Söyleşi
“AfD faşist bir parti değil, faşistler için bir parti”
Saksonya-Anhalt eyalet seçimlerinde Almanya için Alternatif’in (AfD) büyük bir zafer kazanmasının ardından Almanya’nın geleceğine ilişkin büyük bir belirsizlik ortaya çıktı. Daha sonra Berlin’de Die Linke (Sol Parti) büyük bir sürpriz yaparak birinci parti oldu ve ardından ana akım medya ve müesses nizam siyasetinde büyük bir karşı kampanya başladı.
Gelecek belirsiz ama bazı alametler mevcut: CDU/CSU, SPD ve Yeşiller’de temsil bulan siyaset merkezi büyük bir çatırdama ile yıkıldı, yıkılacak durumda. Ukrayna savaşında ABD’nin rolünün geriye çekilip Avrupa’nın üç büyüklerinin (Almanya, Britanya, Fransa) daha da öne çıkacağı bir modele doğru gidiliyor. Alman sermayesi, ucuz Rusya gazından olup sanayisinin alarm zillerine rağmen Çin ile ilişkileri germeye çalışırken, Berlin’de karamsarlık ve savaş çığırtkanlığı yükseliyor.
Bütün bunları, gazeteci Arnold Schölzel ile Almanya’nın tek solcu günlük gazetesi junge Welt’in Berlin bürosunda konuştuk. Schölzel’in biyografisi oldukça ilginç ve daha ayrıntılı anlatılmaya değer; ama şimdilik şu kadarını söyleyip geçelim: Gazetec, henüz bir delikanlıyken, 1967 yılında Batı Almanya’dan Doğu Almanya’ya (Alman Demokratik Cumhuriyeti – DDR) kaçanlardan. Alman Silahlı Kuvvetleri’nde (Bundeswehr) görev yaparken “eski” Nazi yoğunluğuna dayanamayıp bu kararı almış. Schölzel, tüm DDR tarihi boyunca 1 milyona yakın kişinin Batıdan bu ülkeye geçtiğini söylüyor. “Duvarın ardı”ndan Batıya kaçışların sürekli anlatıldığı bir dünyada, bu mesele daha fazla kurcalanmayı hak ediyor.
Schölzel ile AfD’nin yükselişinden Ukrayna savaşına, Alman merkez siyasetinden Çin ile ilişkilere kadar birçok konuda konuştuk. Belirsizliğe vurgu yapan gazeteci, Alman büyük sermayesi içerisinde Rusya’ya karşı daha agresif tutumdan yana olanların yanı sıra Rusya ile işbirliğine daha yatkın bir kesim olduğunu da inanıyor. Yine de Schölzel, Alman sermaye ve siyaset sınıfındaki önemli bir kesimin, Rusya’ya boyun eğdirebileceğine ve Rusya Federasyonu’nu bir tür sömürge pozisyonuna düşürebileceğine yürekten inandığını düşünüyor. Ona göre AfD, tam da bu belirsizlik ortamı için tutulan bir “yedek güç” ve bu partinin başka koşullar altında sağa doğru daha da radikalleşmesi mümkün.
Son olarak, metindeki köşeli parantezler bana ait.
“Alman sermayesinin mevcut çıkarları CDU-SPD koalisyonu ile örtüşüyor”
Güncel Alman siyasetinden başlayalım. Özellikle Rusya-Ukrayna savaşı ve ABD’nin son zamanlarda yaptığı “barış” atağı hakkında ne düşünüyorsunuz? ABD gerçekten bir barış mı istiyor yoksa zaman kazanıp Avrupalı müttefiklerini mi ileriye sürmeye çalışıyor?
Bu kesinlikle Trump’ın hedefleri arasında; yani Batı Avrupalıların savaşa para ödemesi. Bunu sanırım dün [18 Ekim] tekrar söyledi; bu her zaman onun hedefi olmuştur. Batı Avrupalılar da bunu büyük bir hevesle kabul ettiler.
Benim ise bu konuda iki nedenden dolayı büyük endişelerim var. Bunlardan biri, ABD ile Birleşik Krallık’ın kıtada Rusya ile özellikle Almanya’nın işbirliği yapmasına karşı çıkan eski jeopolitik geleneği; 120 yıldır böyle. Bu, çok net bir siyaset. ABD ve tüm bu Anglo-Sakson dünyanın çıkarları net. Yani [Zbigniew] Brzezinski’nin The Grand Chessboard (Büyük Satranç Tahtası) adlı eserinde tasarladığı bu Heartland [Kalpgâh] teorisiyle ilgili olan şey, değil mi? Her kim Avrasya kartını oynarsa, ABD’nin dünya gücüne bir tehdittir. Bu anlaşılabilir bir durum.
Ben şunu düşünüyorum: Eğer Rusya ile Batı Avrupa ve özellikle Almanya arasında huzursuzluk yaratmayı amaçlıyorlarsa, tıpkı Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında da olduğunu düşündüğüm gibi bunda yanlış bir hesap yapabilirler. Şunun inancındayım: Ben buna Alman emperyalizmi diyorum, Alman emperyalizmi hâlâ güneşte bir yer istiyor. Her şey bununla başlar. 1897’de nunu o zamanki Dışişleri Bakanı, daha sonra Şansölye olan [Bernhard] von Bülow ilan etmişti. Bu, o dönemde Büyük Britanya’ya ama tabii ki ABD’ye de meydan okunduğunun ve Almanya’nın kendisinin bir dünya gücü, büyük bir güç pozisyonu iddiaları olduğunun ilanıydı.
Rusya’daki muhataplarım bana inanmıyorlar fakat Alman büyük sermayesinin içinde yine şu görüşe sahip kesimler olduğundan şüpheleniyorum: Biz kendimiz burada büyük bir güç konumu elde etmek zorundayız. Tartışma, bildiğim kadarıyla, bir kez daha şunun etrafında dönüyor: Bunu Rusya ile işbirliği içinde mi başaracağız, yoksa nihayetinde Rusya’yı çökertecek kadar zayıflatan Rusya karşıtı bir politika ile mi?
Bence coğrafyadan, ekonomiden ve tabii ki benim gözümde bir gerçeklik inkârından, yani Alman dış politikasının kıtadaki gerçek güç dengesini inkar etmesinden kaynaklanan konstelasyon bu.
Almanya’nın yine sahip olduğu kanaat –sanırım şu anda hâkim olan politika bu– Rusya’nın dize getirilebileceği inancı. Bunu tekrar tekrar duyuyoruz. Alman kamu televizyonunda sürekli yer bulan Kiesewetter gibi insanlar var; dış politika uzmanı Roderich Kiesewetter. Sabah akşam Kiesewetter, [Claudia] Major ve daha adını unuttuğum niceleri.¹
Yani Alman dış politikası ve güvenlik uzmanlığı çemberinde, arkasında bence katı çıkarların olduğu bir topluluk var ve onlar, Almanya’nın ve AB’nin lider ulusu olarak yine o kadar güçlü olduğuna inanıyorlar ki, bu lider Rusya’yı artık nihayet dize getirebilir.
[Alman Dışişleri Bakanı Johann] Wadephul faz‘da gerçekten de Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle bir karşılaştırma yaptı. Bu aslında bir şablon: Sovyetler Birliği’ni nasıl küçülttüysek, şimdi Rusya Federasyonu’nu da küçülteceğiz. Bunu çılgınlık olarak görüyorum. Tekrar ediyorum, benim Rus muhataplarım, örneğin zaman zaman konuştuğum Fyodor Lukyanov, benim Alman siyasetçilerinin bu kadar çılgın olduğunu düşünmeme inanamıyorlar ama dürüst olmak gerekirse, korkuyorum. Gerçekten buna inandıklarından korkuyorum. Söylediğim gibi, Wadephul bunu faz’da tekrarladı. Ve bu çok, çok tehlikeli bir oyun tabii ki, bunu herkes biliyor, değil mi? Çünkü Ukrayna ile Rusya arasındaki bu savaş her an daha büyük bir savaşa dönüşebilir ve bunu göze almaya açıkça niyetli insanlar var.
ABD mevcut yapısıyla biraz kenarda duruyor gibi görününüyor, sanırım. Geçen hafta Der Spiegel, NATO’nun Başkomutanı General Alexus Grynkewich ve Alman Silahlı Kuvvetleri (Bundeswehr) Genel Müfettişi ile bir röportaj yayınladı. Orada başka şeyler okuyorsunuz. Orada, Alman dış politikasındaki bu savaş çığırtkanlarının retoriğinin aksine Rusya’nın bir savaş planlamadığı okunuyor. Rusya bir savaş planlamıyor. Grynkewich, askeri açıdan fazlasıyla üstün olduğumuzu söyledi. Zaten bu yüzden Rusya kendine bir inisiyatif tanımamalı. Ama bu mülakattan şu anlaşılmıyor: Rusya’yı köşeye sıkıştırıp küçültmek istiyoruz. Bunu Almanlardan ve tabii ki Joe Biden gittikten sonra Almanya tarafından pratikte yönetilen, oluşan istekliler koalisyonundan duyuyorsunuz, değil mi?
Arnold Schölzel
ABD’nin Avrupa’dan çekileceği, ABD’nin NATO’yu dağıtmaya çalıştığı gibi pek çok haber duyduk. Ama aynı zamanda bir şekilde Almanya’yı NATO’nun liderliğini üstlenmeye zorluyorlar; Trump yönetimi, görünüşe göre, Almanya’nın Avrupa’ya liderlik etmesini istiyoruz diyor. Ve bu yeniden silahlanma süreci ve belki de Alman kültürünün militarizasyonu giderek artıyor çünkü ne zaman Berlin’e gelsem, havada giderek daha fazla savaş çığırtkanlığı var gibi geliyor, çok daha fazla. Fakat Alman büyük sermayesinin, büyük burjuvazisinin Ukrayna’da ne yapmaya çalıştığını anlamak zor. Elbette, özellikle silah ve savunma sanayinde bazı büyük yatırımları var. Sanırım bu, bir nevi savaş çabaları ya da dijitalleşme ya da bunun gibi şeyler için bir tür laboratuvar görevi de görüyor, ama yine de Almanya ya da bazı Alman burjuva çevreleri de Ukrayna savaşı nedeniyle bazı sıkıntılar yaşıyor. Alman burjuvazisinin bu çelişen çıkarlarını ve Ukrayna’da ne yapmayı planladıklarını nasıl bir araya getirebiliriz? Neden bunu yapıyorlar?
Gerçekten de asıl hedefin Rusya olduğunu düşünüyorum; tıpkı Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi Rusya’nın çöküşü. Rusya 80’den fazla ulus ve milliyetten oluşuyor. Rusya Federasyonu’nun kendisinde de çok ama çok farklı uluslar bulunuyor. Sanırım bunu 1990’larda ve 2000’lerde Çeçenistan’da, Kafkasya’da, genel olarak Tataristan gibi yerlerde Müslüman nüfus üzerinde ulusal kartı oynayarak denediler. Bu başarısız oldu, tıpkı Çin’de Tibet veya Sincan, yani Uygurlar üzerinden ulusal kartı ve ulusal bölünmeyi getirme çabalarının başarısız olduğu gibi.
Şimdi Rusya’da açıkça ilan edilen hedef –ki kendisi muazzam hammadde zenginliklerine sahip– Rusya’yı siyasi olarak o kadar zayıflatmak ki, yarı bağımlı ya da sömürge statüsüne gerilesin.
Alman İmparatorluğu dönemindeki Alman dış politikasının bir öncüsünü her zaman hatırlarım. Adı Paul Rohrbach. 1916’da şu güzel sözü sarf etmişti: Kiev’e sahip olan, Moskova’yı dize getirebilir. Bu aslında Brzezinski ve evet, 70-80 yıl öncesinden. Alman sermayesinin büyük bir bölümünün, Rusya ile işbirliği içinde kendi hedeflerine ulaşabileceği düşüncesinden vazgeçtiği izlenimine kapılıyorum. Siemens’in Rusya’dan neredeyse tamamen çekilmiş olması gerçeğini bile çok ama çok ciddi bir uyarı işareti olarak görüyorum. Siemens yaklaşık 1860’tan beri Rusya’da çalışıyordu. Lenin’in planı – komünizm, Sovyet iktidarı artı elektrifikasyon; bu elektrifikasyonun büyük kısmını Siemens gerçekleştirmişti.
Dolayısıyla bu ticaretten vazgeçip çekilmek, bence Alman büyük sermayesinin Rusya ile işbirliğinden başka planları olduğunun çok ciddi bir uyarı işareti. Buna ilaveten bence Donald Trump –ama bu Biden ile başlamıştı– Batı Avrupalılara şunu söyledi: Rusya ile ne yaptığınız artık sizin hikayeniz, bizim Çin ile sorunumuz var. Bence şu anda yaşananların arkasındaki arka plan bu.
O halde soru şu: ABD ile Çin arasındaki ilişkilerin geleceği nasıl olacak? Bu durum tabii ki Avrupa’daki bu konumlanmaları etkiliyor. Açıkçası bu meseleden emin değilim. Çin konusunda Alman büyük sermayesi açıkça ikiye bölünmüş durumda. Bir taraftan, eğer Çin ile işbirliği yapmazsak teknolojik ve iktisadi olarak geride kalacağımızı söylüyorlar. Diğer taraftan ise, sanırım her yola başvurarak Çin ile olan bu sıkı bağdan, bu iktisadi entegrasyondan kopmaya çalışıyorlar ve –nasıl olacağına dair henüz kesin bir fikrim yok– bir şekilde Rusya’yı zayıflamasına yol açacak tavizler vermeye zorlayan bir politika aracılığıyla bağımsızlaşmaya çalışıyorlar.
Bu biraz çelişkili geliyor, çünkü tabii ki Çin ile Rusya arasındaki işbirliği öyle bir boyutta ki, Çin’in Rusya’yı terk ettiğine dair hiçbir işaret yok. Buna inanmıyorum. Ama Çin orada muhtemelen kendi pozisyonunu da alacaktır. Hangisi olduğunu bilmiyorum ama bu çok ama çok karmaşık.
Bu tabloda AfD nerede, hangi konumda yer alıyor? Bu parti yüzde 30 oy alıyor ve savaşla ilgili olarak, Alman büyük sermayesi konusunda AfD kendini nasıl konumlandırıyor, bunu açıklayabilir misiniz?
Bence bu Alman büyük sermayesindeki iç çelişkinin de bir ifadesi. Savaş ve Rusya ile ilişkiler politikalarında hemfikir değiller ve neyse ki henüz hiçbir şey kararlaştırılmış değil. Söylediğim gibi, bir agresif varyant var; fakat bunun yanı sıra tabii ki Rusya’ya karşı makul bir politikadan, işbirliği isteyen bir politikadan yana olan yeterli şirket ve sermaye kesimi de var. St. Petersburg’daki son Uluslararası Ekonomi Forumu’nda çok sayıda Alman firması vardı. Gerhard Schröder şimdi Globus’ta bu görevi üstlendi. Diğer büyük Alman şirketleri de Rusya’da hâlâ faaliyet gösteriyor. Örneğin Metro ve otomobil üreticileri tüm kapıları kapatmadı. En azından fabrikalarını tamamen terk etmediler.
AfD ise, genel siyasette benim bakış açıma göre bir politik bir yedek [reserve] oluşumdur. Yani, sanırım iktisadi krizin belki de derinleştiği, Federal Cumhuriyet’te politik bir krizin de yaşandığı bir durumda, AfD “transatlantik sağ” anlamında bir yedektir, özellikle de CDU’yu desteklemek için tabii ki.
[Saksonya-Anhalt eyaletinin başkenti] Magdeburg belki de böyle bir şeyin nasıl görünebileceğinin test edildiği bir laboratuvar. Friedrich Merz’i nihayet AfD’ye karşı bu sözde güvenlik duvarını (Brandmauer) yıkmaya zorlayan etkili güçler de var.
Şimdiye kadar bunun sadece bir söylenti olduğu söylendi fakat örneğin Axel Springer CEO’su Mathias Döpfner’in Merz’den iki kez AfD’ye karşı daha işbirliğine yatkın bir politika izlemesini talep ettiği söyleniyor. Bu sadece bir söylenti, ama hiçbir zaman gerçekten yalanlanmadı da.
Ve Döpfner, Peter Thiel ve Elon Musk ile çok iyi ilişkilere sahip.
Peter Thiel’e daha yeni bir ödül, Axel Springer Ödülü’nü takdim etti ve kendisiyle uzun bir sohbet gerçekleştirdi. Ve buradaki asıl ilginç olan şey –bu benim ve Sevim Dağdelen’in AfD’nin transatlantik sağla ilgili olduğu argümanını güçlendiriyor– Peter Thiel’in konuşmalarda, ödül töreninde Matthias Döpfner ile yaptığı uzun bir sohbetinde ve şimdi de ABD büyük sermayesinden çeşitli insanlarla olan ilişkisi. Örneğin, ABD’nin en büyük bankası olan JP Morgan Chase’in başkanı Jamie Dimon diyor ki, Trump’ın burada yaptığı şey müttefiklerini tehdit etmek, Batı Avrupa’dan NATO’yu çekmeyi gerçek bir politika olarak değil de bir tehdit olarak öne sürmek… Dimon bunun yanlış gittiğini, bunun yanlış bir politika olduğunu, “eski Batı”yı geri kazanmamız gerektiğini söyledi. Bu, Batı Avrupa ile olduğu kadar Japonya, Filipinler ve Güney Kore ile de mantıklı bir işbirliğini yeniden tesis etmek, yani eski Batı’yı yeniden kurmak demek. Bunun Çin politikası açısından siyasi olarak ne anlama geldiğini söylemedi ama iyi bir şey olacağından şüpheliyim. Dolayısıyla bu daha ziyade Demokratların geleneksel politikası olacaktır: içerde Trump ve tüm MAGA hareketine göre daha liberal fakat dışarıda Çin ve Rusya’ya karşı daha sert bir politika izlemek.
Ve bunun, eski Batı’yı yeniden tesis etmek için, AfD ile birleşmesi bana çok mantıklı geliyor. Bu, ABD sermayesi için, ABD’nin Batı Avrupa’ya karşı çatışma politikasından sanırım daha ilgi çekici. Fakat bütün bunlar şu anda o kadar hareket halinde ki, bundan gerçekçi bir politikanın ne çıkacağı hakkında pek bir şey söylenemez. Bunu kabul etmeliyim. Yani işler gerçekten de nereye varacağını söylemenin zor olduğu bir aşamada. Bir kez daha söylüyorum; çıkarlar Almanya’da, Alman büyük sermayesi içinde bölünmüş görünüyor. En azından iki tane var: agresif varyant, işbirliğine yatkın varyant. AfD muhtemelen her ikisine de hizmet ediyor, bu onlar için fark etmez. Onlar, cep ihtiyatı de deriz, büyük siyaset için rekreasyon yedeğidirler. Bunun gerçekten hayata geçip geçmeyeceği başka bir konu, CDU’nun seçim sonuçlarına da bağlı. Orada ise Friedrich Merz CDU’nun oy oranlarını sürekli olarak aşağı çekiyor; öyle ki, AfD’yi gemiye alma zorunluluğu azalmaktan ziyade artıyor.
Tabii ki öncelikle iktisadi düzeyde yönlendirilmeler yapılıyor ve bunlar daha sonra siyasete, Rusya ve Çin’e yönelik politikaya da yansıyor. Fakat dediğim gibi, hangi fraksiyonun orada galip geleceğini söylemek çok zor.
Siz AfD’nin yeterince büyüdüğünde yeni bir CDU veya CDU 2.0’a dönüşeceğini mi düşünüyorsunuz?
Kesinlikle. AfD, CDU’dan bir kopuştu. CDU üyeleri tarafından kuruldu. Doğu Almanya’da, örneğin Saksonya’daki liderliği esas olarak 1990’larda Kurt Biedenkopf yönetiminde şekillenmiş eski CDU’lulardan oluşuyor. Saksonya’da da özellikle güçlü olan AfD, bence bir CDU ürünü.
Elbette her an geri dönebilir. Bir radikalleşme de meydana gelebilir; AfD, Federal Cumhuriyet’in eski CDU’sunda yasaklanmış olan şeyleri –yani antisemitleri, ırkçıları ve aynı zamanda ABD’nin destekçilerini– toplamıştır. Açık faşistler AfD’de memnuniyetle karşılanıyor. Benim görüşüm bu: AfD faşist bir parti değil, ama faşistler için bir partidir. Elbette bu bağlamda bir radikalleşme de yaşanabilir.
Bu aynı zamanda AB içindeki gelişmelere de bağlı. İtalya’mız var, orada işler düşünüldüğünden biraz farklı gidiyor, yani Meloni altında bir radikalleşme yok. Fakat gelecek yıl Fransa’da Marine Le Pen başkan olursa, muhtemelen burada Almanya’da da yolun nereye gittiğine yeniden karar vermek zorunda kalacağız. Şu anda çok ama çok şey açıkta duruyor.
Aynı durum Die Linke (Sol Parti) için de mi geçerli? Çünkü sanırım sizin gazeteniz Junge Welt’te, Die Linke’nin giderek daha çok kentli, havalı kesimin partisi haline geldiğini, yani bir nevi yeni bir SPD gibi olduğunu anlatan bir makale okumuştum. Bu doğru mu?
Evet. Berlin’de seçimleri kazansa da özellikle Doğu Almanya’da sürekli kan kaybediyor. 10 yıl öncesine kadar tüm Doğu Almanya’da seçmenleri %20 civarındaydı; şimdi çoğunlukla %10’un altında ve burada Berlin’de büyük ölçüde gerçekten göçmen nüfusun –veya göçmen kökenli nüfusun– oy verdiği bir istisna var. Elif Eralp, baş aday, bunda büyük bir rol oynadı.
Şunu da söylemek gerekir ki, Berlin’de 2,5 milyon seçmen vardı, aynı zamanda ilk kez 16 yaşından itibaren oy kullanılmasına izin verildiği için çok sayıda genç insan vardı. Fakat Berlin’de yıllardır yaşayan ama seçme hakkı olmayan yeni bir rekor insan sayısı da vardı: 1,4 milyon. Bunlar tabii ki –sanırım bunların neredeyse 1 milyonu– Alman pasaportu olmayan insanlar, bu daha önce hiç görülmemişti.
Sol’un tüm programı bence, evet, sosyal demokrat bir program. Sanırım Sol’un bu seçim zaferini tekrarlaması da çok zor olacak. Daha sonraki seçimlerde bu zaferi tekrarlamayacaklar.
Fakat CDU, SPD ve Yeşiller gibi ana akım partiler, Berlin’deki Die Linke’yi antisemitist ya da benzeri bir şey olarak göstererek, AfD’yi normalleştirmek istiyorlar gibi görünüyor. Çünkü Die Welt gibi yayınlarda bazı haberler okudum ya da videolar izledim; orada AfD’nin şu anda bile Die Linke’den daha normal olduğu iddia ediliyor. Die Linke’yi, AfD’yi normalleştirmek için kullanmak mümkün mü?
Evet. AfD Saksonya-Anhalt’ta seçimleri kazandığında [CSU lideri ve Bavyera Eyaleti Başbakanı] Markus Söder bunun demokrasi olduğunu söyledi. Fakat Sol Parti Berlin’de kazandığında, “Onlara verdiğimiz tüm parayı keseceğiz, şunu yapacağız, bunu yapacağız,” dedi. Söyleyebilirim ki CSU ve Markus Söder için, soru aynı zamanda AfD ile nasıl başa çıkılması gerektiği ve bence onlar AfD hakkındaki politikalarını nasıl yöneteceklerine dair kararını vermişler.
Ama yine de CDU’da da, AfD ile nasıl başa çıkılacağı konusunda bir tür bölünme var. Çünkü partinin bir kısmı bu partiyi yasaklamak istiyor, diğer kısmı ise “hayır, bunu yapmayın” diyor. Bu partiyi yasaklamak mümkün olabilir mi?
Birlik örgütlerinin parti adlarında bu “C” harfi var, yani Christian (Hristiyan). Büyük Hristiyan kiliseleri var; Katolikler, Roma Katolikleri ve Lüteryenler, CDU/CSU içinde çok güçlüler. Ve ayrıca Yahudiler var. Örneğin Karin Prien, gençlik ve sosyal işler bakanı. Prien Yahudi bir aileden geliyor ve örneğin onunla AfD arasında herhangi bir işbirliği olacağını sanmıyorum. Yani haklısınız, CDU da kendi içinde bölünmüş durumda ve bu büyük sorunlara yol açacaktır.
Çin konusuna değinmiştiniz ama son zamanlarda Almanya’da Çin aleyhine pek çok tartışma yaşanıyor. Sanırım birkaç yıldır hem Alman devlet yetkilileri hem de otomotiv sektörü gibi büyük sektörler, Çin’e karşı temkinli bir tutum sergiliyordu. Örneğin, Çin’e karşı herhangi bir gümrük vergisi uygulanmasını istemiyorlardı. Ancak son zamanlarda tavırlarını değiştirip Rusya aleyhinde olduğu gibi sert söylemlere yöneldiler.
Hayır, durum daha karmaşık. Annalena Baerbock’u hatırlıyor musunuz, şu ünlü [Yeşil] dışişleri bakanını. O, bir Çin stratejisi sunmuştu, değil mi? Bu stratejide Çin “ortak, rakip ve sistemik düşman” olarak tanımlanmıştı. Bunun sonucu “decoupling” [ekonomileri ayrıştırma] olacaktı.
Bugün bakıldığında bunun başarısız olduğunu söyleyebilirim. Artık kimse bu Çin stratejisinden bahsetmiyor ve sanırım bu strateji henüz üç yıllık. Artık kimse bundan bahsetmiyor. Ayrıca daha sonra “decoupling” de temkinli, çok temkinli bir “risk azaltma” [derisking] sürecine dönüştü. Bunlar, meşhur tedarik zincirleri meselesi. Yani, tüm yumurtaları tek bir sepete koymaktan kaçınmak istersiniz; bir kriz durumunda Çin’den gelen teslimatlara bağımlı kalmak istemezsiniz.
Öte yandan, geçen yıl ilk kez Çin’e gittim ve Çin basınında, Alman yöneticiler hakkında, burada Handelsblatt’ta, faz’ın ekonomi bölümünde ya da Süddeutsche Zeitung’da okuduklarınızdan tamamen farklı şeyler yazıyor. Çin’deki Alman yöneticiler, özellikle otomotiv sektöründe, sadece burada üretim yapmakla kalmamamız gerektiğini, aslında burada araştırma ve geliştirme faaliyetlerini de yürütmemiz gerektiğini söylüyorlar.
BMW geçen yıl Çin’de kendi araştırma ve geliştirme tesisini kurdu. VW için de durum aynı. Bunun gerekçesi ise şu: Burada, tabiri caizse, dünyanın ön saflarında, küresel teknolojinin ön saflarında yer alıyorlar; biz de bunun bir parçası olmazsak, küresel pazardaki fırsatlarımızı kaçıracağız.
Alman şirketleri için artık tamamen farklı, stratejik meseleler söz konusu; sadece bu sektörde değil, yapay zeka gibi bir sektörde de. Bunu oldukça açık bir şekilde dile getiriyorlar: Almanya belirli teknik alanlarda o kadar geride kalmış ki, ancak Çin ile işbirliği yaparak ayak uydurabiliyor.
Alman siyasetindeki üsluba gelince… Ben olsam temkinli olurdum. Siyasetçiler tutumlarında temkinli hale geldiler ama Alman medyası ise gelmedi. Burada ekonomi gazetelerinde bile Çin’de teknolojik açıdan gerçekte neler olup bittiğini duymuyorsunuz.
Elbette istisnalar var. Bugün faz’ın ekonomi bölümünde, Çin’in yazılım alanında Nvidia’yı neredeyse yakaladığı yazıyor. Daha kısa bir süre önce bile, yapay zeka yazılımı konusunda Çin’in Nvidia’nın ve büyük ABD’li teknoloji şirketlerinin, aylar, hatta yıllar gerisinde olduğu konuşuluyordu. Bugünkü faz, ikisinin birbirine çok yakın olduğunu belirtiyor ve her şeyden önce Çin’in stratejisinin her şeyi açık kaynak haline getirmek olduğunu vurguluyor. Bu da inanılmaz derecede ucuz ve herkesin erişimine açık olduğu anlamına geliyor. Dolayısıyla faz bunu, tabiri caizse, devasa bir rekabet olarak tanımlıyor: Almanlar da bu rekabete katılacak; doğal olarak ucuz olan yere yönelecekler, değil mi?
Bugün (19 Ekim) Berlin’de başlayan yatırım forumunda Şansölye’nin Nvidia’nın CEO’su Jensen Huang ile görüşmesi bekleniyor ve o, az önce Berlin’e giderken Londra’da Bild gazetesine verdiği demeçte, Almanya’nın teknoloji alanında ne kadar geride kaldığını görmekten yüreğinin parçalandığını söyledi. Ona göre Almanya (ne de olsa her zaman kibardırlar) çok yetenekli insanlara sahip ama artık gerçekten işe koyulmaları gerekiyor.
Açıkçası ben Çin’de sadece bir tür siyasi turist olarak bulunuyordum ama Almanya’da neler olup bittiğini okuduğumda şunu öğrendim: 2019’dan beri devam eden iktisadi durgunluk. 2019’dan beri durgunluk yaşıyoruz ve bu arada buna ücretler de dahil; bu da tabii ki halk arasında büyük bir hoşnutsuzluk kaynağı. İşte AfD’nin aslında büyüdüğü zemin bu.
Mesele sadece Rusya ile barış değil; her şeyden önce, elbette, sanayi ve mavi yakalı istihdamın kaybı. Yüzbinlerce işten bahsediyoruz; sadece otomotiv elektroniği sektöründe bile şu anda her ay 10.000 iş kaybediliyor. Mesele şu ki, yatırımlarda bir düşüş yaşandı. Almanya’daki yabancı yatırımlar henüz 2019 seviyesine tekrar ulaşamadı.
İşte bu yüzden bugün burada gerçekleşen gibi bir yatırım zirvesi düzenliyoruz. Çin’den bir siyasi turist olarak geri döndüğümde dedim ki, “İnsan bir izlenim ediniyor, biraz abartılı ve tam olarak doğru değil, ama Almanya, Çin’e ve orada sergilenenlere kıyasla bir sanayi müzesine benziyor.”
Bu açık bir strateji ve Federal Cumhuriyet bununla yüzleşmek zorunda: Bence tam da bu durum –bu zayıflık ve gerileme– yüzünden şu anda burada yatırım konferansı düzenleniyor. Yani, siyasetteki saldırganlık kısmen bu zayıflıktan kaynaklanıyor. Görüldüğü gibi, zemin kaybediyoruz ve bu bir sorun.
Fransa’da ve başka Avrupa ülkelerinde başta gençlik olmak üzere birçok kesim sokakta ama Almanya’da benzer bir eğilim yok. Örneğin üç sene önce Berlin’de şahit olduğumuz barış mitinginde yer alan katılımcı sayısı ile bu sene yapılanları kıyaslarsak bariz bir katılımcı düşüşü de var. Buna ne dersiniz?
Bu doğru. Fakat Almanya’da da bir yıldan bu yana devam eden “Okul Grevi” var. Bu eylemlerde gençler zorunlu askerlik uygulamasına karşı önemli bir direniş sergiliyorlar. Fransa’da olduğu gibi bir sokak hareketliliği olmasa da Okul Grevleri Almanya gibi bir ülke için gayet büyük görünüyor.
¹ Roderich Kiesewetter: CDU’lu milletvekili ve partinin dış politika sözcüsü. Rusya’ya karşı sert tutumuyla biliniyor. Claudia Major: Doğu Berlin doğumlu Alman güvenlik ve savunma politikası uzmanı. Rusya’nın iç bölgelerinin vurulmasının meşru olduğunu savunurken, yakın zamanda Çeçen ayrılıkçılarla buluşması da Almanya’da gündem olmuştu. (Editörün notu)