Dünya Basını
Batı akademisinin sömürgeciliği yeniden üreten Filistin anlatısı
Filistin’de Liberal Akademinin Rolünü Yeniden Düşünmek
Mjriam Abu Samra, Savage Minds
19 Mayıs 2025
Çeviren: Mert Cafer Eral
Dekolonizasyon Pedagojik Bir Mücadeledir
De-kolonyal dilin yaygın olarak benimsenmesine ve dekolonizasyona retorik olarak vurgu yapılmasına rağmen, “ilerici” veya “liberal” akademisyenler, pratikte, savundukları radikal dönüşümlerle uyumlu hareket edemediler.
“Muhafazakar” veya “ana akım” akademisyenlerin, Filistinlilerin sesini susturmak ve siyasi ve kültürel statükoyu korumak için çaba sarf ettikleri eylemleri açıkça ortada olsa da, liberal akademinin geçen yılki rolüne ilişkin eleştirel bir değerlendirme henüz yapılamadı. Özellikle Avrupa’da, liberal akademik alanlar genellikle dekolonyal sesleri gerçekten yükseltmekte veya onların bakış açılarını akademik söylemin ön saflarına entegre etmekte yetersiz kaldı.
Geçtiğimiz yıl düzenlenen akademik etkinlikler ve tartışmalar, çoğu zaman sözde Batı dünyasının iktidar merkezlerinde formüle edilen görüşleri yansıtıyor ve kolonyal anlatıları pekiştirme ve Filistinlilerin eleştirilerini ve isteklerini kenara itme riski taşıyan çerçeveleri vurguluyor. Filistinli öğrencilere ve siyasi olarak aktif entelektüellere yönelik tutarlı ve yapılandırılmış bir desteğin olmaması, tutarlı ve etkili girişimlerin geliştirilmesini engelledi. Bu tutarsızlıklar, dekolonizasyon uygulamalarını tam olarak benimsemeden, dönüştürücü değişime yönelik öz referanslı taahhüdün en iyi ihtimalle yüzeysel kaldığını veya nihayetinde statükoyu sürdüren performatif bir manevra olduğunu ortaya koymaktadır.
Bu tutarsızlık tehlikelidir, çünkü dekolonizasyonun radikal potansiyelini sulandırma, onu ilerici görünen ancak nihayetinde statükoyu olduğu gibi bırakan neoliberal bir moda sözcüğe indirgeme riski taşır.
Liberal Akademinin Sınırları: Dekolonyal Pratik Olarak Epistemik İtaatsizlik
Dekolonizasyon yalnızca entelektüel bir çerçeve değildir; bilginin üretilme, paylaşılma ve doğrulanma biçiminde köklü bir değişim gerektiren bir süreçtir.
Küresel Güney’in epistemik çerçevelerinin ve deneyimlerinin merkezi önemini vurgulayarak mevcut güç dinamiklerini sorgular. Dekolonizasyon, yalnızca bilginin içeriğini değil, aynı zamanda onu kimin ürettiğini ve bu süreçte kimin deneyimlerinin merkezde olduğunu belirleyen güç yapılarını da sorgulamaktır.
Dekolonizasyon, bilgiyi tanımlayan ve düzenleyen söylemler aracılığıyla gücün nasıl işlediğini eleştirel bir şekilde sorgulamayı gerektirir. Foucault’nun bize öğrettiği gibi, bilgi asla tarafsız değildir; her zaman neyin meşru kabul edildiğini, kimin onu ifade etmeye yetkili olduğunu ve nasıl hegemonyaya ulaştığını belirleyen iktidar ilişkileriyle iç içe geçmiştir. Tarihsel olarak, sömürgecilik projesi sadece maddi ve siyasi bir fetih değil, aynı zamanda epistemik bir fetihti de — Batı bilgisini evrensel olarak kabul ederken, Batı dışı epistemolojileri boyun eğdirip marjinalize etti. Bu epistemik şiddet, Batı’nın bilgi üretim yöntemlerini nesnel ve bilimsel olarak kurumsallaştıran akademik disiplinler aracılığıyla devam etmekte ve yerli bilgi sistemlerini marjinalize etmekte.
Foucault ayrıca, gücün sadece zorlama yoluyla değil, belirli gerçeklik rejimlerinin normalleştirilmesi yoluyla da uygulandığını açıklamaktadır. Bilgi üretimi alanında bu, egemen epistemolojilerin sadece dayatılmakla kalmayıp, doğal ve sorgulanmayan araştırma çerçeveleri olarak içselleştirildiği anlamına gelir.
Evrensel referanslar olarak geçerli kılınan dil ve tanımlar, iktidar ve bilgi üretimi arasındaki içsel ilişkiyi yansıtır. Dünya bölgelerini tanımlamak için kullanılan isimler — örneğin “Küresel Güney”, “Orta Doğu” veya “Üçüncü Dünya” — sadece tanımlayıcı değil, sömürgecilik ve emperyalizme dayanan tarihsel ve politik süreçlerin bir ürünüdür. Bu terimler, Avrupa-Amerika jeopolitik perspektiflerini ayrıcalıklı kılan epistemik hiyerarşileri pekiştirerek, bilginin öncelikle Batı akademik “merkezlerinde” üretildiği, sözde “çevre”lerin ise üretimden çok sömürü alanları olarak kaldığı bir dünya düzenini sürdürür.
Bu dinamik, Filistin sorununun akademide nasıl çerçevelendiğini ve tartışıldığını da benzer şekilde şekillendirir. Filistin/İsrail’i tanımlamak için “çatışma” gibi terimlerin ısrarla kullanılması, Filistin mücadelesinin merkezinde yer alan sömürgeci güç yapılarını göz ardı eder ve bunun yerine Batı’nın “tarafsızlık” kavramını destekler. Geçtiğimiz yıl, Gazze’deki katliamın “soykırım” tanımına uyup uymadığına dair paradoksal tartışma, bu epistemik dengesizliği daha da ortaya çıkardı. Bu karar, akademik alanlarda bile bir kez daha Avrupa merkezli standartlara göre verildi. Bu nedenle, dekolonizasyon, epistemik itaatsizlik eylemini, yani dayatılan bilgi yapılarını bilinçli olarak reddetmeyi ve sistematik olarak silinmiş veya meşruiyeti elinden alınmış alternatif epistemolojileri geri kazanmayı gerektirir.
Bu süreç, bilgi üretimini yöneten kurumlarda, öncelikle akademide yapısal dönüşümler gerektiriyor. Dekolonizasyon, sadece normları çeşitlendirmek veya mevcut çerçevelere Batı dışı bakış açılarını dahil etmekle ilgili değil; bilginin ne olduğunu belirleyen mekanizmaların temelden yeniden yapılandırılmasını gerektiriyor.
Bu, küresel güney topluluklarını bilgi üreticileri değil, araştırma nesneleri olarak konumlandıran araştırma yöntemlerini yeniden düşünmeyi de içerir; bu süreç, Filistinlileri son on yıllarda “en çok incelenen vakalar” arasında göstererek, alt sınıflar adına “konuşma” dinamiklerini pekiştirmiştir. Ve geçen yıl bu anlamda üretimde artış görülmüştür.
Kolonileştirilmiş Olmadan Dekolonizasyon? Akademinin Yapısal Çelişkisi
Bu anlayışı tam olarak benimsememekle, liberal akademisyenler sadece yüzeysel bir dekolonizasyon biçimini sürdürme riskini almakla kalmazlar — bu, dekolonyal teorinin dilini kullanır ancak Filistin mücadelesinin temelini oluşturan kolonyal yapıları gerçek anlamda sorgulamaz — aynı zamanda kolonyal projenin bu kılık altında gelişmesine de olanak tanırlar.
Bu kozmetik progresiflik maskesi, gerçek devrimci düşüncenin çürümesini gizler ve kolaylaştırır, sömürgeci düşünce biçimlerinin gerçek siyasi mücadelelere sızmasına ve onları zayıflatmasına izin verirken, yüzeyde reformist bir görünüm sergiler.
Bu teorik kopukluk, Gramsci’nin temel kavramlarından biri olan “organik” entelektüel teorisyenleri anlamlı bir şekilde merkeze almadaki başarısızlıkla örneklenebilir.
İlerici akademi, yerli analizler ve tabandan gelen alt sınıf entelektüel sesler için alan yaratmanın önemini sık sık dile getirirken, Filistin hareketlerinden ortaya çıkan radikal söylemler, geçtiğimiz bir buçuk yıl boyunca düzenlenen birçok akademik etkinlik ve konferansta marjinalize edildi.
“Geleneksel” akademisyenlerin entelektüel, bilişsel çerçeveleri ve endişeleri — yine Gramsci’den alıntı yaparak — genellikle, sömürgecilik karşıtı analizlerden ve Küresel Güney’in kurtuluş perspektiflerinden ortaya çıkan söylemsel çerçevelerden çok, liberal Batı akademik geleneğini yansıtan bir önceliklendirmeye tabi tutulmuştur.
Örneğin, Filistinli akademisyenler arasında uluslararası normatif sistemin sınırları ve çelişkileri konusunda artan eleştirilere rağmen, bu analize yer veren çok az platform varken, birçok akademik tartışma uluslararası hukuk ve kurumların Filistin davasını ilerletmek için ana çerçeveyi nasıl sağladığına odaklanmaya devam etmiştir.
Bu odaklanma, uluslararası hukukun çatışma çözümü için bir mekanizma olarak rolünü önceliklendiren entelektüel bir geleneği yansıtmaktadır. Bu gelenek, Filistin hareketinin içinden ve daha geniş anlamda Küresel Güney’in akademisyenlerinden gelen, bu yasal çerçeveleri sömürge projesinin bir parçası olarak gören eleştirileri görmezden geliyor.
Bu, bu alanlarda üretilen analizlerin, Filistinlilerin yaşadığı gerçeklikleri ve entelektüel geleneklerini değil, kanonik, disiplinlerarası (genellikle Batı kökenli) endişeleri ve epistemik ve pedagojik çerçeveleri yansıttığı anlamına gelir. Bu tartışmaların de-kolonyal potansiyeli bu nedenle ciddi şekilde sınırlıdır.
“Organik” sesleri merkeze almadaki bu başarısızlık, entelektüel alanın ötesine geçerek akademi saflarındaki örgütsel yaklaşımlara da uzanmaktadır. Kendi dillerini, anlatılarını ve dekolonizasyon uygulamalarını geliştiren yeni nesil Filistinli entelektüeller ve ortaya çıkan Filistinli öğrenci hareketleriyle sınırlı bir etkileşim oldu.
Çoğu durumda, liberal akademinin yaklaşımı, “muhafazakar” akademik sistemlerde eleştirilen aynı sömürgeci, sınıfsal, cinsiyetçi ve kuşaksal güç dinamiklerini yeniden üreten, küçümseyici bir yaklaşım olmuştur: Bu dinamikler, bilginin esas olarak egemen sınıfın veya “geleneksel” entelektüellerin (bu çerçeveleri hala benimseyen ve pekiştiren Filistinli akademisyenler dahil) vizyonlarını ve yaklaşımlarını yansıtacak şekilde üretildiği dengesiz güç ilişkilerini mümkün kılar ve pekiştirir.
Akademi, yeni ve katılımcı seslerin söylemi şekillendirmesi için alan açmak yerine, kendi çerçevelerini, varsayımlarını ve entelektüel geleneklerini dayatarak, ortaya çıkan düşünceleri muhalif anti-entelektüalizm olarak reddediyor.
Bu yeni sesleri dinlemez ve onlarla etkileşime girmezse, liberal akademi, şu anki dönem ve sömürgecilik karşıtı uygulayıcılarının sunduğu sömürgecilik karşıtı epistemolojinin dönüştürücü potansiyelini zayıflatma riskini alır; Fanon’un bize hatırlattığı gibi, sömürgecilikten kurtulma ancak “ona tarihsel biçim ve içerik kazandıran hareketleri gerçekten ayırt ederek” anlaşılabilir ve başarılabilir.
Bu eleştirinin merkezinde, ciddi bir özeleştiri süreci olmadan liberal akademinin yarardan çok zarar verme riski taşıdığına dair bir farkındalık yatmaktadır.
Uygulamaları derslerde ve yazılarda ifade edilenlerden ayırarak, dekolonizasyonun radikal anlamını sulandırma, Filistin davasını zayıflatma ve halihazırda devam etmekte olan sistemin radikal dönüşümüne engel olma riski vardır. Daha da kötüsü, ortadan kaldırmaya çalıştığımız iktidar ve egemenlik yapılarının meşrulaştırılmasına katkıda bulunabilir.
Uygulamada Devrimci Pedagoji: Katılımcı Olma Akademik Görevi
İlerici akademisyenlerin Filistin davasına daha dürüst, titiz ve sürekli bir şekilde bağlı kalmaları zorunludur. Örneğin, bir sohbet sırasında, İtalyan “Gazze için Akademisyenler” grubunun bir üyesi, akademisyenlerin rollerini yeniden değerlendirmeleri gerektiğini öne sürdü:
“Mesele, Batı perspektifinden “güncel durum ve sömürgecilik sonrası çözümler” üzerine kitaplar yayınlamak değil, on yıllardır görmezden gelinen veya reddedilen sömürgecilik sonrası “çözümleri” talep eden ve dile getiren eski ve yeni Filistinli ve yerli akademisyenlerin çalışmalarını çevirmek ve yaymak amaç olmalıdır.”
Ayrıca, Filistinli üniversitelerle tutarlı bir kurumsal işbirliği olmadığı sürece, Filistinli öğrencilere mali burslar sağlanmasını savunmak, akademik soykırıma karşı çıkmak için tek akademik strateji olamaz.
Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde gerçekleştirilen “keffiyeh günü” çağrısı gibi sembolik jestlere yatırım yaparak “neoliberal pedagoji” uygulamalarında bir “kopuş” çağrısı yapmak, örneğin öğretim üyeleri öğrenci eylemlerine destek veremiyor, grev çağrılarını tam olarak benimsemiyor ve kampüslerinde Filistin’le ilgili devrimci söylemlerini ileri süren öğrencilerin taleplerini ve uygulamalarını açıkça desteklemiyorsa, yeterli değildir.
Ateşkes anlaşması ve Gazze’deki üniversitelerin ve tüm eğitim sisteminin yeniden inşa edilmesi ve sürdürülmesi olasılığı sonrasında Filistin akademisiyle gerçek bir ilişki kurma konusunda somut perspektifler varken, bu şimdi her zamankinden daha önemli hale geliyor.
Günümüz akademisyenleri, bu anın sunduğu bilginin sömürgecilikten kurtarılmasına yönelik gerçek bir dönüşüm sürecine bağlılık gösterme fırsatını kaçırmamalıdır. Sadece ana akım anlatıları sorgulamakla kalmayıp, aynı zamanda liberal akademinin bilgi ve iktidar yapıları içindeki rolünü eleştirel bir şekilde inceleyen bir epistemolojik sürece girmek önemlidir.
Sadece egemen bilgi sistemlerinin ontolojik ve epistemolojik temellerini eleştirel bir şekilde sorgulayarak, dekolonizasyon retorik bir egzersiz olarak değil, bir pratik olarak ortaya çıkar; devrimci pedagojiyi meydan okurcasına ifade etmek için maddi ve entelektüel bir zorunluluktur. Çünkü Paulo Freire’nin bize hatırlattığı gibi, “Gerçekten özgürleştirici hiçbir pedagoji, ezilenleri talihsizler olarak görerek ve onlara eziciler arasından örnek alınacak modeller sunarak onlardan uzak kalamaz.”