Amerika
Blinken’ın ziyaretini kim patlattı

Çin balonu, ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ın pazar günü merakla beklenen Pekin ziyaretini tabiri caizse “patlattı”. Blinken’ın ziyareti süresiz olarak ertelendi.
ABD Dışişleri Bakanı’nın Pekin ziyaretinde, üst düzey yetkililerin yanı sıra Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile de görüşmesi bekleniyordu. Ancak Pentagon’un Perşembe günü, sözde bir Çin gözetleme balonunun, Amerikan nükleer kıtalararası balistik füzelerini barındıran hassas üslerden birinin bulunduğu Montana üzerinde gezindiğini açıklaması bu planı değiştirdi. Dışişleri Bakanlığı, Blinken’ın gezisini en azından şimdilik iptal ederek, balon olayının “gündemi yararsız ve yapıcı olmayacak şekilde daraltacağını” söyledi.
Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Ned Price Cuma günü yaptığı açıklamada, Blinken’in “koşullar izin verir vermez” Pekin’i ziyaret etmeye hazır olacağını bildirdi.
Çin ise, balonun rotasından çıkarak tesadüfen ABD hava sahasına girdiğini belirtti, olaydan “üzüntü duyduğunu” ve balonun amacının iklim araştırması olduğunu açıkladı.
Pentagon’un “casus balon” diye nitelendirdiği, Pekin’in ise “meteorolojik amaçlı” dediği balon, ABD kongresindeki Çin karşıtlarına ise hem Pekin’e hem de Biden yönetimine karşı üzerinde tepinecekleri bir koz verdi.
Çin karşıtlarına koz oldu
Biden yönetiminin “yerdeki insanlara yönelik risk oluşturabileceği” ve balonun Çin’e istihbarat sağlamadığı yönündeki değerlendirmesi nedeniyle balonu düşürmemeye karar vermesi büyük tepkilere yol açtı. Beyaz Saray yetkilileri, bu tür balonların Trump yönetimi sırasında da dahil olmak üzere daha önce ABD topraklarında göründüğünü söylese de, bu argüman kamuoyunu sakinleştirmede pek işe yaramadı.
Cumhuriyetçi vekiller sert bit tonla, Demokrat Biden’ın, yetkililerin “ABD egemenliğinin kabul edilemez bir ihlali” olarak adlandırdığı bu olaydan Çin’i sorumlu tutmasını talep ettiler. Hatta Biden’ı balonun ABD üzerinde “günlerce sürüklenmesine izin verdiği” ve Çin’e karşı daha sert önlemler almadığı için eleştirdiler.
Eski ABD Başkanı Trump, Beyaz Saray’a “balonu düşürmeleri” yönünde çağrı yaparken, yine Trump döneminin Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’dan, Temsilciler Meclisi üyeleri Marjorie Taylor Greene ve Michael McCaul’a kadar pek çok isim, balonu düşürmeme kararını Biden’ın zayıflığının bir işareti olarak ilan ettiler.
En nihayetinde baskılara dayanamayan Biden yönetimi balonu düşürme kararı aldı. Çin balonu, Güney Karolina açıklarında Atlantik Okyanusu üzerine düşürüldü. Bu görüntüler ABD kamuoyunun içini rahatlatmak adına canlı yayınlandı.
Bu arada balon krizi duyulur duyulmaz Cumhuriyetçiler vakit kaybetmeden Biden yönetimine ziyareti iptal etmesi konusunda baskı yapmaya başlamıştı bile.
Blinken’ın ziyareti iptali, her hâlükârda ABD kamuoyunda memnuniyetle karşılandı.
Çin düşmanlığıyla öne çıkan, ABD ile Çin Komünist Partisi arasındaki Stratejik Rekabet üzerine Seçilmiş Komite lideri Mike Gallagher, Blinken’ın ziyareti ertelemesi ile ilgili “doğru karar” yorumunu yaptı.
Temsilciler Meclisi üyesi Darin LaHood yaptığı açıklamada, yolculuğun ertelenmesinin “balonun izinsiz girişinin ciddiyetini vurgulamak için uygun bir adım” olduğunu söyledi.
‘ABD’nin elini güçlendiriyor’
Diğer yandan, diplomasiyi savunan ancak ziyaretten beklentisi düşük olan kesimlerden de, Dışişleri Bakanının artık Pekin’e “daha güçlü bir pozisyonda” gideceği yönünde yorumlar geldi.
ABD Başkanının İstihbarat Danışma Kurulu’nda eski kıdemli direktörü Heather McMahon, “Bu olay kesinlikle ABD’nin elini güçlendiriyor” dedi ve şu yorumu ekledi: “Ne zaman bir casusluk operasyonu ortaya çıkarsa, [bu] hedeflenen ulusa avantaj sağlar.”
Amerikan Girişim Enstitüsü’nde kıdemli bir araştırmacı olan Zack Cooper da, olayın “Çin’in biraz geri adım atmasına neden olduğunu” söyledi.
Politico’ya ve Washington Post’a göre bu olay, Blinken’a, sonunda Çin’e gittiğinde Pekin’den sonuç alma çabalarında daha fazla avantaj sağlayabilir.
İç siyasi çekişmeler baskın geldi
Blinken, ziyareti iptal etme sebebi olarak “ulusal güvenlik çıkarlarını” öne sürse de, iç siyasi çekişmelerin baskın geldiği anlaşılıyor. The New York Times’ın iddiasına göre, askeri yetkililer balonu günlerdir izliyordu, ancak Perşembe gecesi medyanın ilgisi artana kadar, Pekin ziyaretini olumsuz etkileyebileceği endişesiyle bu olayı kamuoyuna duyurmadılar. Bu olay, Blinken’in aslında Çin ziyareti konusunda ABD kamuoyunun aksine istekli olduğunu gösteriyor.
Ancak balon krizi sonrası Biden yönetimi, özellikle 2024 seçimleri öncesindeki hararetli siyasi ortamda, hem kamuoyunu yatıştırırken “Çin karşıtlığı” konusunda yarıştığı Cumhuriyetçilere kendisini ispatlamak zorunda hissetmiş hem de Pekin ile ilk etapta sonuç alma olasılığının düşük olduğu göz önüne alındığında, gezinin potansiyel iç siyasi maliyetlere değmeyeceği yönünde bir karara varmış olabilir.
Nitekim ABD kamuoyu, bu olayla bir kez daha “Çin’in ABD için büyük bir tehdit olduğuna” inandırılmaya çalışılıyor. Balon olayı, Çin düşmanlığı ile beslenen ABD Kongresine ise güçlü bir yakıt oldu.
Pekin’in balonun iklim araştırması yaptığı yönünde açıklamaları ise kimseyi tatmin etmedi. CIA’in Doğu Asya ve Pasifik eski müdür yardımcısı Dennis Wilder, “Üç okul otobüsü büyüklüğünde bir meteoroloji balonu yapan kimseyi tanımıyorum” dedi.
Ancak Pekin’in ABD ile bağları yeniden kurmak istediği bir dönemde neden böyle bir “gaflete düşeceği” yönünde pek az soru soruldu.
Çin neden buna ihtiyaç duysun?
ABD ve Çin’in, 1979’da diplomatik ilişkilerinin kurulmasından bu yana en kötü dönemi yaşadıkları bu süreçte, Pekin her şeye rağmen ilişkileri onarma, düzenli temasın yeniden sağlanması ve ortak çalışma ilkelerinin oluşturulması konusunda istekliydi.
Yeni Temsilciler Meclisi Başkanı Cumhuriyetçi McCarthy’nin Tayvan ziyareti ısrarı, Çinli teknoloji şirketlerini hedef alan ABD yaptırımları, ABD Savunma Bakanının “Çin tehdidi” söylemi üzerinden bölge ülkelerini konsolide eden ve üst düzey silahlanma ile Çin’i hedef alan Asya-Pasifik ziyareti gündemde sıcaklığını korusa da, Washington ile uzun vadeli bir ekonomik çatışmaya ve ayrışmaya girmek istemeyen Pekin’in üst düzey bu ziyaret öncesinde olası bir “güç gösterisinde” bulunma ihtiyacı mantıklı görünmüyor.
Şangay’daki Fudan Üniversitesi’nde Uluslararası Çalışmalar Bölümü Profesörü Zhao Minghao, bu yılın Çin ekonomisini canlandırmak için çok önemli olduğunun altını çizerek, Çin’in üst düzey liderliğinin, ABD ile gergin olan ilişkileri gevşetme sürecini bozmak istemeyeceğini belirtti. Zhao’ya göre, “Çin’in süreci sabote etmesinin bir anlamı yok.”
Diğer yandan Pekin yönetimi, Beyaz Saray’ın ABD Kongresinin Çin karşıtı eylemlerini resmi kabul etmeyen tutumunu da samimiyetsiz buluyor. Dolayısıyla Çin liderliği, ziyaretin iptalini, Washington’ın bir ortak çalışma ilişkisini yeniden inşa etme konusunda ciddi olmadığı şeklinde okuyabilir.
Nanjing Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Okulu Profesörü Zhu Feng, “Blinken Pekin gezisini balon yüzünden iptal ederse, bunu zaten yapmak istediği şeyi yapmak için – Çin’i ziyaret etmemek için bir bahane olarak kullandığını görürdüm” yorumunu yaptı.
Çin kamuoyunda geniş bir kesim ise ziyaretin iptalini, Washington’ın “Çin karşıtı iç siyaset tarafından tuzağa düşürüldüğünün bir işareti” olarak yorumluyor.
Global Times gazetesinin editörü Hu Xijin, konuyla ilgili sosyal medya paylaşımında ziyaretin iptalini “Blinken ile ABD kamuoyu arasındaki bir oyun” olarak nitelendirdi.
When Blinken’s postponed China visit will be rescheduled should be a game between Blinken and US public opinion. China does not need to make efforts to persuade him to visit at the originally planned time. China should just let it slide.
— Hu Xijin 胡锡进 (@HuXijin_GT) February 3, 2023
Yine Global Times’ta çıkan analizde, balon olayının ABD’de bazı şahin Çin karşıtı milletvekillerine “Çin casusluğu” ve “Çin tehdidi” aldatmacasıyla Çin’e saldırma şansı verdiği yorumu yapıldı.
ABD araştırmaları uzmanı ve Pekin’deki Renmin Üniversitesi’nde doçent olan Diao Daming, ikili ilişkileri baltalamaya kararlı olanların her türlü bahaneyi bulabileceğini, zeplin olayı değilse de başka meseleler bulacaklarını belirtti.
Diao’ya göre, “sözde casus balonu yaygarası, Soğuk Savaş rekabeti ve ABD hegemonyasına kafayı takmış bazı Çin karşıtı şahinlerin Çin-ABD ilişkilerini sabote etmek için ellerinden geleni yaptığını gösteriyor.”
Yeni bir tarih için takvim sıkıntılı
ABD’nin ziyareti yakın zamanda yeniden müzakere edip etmeyeceği belirsiz. Ancak iki taraf da bu ziyaretin yapılmasından yana olsa bile önlerinde yoğun ve gergin bir takvim var. Mart ayında Çin Ulusal Halk Kongresi toplantıları başlarken, yeni Temsilciler Meclisi Başkanı McCarthy Nisan ayında Tayvan’a bir ziyaret planlıyor. Rusya Dışişleri Bakanlığı ise Xi Jinping’in baharda Moskova’yı ziyaret edeceğini duyurmuştu.
Halihazırda yüksek seviyede olan gerginliğin olası bir Tayvan ziyaretiyle zirveye çıkacağı düşünüldüğünde, Blinken, Pekin gezisi için en uygun tarihi kaçırmış gibi görünüyor.
ABD merkezli düşünce kuruluşu CSIS’te Çin çalışmalarının başında olan Jude Blanchette, balon krizinden önce, Blinken’ın Pekin gezisiyle ilgili olarak Beyaz Saray’ın amacının “temelde bu Soğuk Savaşı yumuşatma aşamasını hızlandırmak ve böylece bir Küba Füze Krizini atlatmak olduğunu” söylemişti.
Ancak balon krizi sonrası Washington’da oluşan hava Soğuk Savaş dönemini aratmıyor. Pentagon’un ve Kongredeki Çin düşmanlarının alevlendirdiği bu ateşi ise seçim telaşında olan Biden’ın dindirilebilmesi için bu güne kadar izlediğinden farklı bir politika izlemesi gerekiyor.
Eski ABD Hazine Bakanı Henry M. Paulson, geçen hafta Foreing Affairs’te, Washington’ın Çin politikasının işe yaramadığını yazmış ve Biden yönetimine bazı önerilerde bulunmuştu. Çin’le toptan bir ayrışmanın en çok Amerikalılara zarar vereceğini vurgulayan Paulson, bunun yerine kendi pazarında Amerikalılara fırsatlar yaratmak için Pekin’le müzakere etmeyi savunmuştu.
Ancak ABD Kongresindeki Çin karşıtı rüzgarın çok kuvvetli olduğunun da farkında olan eski Hazine Bakanı, Biden yönetimine bu konuda “akıllı ve cesur” adımlar atma, Pekin ile iletişim ve koordinasyon içinde olma çağrısı yapmıştı.
Paulson’ın uyarı ve önerileri tam da bu dönemde Biden’ın işine yarayabilir…
Amerika
Kıyamete beş kala – 4: Amerikan kapitalizmi sınırlarda

Rivayete göre, henüz ABD Başkanı olmamış Andrew Jackson, 1811 kışında Mississippi Nehri boyunca uzanan eski Kızılderili yolu Natchez Trace üzerinde bir köle grubunu götürürken, federal ajan Silas Dinsmore tarafından durdurulur.
Henüz başkan değilse de Batıdaki serhat boylarında tanınmış bir figürdür: Tennessee’nin Kongre’ye ve eyalet Yüksek Mahkemesi’ne seçilen ilk temsilcisi; Tennessee milislerinin lideri; avukat, tüccar, at yetiştiricisi ve çiftçi olarak servet sahibi; kölelik, köle ticareti ve Kızılderililerin topraklarından sökülüp atılması sayesinde edindiği devasa kârların bekçisi. Hatta kimilerine göre, Jackson, kölelerden oluşan konvoyları (coffle) bizzat kendi sürmüş tek başkandı.
Dinsmore gibi federal görevliler, 1807 tarihli “İhlal” (Intrusion) Yasası ile Batıdaki kamu arazilerinin yerleşimcileri engellemek için bölgedelerdi. Amerikan kurucu babaları, 1763’te Büyük Britanya Kralı III. George’un yayınladığı Kraliyet Bildirisi’nin Ohio’dan ötesine beyaz yerleşimcilerin geçmesini yasaklamasına isyan etmişlerdi ama aynı kurucu babalar, benzer bir federal yasa ile baş belası, kural tanımaz (ve silahlı) yerleşimcilerin Batıya akınını engellemeye çalışıyorlardı.
Birkaç yıl önce Kongre, Atlantik ötesi köle ticaretini yasaklamıştı. Dinsmore’un kontrol noktasının amacı, bu yol üzerinden taşınan “mülklerin”, ya 1808’den önce ithal edilmiş ya da Amerika’da doğmuş “gerçek köle” olduklarını teyit etmekti.
Hikâyenin sonraki kısmını herkes ayrı telden anlatıyor. Bir versiyonunda, Jackson belgelerini isteyen federal ajanı “buyurun” diyerek ABD Anayasasını gösterir. Başka bir versiyonda, müstakbel başkan tabancalarını çıkararak ve “İşte benim pasaportlarım!” der. Gerçek ne olursa olsun, köle taciri Andrew Jackson, hiçbir federal yasanın ya da görevlinin kendi “ticari” faaliyetlerine ket vuramayacağını ve mülkiyeti ile ilişkisine karışamayacağını ilan ederek Dinsmore’un görevden alınması için, içinden federal ajanın can güvenliğine tehditler de içeren büyük bir kampanya başlatır. Federal hükümete yazdığı mektup-protestolardan birinde şöyle söyler: “Tanrım, işler buraya kadar geldi mi? Bizler özgür insanlar mıyız, yoksa köleler miyiz? Bu gerçek mi, yoksa bir rüya mı?” Sonunda istediğini alır. Nihayetinde görevden alınan Dinsmore, savunmasında, Jackson türünden “Batı diyarından centilmenlerin” hiçbir yasayla bağlanmadıklarına inandıklarını söyler. Onlara göre, bir federal ajanın, kölelerinin sahipliğine ilişkin belge talep etmesi bile “köleliğin” bir türüdür.
Daha önce, Amerikan “sınır zihniyeti” ve bunun 19. yüzyıl sonunda Frederick Jackson Turner tarafından nasıl teorileştirildiğini yazmıştım. Burada belki de bir düzeltme yapmam gerek: Sabit devlet sınırlarına işaret eden border ile bizim tarihimizden bir benzetmeyle uc, serhat gibi daha gevşek bir düzleme işaret eden frontier sözcüklerini birbirinden ayırmak gerekiyor. Amerikan tarihinde de sınır başı sonu belli, değişmez, ayırt edici bir işaret anlamına gelirken, frontier ile anlatılan ve Jackson’ın başvurduğu uc veya serhat kavramı yeri gelince bir yaşam tarzına veya kültürel alana, yeri gelince Batıya hücuma, başka bir yerde de iç savaştan kurtulmak için inşa edilen bir emniyet sibobuna işaret eder.(1) Bu anlamıyla sınır, Amerikan beyaz yerleşimcilerinin kendi özgürlük anlayışlarını kurguladıkları ama maddi ama fantastik bir zihni inşaya tekabül eder. Özgürlük, demokrasi, medeniyet, inovasyon hep bu sınır zihniyetinin ürünü olarak selamlanır. Burada sömürgeci yayılmacılık ile toplumun içsel insicamı paralel kurgulanır.
En azından Jackson’cu dünyada… Kurucu babalar koalisyonunu alt ederek başkan seçilen Jackson dönemi, Donald Trump’ın da pek övgüyle bahsettiği, hatta ilham aldığı bir çağ. Amerikan istisnacılığından ziyade Amerikan sınırsızlığına işaret eden bu dönem, ne tesadüftür ki ırksal korkuların, beyaz küçük adam popülizminin ve durdurulamaz finansallaşma ve spekülasyonunun çağıdır. Sosyolog Daniel Bell, bu sınırsızlık hissinin, Amerikan ulusal kimliğinde bir “hafiflik” yarattığını, bu ulusun yalnızca tarihin değil, doğanın, yaşamın, hatta ölümün ağırlıklarından bile kurtulmuş olduğuna dair bir yanılsama yarattığına işaret ediyor. Amerikan yerleşimcileri, Batıya ve Güneye doğru hem gidiyor hem de buraya gitmeye kışkırtılıyorlardı. Yerlilerin malına mülküne çökmek, Meksikalıların arazilerine el koymak ve birçok yeni eyaleti ABD’ye katmak, bir yandan “sosyal patlama”ya karşı önlem olarak görülüyor; ama bir yandan da ABD içerisindeki “beyaz olmayan” halkların sayısını artırıyordu. Serhattaki korkunç şiddet özgürlüğe, etnik temizliğe, efendi ırk demokrasisine ve renkli halklardan korkuya aynı anda yol veriyordu. Kızılderililerle savaş, hem yeni toprakları beyaz yerleşimcilere sağlıyor, hem de sıradan beyaz adamın baş edemeyeceği gayrimenkul spekülasyonlarını ve finansal dalavereleri bu “bakir” topraklara sokuyordu.
Kapitalist birikimin kanla dolu serhaddi
Sermaye kan ve irinle dünyaya geliyor; birikiyor; birikmesinde döngüsel engeller ortaya çıkıyor; birikememeye başlıyor ve sınırı öteye taşımak için hamle yapıyor. Bu hamle bazen teknolojik ilerleme oluyor; bazen yeni pazarları ve insanları zorla ele geçirmek.
Önce tüm Kuzey Amerika’yı, sonra tüm Amerika kıtasını, biraz sonra Pasifik’i ve daha sonra tüm gezegeni gözüne kestiren Amerikan kapitalizminde sınırsızlık miti hem içeride hem dışarıda yayılma eğilimi ile el ele gidiyor. Marksist coğrafyacı Neil Smith, bölge çalışmaları ve coğrafya üzerine yazdığı bir incelemede, ABD’nin dünyayı düz olarak algıladığına işaret eder. Woodrow Wilson’un Monroe Doktrinini küresel bir çapta düşünmesinden Clinton ve Bush döneminin küreselleşmesine kadar, ABD yöneticileri dünyayı Amerikan sermayesinin engelsiz bir biçimde dolaşabileceği, coğrafi sınırlardan ve engellerden azade bir mekân olarak tasarlarlar. Dolayısıyla sınır, her zaman serhat olmalı, her zaman öteye kaydırılmalıdır. “Böylesi bir dünyada,” diye sorar Smith, “kökleşmiş coğrafi bilginin ne gibi bir faydası olabilir ki?” Smith’e göre Amerikalılarda sık görülen coğrafya cehaleti, her şeyden önce “belirli bir emperyal niyetin son derece rasyonel bir ifadesi”dir.
Bu nedenle “sınırın kapanması”, Jackson-Wilson ekolü için kıyametle eşdeğerdir. Sınır fikrinin manevi anlamına bir kez daha işaret etmek istiyorum: Beyaz adamın tüm Amerika kıtasında ve dünyada egemenlik hevesi, içeride de ketlenemez. Jackson’ın federal ajana belge göstermek istememesi, aslında Amerikan İç Savaşı’ndaki kavgayı da müjdeliyordu. Güneyli plantasyon sahibinin pamuk toplayan kölelerini azat etmek isteyen Kuzeyli Yankiler, özgürlüğe, mülkiyete, aileye saldırıyordu. Anglo-Sakson ve Töton özgürlük ruhu (Hitlerciler yeniden bulmadan önce) Avrupa’da kaybedilirken Amerika’da geri kazanılmıştı. Bürokrasi ve feodalizm gibi yapısal engeller Yeni Dünya’da yoktu. Aryan bağımsızlık ruhu, Alman ormanlarından çıkıp okyanusu geçerek bu uçsuz bucaksız toprakları ihya ediyordu. Şimdi Kuzeyliler, mülkiyeti ortadan kaldırıyor, Güney’i askeri olarak işgal ediyor, eski kölelere yardım adı altında federal devleti şişiriyordu.
Herhalde, bugün Trump ve etrafında biriken gruplarla onların karşıtları arasındaki kavganın izleri bu sınır kavgasında görülüyordur. Sınırın hem dışarıda hem içeride kapanması, haliyle hem dışarıda hem içeride yeni bir sosyal düzenleme anlamına gelecekti. Bugün Trump’çıların, yeni muhafazakârların, liberteryenlerin ve Silikon Vadisi peygamberlerinin nefret ettiği New Deal programı, artık sınırın kapandığı varsayımının kabulüne dayanıyordu. New Deal’ın çelişkilerle malül olduğu ise doğrudur. Franklin Delano Roosevelt, Güneyli Demokratlara sürekli taviz veriyor, işçilerin korunması asla anayasal güvenceye kavuşturulmuyordu. Dahası, New Deal’ın uluslararası yayılımı ancak ve ancak savaşla mümkün olmuştur ki, Amerikan New Deal’ı, uluslararası planda Amerikan sermayesinin uluslararasılaşmasını, yani gezegende sınırlara takılmamayı programına almıştı.
Ama kavganın taraflarının başvurduğu metaforlar yerinde duruyor. Sınırın kapanması, içeride görece “sosyal” bir devleti gereksiniyordu. Buna, sermayenin sınırları ve sosyalizm ile demokrasinin koyduğu sınırlar eşlik ediyordu. 1970’lerdeki neoliberal ve neomuhafazakâr huruç harekâtı, bu sınırlara meydan okumayı temsil ediyordu.
Amerikan ekonomisinin apokaliptik temsili
The Economist, Amerikan kapitalizminin “apokaliptik bir dönüş” içinde olduğunu düşünüyor. Dergiye göre apokaliptik düşünce, günümüz Amerikan kapitalizminde en güçlü itici güç.
Örneğin Elon Musk, SpaceX ile Mars’ta bir koloni kurarak “insanlığa yönelik varoluşsal tehditleri” önlemek istiyor. Musk yalnız değil. Bu apokaliptik karamsarlığı, Dünya’daki kaynakların sınırlı olduğuna ilişkin çok bilindik liberal görüş besliyor. Yapay zeka etrafında dönen dünyanın yok oluşuna ilişkin tartışmalar da cabası.
“Günümüzde Amerikan iş dünyası,” diyor The Economist, “sektörlere göre değil, eskatolojiye göre sınıflandırılıyor. Savaş tehdidi ve jeopolitik, iş dünyasında yapay zeka tehdidi kadar büyük bir tehlike oluşturuyor. Dergi geçen yıl, Palantir’in CEO’su Alex Karp’ın, “Batı’nın geleceğinin kendi şirketi gibi yüksek teknolojili savunma şirketlerine bağlı olduğunu savunan” bir kitap yazdığını hatırlatıyor. Bir başka savunma teknolojisi şirketi, Palantir’in kardeşi Anduril’in kurucusu Palmer Luckey ise sık sık Çin’in Tayvan’ı işgal etmeye çalışacağına dair beklentisini dile getiriyor. The Economist’e göre kritik mineraller satan her şirket, böyle bir çatışma durumunda kendi ürünlerinin neden acı verici derecede kıt hale geleceğine dair ikna edici bir hikayeye sahip.
Bu karanlık ruh hali finans dünyasına da sıçrıyor. Buna göre Wall Street’in büyük bir kısmı “kaderci bir ruh hali içinde.” Yatırımcıların şimdiye kadar pek bilinmeyen özel kredi fonlarından para çekmesi, son zamanlarda tüm özel piyasalara duyulan güveni sarsmış, dergi öyle diyor. Şöyle devam ediyor:
“Merkez bankacılarının ekonomiye ‘sistemik’ riskler oluşturduğunu söylediği finansal yeniliklerin listesi o kadar uzun ki, sistemin kendi endişesinin ağırlığı altında çökmemiş olmasına inanmak zor. Bunlardan biri olan kripto para birimi, doğası gereği apokaliptik bir girişim; zira hükümetin kontrolüne ve özellikle savunma harcamaları başta olmak üzere ‘Sam Amca’nın harcamalarının yol açtığı enflasyona karşı koruma sağladığını iddia ediyor.”
Geçen yıl Wall Street’te en çok okunan kitap “1929” adını taşıyormuş. Bu yıl için iyi bir tahmin ise “1873” olabilir, diyor The Economist. Yatırımcılar, artık borsayı geçmişteki felaketlere benzeterek tanımlıyorlarmış. Deutsche Bank’tan bir stratejist şöyle yazmış: “1999, 2000’e mi yoksa 1987’ye mi dönüşecek? Yoksa saat 1996’ya mı sıfırlanacak?” The Economist, 2008 senaryosunun da mümkün olduğunu düşünüyor.
Bu binyılın ekonomisinin zorunlu olarak “paranoyak” olduğunu savunuyor dergi. “Kuyruklu yıldızların ortaya çıkışı,” diyor, “sık sık dünyanın sonunu müjdelemiştir.” Gakat bugünlerde bir internet sitesi, süper zenginlerin özel jetlerini takip ediyormuş. Bunun nedeni, bir felaket durumunda bu kişilerin güvenli bir yere kaçacakları düşüncesi.
Amerikan ekonomisi, süper zenginlerin harcamaları tarafından sürdürülemez bir şekilde ayakta tutulurken, geri kalan herkesin sefalet içinde yaşıyor. En azından The Economist’in adını andığı ve “K şeklinde gelişen” ekonomiye dikkat çeken iktisatçılar böyle düşünüyor.
Utah Valisi, ABD AI yarışını Çin’e kaybederse bittik diyor. Musk, OpenAI’nin yönetim yapısı konusunda tartışırken Sam Altman’a, “Özür dilerim ama medeniyetin kaderi söz konusu,” diye yazıyor. Peki durum bu kadar vahimse Amerikan hisse senetleri neden bu kadar pahalı? Dergiye göre şirketler, kıyamet senaryolarının şiddetiyle orantılı olarak sermaye topluyor ve birçoğunun beklediği yaklaşan piyasa çöküşünden önce bunu yapmak için acele ediyorlar.
The Economist ipucunu veriyor: “Amerika, kendini korkutarak zenginliğe ulaşma deneyidir…. Yatırımcılara, işletmenizin bildiğimiz dünyayı sona erdireceğini iddia etmekten daha güçlü bir satış argümanı yoktur.”
Ama en ilgincini sona saklamışlar. İş dünyasına karşı yaygın güvensizliği, “giderek artan bir elit binyılcılığı ile birleştiren bir ekonomi de patlamaya hazır bir ekonomi” buna göre. Ve ekliyor: Belki de tehlike 2008, 1999, 1973 ya da hatta 1873 değil, 1789’dur.
Sınırın kapanışı ve yeni sınır arayışları
Sınırın kapanmasına verilen neoliberal/neomuhafazakâr tepki, yeni birikim alanları ararken en sonunda yapay zekayı gözüne kestirdi. Giulia Dal Maso’nun “uzun ömürlülük” (longevity) kapitalizmi dediği yeni yönelim, insan hayatını da bir “varlık sınıfı” (asset class) haline dönüştürüyor. Del Maso şöyle yazıyor:
“Yaşam beklentisi ve bunun etrafındaki belirsizlik, artık doğal kabul edilen evrensel bir değer olarak görünmüyor. Aşağıda, (daha uzun) yaşamın nasıl ele geçirildiği; yaşam beklentisi etrafındaki belirsizliğin nasıl birikimin yeni bir sınırı [frontier] haline geldiği, sermayenin biyolojik zamanın belirsizliğinden değer çıkardığı bir alan haline geldiği ele alınmaktadır. ‘Uzun ömürlülük kapitalizmi’ terimi, bu oluşumu tanımlamak için ortaya atılmıştır: sermayenin yaşamın zamansallığını kendi bünyesine dahil ettiği biyopolitik ve finansal bir rejim.”
Biyolojik süre, artık birikim için bir metafor olmaktan çıkıp onun gerçek aracı haline gelmiştir. Uzun ömürlülük kapitalizminde artık emek gücünün yeniden üretimi, “sermayenin içinde ilerlemeyi ve beslenmeyi öğrendiği şey, biyolojik zamanın kendisi, yani canlı bedenin belirsiz süresi” haline gelmiştir.
Bezos, Altman, Musk, Thiel gibi büyük teknoloji zenginlerinin “uzun ömür” meselesine kafayı takması ve bu alandaki startup’lara yatırımlar yapması hem birikim için yeni metalara, hem de sınırları aşmanın yeni yollarına işaret eder. Bu mutlaka hücre dondurma veya ömür uzatma iğnelerinden ibaret olmak zorunda değil: Ada ütopyaları, özel iktisadi bölgeler, vergi cennetleri de bu kapsamdadır. Del Maso’ya göre bu zenginlerin programlar çok barizdir: Ölüm yok, vergi yok, demokrasi yok.
Burada tam da Melinda Cooper’ın “patrimonyal kapitalizm” dediği yere ulaşıyoruz. Geçen yazıda Joseph Schumpeter’in kapitalizm hakkındaki karamsar öngörüsüne değinmiştim. Anonim şirketlerin yaygınlaşması, borsaya (ve halka) arzların şirket yapılarını “demokratikleştirmesi”, idari işlerle sahiplik yapısının birbirinden ayrılması Schumpeter’e göre kapitalizmin ölüm çanlarını çalıyordu ve bundan geriye dönüş yoktu: Üretim araçların sosyalize olduğu bir dönem mukadderdi. Sosyalizm (ne yazık ki) kazanacaktı. Schumpeter, kapitalizminkendi çelişkilerini derinleştirme eğiliminde değil, aksine bu çelişkileri hafifletme eğilimde olduğunu düşünüyordu. Kapitalizm kutuplaştırmıyor, eşitlemeye doğru gidiyordu. Kapitalizmin alamet-i farikası “yaratıcı yıkım” ortadan kalkıyordu.
Cooper, Schumpeter’in “ideal” kapitalizminin sermayenin aile şirketi aracılığıyla biriktiği bir örgütlenme modeli olduğunu hatırlatıyor. Schumpeter, kapitalizmin geleceğinin karanlık olmasının nedenini burjuva ailesinin çöküşünde görmüştü. Aile kurmak, yenilik yapma arzusunun ardındaki en temel itici güçtü:
“Yalnızca nesiller arası bir bakış açısıyla düşünen biri, gerçek yenilik için gerekli olan kahramanca inanç sıçramasını gerçekleştirebilirdi. Gerçek girişimci, tam da çocukları ve torunları için yeni bir servet yaratma arzusuyla hareket ettiği için kendi kısa vadeli zevklerinden fedakârlık etmeye hazırdı.”
Özetle “kahraman girişimci”, tanımı gereği “aynı zamanda bir hanedan servetinin kurucu adayı” idi.(2)
Yeni nesil zenginler, Cooper’in Schumpeter’deki “gerici fütürizm” olarak tespit ettiği şeyin cazibesini yeniden keşfetmiş görünüyorlar. Cooper’a göre yeni binyılın mali ve parasal ortamı, New Deal menkul kıymetler yasasının uzun vadeli aşınmasıyla birleşerek, halka açık şirketlerin altyapılarını ölümcül bir şekilde zayıflattı. Artık, sahip oldukları ya da kontrol ettikleri firmalar üzerinde aşırı yönetim yetkisine sahip, özel yatırım ve girişimci kuruculardan oluşan yeni bir elit sınıf var. Işte Elon Musk ve Peter Thiel gibi figürler, bu maddi zemin üzerinde yükseliyor. “Kurucu-girişimcinin efsanevi imajı” bu isimler aracılığıyla yaygınlaştırılıyor. Örneğin Thiel’e göre kurucunun kontrolündeki şirketler “feodal monarşilere benziyor” ve “sözde daha ‘modern’ olan”, halka açık, geniş bir sahiplik yapısına sahip ve yönetim kadrosu tarafından kontrol edilen şirketlerden” çok farklı. Thiel’e göre kendi gibi kurucu-girişimciler, kesin kararlar alabilir, sadakat uyandırabilir ve on yıllar öncesinden plan yapabilir. Oysa “eğitimli profesyonellerden oluşan kişisel olmayan bürokrasiler,” kitlesel hissedarların talep ettiği kısa vadeli getirilere odaklanırlar. Cooper şöyle yazıyor:
“Thiel’in iş felsefesi, kurucuyu bir tür ilk baba, eski yasaları yıkıp yenilerini yaratan, en gizemli toplumsal hiyerarşileri yeniden canlandırmaya çalışırken uzak teknolojik geleceğe bakan bir antinomist figür olarak yüceltir. Onun hayal dünyasında kurucular yetim oğullar, kardeş katili kardeşler ve baba katili oğullar olabilir; ancak tam da bu nedenle onlar aynı zamanda yeni hanedan soylarının ve yeni aile servetlerinin yaratıcılarıdır.”
Yani, ABD’de neoliberal dönemde oldukça şişen ve bugünkü “woke” politiakaların esas alıcısı “profesyonel yönetici sınıf” (PMC) ile Silikon Vadisi filozofları arasında gerilimin şirket yapılarındaki kaynağı da ortaya çıkıyor. Silikon Vadisi destekli Trumpizm, New Deal mirası idarei devleti parçalamakla “woke” yatağı eski şirket örgütlenme biçimini yok etmeyi bir ve aynı hedef olarak görmektedir.
Uzun durgunluğun çelişkileri
Sınır kapalıysa veya sınırı açmanın yolları kapalıysa ne olacak? Jackson ile Trump arasındaki en büyük fark, Jackson’un genişleyen bir Amerikan kapitalizminin simgesi olmasıyken, Trump’ın gerileyen bir ABD’nin tutunma çabasını temsil etmesi. Grönland’a, Meksika’ya, Kanada’ya salça olması, Batıya hücum eden beyaz yerleşimciyi örnek alsa da o köprünün altından epeyce sular akmış görünüyor. Amerikan kapitalizmi, 1973’ten bu yana kimi iktisadi boom dönemleri dışarıda bırakılırsa, patinaj yapıyor. Sınır kapalı görünüyor; sermayenin bir kesimi bunu kabul etmeyerek kapıları kırmak istiyor.
Bu sıfır toplamlı oyun, devletin “geri dönüşü”ne ilişkin tartışmaları tetikliyor. Hem sınırsız bir birikim, hem de devletin büyümesi nasıl oluyor? Birincisi, Quinn Slobodian’ın Küreselciler kitabında da gösterdiği gibi, liberteryen/neoliberal/ordoliberal zihin dünyası, dizginsiz bir piyasa fikrinden çok, minimal bir devlet ile bunun uluslararası hukuki düzenlemesi ile ilgilidir. İkincisi, iktisadi durgunluk, Dylan Riley ile Robert Brenner’in çok tartışılan “siyasi kapitalizm” kavramsallaştırmasını haklı çıkaran bir düzenlemeye işaret ediyor: Sermayenin kârını güvence altına almak için siyasi desteğe her geçen gün daha fazla bağımlı hale gelmesiyle birlikte, ücretli işçilerin kitlesel direnişi ve “ortak bir dava” hissiyatı gitgide zorlaşmaktadır. Riley ve Brenner’a göre, bu bağlam içinde, işçi sınıfının “vasıfsız” kesimi, özellikle de “yerli” ya da “beyaz” olma “avantajına” sahipse, sosyal harcamalara yönelik topyekûn bir saldırı yoluyla geliri kendi lehine yeniden dağıtmak için kendi “birincil” kimliğine yönelir. Buna karşılık, işçi sınıfının eğitimli kesimi, büyük ölçüde kâr marjı düşük hizmet sektöründe çalıştığı için sosyal harcamaları desteklemeye ve genişletmeye çalışır. “Dolayısıyla kitlesel düzeyde,” der yazarlar, “ABD’deki siyasi çatışmanın maddi temeli, esasen işçi sınıfının bu iki kesimi arasında sosyal harcamalar üzerine yaşanan bir mücadeledir.”
Bu nedenle eğitimli/diplomalı işçiler, Demokratların oy tabanını oluşturur. Devlet teşvikli özel sektör alanlarında, özellikle sağlık ve eğitim alanlarında bu işçiler devletin aracılık ettiği bir “damlama ekonomisi” (trickle-down economics) için çabalarlar.(3) Bugün Daron Acemoğlu ve Joseph Stiglitz’in “işçi sınıfı liberalizmi” veya “ilerici kapitalizm” olarak program haline getirdikleri talepler, bu kesimin talepleridir. Yapay zekanın regülasyonuna ilişkin talepler de, “beyaz yaka” sektörünün korkularının temsilidir. Silikon Vadisi sermayesinin yeni sınır arayışında önemli bir yer kaplayan yapay zeka, PMC için “apokaliptik” tınılar barındırmaktadır.
İşçi sınıfının, özellikle beyazlardan oluşan, eğitimi zayıf kesiminin sağa kayışı ise, yazalara göre “en iyi şekilde açık maddi çıkarların bir ifadesi” olarak kavranabilir. Daha iyi seçeneklerin bulunmaması nedeniyle bu grup, işgücü piyasasındaki yerini savunmak ve küçük ölçekli varlıklarının değerini korumak için “birincil kimliklerine” yönelir. Popülist bir “arz yönlü ekonomi” anlayışını benimser ve bazı haklı gerekçelerle kendisinden uzaklaştırılıp işçi sınıfının diğer kesimlerine yönlendirilen bir “yeniden bölüşüm” mekanizması olarak gördüğü sosyal harcamalara saldırır.
Sosyal harcamalara yönelik saldırı, Riley ve Brenner’a göre “sağcı” işçi sınıfı siyasetinin merkezinde yer alır. Bu durumun mantıksız göründüğünü yazarlar da kabul ediyor. “Fakat,” diye ekliyorlar, “sermayeden emek kesimine gelir dağılımını sağlayacak açık bir yol bulunmadığında, kısa vadede kapitalist kârlılığı desteklemek rasyonel bir ikinci en iyi seçenektir.” Yazarlara göre bu, işçi sınıfının “arz yönlü” ekonomi politikalarına ve bu politikaların sosyal harcamalara yönelik saldırısına verdiği “geniş ve kalıcı desteğin” temellerinden biridir.(4)
***
Liberteryen iktisatçı ve Nobel Ödülü sahibi James M. Buchanan, sınırın (frontier) önemini şöyle anlatıyordu: Sınır, “çıkış” seçeneği sunuyordu. Eğer piyasa kendi haline bırakılırsa, devlet müdahalesi olmazsa, o tam tamına sınır ile aynı şekilde iş görecekti: Baskıcı ilişkilerden ve “bakıcı” devletten çıkış seçeneği sağlayacaktı. Sınır, özgürlüğün ruhuydu.
Çıkış veya kaçış ihtimali, Silikon Vadisi eskatolojisine damga vuran en önemli unsurlardan biri. Sınırları genişletme de bunun uzantısı: Gerek coğrafi (uzayın veya Mars’ın kolonileştirilmesi dahil!) olarak, gerek birikim hedeflerinin çeşitlenmesi olarak kaçış, apokalipsten kaçış veya apokalipsi kârlı bir yatırım kapısı dönüştürmeye çıkıyor. Yapay zeka yatırımlarının iyice bir balona dönüşmesi, bugünkü talebe göre değil, gelecekteki kaçış rotalarına yatırım yapıldığına işaret ediyor. Sermayenin büyümesi, toplumsal ihtiyaçlara göre değil, kârlılık beklentilerine göre yapılıyor. Yatırımın talep ile bağı tamamen kopuyor; gelecek üzerine spekülasyon kapitalist zihnin ana iticisi haline geliyor.
Son yazıda, çöküş senaryolarına odaklanıyoruz. Bilimkurgu veya fantezi gibi görünecek beklentiler, kapitalist eskatolojinin ana unsurları olarak önümüze seriliyor.
(1) Amerikan sınır zihniyetindeki emniyet sibobuna yerli kadınlara tecavüz edilmesi de dahil. Sosyal bir meselenin nasıl biyolojikleştirilip cinsiyet hiyerarşilerini yeniden ürettiğini göstermesi bakımından ibretlik: Greg Grandin End of a Myth [Bir Mitin Sonu] kitabında “her sınıftan, statüden ve ten renginden tüm kadınlar”ın cinsel şiddet tehdidine maruz kaldığını söylüyor; ama özellikle de köleleştirilmiş kadınlar. Uzun ama bu korkunç zihniyeti kavramak için alıntılamaya değer:
“İç Savaş’a giden on yıllar boyunca, kölelik karşıtları köleliği cumhuriyet ilkelerini aşındıran ahlaki bir kötülük olarak tanımlamaya başladılar; kölelik savunucuları ise bu kurumu cumhuriyet erdemini yüceltmeye yardımcı olan ‘olumlu bir iyilik’ olarak savunarak karşılık verdiler. Köleler, piyasada alınıp satılan metaydı. Fakat güneyli şövalyeler, çok sayıda köleye sahip olmanın, kölelik savunucularının piyasanın bayağılığının üstüne çıkmalarını ve daha rafine, şövalyece nitelikler geliştirmelerini sağladığını söylerdi. Tecavüz, bu inceliğin bir aracıydı. Köleleştirilmiş kadınlar, kölelik savunucularının ifadesiyle, beyaz erkeklerin şehvetini beyaz kadınlardan uzaklaştırmaya yardımcı olan ve güneylilerin kendi bölgelerini kibar ve terbiyeli olarak öne çıkarmalarını sağlayan ’emniyet sibopları’ idi. Georgia, Knoxville’den bir köle tüccarı olan Samuel Rutherford, New York’taki Jamestown Journal gazetesine mektup yazarak, köleliğin güneyde köleleştirilmiş kadınların maruz kaldığı cinsel terör rejimini anlatan kölelik karşıtı başyazısından şikayet ediyordu. Rutherford, başyazının doğruluğunu kabul etse de, köleleştirilmiş kadınlara cinsel erişimin ‘sizin kuzeyli kadınlarınızdan erdem bakımından çok daha üstün olan beyaz kadınlarımızın erdemleri için bir emniyet sibobu’ işlevi gördüğünü söylemişti.”
(2) Cooper bu değişime ilişkin önemli görüşler öne sürüyor. Uzun ama alıntılıyorum:
“En parlak döneminde, hissedar değerleri ideolojisi daha demokratik bir kapitalizm ve finansal servetin daha geniş bir kesime dağıtılmasını vaat etmişti. Yirmi birinci yüzyıl ise çok farklı bir tablo ortaya koydu. 2008 küresel finans krizinden bu yana hızlanan bir tempoyla, özel, kurucusu veya ailesi tarafından kontrol edilen şirketler Amerikan menkul kıymet piyasalarında yeni bir öneme kavuştu. Yeni özel finansman imkânlarının da yardımıyla, teknoloji girişimleri halka açık piyasaların cazibesinden mümkün olduğunca uzun süre uzak duruyor ve halka arz (IPO) yapmadan önce milyar dolarlık değerlemelere ulaşıyor. Halka arz yaptıklarında ise, hissedarların sahip olduğu şirketin görünüşünün ardında, içeriden bilgi sahibi kişilerin kontrolünü sağlayan kaleler kurmak için yaratıcı yollar buluyorlar. Günümüzde, piyasa değeri açısından en büyük teknoloji şirketlerinden bazıları, şirket kurucusunun önemli her konuda sıradan hissedarların çoğunluğunu geçersiz kılmasını sağlayan ‘çifte sınıf’ hisse yapılarına ve diğer karmaşık oy kullanma kurallarına dayanıyor. Kurucu kontrolündeki şirketlerin yeniden yükselişi, büyük ölçüde özel kredi piyasalarının büyümesine atfedilebilir; bu durum, kriz sonrası banka kredilerine getirilen yeni koruma önlemlerinin istenmeyen bir sonucudur. Risk sermayesi ve özel sermaye gibi özel yatırım fonları, halka açık hisse piyasalarının düzenleyici yüklerinden kaçınmak isteyen yeni şirketlere doğrudan finansman sağlanmasında giderek daha önemli bir rol oynuyorlar. Asimetrik güç yapılarına kendi tercihlerini yansıtan özel yatırım fonları, girişimci kurucular arasında da aynı otokratik eğilimleri hoş görmüş ve böylece, hem aşırı yönetici yetkileriyle hem de şaşırtıcı yeni servetleriyle öne çıkan yeni bir kurucu sınıfının yükselişine öncülük etmiştir. Özel yatırım fonlarının genel ortaklarıyla birlikte, yeni teknoloji kurucuları, Federal Rezerv’in birçok turda uyguladığı parasal genişleme politikalarının varlık değerlerinde olağanüstü bir artışa yol açtığı 2010’lu yıllar ve 2020’lerin başlarında milyarder listelerine damga vurdular. Ortaya çıkan bu beklenmedik kazanç, aile ofislerine aktarıldı; bu, akrabalık temelli servet koruma fonlarıdır ve kendileri de özel yatırım alanında agresif aktörler haline gelmiştir. Özel kapitalizm ekosistemindeki çeşitli aktörler arasındaki ilişkiler son derece iç içe geçmiştir: Başarılı kurucular ve emekliye ayrılan genel ortaklar, servetlerini istisnasız olarak aile ofislerine emanet ederler; aile ofisleri ise paralarının büyük bir kısmını özel sermaye fonlarına, girişimlere ve kurucuların kontrolündeki diğer şirketlere yatırır. Bunlar, aile servetinin korunması ile girişimci inovasyonun gereklilikleri arasında sınırların giderek bulanıklaştığı ‘patrimonyal’ kapitalizme doğru bir eğilimi örnekler.” Dolayısıyla hiper-finansallaşma dönemi ile post-neoliberal dönemin “müesses nizam karşıtı” politikaları uyumludur.
(3) Riley ve Brenner, kâr amacı gütmeyen kuruluşlar, vakıflar ve hayır kurumları dünyasının “sertifikalı profesyoneller” için bir başka istihdam alanı olduğuna işaret ediyor ve ABD’de bu sektörde çalışanların sayısının artık imalat sektöründeki işçi sayısını aştığını hatırlatıyor. Yazarlara göre bu kuruluşlar, kendilerini sosyal sorunlara, özellikle de ırk ayrımcılığına teknokratik çözümler sunmaya adamıştır.
(4) Yazarlar, işçi sınıfının mülk sahibi olabilmiş bazı ayrıcalıklı kesiminin de doğal olarak ücret gelirlerine ve vergilere karşı sağcı-muhafazakâr politika önerilerini alıcısı olduğunu yazıyor.
Amerika
Microsoft’un veri merkezi yatırımı New York’un elektrik talebini aşacak

Microsoft, bulut ve yapay zeka hizmetlerindeki sunucu açığını kapatmak amacıyla veri merkezlerinin kapasitesini 2032’ye kadar üçe katlayıp 38 gigavatın üzerine çıkarmayı hedefliyor. Planlanan bu enerji miktarı, New York eyaletinin zirve dönemdeki elektrik tüketimini aşıyor.
Amerikan teknoloji şirketi Microsoft, veri merkezlerinin kapasitesini 2032 yılına kadar üç kattan fazla artırarak 38 gigavatın üzerine çıkarmayı planlıyor.
Bloomberg’in konuya aşina kaynaklara dayandırdığı haberine göre, hedeflenen bu kapasite, New York eyaletinin en yüksek tüketim dönemlerindeki elektrik ihtiyacını geride bırakıyor.
Kapasite artışı, Microsoft’un bulut hizmetleri ve yapay zeka operasyonlarında yaşadığı işlem gücü yetersizliğini aşmasını amaçlıyor.
Şirketin dünya genelindeki veri merkezi ağının mevcut elektrik kapasitesi yaklaşık 12 gigavat seviyesinde seyrediyor.
Gelecekteki kapasitenin yaklaşık üçte birinin yapay zeka donanımlarına ayrılması hedefleniyor. Bu alandaki güncel tüketim ise 2 gigavat civarında kalıyor.
Sunucu kapasitesindeki yetersizlik, Microsoft’u ABD ve Avrupa’daki bazı merkezlerinde yeni bulut aboneliklerini sınırlandırmak zorunda bıraktı. Bu durum nedeniyle müşterilerin bir bölümü rakiplerle sözleşme imzaladı.
Tesis inşasını hızlandıran şirket, Atlanta bölgesi dahil yeni merkezler kuruyor. Son mali yılda sermaye harcamaları 145 milyar dolara ulaşan şirketin harcamalarında, analistlerin değerlendirmelerine göre yükseliş sürecek.
Tesislerin inşasının yıllar alması, talep ve teknolojideki değişimlerin sürmesi sebebiyle mevcut planlar revizyona uğrayabilir.
Microsoft, programın ayrıntılarına dair henüz açıklama yapmadı.
Daha önce şirket içi değerlendirmelerde, yapay zeka merkezleri inşasının elektrik, su tüketimi ve karbon emisyonları nedeniyle çalışanlar arasında kaygı yarattığı kabul edilmişti.
Microsoft, su verimliliğini artırdığını ve yenilenebilir enerji kaynaklarını güçlendirdiğini savunuyor.
Amerika
“Teknoloji devleri gençlerin tepki odağında petrolün yerini aldı”

ABD’li kayaç petrolü üreticisi Diamondback Energy şirketinin yöneticisi Kaes Van’t Hof, teknoloji devlerinin petrol şirketlerinin yerini alarak kamuoyunun bir numaralı hedefi haline geldiğini söyledi. Van’t Hof, yüksek gelir ve kariyer arayışındaki gençlerin enerji sektörüne ilgisinin arttığını savundu. Bloomberg verileri ise sektörde üretimin rekor kırmasına karşın son on yılda 250 bin kişilik istihdam kaybı yaşandığını gösteriyor.
ABD merkezli kayaç petrolü üreticisi Diamondback Energy şirketinin tepe yöneticisi Kaes Van’t Hof, teknoloji devlerinin kamuoyu nezdinde petrol şirketlerinin yerini alarak “bir numaralı halk düşmanı” haline geldiğini söyledi.
Financial Times gazetesine konuşan Van’t Hof, iyi gelir ve güçlü kariyer fırsatları arayan gençlerin artık petrol sektörünü dışlanan bir alan olarak görmediğini vurguladı.
Teknoloji şirketlerinin, özellikle veri merkezlerinin inşası nedeniyle yoğun bir toplumsal baskıyla karşı karşıya kaldığını belirten Van’t Hof, enerji sektörüne yönelik yaklaşımın ise dönüştüğünü savundu.
The New York Times gazetesinin daha önce yer verdiği haberde, veri merkezlerine yönelik endişelerin çevreye dönük tehditler ve sohbet robotlarına olan bağımlılıkla bağlantılı olduğu aktarılmıştı.
Van’t Hof, toplumun enerjinin gündelik hayattaki vazgeçilmez rolünü artık çok daha iyi kavradığına dikkat çekti.
Gelişmeleri değerlendiren Diamondback yöneticisi, şu ifadeleri kullandı:
“Birkaç yıl öncesine kadar neredeyse her gün petrol sektörünün öldüğüne dair makaleler çıkıyordu. Ancak bugün insanların bunun saygın, iyi ödeme yapan, ayrıca yapay zeka ile enerjinin kesiştiği bir alan olduğunu anladığını düşünüyorum.”
Söz konusu dönüşümün istihdam piyasasına da yansıdığını kaydeden Van’t Hof, sektöre genç yetenek akışı yaşandığını ve staj başvurularında artış görüldüğünü dile getirdi.
Van’t Hof, değerlendirmesini şu sözlerle sürdürdü: “Enerji sektörü havalı olabilir mi? Evet, sanırım öyle. Artık asıl bilişimciler kötü adam olarak görülüyor.”
Teksas merkezli olan ve kayaç petrolü çıkaran Diamondback, 56 milyar dolarlık ciroya sahip. Şirket, ABD’nin güneyindeki geniş petrol ve doğalgaz bölgesi Permian Havzası’nın en büyük bağımsız petrol üreticisi konumunu elinde tutuyor.
Öte yandan Bloomberg, Temmuz ayında geçtiği haberde ABD petrol ve doğalgaz sektörünün son on yılda istihdamını yaklaşık yüzde 40 oranında azalttığını duyurmuştu.
Bu oran 250 bin kişilik iş kaybına denk gelirken, söz konusu pozisyonların büyük kısmının geri dönmeyeceği kaydedildi.
İstihdamdaki bu sert düşüşe rağmen, aynı dönemde ham petrol üretimi yüzde 50 artış kaydetti.
Bloomberg’in aktardığına göre 2014 yılındaki fiyat çöküşünün ardından yatırımcılar şirketlerden daha yüksek verimlilik ve kâr talep etmeye başladı.
Bu baskı; işten çıkarmaları, şirket birleşmelerini, ileri teknolojilerin kullanımını, otomasyonu ve robotik sistemleri beraberinde getirdi.
Ajansın hesaplamalarına göre sektörde 2023 yılının başından bu yana gerçekleşen birleşme ve devralma işlemlerinin toplam hacmi 500 milyar doları aştı ve önceki üç yıllık dönemin toplamını yüzde 20’den fazla geride bıraktı.
Güncel verilerle ABD’deki ham petrol üretimi günlük 13,8 milyon varille rekor seviyeye ulaşsa da sektördeki istihdam son üç yılın en düşük seviyesinde seyrediyor.
Ülkedeki enerji şirketleri, 2014 yılında çalışan sondaj kulelerinin üçte birinden daha azıyla faaliyet gösteriyor; ancak sahadaki her bir kule artık o döneme kıyasla yaklaşık dört kat daha fazla petrol üretiyor.
Avrupa6 gün önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa5 gün önceKoçbaşı olarak AfD
Görüş2 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Avrupa6 gün önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Asya2 hafta önceHindistan’ın 2047 gelişmiş ekonomi hedefi zora girdi
Asya2 hafta önceABD’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası kritik bir karar aşamasında
Asya5 gün önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek
Asya2 hafta önceÇin insansı robot pazarında liderliği hedefliyor









