi, Hamas bazı sivilleri öldürdü, ancak basının haber yaptığı şeyler Hamas’ın yapmadığı şeylerdi. Bebeklerin kafasının kesilmesi, yakılmış cesetler, Holokost benzetmeleri; bunların hepsi propagandaydı.”
Andersen ayrıca, İsrail sigorta kurumunun 7 Ekim’de öldürülenlerin demografik dağılımını ve isimlerini bir ay içinde ayrıntılı biçimde yayımladığını belirtti. Bu verilere göre 7 Ekim’de iki yaşın altında öldürülen tam olarak tek bir bebek bulunuyordu. Andersen, “40 bebek öldürüldü iddiası baştan beri yalandı ve bu bilgi her gazetecinin kolayca ulaşabileceği bir yerdeydi” dedi.
“CNN haberlerini onay için Kudüs Bürosu’na gönderiyor, orada İsrail ordusu denetliyordu”
Andersen, İsrail yanlısı mutabakatın 7 Ekim’den çok önce ABD medyasında yerleşik hale geldiğini, özellikle New York Times’ın uzun süredir İsrail yanlısı bir yayın organı olarak çalıştığını söyledi. New York Times’ın Kudüs bürosunun bulunduğu binanın geçmişine değinen Andersen, bu yapısal taraflılığı şöyle anlattı:
“New York Times’ın Kudüs bürosu, Nekbe sırasında BBC için çalışan Filistinli bir gazetecinin terk etmek zorunda kaldığı evin üzerine inşa edildi. O gazeteci ailesiyle bir taksiye binip gitti ve bir daha geri dönemedi. Şimdi siz, Filistinliler geri dönüş hakkını elde ederse terk etmek zorunda kalacağınız bir binanın üzerindeki bürodan, geri dönüş hakkını nasıl haber yapabilirsiniz?”
Kudüs büro şeflerinin birçoğunun çocuklarının İsrail ordusunda görev yaptığını da kaydeden Andersen, halen New York Times için yazmaya devam eden İsabel Kershner’ın eşinin bir düşünce kuruluşunda İsrail ordusunun halkla ilişkilerini yürüttüğünü ve Kershner’ın Şubat 2024’te İsrail ordusu için adeta bir övgü yazısı kaleme aldığını belirtti.
Ocak 2024’te CNN bünyesindeki bir gazetecinin The Intercept’e sızdırdığı belgelere de değinen Andersen, bu belgelerin CNN’in haber kopyalarını İsrail ordusunun denetimine sunulmak üzere Kudüs Bürosu’na gönderdiğini ortaya koyduğunu aktardı. Benzer bir uygulamanın New York Times’ta da yürürlükte olduğu Nisan 2024’te yine The Intercept tarafından belgelendi.
Andersen, bu kurumsal yapının haber dili üzerinde nasıl bir sansür mekanizması kurduğunu ise şöyle anlattı:
“Her iki yayın organı da ‘soykırım’ kelimesini yasakladı ve İsrail’in yaptıkları için ‘katliam’ denmemesini istedi. Savaşın ilk altı haftasında ‘katliam’ kelimesi yüzde 55 oranında İsrailliler için, yalnızca bir kez ise Filistinliler için kullanıldı. New York Times, işgal, mülteci kampı, toplu cezalandırma gibi uluslararası savaş hukukunun temel kavramlarını söyleminden tamamen çıkardı. Bu terimleri kullanamayan bir gazeteci olup biteni anlatamaz.”
“2 bin poundluk bombaların faili gizlendi: Bir patlama meydana geldi, denildi”
CNN sızıntısının ortaya koyduğu en çarpıcı talimatlardan birinin, İsrail’i büyük yıkımların faili olarak göstermeme emri olduğunu belirten Andersen, Ekim 2023 sonunda Cibaliye mülteci kampına atılan 2 bin poundluk bombalara ilişkin haberciliği örnek gösterdi.
Kamp sakinlerinin enkaz altından çocuklarını ve yakınlarını çıkarmaya çalıştığı o günlerde, New York Times ve diğer yayın organlarının “bir patlama meydana geldi” ifadesini kullandığını söyledi.
Andersen, New York Times’ın bir ajans fotoğrafı üzerinden yaptığı haberciliği ise şöyle aktardı:
“Gazze’deki Filistinli gazeteciler her yerde vücut parçaları olduğundan bahsediyor, yardım görevlileri bunun bir savaş suçu olduğunu söylüyordu. Bu sırada New York Times, her şeyin çok steril göründüğü bir ajansfoto ğrafını gösteriyor ve ‘çarşaflara sarılı, ceset olduğu anlaşılan cisimler’ diye yazıyordu.”
Andersen, İsrail’in bu tür haberlere ancak “bir Hamas komutanını öldürdük” veya “asıl hedefimiz Hamas’tı” iddialarının ardından atıf yapılmasına izin verdiğini belirtti. 7 Ekim anlatısıyla kurulan misilleme çerçevesinin, bu ölçüsüz şiddeti meşrulaştıran daimi bir zemin işlevi gördüğünü vurguladı.
Lottaz’ın Avrupa medyasındaki yansımaları sorması üzerine Andersen, BBC’de de benzer bir gazetecilik isyanı yaşandığını, ancak genel olarak Avrupa’nın büyük gazetelerinin de haberlerini New York Times ve Washington Post gibi ABD merkezli yayın organlarının anlatısına göre şekillendirdiğini ifade etti.
“Liberal toplumlarda da soykırım mümkün ve medya bunun en etkili aracı oldu”
Mülakatın ikinci yarısında Lottaz, Batı’da basının özgür ve çoğulcu olduğuna dair yerleşik inancın bu süreçte nasıl paramparça olduğuna dikkat çekti. “Liberal toplumlarda, liberal bir basın ortamında bile yüz binlerce insanın öldüğü, yerinden edildiği ve kültürel mirasının yok edildiği bir soykırımın mümkün olduğu görüldü. Bu akıl almaz bir vaka” diyen Lottaz, Andersen’in bu konudaki gözlemlerini sordu.
Andersen, medyanın bu iki buçuk yılda muazzam bir meşruiyet kaybına uğradığını söyledi. Özellikle gençlerin, Gazze’de Filistinli ve El Cezireli gazetecilerin belgelediği yıkımı kendi cep telefonlarından izleyerek yerleşik medya ile saha gerçekliği arasındaki uçurumu doğrudan deneyimlediğini belirten Andersen, şöyle devam etti:
“Gençler kendi ahlaki pusulalarıyla olan biteni gördü; ilkbaharda başlayan açlık politikasını, sürekli belgelenen vahşeti gördü. Ana akım medya İsrail’in konuşma noktalarını tekrar ederken, Filistinli gazetecilerin aktardığı gerçeklik bambaşkaydı. İsrail’in ABD’deki olumlu imajı hızla çöktü. Demokratların yüzde 80’i artık İsrail’i desteklemiyor, Cumhuriyetçi gençlerin yarıdan fazlası da soykırıma ve İsrail’e karşı.”
Andersen, bu büyük kopuşa rağmen, siyasi ve ekonomik seçkinlerin medya üzerindeki denetiminin sürdüğünü vurguladı. Kurumsal dünyanın yöneticileri, askeri yapı ve medya yönetim kurulları arasındaki iç içe geçmiş ilişkilere işaret eden Andersen, “Bu seçkinler medyada kendi anlatılarını gördükleri sürece istediklerini yapmaya devam edebileceklerini düşünüyor. Ama biz artık bizi temsil etmeyen, çıkarlarımızı savunmayan ve küresel iyiliğe karşı çalışan bir azınlık tarafından yönetiliyoruz” değerlendirmesini yaptı.
“El-Şifa Hastanesi’ne yapılan saldırı, modern savaş tarihinde eşi görülmemiş bir olaydı”
Andersen, kitabında yazması en zor bölümün Gazze’nin sağlık sisteminin yok edilmesine ilişkin bölüm olduğunu söyledi.
Kasım 2023’te ve Mart-Nisan 2024’te El-Şifa Hastanesi’ne yapılan saldırıların modern savaş tarihinde eşi benzeri görülmemiş olaylar olduğunu belirten Andersen, uluslararası hukukun bu konuda son derece net olduğunu kaydetti:
“Cenevre Sözleşmesi’nin temellerini atanlar bizzat sağlık çalışanları ve yardım görevlileridir. Doktorlar ve hemşireler Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra bu korumaların inşasında merkezi rol oynadı. İsrail’in El-Şifa’ya yaptığı, modern savaşta duyulmamış bir şeydi. Medya ise İsrail’in ürettiği üç boyutlu animasyon videoyu gerçekmiş gibi sundu.”
Andersen, bu videonun El-Şifa Hastanesi’nin altında Hamas komutanlarının dolaştığı katmanlı bir yeraltı karargâhı bulunduğu iddiasını görselleştirdiğini, Beyaz Saray’ın da bu iddiayı doğruladığını ancak aylar sonra Washington Post’un yaptığı incelemenin, bu alanların kullanıldığına dair hiçbir kanıt bulamadığını anımsattı.
Andersen, en önemli hukuki çarpıtmanın ise “hastane düşman tarafından kullanılıyorsa koruma statüsünü kaybeder” iddiası olduğunu vurguladı. Sınır Tanımayan Doktorlar ve Soykırıma Karşı Doktorlar gibi örgütlerin raporlarına dayanarak hazırladığı bölümde, bu iddianın tamamen yanlış olduğunu gösterdiğini anlatan Andersen, şu hukuki çerçeveyi aktardı:
“Hastane içinde savaşçılar bulunsa dahi, saldıran tarafın hastaları ve yardım çalışanlarını koruma yükümlülüğü devam eder. Hastane içinden ateş açılsa bile ayrım gözetmeksizin saldırmak hukuka aykırıdır. Ana akım medya ise tek bir cümleyle, ‘ama teröristler tarafından kullanılıyorsa koruma statüsünü kaybeder’ diyerek bu karmaşık hukuki çerçeveyi görmezden geldi. Pulitzer ödüllü gazetecilerin bu hukuku öğrenmek için zahmet dahi etmediğini düşünüyorum.”
Lottaz, bu noktada önemli bir düzeltme yaparak kitabın başlığında yer alan “İsrail’in Soykırımı” ifadesine işaret etti ve şu değerlendirmede bulundu:
“Ben buna Batı’nın soykırımı derdim; Avrupa-Amerikan soykırımı. Çünkü bu, Batı’nın bombaları, lojistik desteği ve en önemlisi medya propaganda desteği olmadan yapılamazdı. Suçun ölçeği o kadar devasa ki sadece İsrail’i suçlamak eksik kalır.”
Andersen bu tespite katıldığını belirterek, El-Şifa saldırısı öncesinde ABD Dışişleri Bakanlığı’nın ve Beyaz Saray’ın en üst düzeyde İsrail’in iddialarını doğrulayan açıklamalar yaptığını, ancak istihbaratın kaynağını asla açıklamadıklarını hatırlattı.
“‘İsrail’in var olma hakkı’ bir tartışma durdurucu, bağlılık yemini işlevi gördü”
Lottaz’ın, özellikle Avrupa medyasında yoğun biçimde kullanılan “İsrail’in var olma hakkı” söylemine ilişkin sorusunu Andersen, Birleşmiş Milletler Özel Raportörü Francesca Albanese’nin bu konudaki tutumuna atıfla yanıtladı:
“Albanese’nin söylediği çok doğru: İtalya’nın var olma hakkı vardır, İsrail vardır, Fransa vardır. Var olma hakkı devletlere değil, insanlara bahşedilmiş bir haktır. Bu ifade, her türlü tartışmayı kapatan, Filistinlilere yöneltilen bir bağlılık yemini işlevi gördü. ‘İsrail’in var olma hakkını tanıyor musunuz?’ sorusu, İsrail giderek daha fazla sağa kayarken ve yalnızca Filistinliler için idam cezasını getirirken, eleştiriyi tamamen imkânsız hale getirmek için kullanıldı.”
Andersen ve Lottaz, bu tartışma durdurucu mekanizmanın ikinci ayağının ise “7 Ekim’i kınıyor musunuz?” sorusu olduğunu belirtti. Soykırım karşıtı her sese yöneltilen bu sorunun, muhatabın konuşma hakkını koşullandıran bir sadakat testi olarak işlediğini vurguladılar. Andersen, Filistinli yazar Ala’a Aliyan’ın bu durumu “akşam yemeğimiz için şarkı söylemeye zorlanıyoruz, yayın süresi için dileniyoruz” sözleriyle özetlediğini aktardı. Andersen ayrıca, ana akım medyanın Filistinli sesleri tamamen dışladığını, Hamas’ın argümanlarının ise yalnızca Jeremy Scahill gibi bağımsız gazetecilerin çabalarıyla duyulabildiğini söyledi.
Netanyahu’nun Kongre konuşması: 50 kez ayakta alkışlanan yalanlar
Andersen, kitabında özel bir bölüm ayırdığı, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Temmuz 2024’te ABD Kongresi’nde yaptığı konuşmayı da değerlendirdi. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Netanyahu hakkında tutuklama emri çıkarmayı değerlendirdiği bir dönemde Kongre tarafından davet edilmesini “utanç verici” olarak niteleyen Andersen, konuşmanın medyada nasıl karşılandığını şöyle anlattı:
“Netanyahu Kongre’ye gelip açlığın bir savaş silahı olarak kullanılmadığını, Gazze’ye çok sayıda yardım tırının girdiğini, gıda kıtlığının sebebinin silahlı çeteler ve Hamas olduğunu söyledi. Bunlar düpedüz yalandı. Tek bir gazeteci, tek bir ana akım medya kuruluşu bu konuşmadaki tek bir kelimeyi dahi teyit etmedi. Elli defadan fazla ayakta alkışlandı. Gazetecilerin, soykırıma teşvik suçunun en net örneklerinden biri karşısındaki bu sessizliği, mesleğin tarihindeki en utanç verici anlardan biriydi.”
Soykırıma suç ortaklığı eden medya yargılanabilir mi?
Lottaz, mülakatın son bölümünde soykırıma zemin hazırlayan habercilik faaliyetlerinin uluslararası hukuk bakımından sonuçlarının ne olabileceğini sordu.
Andersen, Ruanda soykırımı sırasında Belçikalı bir yayıncının 12 yıl hapis cezasına çarptırıldığını hatırlatarak, soykırım sözleşmelerinde soykırımı teşvik eden liderlere yönelik yasal emsaller bulunduğunu, bu tür kovuşturmaların Roma Statüsü’ne taraf ülkelerde ulusal mahkemeler aracılığıyla da yürütülebileceğini belirtti.
Ancak asıl umudun, Hind Receb Vakfı gibi örgütlerin yürüttüğü çalışmalarda yattığını söyleyen Andersen, İsrailli askerlerin teşhis edilerek, vatandaşı oldukları ve Roma Statüsü’ne taraf ülkelerde yargılanmaları için çaba gösterildiğini anlattı. Andersen, medya yöneticileri ve patronları için de benzer bir hesap verebilirlik mekanizmasının inşa edilmesi gerektiğini sözlerine ekledi:
“Bu yayın kurullarını, bu medya sahiplerini Lahey’de soykırımı aklayan yayıncılıklarını savunmaya çalışırken görmeyi çok isterim.”
Lottaz ise, ABD’de İsrail ordusunda görev yapan Amerikan vatandaşlarına emektar maaşı ve gazilik hakları tanıyacak bir yasa teklifinin Kongre’de tartışıldığını belirterek, “Cezaevine girmek şöyle dursun, soykırım failleri ABD’de devlet tarafından ödüllendiriliyor” eleştirisini yöneltti.
Dünya Basını
Prof. Hanke: Basra Körfezi’ndeki abluka uzun süre devam edecek

Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Profesörü Steve Hanke, Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı’ndaki tıkanıklığın küresel ekonomi üzerindeki yıkıcı etkilerini değerlendirerek, bölgedeki jeopolitik gerilimin faturasının yaz aylarında ağırlaşacağını belirtti.
Uluslararası piyasalar ve makroekonomi konusundaki çalışmalarıyla tanınan Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Profesörü Steve Hanke, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, küresel ekonominin ve jeopolitik dengelerin merkezinde yer alan Basra Körfezi’ndeki askeri ve ekonomik tıkanıklığı değerlendirdi.
Körfez bölgesinde tam kapsamlı çatışmaların durulmasına yönelik atılan adımların kalıcı bir istikrar üretmediğini ifade eden Profesör Hanke, Hürmüz Boğazı’ndaki işlevsel ablukanın küresel emtia piyasalarında büyük bir patlamaya yol açmak üzere olduğunu belirtti.
Finans piyasalarının yaklaşan fiziki emtia krizine karşı adeta bir uyurgezer gibi yaklaştığını dile getiren Hanke, ABD yönetimi ile İsrail arasındaki siyasi gerilimlerin ve İsrail lobisinin Washington üzerindeki nüfuzunun ekonomik maliyetleri tırmandırdığını kaydetti.
“Hürmüz Boğazı fiilen kapalı kalmaya devam edecek”
Hürmüz Boğazı’ndaki mevcut duruma ilişkin temel senaryosunu paylaşan Profesör Steve Hanke, bölgedeki deniz trafiğinin durma noktasına geldiğini aktararak şu değerlendirmeyi yaptı:
“Benim temel senaryom, Hürmüz Boğazı’nın oldukça uzun bir süre boyunca işlevsel olarak kapalı ya da istikrarsız kalacağı yönündedir. Şu anda oradan geçen çok kısıtlı bir trafik var ancak bu miktar devede kulak kalır. Bu durumun ana sorumlusu İsrail’dir. İsrail, gerilimi tırmandırma merdivenini tırmanmak, savaşı sürdürmek ve ABD’yi yeniden İran’a karşı aktif bir askeri angajmanın içine çekmek istiyor. Savaşın başlamasından önce boğazda trafik normal akışındaydı ve İran hiçbir şeyi kontrol etmiyordu. ABD ve İsrail, İran’a saldırdı; İran da buna karşı bir hamleyle cevap verdi. Bu karşı hamleyle İran, boğazın kontrolünün kendisinde olduğunu gösterdi ve bu kontrolü sürdürecek. Boğaz yarın açılmayacak, bunu tartışmak tamamen gerçek dışıdır. Boğaz gelecekte yeniden açılsa bile buranın İran kontrolünde kalacağı kanısındayım.”
Körfez ülkelerinin bu yeni gerçeklikle baş etmeye çalıştığını belirten Hanke, bu ülkelerin beklentilerinin giderek düştüğünü ve zararı hafifletmek için savunma önlemlerine başvurduklarını ekledi.
Hanke, “Birleşik Arap Emirlikleri, Hürmüz Boğazı’nı bypass ederek petrol ihraç etmesini sağlayacak bir boru hattı inşa ediyor. Şu an projenin yaklaşık yarısı tamamlanmış durumda ancak bunlar yalnızca savunma amaçlı tepkilerdir ve genel iklim kötüleşmeye devam edecektir” ifadelerini kullandı.
“Finans piyasaları emtia süper döngüsüne karşı uyurgezer gibi hareket ediyor”
Jeopolitik krizin finans piyasaları ile emtia piyasaları arasındaki kopukluğu derinleştirdiğine dikkat çeken Profesör Hanke, fiziki emtia akışındaki kesintilerin küresel sistemde henüz tam olarak fiyatlanmadığını vurguladı.
Hanke, emtia piyasalarının durumuna dair şu tespitlerde bulundu:
“Hürmüz Boğazı işlevsiz kaldığı sürece, küresel ekonomi üzerindeki ekonomik acı daha da artacaktır. Finans piyasalarındaki aktörler emtiayı ve emtia olmadan her şeyin eninde sonunda duracağını anlamıyorlar. Şu anda petrol başta olmak üzere rafineri ürünlerinde talep arzdan daha fazla. Bu açık, mevcut envanterlerin eritilmesiyle kapatılıyor. Envanterler sürekli düşüyor ve muhtemelen temmuz sonu gibi birçok ülkede kritik derecede düşük seviyelere ulaşacak. Bu gerçekleştiğinde, arz ve talebi dengelemenin tek yolu fiyatlarda büyük bir sıçrama yaşanması olacaktır. Şu an vadeli işlem eğrisinde spot fiyat vadeli fiyatın oldukça üzerindedir. Temel olarak şu an petrolde uzun pozisyonda olmak rasyonel bir fırsattır.”
Emtia piyasalarında genel bir yükseliş trendinin çoktan başladığını belirten Hanke, 70 yıldır emtia ticareti yaptığını hatırlatarak sözlerini şöyle sürdürdü:
“Emtia fiyatlarında şu an bir süper döngünün içindeyiz. Yılın başından bu yana birçok emtia yüzde 50 oranında değer kazandı. Çelik gibi en temel malzemeler bile yüzde 20 yükseldi. Tüm emtia fiyatlarında genel bir artış var. Finans piyasaları ise henüz bunu göremedi. Finans dünyası, bir noktada kafasına darbe indirecek olan bir emtia süper döngüsüne karşı adeta uyurgezer gibi ilerliyor. Bu durum, yaz sonunda petrolde yaşanacak yeni bir fiyat sıçramasıyla kendisini gösterecektir.”
“Yaptırımlara rağmen İran ve Suudi Arabistan büyüme kaydetti”
Bölge ülkelerinin uzun vadeli ekonomik performanslarına dair verileri paylaşan Hanke, Körfez ülkelerine dair hakim olan ekonomik refah anlatısının gerçeği yansıtmadığını savundu.
Satın alma gücü paritesine göre kişi başına düşen gayri safi yurtiçi hasıla verilerini analiz ettiğini belirten Hanke, şu açıklamayı yaptı:
“Büyük finansal krizin başladığı 2008 yılından savaşın hemen öncesine kadar olan dönemi incelediğimizde, satın alma gücü paritesine göre kişi başına düşen gayri safi yurtiçi hasıla, iki ülke hariç tüm Körfez ülkelerinde büyük oranda geriledi. Bu iki istisna Suudi Arabistan ve İran’dır. 2008 yılındaki kişi başına düşen milli geliri 100 olarak endeksleyip 2025 yılının sonuna kadar götürdüğünüzde, Birleşik Arap Emirlikleri ve özellikle Kuveyt dahil tüm Körfez ülkelerinin aşağıya doğru gittiğini görürsünüz. BAE’nin çok büyük bir büyüme içinde olduğu, herkesin Dubai’ye taşındığı ve gayrimenkul patlaması yaşandığı yönündeki anlatı bir yanılsamadan ibarettir; gerçekte durağan bir seyir izleyerek 100’den 96 seviyesine gerilemiştir. Kuveyt ise 100’den 56’ya düşerek çok ciddi bir refah kaybı yaşamıştır.”
Buna karşın yaptırımlarla boğuşan İran ekonomisinin gösterdiği performansa dair şaşkınlığı değerlendiren Hanke, durumun propaganda ile gölgelendiğini belirterek şunları kaydetti:
“İran ekonomisinin tamamen yok edildiği yönündeki iddialar bir propagandadır. İsraillilerin askeri müdahaleden önce Amerikalılara anlattığı hikaye buydu. İran para birimi riyalin çöktüğü ve büyük bir enflasyon problemi yaşadıkları doğrudur. Ancak toz bulutu dağılıp enflasyon ve döviz kuru düzeltmelerini yaptığınızda, genel tablonun yavaş da olsa iyileştiğini görürsünüz. İran, uygulanan tüm ağır yaptırımlara rağmen, Suudi Arabistan ile neredeyse tamamen aynı oranda, yani 100’den yaklaşık 115-116 seviyesine yükselerek büyüme kaydetmiştir. Bu bölgede 2008’den bu yana en büyük çıkışı yapan ülke ise 100’den 180 seviyesine ulaşan Türkiye olmuştur. Savaş öncesinde zaten zorlanan diğer Körfez ülkeleri için durum mevcut koşullarda daha da kötüleşecektir.”
“İran elinde güçlü kozlar tuttuğunun farkında”
İran’ın son dönemdeki dış politika ve diplomasi dilindeki sertleşmeyi yorumlayan Profesör Steve Hanke, Tahran yönetiminin müzakere masasında ve sahada rasyonel ancak tavizsiz bir tutum takındığını belirtti.
İran’ın müzakerelere olan yaklaşımını ve duyduğu şüpheyi şu sözlerle ifade etti:
“İran müzakereleri profesyonel bir zeminde yürütüyor ancak daha cesur ve kararlı hareket ediyorlar çünkü ellerinde çok güçlü kozlar tuttuklarının, adeta as kartlara sahip olduklarının farkındalar. Bunun yanı sıra sürekli oyalanmaktan ve taahhütlerin çiğnenmesinden de yorulmuş durumdalar. Eğer siz bir müzakere sürecinin ortasındayken ve iyi niyetle hareket ettiğinizi düşünürken aniden bombalanırsanız, diplomatik ifadesiyle söylemek gerekirse, gelecekteki anlaşmaların güvenirliği konusunda aşırı derecede şüpheci olmaz mısınız? İranlılar, ABD ile yapacakları herhangi bir anlaşmanın doğruluğu ve kalıcılığı konusunda son derece şüphecidirler. ABD’nin bu konuda inandırıcı ve güvenilir bir ortak olduğunu düşünmüyorlar.”
Trump yönetiminin bu krizden bir an önce sıyrılmak istediğini ancak diplomatik araçların yetersiz kaldığını ekleyen Hanke, “Trump bu işten acilen çıkmak istiyor. Eğer taraflar arasında bir mutabakat zaptı imzalanırsa bunu bir zafer olarak sunup müzakerelerin devam edeceğini söyleyerek konuyu zamana yaymak isteyecektir. Ancak iş dünyasında herkes bilir ki mutabakat zabıtları imzalandığı kağıt parçası kadar bile değer taşımaz, bağlayıcılığı yoktur ve hiçbir anlam ifade etmez” şeklinde konuştu.
“Tarifeler ve yaptırımlar dost edinme yöntemi değildir”
Küresel sistemde ABD hegemonyasının zayıfladığı ve çok kutuplu bir dünyaya geçiş yapıldığı yönündeki değerlendirmelerin iktisadi sınırlarına değinen Hanke, ABD’nin finansal gücünün halen benzersiz olduğunu savundu.
Hanke, küresel güç kayması ve ticaret savaşları hakkında şu yorumu yaptı:
“Ekonomide her şey marjinal değişimlerle gerçekleşir. Şu anda marjda gerçekleşen şey, ABD’den uzaklaşan bir eksen kaymasıdır. Bu süreç Trump yönetiminin gümrük vergisi tehditleri ve baskıcı taktikleriyle başladı, İran’a yönelik savaş ve yaptırımlarla da perçinlendi. Ancak ABD imparatorluğu hala muazzam derecede güçlüdür ve ona yaklaşabilen başka bir güç yoktur. Bu durum yalnızca askeri güçle ilgili değil, finansal piyasalarla ilgilidir. Dünyada tek bir baskın sermaye piyasası vardır, o da ABD’dedir. Hiç kimse bu sistemden kolayca ve düşük maliyetle ayrılamaz. Fakat marjdaki bu eksen kayması büyük oranda Çin’e yaramaktadır. Gümrük vergisi tehditleri Çin’i muazzam bir şekilde ileri taşımıştır.”
Trump’ın dış ticaretteki korumacı politikalarını eleştiren Hanke, yaptırımların uluslararası ilişkilerdeki yıkıcı etkisine değinerek şöyle devam etti:
“Trump gümrük vergilerini yeniden devreye sokmak için yargı engellerini aşacak yeni yollar arıyor. Yaklaşık 90 ülkeyi kapsayan yeni bir liste üzerinden yüzde 10 ila 12,5 oranında ek vergiler getirmeyi planlıyor. Unutulmamalıdır ki gümrük vergileri ve yaptırımlar saldırgan, adeta savaş benzeri araçlardır. Bunlar dost edinme yöntemi değildir; aksine, nasıl düşman kazanılacağına dair verilmiş birer ders niteliğindedir. Bu araçları ne kadar çok kullanırsanız, o kadar çok düşman yaratır ve hoşnutsuzluk üretirsiniz. Bu durum küresel sistemdeki eksen kaymasını hızlandırıyor; bu kaymanın ana adresi Çin olurken, enerji ve emtia ihracatındaki boşlukları dolduran Rusya da bu süreçten kazançlı çıkıyor.”
“İsrail lobisi Trump üzerinde büyük bir baskı kuruyor”
ABD iç siyasetinde İsrail’e verilen askeri ve mali destek konusundaki tartışmaların tırmandığını belirten Profesör Steve Hanke, Washington’daki karar alma mekanizmalarının lobilerin etkisi altında olduğunu vurguladı. ABD ile İsrail arasındaki askeri entegrasyon çabalarını ve bu durumun yaratacağı siyasi riskleri şu sözlerle özetledi:
“ABD iç siyasetinde yaşanan bu gelişmeler doğrudan İsrail lobisinin tam zamanlı çalışmasının bir sonucudur. ABD Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası gibi yüzlerce sayfalık devasa askeri bütçe tasarılarının içine, iki ülkenin ordularını ve askeri teknolojilerini adeta birleştiren, İsrail’e herkesten daha fazla imtiyaz veren maddeler gizlice yerleştirilmeye çalışılıyor. Bir lobici kongre üyesine gidip taslağa küçük bir madde ekletiyor ve bu durum ancak dikkatli siyasetçiler sayesinde ifşa edilebiliyor. İsrail lobisi çok güçlüdür; nitekim bu gizli maddeleri ifşa eden Thomas Massie gibi siyasetçileri sistemin dışına itmek için tüm güçlerini kullanıyorlar.”
Bu durumun ABD Başkanı Donald Trump üzerinde ters tepkiler yarattığına ve onu zor bir ikilemde bıraktığına işaret eden Hanke, analizini şu şekilde tamamladı:
“Bu jeopolitik çıkmaz Hürmüz Boğazı’nın kapalı kalmasına yol açıyor ve bu durum Trump üzerinde devasa bir ekonomik baskı oluşturuyor. Trump, yükselen petrol ve akaryakıt fiyatlarının, gıda ve diğer tüketim ürünlerindeki pahalılığın anketlerdeki oy oranlarını düşürdüğünün farkında. Bu ekonomik zararı durdurmak ve bölgeden çıkmak istiyor. Ancak İsrail ve Washington’daki İsrail lobisi onun bölgede kalmasını, hatta askeri olarak daha da derine çekilmesini istiyor. Burada büyük bir halat çekme yarışı var. Yaz sonunda ekonomik baskı daha da ağırlaşacaktır. Kasım ayında yapılacak kongre ara seçimlerinde Cumhuriyetçiler bu yüksek enflasyon ve enerji maliyetleri nedeniyle büyük bir yenilgi alabilir. Senato ve Temsilciler Meclisi Demokratların kontrolüne geçerse Trump’ın hareket alanı tamamen kısıtlanır. Trump büyük bir açmazla karşı karşıyadır; zira İsrail ile olan angajmanları sonlandırmaya karar verirse bu kez de İsrail lobisinin çok büyük siyasi saldırısına maruz kalacaktır.”
Dünya Basını
Prof. Wolff: Çin’in yükselişi küresel kapitalizmin tüm dengelerini sarsıyor

İktisatçı Profesör Richard D. Wolff ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD hegemonyasının yapısal sınırlarına ulaştığını ve küresel kapitalizmin derin bir dönüşümün eşiğinde olduğunu belirtti.
Küresel kapitalizmin ve Amerikan hegemonyasının en güçlü finansal sütunlarından biri olan petrol dolar sistemi, Ortadoğu’da yükselen askeri gerilimler ve derinleşen yapısal çelişkilerle birlikte tarihsel bir varoluş kriziyle karşı karşıya.
Massachusetts Amherst Üniversitesi Fahri Ekonomi Profesörü Richard D. Wolff ve Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü, aynı zamanda Yunanistan’ın borç krizi dönemindeki eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, katıldıkları DiEM25 platformu panelinde kapitalizmin bugünkü dönemeçte karşı karşıya kaldığı birikim krizini, petrol doların geleceğini ve küresel güç dengelerindeki kaymaları masaya yatırdı.
Akademisyenler, ABD liderliğindeki finansal ve askeri düzenin sınırlarına ulaştığını, hegemonik bir çöküşün belirtilerinin artık gizlenemez hale geldiğini vurguladı.
“Amerikan imparatorluğu tarihsel bir gerileme evresinde”
Panelin açılışında ABD hegemonyasının tarihsel kökenlerine değinen Profesör Richard D. Wolff, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin elde ettiği mutlak ekonomik üstünlüğün geçici ve istisnai koşullara bağlı olduğunu belirtti.
Wolff, “İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda kolonyal kapitalist deneyim, karşılıklı kitlesel bir kıyım çılgınlığıyla zirveye ulaştı. 1945 yılında ayakta kalan tek ekonomi, coğrafi konumu sayesinde hiçbir altyapısal yıkıma uğramayan Amerika Birleşik Devletleri oldu” ifadelerini kullandı.
Savaşın, ABD kapitalizmini Büyük Buhran’dan çıkaran temel unsur olduğunu kaydeden Wolff, Marshall Planı aracılığıyla Avrupa ve Japonya’ya kaynak aktarılarak Amerikan üretimine devasa bir talep yaratıldığını hatırlattı. Wolff, bu dönemde İngiliz İmparatorluğu’nun çöküşüyle birlikte küresel liderliğin adeta ABD’nin kucağına düştüğünü ifade etti.
Sürecin geçici karakterinin zamanla unutulduğunu ve Amerikan ideolojisinde bu durumun “istisnai bir güç” olarak sunulduğunu belirten Wolff, petrol dolar sisteminin 1970’lerde beliren hegemonyanın sınırlarını tahkim etmek için kurulmuş yapay bir mekanizma olduğunu vurguladı.
Wolff, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Petrol dolar sistemi, 1970’lerde imparatorluğun ömrünü uzatmak için devreye sokuldu. Ancak bugün, bu imparatorluğun aşamayacağı sınırlara ulaştığı bir gerileme evresindeyiz. Tarihteki her imparatorluk gibi Amerikan imparatorluğu da doğdu, gelişti ve şimdi ölüyor. Bu gerileme Vietnam’daki yenilgiyle başladı; Afganistan, Irak, Ukrayna’daki süreçler ve şimdi de İran ile girilen bu kontrolsüz mücadeleyle en kritik aşamasına ulaştı. İran, Körfez ülkeleri için görmezden gelinemeyecek bir gerçekliktir ve bu durum petrol dolar mekanizmasını doğrudan tehdit etmektedir.”
Yönetimin içsel bir işlevsizlik yaşadığına dikkat çeken Wolff, eski ABD Başkanı Donald Trump’ın bu gerileyen imparatorluğun en somut belirtisi olduğunu ifade etti.
Wolff, “Bir hafta içinde önce Polonya ve Almanya’dan binlerce asker çekeceğini açıklayıp, üç gün sonra Polonya’ya yeniden asker gönderen bir hükümet var karşımızda. Bu, işlevsizliğin sınırında gezinen bir yönetim yapısıdır” dedi.
“Wall Street için hazırlanan kurtarma paketleri simgesel bir panikten ibaret”
Richard D. Wolff’un tarihsel analizini destekleyen Profesör Yanis Varoufakis, ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in Körfez ülkeleriyle yaptığı 20 milyar dolarlık takas anlaşmasının arkasındaki gerçeklere odaklandı. Batı medyasının bu gelişmeyi “Körfez ülkelerine yönelik bir kurtarma operasyonu” olarak sunmasının büyük bir hata olduğunu savunan Varoufakis, “Körfez ülkelerinin kurtarılmaya ihtiyacı yok. Suudi Arabistan ve Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin toplamda 6,5 trilyon dolarlık yatırımı var ve bunun yaklaşık 1,7 trilyon doları nakit akışıdır. Dolayısıyla 20 milyar dolarlık bir takas anlaşması onlar için devede kulak bile değildir” açıklamasını yaptı.
Bakan Bessent’in bu hamleyi Wall Street’teki finansal çöküş korkusuyla yaptığını belirten Varoufakis, durumun arka planını şu sözlerle aktardı:
“Scott Bessent, George Soros ile birlikte İngiltere Merkez Bankası’na karşı pozisyon alarak büyük paralar kazanmış, piyasanın kurallarını çok iyi bilen eski bir spekülatördür. Piyasalardaki kurt sürüsünün ABD tahvil ve hisse senedi piyasalarına saldırmak üzere olduğunun farkında ve dehşet içinde. Bu 20 milyar dolarlık teklif, Körfez ülkelerine değil, Wall Street’teki finansörlere verilmiş simgesel bir mesajdır. Bessent, ‘Buradayım ve Amerikan finans piyasalarını ayakta tutmak için gerekirse sınırsız para basmaya hazırım’ demektedir.”
Varoufakis, 1944 yılındaki Bretton Woods konferansından bugüne uzanan süreci dönemlendirerek, 1971’deki “Nixon Şoku” sonrasında ABD’nin ticaret fazlası veren bir ülkeden açık veren bir ülkeye dönüştüğünü hatırlattı.
Dönemin Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger ve ekibinde yer alan Paul Volcker’ın geliştirdiği stratejinin, “dünyanın geri kalanındaki kapitalistlerin tasarruflarını ABD borçlarını fonlamak için kullanmak” olduğunu belirten Varoufakis, petrol doların bu geri dönüşüm mekanizmasının en temel aracı olduğunu söyledi.
“Körfez’den Wall Street’e akacak 3 trilyon dolarlık kaynak kurudu”
Varoufakis, günümüz krizinin en somut nedenlerinden birinin, Trump yönetiminin Körfez ülkelerinden almaya alıştığı haracın kesintiye uğraması olduğunu dile getirdi.
Trump’ın iktidarı döneminde Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Kuveyt gibi ülkelerden önümüzdeki dönem için toplamda 1,8 trilyon dolarlık yapay zeka ve teknoloji yatırımı taahhüdü aldığını, buna ek olarak askeri sınai kompleks için de 1 trilyon dolarlık silah alım sözü kopardığını belirten Varoufakis, “Wall Street’e akması beklenen bu yaklaşık 3 trilyon dolarlık sıcak para akışı artık durdu. Çünkü Körfez ülkeleri petrol dışı gelirlerini kaybetmeye başladı. Dubai’deki otellerin doluluk oranı yüzde 10 seviyelerine geriledi, odaların yüzde 90’ı boş. Likidite akışı kuruduğu için bu taahhütlerin yerine getirilmesi imkansız hale geldi” dedi.
Varoufakis, Wall Street’teki devasa finans balonunun sarsıldığını ve finansörlerin panik halinde olduğunu belirterek, bu durumun ABD içindeki mavi yakalı çalışanların ve reel sektörün sömürülmesi pahasına sürdürüldüğünü kaydetti.
“Avrupa kendi tarihsel önemsizliğine gömülürken histerik bir Rusofobi üretiyor”
Haber analizinin küresel boyutuna Çin Halk Cumhuriyeti’nin yükselişini ekleyen Profesör Richard D. Wolff, Batı merkezli analizlerin en büyük eksikliğinin Asya’daki bu devasa gücü göz ardı etmek olduğunu ifade etti.
Wolff, “Çin’in yükselişi her şeyi değiştiriyor. ABD hegemonyasının gerilemesinden çok daha dramatik olan durum, Avrupa’nın neredeyse tamamen dağılmasıdır. Avrupa ülkelerinde, kendi tarihsel önemsizliklerini örtbas etmek için histerik bir günah keçisi arayışı var. Göçmen düşmanlığının yanı sıra akıl dışı bir Rusofobi dalgasıyla karşı karşıyayız. Avrupa hükümetleri, kendi yok oluşlarını gizlemek için canavarca bir Rusya tehdidi kurgulayarak devasa askeri harcamaları meşrulaştırmaya çalışıyor” değerlendirmesinde bulundu.
ABD içindeki sanayi altyapısının son kırk yılda neredeyse tamamen Çin’e taşındığına değinen Wolff, Amerikan işçi sınıfının bu süreçte mülksüzleştiğini ve bu çaresizliğin Trump’ı iktidara taşıyan “MAGA” (Amerika’yı Yeniden Harika Yap) hareketini doğurduğunu ekledi. Wolff, insanların artık bu sistemin sınırlarını gördüğünü ve sokaklarda kitlesel bir hesaplaşmanın öncüllerinin biriktiğini savundu.
“Gazze’deki insanların yaşadığı panik, Batı yapay zekasını eğitmek için veri olarak kullanıldı”
Savaşın küresel kapitalizm altındaki yeni bir sömürü boyutuna dikkat çeken Profesör Yanis Varoufakis, Körfez ülkelerindeki bir teknoloji konferansı sonrasında Palantir adlı Amerikan veri analiz şirketinin bir yöneticisiyle yaptığı konuşmayı aktardı.
Varoufakis, Batı kapitalizminin insan acısını doğrudan bir sermaye birikim aracına dönüştürdüğünü belirterek şunları söyledi:
“Palantir çalışanı bana, Gazze’deki askeri operasyonlar sayesinde yapay zekalarını eğitmek için benzersiz bir veri seti elde ettiklerini söyledi. İnsanlar bombalardan kaçarken, cep telefonlarının hareketliliği sayesinde muazzam bir veri akışı oluşmuş. Bu panik verileriyle eğittikleri yapay zeka algoritmasını, panik yönetim aracı olarak İngiltere Ulusal Sağlık Sistemi’ne 1,4 milyar dolara satmışlar. Bu, klasik Marksist teorideki proletarya emeğinden farklı, yeni bir sömürü biçimidir. İnsanların can havliyle kaçışması, ücretsiz emek girdisi olarak teknolojik sermayeye dönüştürülmüştür.”
Varoufakis, askeri sınai kompleksin her savaşı yeni teknolojilerin test sahası olarak kullandığını, ancak günümüzün “teknofodalizm” düzeninde artık doğrudan insan bedeninin ve hareketinin veri olarak gasp edildiğini kaydetti.
“Piyasaların devlet planlaması olmadan çalışamayacağını liberaller anlamıyor”
Çin’in ekonomik başarısının ardında yatan rasyonel devlet planlamasına vurgu yapan Varoufakis, Batı dünyasındaki serbest piyasa efsanesinin çöktüğünü belirtti.
Çin’in Huawei, Alibaba ve DeepSeek gibi devasa teknoloji şirketlerini sıkı bir kamusal denetim altında tuttuğunu hatırlatan Varoufakis, “Alibaba’nın sahibi Jack Ma, finansal piyasalardan haksız rant elde etmeye kalkıştığında devlet tarafından bir yıl boyunca piyasadan uzaklaştırıldı ve şirketin kâr oranları sınırlandırıldı.
Batı’da ise Jeff Bezos gibi figürler sınırsız bir biçimde kamu kaynaklarını sömürmeye devam ediyor. Liberallerin anlamadığı şey, güçlü bir devlet planlaması ve demir gibi sert kurallarla sınırlandırılmayan piyasaların kendi kendini yok etmeye mahkum olduğudur” dedi.
Profesör Wolff ise Çin’in enflasyon oranlarının yıllardır yüzde 1’in altında seyrettiğini hatırlatarak, Batı dünyasının kendi yarattığı krizleri kaçınılmaz doğa yasaları gibi sunmasının ideolojik bir aldatmaca olduğunu sözlerine ekledi.
Wolff, İran krizinin ABD için yeni bir askeri ve ekonomik bataklığa dönüştüğünü, çünkü Çin’in varlığı nedeniyle petrol fiyatlarındaki dalgalanmaların artık Batı’nın rakiplerini zayıflatmaya yetmediğini vurguladı.
Wolff, “Petrol fiyatlarının artması geçmişte Japonya ve Almanya’yı vuruyordu, çünkü bu ülkelerin kendi kaynakları yoktu. Oysa Çin, enerji dönüşümünü tamamlamak üzere ve devasa kömür ve yenilenebilir enerji altyapısına sahip. Bu yüzden bu savaş, Trump’ın Waterloo’su olacaktır” diyerek analizini tamamladı.
Dünya Basını
Eski ABD Dışişleri yetkilisi Miller: İran için boğazlar nükleer bombadan daha etkili

Eski ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Aaron David Miller, bölgedeki son gelişmeleri, ABD ve İran arasındaki müzakereleri ve bölgesel aktörlerin konumunu değerlendirdi. Miller, Donald Trump’ın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu üzerindeki mutlak nüfuzuna dikkat çekerken, Lübnan’ın yapısı ve İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki stratejik kartlarını ele aldı.
Eski ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi ve Ortadoğu müzakerelerinde uzun yıllar görev yapmış kıdemli analist Aaron David Miller, yayıncı Mario Nawfal’ın programına katılarak bölgedeki son gelişmeleri, ABD ile İran arasındaki müzakere süreçlerini ve aktörlerin stratejik konumlarını değerlendirdi.
Medyanın ve piyasaların son 72 saatte yaşanan gelişmelere aşırı tepki verdiğini belirten Miller, bu durumun müzakereler için ideal bir zemin sunmadığını kaydetti.
“Bizler labirentteki fareler gibi her açıklamaya tepki veriyoruz”
Aaron David Miller, medya ve kamuoyunun diplomasi sürecindeki anlık gelişmelere odaklanmasını eleştirerek şu ifadeleri kullandı:
“Bizler labirentteki fareler gibiyiz; her sosyal medya paylaşımına, Devrim Muhafızları Ordusu’ndan veya İran müzakere heyetinden gelen her açıklamaya tepki vererek etrafta koşuşturuyoruz. Dürüst olmak gerekirse bu durum şaşırtıcı olmamalı. Burası müzakereler için ideal bir ortam değil. Muhtemelen İranlı ve Amerikalı yetkililer arasında doğrudan bir müzakere yürütülmüyor. Her şey aracılar vasıtasıyla, cep telefonları üzerinden taslak paylaşımlarıyla ve internet aracılığıyla yapılıyor. Birbirine güvenmeyen, karşılıklı itimadı olmayan ve birbirleri hakkındaki en kötü değerlendirmeleri doğrulamaya çalışan iki taraf varken, bu yöntem uygun bir müzakere ortamı sunmuyor.”
Anlaşma metninin büyük bölümünün bir hafta kadar önce şekillendiğini tahmin ettiğini belirten Miller, her müzakerenin son aşamasının en zor bölüm olduğunu vurguladı.
Miller, “Müzakerelerin son çırpınışları her zaman en zorudur çünkü her iki tarafın da kendi kamuoyuna bu anlaşmayı neden yaptıklarını savunması ve açıklaması gerekir. Devrim Muhafızları Ordusu’nun bir kamuoyunun olmadığını düşünebilirsiniz ancak var. Bu kamuoyu İran halkı değil; aralarında Amerikan niyetlerine dair ciddi şüpheleri olan başmüzakereci Muhammed Ali Bakıri’nin de bulunduğu daha şahin unsurlardır” dedi.
“Boğazlar şubat ayında da açıktı, son üç ayın amacı neydi?”
Washington cephesindeki Cumhuriyetçi İran şahinlerinin tepkilerine de değinen Miller, bu kesimlerin argümanlarının güçlü olduğunu belirterek şunları söyledi:
“Her şeyi bir kenara bıraktığımızda ve İran’ın boğazları açmak için hiçbir şart koşmadığını ya da kademeli olarak açtığını varsaydığımızda, bir Amerikan vatandaşı olarak insanlar şu soruyu soracaktır: Bir dakika, Hürmüz Boğazı zaten 27 Şubat’ta açıktı. O halde bu son üç ayın amacı tam olarak neydi? Çünkü zenginleştirilmiş uranyum, İran’ın elindeki 11 tonluk zenginleştirilmiş uranyum ve denetim mekanizmaları gibi temel sorunların hiçbiri çözülmüş değil. Bildiğimiz kadarıyla Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı bu sürecin bir parçası olmadı. İranlıların istediği yaptırımların kaldırılması, dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması ve karşılıklı güvenlik garantileri gibi tüm temel konular, hazırlanan mutabakat zaptında yer alsa bile yeniden müzakere edilmek zorunda kalacak.”
Müzakerelerin daha işlevsel bir aşamaya geçmesini umduğunu ifade eden Miller, “Gerçek Amerikalıların ve İranlıların aynı otelde oturduğu, belki başlangıçta yakınlık görüşmeleriyle başlayıp nihayetinde doğrudan müzakere ettikleri bir aşamaya geçilmeli. Henüz buna dair bir kanıt yok” diye ekledi.
“Donald Trump’ın sosyal medya paylaşımlarını dikkate almayı uzun süre önce bıraktım”
Donald Trump’ın Hürmüz Boğazı, abluka ve uranyum konularındaki çelişkili açıklamalarını değerlendiren Miller, bu paylaşımların ciddiyetten uzak olduğunu savundu. Miller, şöyle konuştu:
“Donald Trump’ın sosyal medya paylaşımlarına dikkat etmeyi uzun zaman önce bıraktım. Konuşmamızın başında labirentteki fareler gibi olduğumuzu söylemiştim; o da tam olarak bizim böyle olmamızı istiyor. Söylediklerinin bir anlam ifade edip etmemesi onun için önemli değil. Medyanın, uluslararası basının tepki vermesini sağlıyor. CNN, MSNBC, BBC ve NPR gibi güvenilir mecralar, iş modelleri gereği Donald Trump’ın ağzından çıkan her kelimeye veya sosyal medya paylaşımına asılmak zorunda kalıyorlar. Ben bunu dert etmeyi bıraktım. Önemli olan kağıt üzerindeki metindir. Ünlü yapımcı Sam Goldwyn’in dediği gibi, ‘Sözlü bir anlaşma, yazıldığı kağıt kadar bile değer taşımaz.’ Bana metni gösterin Mario, metni gösterin ki bu mutabakat zaptının bir anlaşma mı yoksa bir anlaşmazlık belgesi mi olduğunu tartışabilelim.”
“Piyasa psikolojisini yönetmekte oldukça başarılı bir iş çıkarıyorlar”
Trump’ın paylaşımlarının piyasalar üzerindeki etkisine değinen Miller, bu stratejinin bilinçli bir iletişim çalışması olduğunu belirtti.
Miller, “Trump bunu piyasaları kontrol etmek için de kullanıyor ve dürüst olmak gerekirse oldukça etkili bir iş çıkarıyorlar. Petrol fiyatlarının şu an olduğundan çok daha yüksek, finans piyasalarının ise çok daha düşük olması gerekirdi. Ancak piyasalar bu açıklamalara dikkat ediyor. Üç gün içinde bir anlaşma olacağı yönündeki beklentiyle piyasalar sakinleştiriliyor ve güven aşılanıyor. Bu durum büyük ölçüde bir piyasa psikolojisidir ve şu ana kadar işe yaradığını söyleyebilirim” değerlendirmesinde bulundu.
İran’ın bölgedeki kozlarını değerlendiren Miller, Tahran yönetiminin elinde iki önemli kart olduğunu belirtti. Birincisinin coğrafyayı silah olarak kullanma yeteneği olduğunu ifade eden Miller, “İranlılar ne zaman keyifleri kaçsa iki şey yapıyorlar: Boğazların güvenli olmadığını duyuruyorlar ve birkaç insansız hava aracı fırlatıyorlar. Tankerleri vurup vurmamaları önemli değil çünkü burada anahtar petrol üreticilerinde veya Trump’ta değil, sigorta şirketlerindedir. Eğer sigorta şirketleri güvence vermezse, büyük ham petrol taşıyıcıları boğazdan geçemez” dedi.
“İran için yeni nükleer silah Hürmüz Boğazı’nı kaldıraç olarak kullanmaktır”
İran’ın nükleer altyapısına ve stratejik hedeflerine değinen Miller, şu analizleri paylaştı:
“İran’ın elinde coğrafyanın yanı sıra nükleer altyapı kartı var. Bu altyapı darbe almış olsa da yeniden inşa edilebilir. Artık santrifüjlerin döndüğü büyük salonlar inşa etmek yerine, tespit edilmesi ve imha edilmesi daha zor olan daha küçük laboratuvarlar kurmaya karar verebilirler. Bu baskıcı rejimi yönetenlerin, parayı, silahları, bilgiyi ve petrolü ellerinde tutanların temel amacı, İran’ı savaş öncesindeki konumuna, yani nükleer eşik devlet statüsüne geri getirmektir. Bombaya sahip olmayan ancak bomba yapmak için gerekli tüm unsurları elinde bulunduran bir devlet olmak istiyorlar. Öte yandan, İran için yeni nükleer silahın Hürmüz Boğazı’nı kaldıraç olarak kullanma yeteneği olduğu da savunulabilir. Bu kart, Körfez petrol üreticileri ve küresel ekonomi için nükleer bir bombadan çok daha etkili, yıkıcı ve sonuç doğurucudur.”
Ali Laricani’nin ölümünün İran iç siyasetindeki dengeleri kalıcı olarak değiştireceğini belirten Miller, “Ali Laricani’nin ölümü, İran’ın bu süreçten nasıl çıkarsa çıksın eski İran olmayacağı anlamına geliyor. Savaş bittikten bir yıl sonra, ocak ve şubat aylarında sokaklarda gördüğümüz halk hareketliliğinin benzerini yeniden göreceğiz. Bir noktada değişim kaçınılmaz olacak ve bu değişim gerçekleştiğinde Donald Trump bunu kendisinin başardığını iddia edecektir” dedi.
“Netanyahu, İran konusunda Trump ne derse onu yapacaktır”
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile Donald Trump arasındaki ilişkiyi de değerlendiren Miller, Netanyahu’nun Trump karşısında hiçbir hareket alanının bulunmadığını ifade etti.
Miller, şu açıklamalarda bulundu:
“Eğer bu mutabakat zaptı bir anlaşmaya dönüşürse ve İranlılar Trump’a ‘Lübnan’da gerçek bir ateşkese ihtiyacımız var’ derse, Trump Netanyahu’yu arayacak ve ona Ekim 2025’te söylediğini söyleyecektir. Hatırlanacağı üzere o dönem İsrail, Hamas’ın dış liderliğini ve Salih el-Aruri’yi hedef aldığında Trump, ‘Ya bu anlaşmayı imzalarsın ya da seninle ilişkimi keserim’ demişti. Trump’ın geçen hafta Netanyahu hakkında söylediklerini hiçbir Amerikan başkanı bir İsrail başbakanı için kamuoyu önünde söylememiştir. Trump, ‘Netanyahu, İran konusunda benim ne yapmasını istiyorsam onu yapacaktır’ dedi. Bu sözlerin doğruluğu tartışılmazdır çünkü Netanyahu’nun bu yılki hayatındaki en önemli olay İran ya da Lübnan değil, seçimlerdir. Washington’da Trump’ın desteği olmadan, hatta Trump’ın kendisi için bir seçim karargahı kurmasını sağlamadan bu seçimleri kazanması mümkün değildir. 1992 yılında baba Bush’un dönemin İsrail Başbakanı İshak Şamir’e konut kredi garantilerini vermeyi reddetmesini hatırlıyorum. Bu hamle Şamir’e seçimi kaybettirmiş, İshak Rabin kazanmış ve seçimden üç ay sonra o kredi garantilerini almıştı. Dolayısıyla Netanyahu, Trump’ın sözünden çıkamaz, başka seçeneği yoktur.”
“İbrahim Anlaşmaları fikri şu an uzak bir galaksiye aittir”
Bölgesel ittifak arayışlarına ve İbrahim Anlaşmaları’nın genişletilmesi çabalarına değinen Miller, bu durumu “gerçek dışı bir beklenti” olarak nitelendirdi.
Miller, “Trump kötü bir anlaşma müzakere ettiğini biliyor ve bunu daha büyük bir uzlaşı gibi göstermek için süslemeye çalışıyor. İbrahim Anlaşmaları onun ilk başkanlık dönemindeki en önemli başarısı olduğu için yine buna sarılıyor. Birleşik Arap Emirlikleri ve Fas zaten bu sürecin içinde. Ancak Suudilerin, Ummanlıların, Katarlıların, Kuveytlilerin ve hatta İranlıların bu anlaşmalara dahil olacağını düşünmek, çok uzak bir galaksiye bağlı hayali bir düşüncedir” dedi.
Savaş sonrasında İran’ın ciddi bir iç hesaplaşmayla karşı karşıya kalacağını savunan Miller, “Savaş bittiğinde bu rejim yıkılmış, altyapısı tahrip olmuş, meşruiyeti kalmamış bir ülkeyle baş başa kalacak. Halk bir noktada yeniden ayağa kalkacaktır. Bombalar düşerken rejim etrafında geçici bir kenetlenme olabilir ancak bu geçicidir. 91 milyonluk bir nüfus sonsuza kadar sessiz ve iradesiz kalmayacaktır” yorumunu yaptı.
“Lübnan devleti Hizbullah’ı silahsızlandıracak kapasiteye sahip değil”
Lübnan’ın geleceğine dair analizlerini de paylaşan Miller, Beyrut yönetiminin Hizbullah karşısındaki çaresizliğine vurgu yaptı. Miller, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Lübnan hükümeti geçmişte hiç yapmadığı şekilde davranıyor. Başbakan ve cumhurbaşkanı Hizbullah hakkında açıklamalarda bulundu, Washington’daki büyükelçiler düzeyindeki güvenlik görüşmelerine katılmayı kabul etti. Bunlar benzeri görülmemiş adımlar ancak şu an için Hizbullah’ı silahsızlandıracak ne kapasiteleri var ne de bunu yapacak iradeleri. Kuzey İrlanda’daki IRA, Kolombiya’daki FARC gibi örneklerde silahsızlanma, askersizleştirme ve topluma entegrasyon süreçlerinin başarılı olması için üç temel unsur gerekir: Anlaşmayı dayatan devletin güvenilir olması, devlet dışı aktörlere yönetimde siyasi roller sunularak pasifize edilmesi ve devletin bu aktörlerin tabanına karşı koyabilecek güçte olması. Lübnan bu şartların hiçbirine sahip değil.”
Son olarak bölgenin genel jeopolitik yapısına değinen Miller, Ortadoğu’da beş Arap devletinin (Lübnan, Irak, Yemen, Libya ve Suriye) farklı düzeylerde işlevsizlik veya başarısızlık içinde olduğunu belirtti.
Körfez ülkelerinin istikrar ve modernleşme merkezi olma özelliğinin artık garanti altında olmadığını ifade eden Miller, “Bölgede askeri, ekonomik ve güvenlik kapasiteleriyle sınırlarının ötesine güç yansıtma yeteneğine sahip üç gayri-Arap aktör var: İran, İsrail ve Türkiye. Bölgenin geleceğini bu üç aktör arasındaki dengeler belirleyecektir” diyerek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını2 hafta önceİktisat tarihçisi Chance: Batı, Çin’i kendi sistemine entegre ederek liberal bir demokrasiye dönüştüreceğini sandı
Diplomasi2 hafta önceXi ve Putin ‘çok kutuplu bir dünya ve yeni tip uluslararası ilişkiler’ çağrısı yaptı
Amerika2 hafta önceBolivyalı işçi ve köylüler başkent La Paz’ı kuşattı
Asya2 hafta önceLai, Tayvan’ın “özgürlüğünden vazgeçmeyeceğini” söyledi, yeni İHA bütçeleri sözü verdi
Asya2 hafta önceRusya ve Çin arasındaki ticaret hacmi 240 milyar dolara ulaştı
Asya2 hafta önceİran’daki savaş yuan için küresel ticarette fırsat penceresi açtı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Pape: İran yetenekleri sınırlı olduğu için değil, stratejik sebeplerle kendini dizginliyor
Asya2 hafta önceJaponya hükümeti, enerji fiyat artışlarına karşı bütçe ayırıyor










