GÖRÜŞ

ABD’yi bölen büyük kavga: Kültür Savaşları

Yayınlanma

ABD içi kavgalar klasik Demokrat-Cumhuriyetçi hesaplaşması gibi gözükse de son on yılda başka bir hal aldı. Amerikan toplumundaki kutuplaşma “sağ-sol” diye açıklanacak boyutta değildi. Takımlar değiştiği gibi kavganın boyutu da değişmişti. Hatta o denli şiddetlenmişti ki dünyanın dört bir tarafında benzer atışmalar başladı, Türkiye de buna dahil…

Kültür savaşlarından bahsediyorum, içine siyah haklarını, kadın haklarını, LGBT meselelerini, din ve mezhep çatışmalarını kattığınız bir kimlik hesaplaşması. Tartışmalara yol açan “Netflix” yapımları, kadına dönüşen Kral Arthur’lar, siyahi oluveren Aşiller derken bu kavganın en ciddi cephelerinden biri eğlence endüstrisi oldu. Neredeyse her film, dizi, kitap ve oyun bu savaş alanında bir mermi halini almıştı. Bizde de benzer akımlar ortaya çıkınca Türk halkı biraz daha merak eder hale geldi. Tüm bunlar nereden geliyor? Bu değişimin sebebi ne? Bu savaşı kim kazanacak?

“Woke” Hareketi

Yabancı medyanın en sevdiği kelimelerden biri oldu bu “Woke”. Bu savaşta liberallerin taşıdığı bayrağa verilen genel ad bile denilebilir. Türkçe ‘uyanmışlar’ diye bahsedeceğim bu isim, Meşhur Matrix filminden geliyor. Mavi hapı al ve hayatına olduğu gibi devam et. Kırmızı hapı al ve etrafındaki haksızlıklara karşı “uyanmış” ol. Tabii bu kelime ve hareket, sosyal medyanın yayılmasıyla hayatımıza girdi. Ancak bahsi geçen ideolojinin kökenleri çok daha eskiye dayanıyor.

Akademik arka planına kısaca girmek gerekirse aradığımız kelime Critical Theory (eleştirel kuram). Marksist çıkarımların kültürel bağlamda yorumlanmış hali diyebiliriz. Kökeni 1930’lara, ABD’ye göç etmiş bir grup Alman akademisyene dayanıyor. Marksizm ekonomiye odaklıyken eleştirel kuram benzer çıkarımları tüm toplumsal ilişkiler üzerinde yapmaya çalışıyor. Bunun da aralarındaki temel fark olduğu söylenebilir.

Bu eleştirel kuramın zamanla alt dalları oluştu. 1980’lerde Harvard Hukuk Fakültesindeki öğrenciler ders programının yeterince ırksal çeşitlilik barındırmadığı gerekçesiyle protestoya başladılar. Derrick Bell isimli bir öğretmen bu öğrencilere ırksal bir bakış açısı kullanan alternatif dersler vermeye başladı. Böylece ABD seçimlerinde dahi ağızlara pelesenk olmuş “Critical Race Theory” (CRT) ortaya çıktı, yani eleştirel ırk kuramı.

CRT şüphesiz ki Amerikan politik düzleminin en popüler tartışma konularından biri halini aldı. Okullarda okutulmaya başlanınca muhafazakarlar isyan ettiler. Onlara göre CRT’nin kökeni “kültürel Marksizm” idi. Çatışma bu şekilde eğitim alanına da taşınmış oldu.

Eleştirel kuramın yapısını ırktan cinsiyete taşıyan eleştirel feminist teori ve eleştirel queer teorisi de ortaya çıktı. Marksizm nasıl tüm patron-işçi ilişkilerini istismar olarak değerlendiriyorsa bu teoriler bütün ilişkileri bu şekilde tanımlıyordu. Yani bir erkek ve kadın arasındaki ilişki her zaman istismara dayalı olacaktı. Ya da heteroseksüel bir birey ile eşcinsel birey arasındaki ilişki her daim eşcinselin “normal” olmayan olarak görülmesi ve istismara uğraması üzerine kuruluydu. Bazen bu kimlikler üst üste de binebiliyordu. Yani beyaz bir erkeğin siyah bir kadınla ilişkisi iki farklı teorinin üst üste bindiği bir şekilde değerlendirilmeliydi. Her bireyin deneyimi kimliğini oluşturan elementlerden dolayı özeldi.  Buna da kesişimsellik (intersectionality) deniyor.

Toplumda kabulü

Burada teorik kısma bir ara verelim ve toplumda neden karşılık buldu ona bakalım. 2000’lerin başındaki ırkçılık karşıtı sloganları hatırlıyor olabilirsiniz. “Tek ırk var, o da insan” benzeri cümleler futbol maçlarından filmlere, birçok noktada kendini gösteriyordu. Bu “renk körü” bakış açısı bazılarına göre ırkçılığı anlamada yetersiz kalıyordu. Hala sokakta siyahlar katlediliyor, kariyerde yukarılara tırmanamıyor, temsili hep eksik oluyordu. 2010’da Occupy Wall Street eylemleri solun son sınıf temelli büyük eylemiydi. ABD solu, merkez medyanın da desteğiyle kimlik siyasetine yöneldi. 2014’te siyahi bir genç olan Michael Brown’un katledilmesiyle Black Lives Matter örgütü kuruldu ve CRT ideolojisi akademiden topluma yayılmaya başladı.

Woke kelimesi de bu zamanlarda türemeye başladı. ABD’nin Hristiyanlıkla limoni olan beyaz üst orta sınıfı bir aydınlanma yaşadı ve woke akımını bir yaşam şekli, hatta bir din haline getirdiler. Artık batılılar bir odaya girdiklerinde 5 insan görmüyor 3 beyaz 2 siyah insan görüyorlardı. Ten rengi, cinsiyet ve cinsel yönelim birçoklarında takıntı halini aldı. Bu akımın “kutsal” görünecek kitapları da vardı. Akademisyen Robin di Angelo’nun “Beyaz kırılganlığı” kitabı ve doktor Ibram X Kendi’nin “Irkçılık karşıtı nasıl olunur?” kitapları.

Bu iki kitap liberal kesim için inanılmaz önemliydi. Bazı üniversitelerde mühendislik bölümlerinde dahi mezuniyet için okumak ve üzerinden sınava girmek şart hale getirildi. İnsanlar Instagram paylaşımı yaparken kitabı kareye sokmaya çalışıyordu. Yani bu ideolojiyi takip etmek Amerikan üst orta sınıfında bir sosyal statü aracı halini almıştı.

Okullarda değişimler bunlarla sınırlı kalmadı. “Saldırgan” görülen ders konuları müfredattan çıkarıldı. Üniversite öğretmenleri “anlatacak konu bulamıyoruz” diye şikayet ettiler. Kitaplar ise sansüre uğramaya başladı. Romanlardaki “saldırgan” terimler değiştirildiler. Başka dilden yapılan çeviriler de sansürden kaçamadı. Hatta Japon anime ve mangaları (animenin çizgi roman hali) sansüre uğradılar.

Hollywood kısmına az çok herkes aşina. Bütün filmler eşit temsil taşımak zorundaydı. Bir hikayenin Ortaçağ İngiltere’sinde geçmesi önemli değildi. Oyuncular eşit sayıda siyah, Asyalı ya da Latino içermeliydi. Kadın-Erkek sayısı eşitsiz olamazdı. Bu yüzden eşyanın tabiatına aykırı karakterler görmeye başladık. Yüzüklerin Efendisi’nin doğru düzgün güneş görmeden yer altında yaşayan cücelerinin siyah olmaları gibi…

Teoriye kısaca tekrar dönelim. Nasıl oluyor da beyaz John Wayne’nin Cengiz Han’ı oynaması “whitewashing” (beyazlaştırma) oluyor ama bir siyahın Aşil’i oynaması “blackwashing” (siyahlaştırma) olmuyor?

Zulüm Piramidi

Bu ideolojinin nasıl çalıştığını anlamak için yazılı olmayan kanunlarını bilmek gerekiyor. Bunu bize zulüm piramidi anlatıyor. Yani tarihsel olarak kimin kime zulmettiğini bulabilirsek kimin kurban kimin zalim olduğunu belirleyebiliriz.

Bu fikir yapısı ayrımcılık için yapılan basit tanımları değiştiriyor. Bizim bildiğimiz ayrımcılık, bir bireyin başkasına kimliğinden ötürü ön yargı taşıması üzerine kurulu. Bu fikir yapısında ise ayrımcılığın tanımı ön yargı + güç olarak gösteriliyor.

Yani sizin ırkçı olabilmeniz için elinizde güç bulunmalı. “Sistematik ayrımcılık” konsepti George Floyd protestoları zamanı bütün protestocuların ağzında bir tanımdı. Kendilerine sistematik ayrımcılık uygulandığı için siyahlar güç sahibi olamazlardı. Güç sahibi olamadıklarına göre birine önyargılı davransalar bile ırkçılık yapamazlardı.

Bu güç dengesi meselesi ırklar ve cinsiyetler üzerine bir piramitte yerleşiyor. Sizin kurban mı zalim mi olduğunuzu bu piramit belirliyor. Beyaz, düz erkekseniz piramidin en tepesindesiniz. Hiçbir ırksal veya cinsiyet temelli ilişkide kurban rolünde olamazsınız. Sizi renginiz ya da cinsiyetiniz üzerinden aşağılasalar veya işinizden çıkarsalar bile bu düşünceye göre size ayrımcılık yapılmış olunmaz.

Piramit güç dengesinde aşağı doğru ilerliyor, en aşağıdakiler en kurbanlar. Bu yüzden kendini “Amerikan yerlisi” olarak gösterme modası başladı. Okul başvurularında %1 dahi genetik yerli bağlantısı varsa başvuranlar bunu kullanıyorlar. Hatta Demokrat siyasetçi Elizabeth Warren, yerli olmamasına rağmen öyle davranmış,  Trump tarafından “Pocahantas”  diye dalga geçilmişti.

İdeolojinin bir önemli noktası da liyakate düşman olması. Bu fikre göre liyakat, imtiyazsız kitleleri elemek için bir araç. Fırsat eşitliği olsa bile sonuç eşitliği yoksa orada ayrımcılık var.

Robin di Angelo’nun kitabı ayrımcılık örneklerinde daha da derine iniyor. Bir beyaz kadın, siyah bir kadına sesini yükseltiyorsa bu ayrımcılıktan ötürüdür. Beyaz bir çocuk siyah bir kadına bakıp parmağıyla gösteriyorsa bu yine ayrımcılıktır. Bariz Ortadoğulu olan İsa’nın beyaz temsil edilmesi bile ırkçılıkla açıklanabilir.

Beyazların yaşadığı mahallelere siyahlar gelince beyazların kaçması “White Flight” (beyaz kaçışı), siyahların yaşadığı mahallere beyazlar gelince ise “Gentrification” (nezihleştirme) deniyor. Yani tüm kimlik ilişkileri birtakım terimlerle kontrol altına alınmış.

Ibram X Kendi kitabında ırkçılık karşıtı olmayı “eğer ırkçı değilim diyorsanız, kesin ırkçısınız. Irkçılıkla mücadelenin birinci adımı ırkçı olduğunu kabul etmek” diye tanımlıyor. Yani beyazlar doğuştan günahkarlar diyor kendisi. Çünkü diğerlerinin sahip olmadığı imtiyazlarla doğuyorlar. Bu sayede okullarda hocalara “ben bir ırkçıyım. Daha iyi biri olacağım” diye kağıtlar imzalatılıyor.

Dil bilimci John McWhorter, “woke ideolojisi bir din gibi değil, doğrudan bir dindir” diyor. Ritüelleriyle, kitaplarıyla Hristiyanlığı bırakmış Amerikan üst orta sınıfının yeni inancı olduğunu söylüyor.

Piramidin yıkıldığı an

Bu ideolojinin epey sallandığı noktalar var. Bunların başında Asyalıların uğradığı şiddet geliyor. Bu konu son dönemde ciddi olarak tartışılmaya başlandı. ABD’de sokak ortasında dövülen hatta öldürülen Asyalılar ortaya çıktılar. Bu saldırılar şüphesiz ki ırkçı saldırılardı. Ancak failleri beyaz değildi. Bu nedenle üstüne gidilemedi.

Bazı siyah topluluklarında Asyalılar “gerçek ABD’li” olarak tanımlanmıyordu. Dışarıdan gelip daha iyi şartlarda yaşadıkları düşünülüyordu. Ortaya çıkan sürtüşme şiddete dönüştü. Ancak bu olaylar piramitte bir yere oturmuyordu. Asyalılar daha zengin ve güvende olarak piramitte siyahlardan üsttelerdi. Hatta bazı okul başvurularında beyazlar ve Asyalılara daha yüksek fiyatlar veriliyordu. Nasıl olur da siyahlar tarafından “mağdur” edilebilirlerdi ki?

Tüm bunlar ideolojinin eksik ve “yerel” bakış açısından dolayı oluyor. Yukarıdaki ırkçılık örneklerini hatırlayın. Örneğin “beyaz İsa”. Dünya’nın neresine gitseniz İsa’nın ten rengi bölge vatandaşıyla aynıdır. Asyalılar çekik gözlü İsa resmeder. Afrika’da İsa siyahtır.

Ya da White Flight, Türkiye’de sığınmacı sorununun olduğu bölgedeki insanların başka ilçelere dağılması değil mi?

Nasıl oluyor da ABD’deki beyaz-siyah ilişkilerine sahip olmayan ülkelerde benzer durumlar ortaya çıkıyor?

Çünkü bütün bu ilişkiler, kimlik değil sınıf ilişkileri. Yoksul-zengin arasındaki ilişkileri ırk veya cinsiyete bağlayınca anlamsız sonuçlara ulaşıyorsunuz. Ünlü talk showcu  siyah bir kadın olan Oprah Winfrey mağdur olurken, Ohio’lu beyaz bir tren işçisi “zalim” olmayı başarabiliyor, sebebiyse sadece ten rengi ve cinsiyeti.

Dış siyasete etkileri

Epey ironik bir şekilde woke hareketi kısa sürede çok uluslu küresel şirketler ve sivil toplum kuruluşları tarafından benimsendi. Şirketler logolarını Black Lives Matter ve gökkuşağı renkleriyle doldururken sendikaları ırklar arası gerginlik çıkararak dağıtmayı başardılar.

Bloomberg’de “sosyal adalet hareketlerini ABD’nin dış politika hamlelerini güçlendirmek için kullanabiliriz” başlıklı makaleler çıkmıştı. Reagan döneminde kurulan ve çeşitli darbelerde adı geçmiş “National Endowment for Democracy” (NED) gibi NGO’lar sitelerinde kimlik meselelerini ön plana çıkarıyor, hedef ülkelerde kimliği yüzünden dışlanmış hissedenleri saflarına katmaya çalışıyordu. Bu sayede başka ülkelerdeki liberal, üst orta sınıfları da ABD tarafına çekebiliyorlardı. Dahası, anti emperyalist olmasıyla bilinen sol örgütler, sınıf siyasetini terk edip kimlik siyasetine dönünce doğal olarak kendilerini Amerikan saflarında buldular. Antifa üyelerinin hem Suriye’de YPG terör örgütü saflarında hem de Ukrayna’da Azov taburlarının saflarında görmemizin başka bir açıklaması olamazdı.

Tabii ABD için bu akım pek güllük gülistanlık olmadı. Sadece şirketler değil, devlet kurumları da bu fikirleri benimsemişlerdi. CIA’den tutun Pentagon’a LGBT hakları reklamları çekiliyordu. 2018’de yapılan reklam kampanyası sonucu ABD ordusuna güven yüzde 70’lerden yüzde 40’lara indi. Orduya katılım başvuruları dibi gördü. Dahası, Amerikan savaş makinasının ekmeği suyu olan muhafazakar taban, devlete antipati beslemeye başlamıştı. ABD’nin küresel rakipleri de bu boşluğu gördüler ve “karşı mahalleye” dükkan açtılar.

Putin, her konuşmasında “dejenere” batı toplumuna vurgu yapıyordu. Kısa zamanda Rusya’ya daha muhafazakar bir toplum olduğu için sempati duyan ABD’liler ortaya çıktı. Hatta Rus paralı askerleri Wagnerler ABD’li muhafazakarları hedef alan reklam kampanyaları hazırladılar.

Yani özetle, kültür savaşlarının en güçlü makinası batının azınlıklara olan davranışlarını tarihsel olarak farkındalık kazandıran ancak sınıfsal çatışmaları yanlış yorumlayarak kimlik takıntılı bir toplum yaratan woke hareketi oldu. Batı medeniyetindeki siyah ve LGBT hakları gibi hala çözülmemiş kimlik sorunlarını görmesi olumlu olsa da getirdiği çözüm önerileri sorunu derinleştirdiği gibi sınıf temelli politikaları etkisizleştirdi. Daha woke ideolojisiyle ilgili anlatacak çok şey var. Ama hem ABD’de hem de küresel boyutta bu akımın dalgalarını izlemeye devam edeceğiz. Bu hareketin ABD’nin son dönemde sarsılan küresel hegemonyasına katkı sağlayıp sağlamayacağını ise zaman gösterecek.

Çok Okunanlar

Exit mobile version