Bizi Takip Edin

ORTADOĞU

Arap dünyasında ABD’nin imajına Gazze darbesi

Yayınlanma

Arapların neredeyse tamamı ABD’nin İsrail-Gazze politikasının ‘kötü’ olduğunu söylüyor

Amerika’nın ‘vazgeçilmez bir ulus’ imajının darbe aldığını söylemek yetersiz kalır.

Jim Lobe

Washington Arap Merkezi’nin perşembe günü açıkladığı, 16 Arap ülkesinden katılımcılarla görüşmelere dayanan ankete göre, İsrail’in Gazze’deki savaşı ve Washington’un buna verdiği destek, ABD’nin Arap dünyasındaki itibarına ciddi zarar veriyor.

Bölge genelinde ankete katılanların %82’si ABD’nin savaşa verdiği tepkiyi “çok kötü”, %12’si ise “kötü” olarak nitelendiriyor. Katılımcıların %72’si ABD’nin Gazze’deki savaşa yönelik politikasının Washington’un bölgedeki “imajına” ya “biraz” (%22) ya da “çok” (%50) zarar vereceğini söylüyor. Benzer yüzdeler bunun ABD’nin bölgedeki “çıkarlarına” da zarar vereceğini gösteriyor. Toplamda %76’lık bir kesim, savaş başladığından bu yana ABD’nin Arap dünyasındaki politikasına “daha olumsuz” baktığını söylüyor.

Ankete katılanların yarısından fazlası (%51) ABD’yi “bölgenin barış ve istikrarı için en büyük tehdit” olarak gördüklerini belirtiyor. Bu oran 2022 yılında Arap Merkezi tarafından yapılan ankette %39’du. Her dört katılımcıdan biri (%26) İsrail’i bölgenin en büyük tehdidi olarak tanımlıyor.

Arap bölgesinin toplam nüfusunun %95’ini oluşturan 16 ülkeden 8.000 kişinin katıldığı anket 12 Aralık ve 5 Ocak tarihleri arasında, yani İsrail’in Gazze’ye yönelik operasyonunun üçüncü ayında telefonla yapıldı. Bu ülkeler arasında Basra Körfezi alt bölgesinden Suudi Arabistan, Umman, Kuveyt, Yemen ve Katar; Levant ve Mezopotamya’dan Lübnan, Ürdün, Irak ve Filistin Batı Şeria’sı; Kuzey Afrika’dan Moritanya, Fas, Cezayir, Tunus, Libya, Mısır ve Sudan yer aldı. Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suriye ankete dahil edilmedi.

Bölgesel görüşlerin toplamı, ankete katılan 16 ülkenin sonuçlarının ortalaması olarak hesaplandı ve en kalabalık ülkelerdeki katılımcıların görüşlerinin anket bulgularına hakim olmaması için her ülkeye aynı ağırlık verildi.

Maryland Üniversitesi profesörlerinden Shibley Telhami’ye göre, Katar’ın başkenti Doha’daki Arap Araştırma ve Politika Çalışmaları Merkezi ile işbirliği içinde gerçekleştirilen anketin sonuçları Washington’da bazı endişelere yol açmalı.

Perşembe günü Ulusal Basın Kulübü’nde anket bulgularının sunulduğu bir etkinlikte konuşan Telhami, “Bu, bazı açılardan tarihi bir an” dedi: “Gördüklerimizin boyutu ve ABD’nin bu derin acı veren krizde oynadığı rol o kadar büyük oldu ve o kadar büyük olarak algılandı ki, bölgedeki bir neslin bilincinde bu yönetimden ve bu krizden daha uzun sürecek bir iz bırakacak.”

Ankete katılanlar, İsrail’in Gazze’ye karşı yürüttüğü ve bugüne kadar çoğu kadın ve çocuk 27.000’den fazla insanın öldürüldüğü savaşta Washington’un kilit rol oynadığına inanıyor. Arap halkının yarısı “ABD’nin askeri ve siyasi desteğini” en önemli faktör olarak belirtirken, %15’lik bir kesim de bunun ikinci en önemli faktör olduğu görüşünde. İkinci popüler seçenek olan Arap hükümetlerinin İsrail’e yönelik “kararlı eylem eksikliği” katılımcıların %14’ü tarafından en önemli, %23’ü tarafından ise ikinci en önemli faktör olarak görülüyor.

Anket ayrıca Arap dünyasında İsrail’in bazı ülkelerde tanınmasına yönelik muhalefette kayda değer bir artış olduğunu gösteriyor. Ankete katılanların %89’u İsrail’in tanınmasına karşı olduğunu belirtirken, sadece %4’lük bir kesim bunu destekliyor ki bu oran bu sorunun ilk sorulduğu 2011 yılından bu yana en düşük seviye.

Bu bağlamda özellikle Suudi Arabistan’dan gelen yanıtlar dikkat çekici. Suudi Arabistan ve İsrail arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi, Gazze’de ateşkes talepleri de dahil normalleşme koşulları konusunda Riyad ile yoğun müzakereler yürüten Biden yönetiminin kilit hedeflerinden biriydi. Ankete göre, İsrail’in tanınmasına karşı çıkan Suudi katılımcıların oranı, bu sorunun en son sorulduğu 2022 yılında %38 iken, büyük ölçüde Gazze savaşına bağlı olduğu anlaşılan bir artışla %68’e yükseldi. (Krallıktaki katılımcıların yüzde yirmi dokuzu soruyu yanıtlamayı reddetti.)

Her ikisi de 2020 yılında “İbrahim Anlaşmaları” olarak bilinen anlaşmayla İsrail ile ilişkilerini normalleştiren Fas ve Sudan’da da normalleşmeye karşıtlık yıl içinde yaklaşık on puan artarak sırasıyla %78 ve %81 oldu.

Gazze Savaşı’nın başlamasından bu yana İsrail’in yanında bir Filistin devleti kurma konusundaki kararlılığını defalarca vurgulayan Biden’ın politikasına bir başka darbe daha geldi; her ülkedeki ankete katılanların büyük çoğunluğu, Washington’un bunu takip etme konusunda ciddi olduğunu düşünmediklerini söyledi. Ankete katılanların ortalama %68’i Washington’un taahhüt konusunda “hiç ciddi olmadığını” söylerken, %13’ü de Washington’un “biraz ciddiyetsiz” bulduğunu belirtti.

Arap dünyasında en fazla Filistinli mülteciye ev sahipliği yapan Ürdün, Lübnan ve Batı Şeria’da şüphecilik özellikle yüksekti, ancak Suudi katılımcıların %77’si Washington’un ya “hiç ciddi olmadığını” (%62) ya da “biraz ciddiyetsiz olduğunu” (%11) söyledi.

Anket ayrıca Filistin meselesinin bir bütün olarak Arap halkları için yeniden en önemli öncelik haline geldiğini ortaya koydu. Filistin davasını “sadece Filistin halkının değil, tüm Arapların davası” olarak görüp görmedikleri sorulduğunda, katılımcıların ortalama %92’si ilk seçeneği işaretleyenlerin sayısı, aynı sorunun 2022 yılında sorulduğu döneme kıyasla 16 puanlık bir artış gösterdi. Suudi Arabistan’da bu görüşe katılanların oranı %69’dan %95’e çıktı. Benzer büyük artışlar Irak, Mısır ve Fas’ta da görüldü.

Kilit Arap ülkelerinin Gazze savaşına yönelik tutumları hakkındaki görüşlere gelince, katılımcılar en çok BAE’yi eleştirirken, toplamda %67’lik bir ortalama Abu Dabi’nin tutumunu “çok kötü” (%49) veya “kötü” (%18) olarak değerlendirdi. Suudi Arabistan’ın durumu da daha iyi değil; katılımcıların toplam %64’ü bu ülkenin tutumunu “çok kötü” (%44) veya “kötü” (%20) olarak nitelendirdi. Çoğunluk Mısır ve Filistin Yönetimi’nin tutumlarını da onaylamadı.

Savaş aynı zamanda İsrail ve Filistin arasında barış olabileceğine dair umutları da azalttı. Ankete katılanların yaklaşık %60’ı savaş sırasında “İsrail ile barış ihtimalinin kalmadığından emin olduklarını” söylerken, sadece %13’ü hala barış ihtimaline inandığını ifade etti.

Telhami, perşembe günkü etkinlikte yaptığı açıklamada, sonuçta halkın savaşa tepkisinin Arap dünyasındaki hükümetlerin tepkisi olup olmayacağının test edileceğini söyledi. Telhami’ye göre bunun ilk kanıtı, Suudi Arabistan’ın İsrail ile herhangi bir normalleşme anlaşmasının parçası olarak bir Filistin devletinin kurulmasında ısrar edip etmeyeceği ve gelecekte bir noktada devlet olma vaadiyle yetinip yetinmeyeceği olacak.

Telhami, “Bu korkunç kriz, Suudi Arabistan da dahil Arap dünyasında hükümetlerin kendi duygularına aykırı şeyler yapmayacak kadar aktif hale gelen bir kamuoyuna yol açıp açmadığının gerçek testi olacak” dedi.

Bu korkunç krizin, Suudi Arabistan da dahil Arap dünyasında, hükümetlerin halkın duygularına ters düşecek şeyler yapmayacak kadar harekete geçmiş bir kamuoyuna yol açıp açmadığına dair gerçek test bu olacak” dedi.

ORTADOĞU

Netanyahu’nun “ertesi gün” planı: Adı konmamış işgal

Yayınlanma

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İsrail ordusunun kara işgalini sürdürerek insani krizi derinleştirdiği Gazze Şeridi’nde saldırıların ardından izleyeceği yol haritasını hükümete sundu. Plana göre, İsrail Gazze’de hareket özgürlüğüne sahip olacak, Filistin Yönetimi Gazze yönetiminde olmayacak, Mısır-Gazze sınırında tampon bölge kurulacak. Gazze’nin yeniden inşasını sadece İsrail’in onayladığı devletler finanse edecek.

İsrail Başbakanlık Ofisi’nin yaptığı açıklamaya göre Netanyahu’nun dünkü kabine toplantısında sunduğu plan “Gazze Şeridi’nin silahsızlandırılması, İsrail’in güvenlik için hareket özgürlüğünü koruması ve Birleşmiş Milletler (BM) Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı’nın (UNRWA) kapatılmasını” içeriyor.

Plana göre İsrail, Gazze Şeridi’nde ve işgal altındaki Batı Şeria’da güvenlik ve askeri konularda hareket özgürlüğünü elinde tutacak, Mısır-Gazze sınırında ABD’nin koordinasyonuyla tampon bölge oluşturarak “kaçakçılık girişimlerini” önleyecek.

Netanyahu’nun hükümete sunduğu yol haritasına göre Gazze’nin sivil idaresi ise “yönetim becerisine sahip profesyoneller” tarafından gerçekleştirilecek; bu kişiler “terörü destekleyen devlet ve oluşumlara bağlı olmayacak”, maaşlarını bunlardan almayacak. İsrail, Ramallah merkezli uluslararası meşruiyete sahip Filistin yönetimini, “terörü desteklemekle” suçlayarak yol haritasındaki bu maddeyle Gazze yönetiminden uzaklaştırmayı amaçladığına işaret etti.

Başbakan Netanyahu’nun kabineye sunduğu yol haritasına göre İsrail, UNRWA’nın kapatılması için de çalışacak.

BM ajansının yerine uluslararası yardım kuruluşlarının görev yapacağı vurgulanan planda, Gazze Şeridi’nin yeniden inşasının “Gazze’nin tamamıyla silahsızlandırılıp radikalleşmenin ortadan kaldırılmasının” ardından başlayacağı, rehabilitasyon planının da “İsrail’in onayladığı ülkeler tarafından” finanse edilerek yürütüleceği aktarıldı.

Netanyahu’nun hükümete sunduğu planda Filistinlilerle kalıcı bir anlaşmaya ilişkin ise “uluslararası dayatmaları” İsrail’in kabul etmediğine yer verilerek, Filistin devletinin “uluslararası toplum tarafından tek taraflı kabul edilmesinin teröre büyük bir ödül olacağı ve ileride bir barış anlaşmasını önleyeceği” savunuldu.

İsrailli siyasetçilerin ve askerlerin tekrarladığı “Hamas, İslami Cihad’ın askeri becerilerinin yok edilmesi, Gazze’deki İsrailli esirlerin serbest bırakılması ve Gazze Şeridi’nden İsrail’e gelecek herhangi bir tehdidin engellenmesi” hedeflerinin ise değişmediği kaydedildi.

Okumaya Devam Et

ORTADOĞU

Gazze; Suudi Arabistan ve İran normalleşmesini test ediyor

Yayınlanma

Yazar

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, Gazze savaşıyla gerilimim arttığı ve her an sıcak bir çatışma yaşanma ihtimalinin bulunduğu bölgede, ilişkilerini yakın zamanda normalleştiren Suudi Arabistan ve İran’ın karşılaştığı ve karşılaşma ihtimali bulunan zorluklara odaklanıyor. Makaleye göre “İran ve Suudi Arabistan’ın mevcut motivasyonları ve hedefleri, İsrail’in Gazze’ye açtığı savaşın -en azından kısa vadede- aralarındaki yumuşamayı bozma ihtimalinin düşük olduğunu gösteriyor.” Ancak öngörülemeyen bölgesel dinamikler veya dış faktörler bu durumu tersine çevirebilir:

***

Suudi-İran Paktı Gazze Savaşına Nasıl Dayanıyor?

Gazze savaşı, Suudi Arabistan ve İran arasındaki yumuşamanın stratejik fayda ve dayanıklılığını ortaya koydu. Ancak bunun uzun vadede sürdürülebilirliği, öngörülemeyen bölgesel dinamiklere veya diğer dış faktörlere bağlı olabilir.

Ali Bakır ve Aziz Alghashian

Suudi Arabistan ve İran on yıllardır mezhepsel ve ideolojik farklılıkların yanı sıra jeopolitik çekişmelerin de körüklediği bölgesel çatışmaların karşıt uçlarında yer aldı. Bölgesel ve küresel güçlerin müdahalesi bu rekabeti daha da karmaşık hale getirdi. Ancak Mart 2023’te Riyad ve Tahran, Çin’in arabuluculuğunda ilişkilerin normalleştirilmesine yönelik anlaşma imzaladıklarını duyurarak diplomatik ilişkilerdeki yedi yıllık kopukluğun ve önceki on yıllarda uzun aralıklarla artan gerilimin ardından ilişkilerini iyileştirmeyi amaçlayan önemli bir değişime işaret ettiler.

Yeni bölgesel düzeni kucaklama

Başlangıçta Irak ve Umman tarafından kolaylaştırılan anlaşma, Çin’in Orta Doğu’daki en büyük iki aktör arasındaki anlaşmaya nezaret ettiğine tanık olan ABD ve Avrupalı güçler için sürpriz oldu. Dahası, İran’ı tecrit etme ve Tahran’la nükleer programı konusunda bir çatışma beklentisiyle Suudi Arabistan ile ilişkileri normalleştirme çabalarını sürdüren İsrail’in hesaplarını da zorlaştırdı. Suudi-İran normalleşmesi, Suudi Arabistan’ın İsrail ile normalleşme hesaplarında İran ile çatışmanın ana etken olduğu fikrine de meydan okudu. Hem Riyad hem de Tahran’ın bir yumuşama anlaşmasına varmak ve karşılıklı düşmanlığı azaltmak için zorlayıcı iç, bölgesel ve uluslararası nedenleri ve itici güçleri vardı.

Her iki ülke de Orta Doğu ve Güney Asya’da – Yemen ve Suriye’den Irak, Lübnan ve Pakistan’a kadar – büyük insani acılara ve maddi kayıplara yol açan vekalet çatışmaları ve rekabet ağına gömülmüş durumda. Her iki ülke de ekonomik zorluklarla boğuşuyor. Dahası, her iki ülke de ABD’nin Orta Doğu’ya yönelik politikasında, Başkan Joe Biden yönetiminin başta Çin ve Rusya olmak üzere diğer bölgelere ve sorunlara daha fazla önem vermesiyle birlikte gelen değişikliği gördü ve bu da her iki ülkenin birbirine yaklaşması için fırsat yarattı.

İran ve Suudi Arabistan, birbirlerinin güvenlik kaygılarına ve ekonomik hedeflerine saygı göstermeyi taahhüt ederek aralarındaki krizi yatıştırmak için zemin hazırladılar ve çatışma ve şiddeti önlemeyi ya da en azından hafifletmeyi amaçladılar. Ayrıca ticaret, yatırım ve kültürel etkileşimleri canlandırarak ekonomilerini güçlendirmeyi ve gelir akışlarını çeşitlendirmeyi hedeflediler. Ve yaptıkları anlaşmayı Çin’de duyurarak, küresel sahnedeki yeni çok kutuplu gerçekliği benimsediklerinin sinyalini verdiler ki bu da kendilerine ekonomik fayda ve bölgesel istikrarın artırılması gibi önemli avantajlar sağlayabilir. Riyad ve Tahran diyalog ve işbirliği yoluyla dış güçlere olan bağımlılıklarını azaltma ve bölgesel hakimiyet ve özerkliklerini güçlendirme arzusunu somutlaştırdılar. Dahası, on yıllık bir iç ve bölgesel çalkantıdan çıkmakta olan bir bölge için bürokrasinin güçlendirilmesindeki stratejik rollerinin farkına varmış görünüyorlar.

Yumuşama öncelikle hem Riyad hem de Tahran tarafından karşılıklı çıkarların pragmatik bir şekilde kabul edilmesinden kaynaklanıyor. Veliaht Prens Muhammed bin Selman yönetimindeki Suudi Arabistan, bir dönüşümden geçiyor ve Vizyon 2030’un bir parçası olarak iddialı mega projeleri hayata geçirerek bölgesel karışıklıklardan ulusal kalkınmaya doğru stratejik bir geçiş yapıyor. İran’la yumuşama, Suudilerin iç ekonomik zorluklar ile dış güvenlik tehditleri arasında çok fazla sıkışıp kalmaktan kaçınma çabasına işaret ediyor.

Buna karşılık, ekonomik çöküşün hızlanması, iç huzursuzluk ve nükleer programıyla ilgili dış güvenlik tehditleri ve uluslararası baskılar nedeniyle İran, muhtemelen yumuşamayı ABD ve İsrail ile olası çatışmalara karşı bir tampon olarak gördü. Tüm cephelerde savaşamayacağının farkında olan Tahran, Suudi Arabistan ile yaptığı anlaşma ile Körfez Arap ülkeleriyle rekabeti azaltarak Körfez’deki konumunu güvence altına aldı. Böylece Tahran, ABD ve İsrail’den kaynaklanan tehditlere odaklanabilecekti. Suudi Arabistan ve İran arasındaki bu uyum, uzun süredir devam eden çatışmaları çözümsüz bıraksa da mümkün olan her yerde yumuşamaya öncelik vermenin karşılıklı avantajlarına işaret ediyor.

Eylül 2023’te, 7 Ekim Hamas saldırılarından hemen önce, İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emirabdullahiyan Suudi mevkidaşı Faysal bin Ferhan ile Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun oturum aralarında bir araya geldi. Bakanlar ticaret, enerji, güvenlik ve kültür dahil çeşitli alanlarda işbirliğini geliştirme konusunda mutabık kaldılar. Gazze savaşı Riyad ve Tahran arasındaki yumuşamanın akıbeti konusunda soru işaretleri yarattı. Ancak çatışmaların başlamasından bu yana Suudi ve İranlı üst düzey diplomatların sırasıyla Ekim ve Aralık aylarında Cidde ve Cenevre’de olmak üzere en az iki kez bir araya gelmiş olması bu yumuşamanın devam ettiğini gösteriyor.

Gazze savaşı ve Suudi-İran ilişkilerinde yeni fırsatlar

Kasım 2023’te İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi, Riyad’da düzenlenen İslam İşbirliği Teşkilatı zirvesine davet edildi. Bu ziyaret, diplomatik ilişkilerin yeniden tesis edilmesinden bu yana bir İran devlet başkanının Suudi Arabistan’a yaptığı ilk ziyaretti. Zirve, Suudi-İran ilişkilerinin bu yeni dönemi için bir sınav teşkil eden ama aynı zamanda fırsatlar da sunan Gazze’deki çatışmaya odaklandı.

İran açısından savaş, İsrail’in caydırıcılık kabiliyetine ilişkin uzun süredir var olan algıları önemli ölçüde zayıflatmakla kalmadı, aynı zamanda Tahran ve vekillerine Suriye, Irak, Lübnan ve Yemen’deki çatışmalarda oynadıkları kötü rolü aklama ve kendilerini yeniden “direniş ekseni” olarak gösterme imkanı vererek bölge ve ötesindeki nüfuzlarını artırdı. En önemlisi de bu çatışma İran’a, bir sonraki ABD başkanlık seçimlerinde eski Başkan Donald J. Trump’ın Biden’a karşı kazanması halinde İran’ın nükleer programı konusunda olası bir çatışma beklentisiyle İsrail ve ABD’ye karşı vekillerinin kolektif ve koordineli eylemlerinin hazırlığını ve etkinliğini test etmek için eşsiz bir fırsat sağladı.

Bu arada Gazze savaşı Riyad’a bölgedeki etkinliğini göstermek için bir fırsat sundu. Suudi Arabistan hava sahasının ve topraklarının herhangi bir askeri aktör tarafından kullanılmasını reddederek İran’a, kendisine yönelik herhangi bir saldırı planının parçası olmadığı sinyalini verdi. Aynı şekilde Suudi Arabistan Husi insansız hava araçlarını engelleyerek diğer aktörlere kendisini savunmaktan geri durmayacağını hatırlattı.

Her iki ülke de endişeli olmakla birlikte çatışmanın daha geniş çaplı bir bölgesel savaşa dönüşmesini ya da savaşa doğrudan müdahil olmayı arzu etmiyor. Suudi Arabistan İran’ın Gazze savaşında fırsatçı davrandığını ve Yemen, Suriye ve Irak’taki İran yanlısı milis ağlarını kullandığını biliyor. Riyad, İran’ın bölgesel vekillerinin ABD ve İsrail karşıtı eylemlerinden kendine pay çıkarma, baskı arttığında ise bu eylemlerle arasına mesafe koyma eğiliminin farkında. Ancak Riyad bu duruma uyum sağlamış görünüyor ve hedef alınmadığı ve bölgesel istikrar önemli ölçüde zarar görmediği sürece İran’ın bu fırsatçılığını idare ediyor. France 24’e verdiği röportajda Faysal bin Ferhan’a İran’ın bu retorik fırsatçılığı sorulduğunda Suudi Dışişleri Bakanı, İranlı mevkidaşlarıyla yaptığı görüşmelere dayanarak “İranlıların daha geniş çaplı bir savaş istediğine inanmıyorum” dedi. Suudi Arabistan’ın Husilerin deniz tehditlerine karşı ABD öncülüğünde oluşturulan Kızıldeniz görev gücüne katılmayı reddetmesi dikkat çekti. Riyad gerilimi tırmandırmayarak stratejik pragmatizm sergiliyor, iç önceliklerine odaklanmak ve gereksiz bölgesel çatışmalardan kaçınmak gibi daha geniş hedefleriyle uyumlu hareket ediyor.

Buna ek, savaş Suudi Arabistan’a İsrail üzerinde bir koz verdi. İsrail Gazze’de net bir çıkış stratejisi olmayan bir bataklığa saplanmış durumda. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Arap ülkeleryle, özellikle de Suudi Arabistan’la Gazze’de savaş sonrası yeniden inşayı koordine etmeyi ve yardım sağlamayı tartışmayı umuyordu. Ancak Riyad’ın savaş sonrası Gazze operasyonunu iki devletli çözüme yönelik geri dönüşü olmayan adımlar içeren somut bir barış sürecine bağlaması, ABD ve İsrail ile ilişkilerinde elini güçlendiriyor. Dahası, İsrail hükümeti iki devletli bir çözüm ihtimalini reddettiği için Suudi Arabistan İsrail ile normalleşmeyi ancak belirli tavizler karşılığında masada tutarak söylemi değiştirdi ve İsrail’in barış anlaşmasını engellemekten sorumlu aktör olarak görülmesine katkıda bulundu.

İsrail ve ABD’nin bölgede geniş çaplı bir popülarite kaybına uğramasıyla birlikte, Suudi Arabistan’ın herhangi bir anlaşmaya katılması için önemli teşvikler sunmaları gerekecek. Muhammed bin Selman işbirliği karşılığında ABD ve İsrail’den önemli tavizler koparabilecek güçlü bir konumda ve bu kozdan vazgeçmek için acele etmiyor. Suudi Arabistan, ABD ve İsrail İran’la ilgili endişeleri paylaşırken, aynı zamanda Suudi Arabistan ve İran İsrail işgalinin sorunlu ve bölgesel istikrarsızlık kaynağı olduğu algısını paylaşıyor.

Teste dayanmak

Bununla birlikte, Suudi-İran normalleşme anlaşmasını test edecek birçok faktör ve senaryo var; bunların başında da İran’ın vekillerinin ve taşeronlarının gerilimi tırmandırma eğilimi geliyor. İran’ın Husiler gibi gruplar üzerinde bir dereceye kadar etkisi var gibi görünse de bölgedeki yüksek riskli durumlar yanlış hesaplama riskinin de yüksek olduğu anlamına geliyor. Bölgesel iklim ve Gazze’de devam eden savaş göz önüne alındığında, ilgili oyuncuların eylemlerini tahmin etmek zor. Suudi güvenliğini ya da hayati çıkarlarını tehdit eden bir saldırı ya da eylem gerçekleşirse Riyad karşılık vermek ve durumu ölçülü bir şekilde ele almak zorunda kalabilir. Ayrıca Tahran’ın Husiler üzerindeki nüfuzunu daha fazla kullanarak Husilerin Riyad’a yönelik doğrudan tehdidini kontrol altına almasını bekleyecektir. Suudi Arabistan, Tahran’ın yeterince çaba göstermediği ya da Husilerin düşmanca davranışlarını engelleyemediği sonucuna varırsa, tırmanan gerilim Suudi-İran yumuşamasının gücünü test edebilir.

Suudi-İran ilişkilerini test eden bir diğer husus ise yabancı nüfuz. Hem Suudi Arabistan hem de İran, başta ABD, İsrail ve Orta Doğu siyasetinin dinamiklerinde çıkarları olan diğer bölgesel aktörler olmak üzere güçlü müttefik ve düşmanların etkisi altında. Bu aktörlerin eylemleri veya baskıları Suudi-İran ilişkilerinin seyrini önemli ölçüde etkileyebilir.

Bölgesel ve uluslararası komplikasyonlara rağmen, Suudi-İran normalleşmesinin bu testlere dayanması daha olası. Aslında Suudi-İran normalleşmesinin stratejik faydasının boyutunu gösteren de tam olarak bu test senaryoları ve devam eden savaş. Diplomatik kanalların açılması iki ülkenin doğrudan iletişim kurmasını sağlıyor. Bu da her iki devletin de sadece neyin iletildiğini değil, nasıl iletildiğini de kontrol etmesini sağlıyor ki bu da aracılar vasıtasıyla iletişim kurmaktan daha etkili olabilir.

Ayrıca diplomatik ilişkiler her iki devletin, özellikle de Suudi Arabistan’ın gerilimi azaltmaya yönelik ortak çağrılarını daha kolay iletebilmelerine olanak tanıyor çünkü Suudi-İran diplomatik ilişkileri olmasaydı bu tür açıklamaları yapmak çok daha karmaşık olurdu. Elbette sonuçta bu tür diplomatik koordinasyon, yumuşamayı destekleyen iki taraflı stratejik mutabakat için sadece yapı taşlarını temsil ediyor.

Yumuşamanın sürdürülebilirliği İran ve Suudi Arabistan’ın bu yumuşamanın faydasını nasıl gördüğüne bağlı. Şu anda her iki ülke de stratejik hedefleri doğrultusunda anlaşmalarını sürdürmeye istekli görünüyor. Ne Riyad ne de Tahran Gazze’deki çatışmanın tırmanmasını ya da doğrudan müdahil olmayı istiyor. Bu durum, daha geniş hedefleri ve öncelikleriyle uyumlu olduğu için gerilimi azaltma konusundaki kararlılıklarını güçlendiriyor. Bölgesel dinamikler öngörülemez ve beklenmedik bir tırmanış en tehlikeli olasılık olsa da İran ve Suudi Arabistan’ın mevcut motivasyonları ve hedefleri, İsrail’in Gazze’ye açtığı savaşın -en azından kısa vadede- aralarındaki yumuşamayı bozma ihtimalinin düşük olduğunu gösteriyor.

Okumaya Devam Et

ORTADOĞU

Husiler ve Hizbullah “Gazze ile dayanışma” saldırılarını sürdürüyor

Yayınlanma

Yemen’deki Husiler, İsrail’in güneyindeki Eilat kenti ile Kızıldeniz’deki bir ABD ve Aden Körfezi’ndeki bir İngiliz gemisini deniz füzeleri ve insansız hava araçlarıyla (İHA) hedef aldıklarını açıkladı. Hizbullah da Lübnan’ın güneyinden İsrail’in sınır üzerinde yer alan yerleşim birimi ve asker mevzilerine yönelik son 24 saat içerisinde 11 saldırı düzenlendiğini duyurdu.

Husilerin Askeri Sözcüsü Yahya Seri, yaptığı açıklamada, “Yemen Deniz Kuvvetleri (Husilere bağlı), işgal altındaki Filistin’in (İsrail) güneyindeki Umm er-Reşraş (Eilat) kentinde düşman İsrail’in hassas bölgelerine karşı bir dizi balistik füze ve İHA’larla operasyon düzenledi” ifadesini kullandı.

Aden Körfezi’nde bulunan bir İngiliz gemisinin (ISLANDER) uygun sayıda deniz füzesi ile hedef alındığını ve doğrudan isabet aldığını ifade eden Seri, ayrıca Kızıldeniz’de bir ABD destroyerinin de bir dizi İHA’larla hedef alındığını kaydetti.

İsrail ordusu da yaptığı açıklamada, Kızıldeniz yönünden gelen bir hava “hedefinin” Eilat kentine girmeden önce havada imha edildiğini duyurdu. Hedefin herhangi bir tehdit oluşturmadığı kaydedildi.

Hizbullah, İsrail ordusuna yönelik gerçekleştirdiği saldırı hakkında bilgi verdi.

Açıklamada, Smaka, Ruveysat el Alem, Hanita mevzisi ile İsrail askerlerinin Kfar Yuval yerleşim biriminde konuşlandığı bir bina ve Kiryat Şmona’daki 769. Tümen’in füze, güdümlü füze, katyuşa füzeleri ve uygun silahlarla hedef alındığı ifade edildi.

Hizbullah yayınladığı başka bir açıklamada, Birket Rişa mevzisinin Burkan füzesi, Manara ve Metula yerleşim biriminin ise uygun silahlarla vurulduğunu kaydetti.

Ayrıca Hizbullah, İsrail’in Lübnan’ın güneyindeki Nebatiye vilayetine bağlı Kfar Rumane beldesindeki bir binaya yönelik düzenlediği saldırıya karşılık İsrail’in Kayla askeri üssüne onlarca katyuşa füzesinin fırlatıldığını aktardı.

İsrail ordusu ile Hizbullah arasında 8 Ekim 2023’ten bu yana yaşanan çatışmalarda 208 Hizbullah mensubu, 11 Emel mensubu, 12 Filistin İslami Cihad Hareketi ve 12 Hamas mensubunun yanı sıra 43 Lübnanlı sivil, 1’i asker, 2 Lübnan güvenlik görevlisi, 6 İsrailli sivil ve 11 İsrail askeri hayatını kaybetti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English