Görüş
Büyük Oyun III: Enerji ve Dolar Açlığıyla Şekillenen Yeni Dünya

Deniz Hakyemez
ABD ve İsrail’in İran’a saldırmasıyla başlayan savaş, İran’ı Hürmüz Boğazı’nı kapatmaya zorladığında, ABD’nin İran’a saldırı senaryolarını uzun yıllardır çeşitli kademe ve mecralarda tartıştığını, bu senaryoların her birinde Hürmüz Boğazı’nın kapanacağını öngördüğünü ve buna rağmen saldırdığını yazdım. İsrail’in İran saldırısından umudu bellidir; asıl ipleri elinde tutan ABD’nin amacının ne olabileceğini ise Harici’de dört ayrı yazıda incelemeye çalıştım. Zaman ilerledikçe yazılar da evrildi, ancak temelinde ana hatlarıyla şu tezi ileri sürdüm: ABD Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla bir dolar ve enerji vanası oluşturmuş durumda – açıyor ve kapıyor ve tekrar açıyor ve tekrar kapıyor, bu yolla kontrollü bir enerji ve dolar likiditesi krizi (dolar talebi) yaratıyor. Bu vana yoluyla tetiklediği kontrollü krizlerle dolara aç duruma ittiği müttefiklerini hem askeri hem de ekonomik açıdan konsolide etmeyi ve orta vadede kendisine yeni tedarik ağları kurmak (friend-shoring) için kullanmayı hedefliyor. Rusya kaynaklı ve Rusya ile bağlantılı tedarik ağlarını güvencesizleştirmeye hizmet eden Ukrayna Savaşı’yla paralellikler görüyoruz.
Boğazın kapalı kalmasının ABD’ye de bir bedeli var, ancak ikinci yazımızda belirttiğimiz sınırlar içinde kalabildiği sürece ABD krizin kendisine yansıyan kısmını şimdilik mas edebiliyor; müttefikleri ise her geçen gün daha çok sıkışıyor. Savaşın başlamasının üzerinden beş buçuk aya yakın bir süre geçmişken, Trump’ın birbirini tutmayan açıklamalarının, kalıcı olmamaya yazgılı zafer ilanlarının, ateşkes ve saldırı başlıklarının ötesinde, bu zaman aralığında yukarıda (ve ilk dört yazıda) çizmeye çalıştığım çerçevede bazı gelişmelere bakmanın önemli olduğu kanısındayım.
İki “kapı” daha kapandı
Not edilmesi gereken gelişmelerden biri, ABD’nin başka enerji kapılarının daha kapanmasında etkili olmuş olması. Suudi Arabistan Temmuz ayında, ABD desteğini de arkasına alarak, Husiler’i hedef aldı. Böyle bir saldırı sonucunun Husiler’in Babil’ül Mendep Boğazı’nı da kapatması ve Yanbu Limanı’nı hedef alması olacağı bilinmekteydi ve buna rağmen yapıldı.
Suudi Arabistan en azından Yanbu’yu Amerikan Patriot sistemleriyle koruyabileceğini sanmış olabilir diye düşünebiliriz. Ama bunu, ABD’nin tam da böyle bir enerji krizi ortasında Rusya’dan enerji alan ülkelere yüzde 500 gümrük vergisi uygulanmasına yönelik yasa tasarısını kabul etmesiyle birlikte okumak gerekiyor. Yani ABD, üçüncü ülkelere bir kapıyı daha kapatıyor: Rusya’dan enerji alırsanız, bana mal satamazsınız, diyor. Bir süredir, Rus enerji tesislerini vuran Ukrayna drone’larını da ABD’den bağımsız düşünemeyeceğimiz ortada.
Ortadoğu ve Rusya yerine ABD
Küresel enerji krizinin ABD’yi de zorladığını söyledik, ama bu, ABD’nin krizi yükseltmesini engellemiyor. ABD’nin tetiklediği ya da doğrudan başladığı savaşların arkasında yatan en belirleyici neden Çin ile rekabeti olsa da, ABD bu krizle kısa vadede Çin’i de alt edebileceğini düşünmüyor; bu imkânsız. Ama krizi gene de kontrollü bir biçimde –vanaları bir açıp bir kapayarak, bir sert çıkış yapıp bir yumuşayarak, bir anlaşma ilan edip bir bozarak– yükseltiyor, çünkü enerji krizi başka ülkeleri –İran Savaşı’na doğrudan katılmayı reddetmiş, öncesinde de Çin ile çeşitli ekonomik ilişkiler geliştirmeye başlamış ABD müttefiklerini– ABD’den daha fazla zorluyor ve orta vadede ABD’ye daha yapısal bir bağlılığa mahkum ediyor. Bir örnek üzerinden açıklamaya çalışayım.
Ukrayna Savaşı küresel enerji haritasını kökten değiştirmişti. Rus enerjisinden kendisini koparan Avrupa, enerji tedariği için Katar’a yönelince, Tayland gibi ülkeleri fahiş enerji fiyatlarıyla karşı karşıya bırakmıştı. Bu nedenle ve ayrıca, ABD’nin Çin menşeili ürünlere ve Çin ile yakın bağımlılığı olan ülkelere uyguladığı ağır gümrük vergilerinden kaçmaya çalıştığından, Tayland Ekim 2025’te ABD ile yıllık 5,4 milyar dolarlık devasa bir enerji çerçeve anlaşması imzalamış; Cheniere Energy ile yaptığı 15 yıllık kontratla Amerikan gazını limanlarına indirmeye başlamıştı. Şubat ayında İran Savaşı’nın başlamasıyla Ortadoğu tedarik zinciri de çöküp, bu yeni savaşla daha da yükselen enerji fiyatları başka pek çok ülke gibi Tayland’ın da dolara sıkışmasına neden olunca Bangkok yönetimi bu Batı koridoruna sıkı sıkıya sarılmakla kalmadı, Haziran 2026’da bir de Venture Global ve Woodside gibi ABD merkezli LNG projelerine doğrudan hissedar olarak ortak olmak üzere yeni resmi hamleler başlattı.
ABD İran Savaşını Başlatmasaydı
Bu neden önemli? Çünkü ABD’nin pek sevdiği terim ile “eski tedarik ağları güvencesizleşmemiş” olsaydı, başka deyişle ABD Ukrayna ve İran savaşlarını başlatmamış olsaydı, Tayland enerjisini Ortadoğu’dan, olmazsa Rusya’dan alacaktı; yatırım yapacaksa buralara yapacaktı. Şimdi hem ABD’den alıyor hem de ABD’ye enerji yatırımı yapıyor.
Tayland ve Filipinler, savaştan önce Güney Çin Denizi’ndeki zengin doğalgaz yataklarını işletmek için Çin ile “ortak arama ve gelir paylaşımı” anlaşmaları müzakere ediyordu. Tayland Nükleer projelerini Rus Rosatom’a teslim etmek üzereydi ve yerel paralarla ticarete odaklanmıştı.
Hem Ukrayna hem de İran savaşlarıyla yaratılan (ABD’nin savaş başlatarak yarattığı) “riskler” (eski tedarik ağlarının güvencesizleştirilmesi) ve küresel piyasalardaki dolar kıtlığı, Tayland’ı ve başka pek çok Asya ülkesini yakın ekosistemlerden, Çin ve Rusya ortaklıklarından kopardı ve gittikçe daha çok koparıyor.
Gene, dolara sıkışan ve parası değer kaybeden Japonya ve Filipinler, kendilerini güvenceye almak için ABD ile swap anlaşmalarına ve ABD güdümlü finansman modellerine sığınarak doların küresel hegemonyasını pekiştiriyor. Güney Kore, arkasına ABD finansal desteğini alarak Filipinler’e “Çin tehdidine karşı” jet uçakları satıyor ve Filipinler’in bütçesi yetmediği için bu uçakların %70’ini kendi açtığı kredilerle (dolar bazlı finansmanla) fonluyor.
Körfez ve Avrupa
Bunlar yalnızca bazı öne çıkan Asya ülkelerindeki yakın tarihli gelişmeler. Avrupa’da, Körfez ülkelerinde de paralel gelişmeler var. BAE, ABD ekonomisine yapay zeka ve enerji şebekelerini birbirine bağlayan “Nexus” projeleri üzerinden 1,4 trilyon dolarlık devasa bir yatırım taahhüt etti. Suudi Arabistan ise ABD ile nükleer teknoloji transferini içeren önemli bir anlaşma imzaladı. Bu ülkeler, verdikleri bu paralar karşılığında ABD’den kriz anlarında acil dolar sağlayacak “swap hatları” ve F-35 güvenlik şemsiyesi talep ediyor.
Avrupa Birliği ise CADA Yasası kapsamında kendi yapay zeka ve veri merkezlerini kurmak için 200 milyar euro harcasa da, bu tesislerin çalışması için Amerikan devlerinin (Microsoft, Google, Nvidia) bulut yazılımlarına ve gelişmiş çiplerine göbekten bağımlı. Sonuç olarak Avrupa kendi bütçesiyle yatırım yaparken, dönen milyarlarca dolarlık lisans, donanım ve sigorta ödemeleri tamamen New York ve Londra merkezli finansal kanallar üzerinden akarak doğrudan ABD ekonomisini ve doların küresel rezerv para liderliğini fonluyor.
Enerji krizi olmasaydı mı? Enerji krizi öncesinde Avrupa Birliği, veri merkezlerini ve yapay zeka altyapılarını Rusya’dan gelen çok ucuz doğalgaz ve elektrikle, yani son derece düşük maliyetlerle finanse etmeyi planlıyordu. Eğer savaşlar enerji fiyatlarını fırlatıp Avrupa sanayisini bir “hayatta kalma darboğazına” sokmasaydı; AB, bütçe kaynaklarını acilen Amerikan bulut devlerine lisans ücreti olarak aktarmak yerine, kendi yerli Avrupa çip ve yazılım ekosistemini (Gaia-X gibi projeleri) zamana yayarak, bağımsız ve yerli olarak geliştirebilecek; enerji, yeşil dönüşüm ve telekomünikasyon altyapılarında (5G/6G) Çinli (Huawei) ve Rus tedarikçilerle çok daha ucuz ve esnek ortaklıklar yürütebilecekti.
Türkiye ABD Gazını Ödeyemeyince
Bu yazıyı daha fazla uzatmadan, Türkiye’ye dönmek gerekiyor. Benzer bir süreci ve mekanizmayı burada da görüyor ve yaşıyoruz. Türkiye, Ukrayna savaşının neden olduğu arz krizine karşı önlem almak amacıyla Eylül 2024’te ABD’li Mercuria şirketiyle, fiziki gaz teslimatları ve milyarlarca dolarlık nakit ödemeleri tam olarak 2026’da başlayacak şekilde 20 yıllık dev bir LNG anlaşması imzalamıştı. İran Savaşı doğudaki tüm ucuz boru hatlarını aniden kurutunca, bu zaman ayarlı anlaşma Ankara’yı acilen Amerikan gazına muhtaç bıraktı ve yarattığı dolar sıkışıklığı nedeniyle Türkiye’yi S-400 füzelerinden taviz vererek F-35 programına geri dönmeye mecbur etti. Eğer bu savaş ve krizler hiç yaşanmasaydı, Türkiye 2026’da süresi dolan kontratlarını Rusya ve İran ile çok daha ucuza yenileyecekti.
Güney Kore Paktından Mekke Antlaşması’na
İran Savaşı sonrasında imzalanan Filipinler-Güney Kore paktının, Suudi Arabistan-Pakistan-Türkiye arasındaki Mekke Antlaşması ile benzer bir mantığa dayandığına dikkat çekmek gerekiyor. Bu bölgesel ittifakların Çin ve İran’a karşı inşa edilmeye çalışıldığı son derece açık. Buna ek olarak, takas edilen tüm silahlar ve dönen milyarlarca dolarlık finansmanın gene en nihayetinde ABD finans mimarisine ve NATO standartlarına göbekten bağlı olduğunu unutmamak gerekiyor. Üretilen silahlar iletişim yazılımlarından mühimmat çaplarına kadar Batı ekosistemi ile uyumlu; yani Türkiye veya Güney Kore kendi silahını satsa bile, bu sistemler ancak Amerikan patentli çipler, motorlar veya GPS ağları ile tam kapasite çalışabiliyor. Dahası, bölge ülkeleri kendi boru hatlarını inşa edip kendi aralarında silah veya sermaye takas etseler bile, bağımlı oldukları teknolojik lisanslar ve finansal otobanlar tamamen Batı kontrollü olduğu için, bu yerel paktlar dönüp dolaşıp doların küresel rezerv para statüsünü ve ABD merkezli finansal hegemonyayı tahkim etme işlevi görüyor.
Dijital kontrol ve ABD-Çin ticaret savaşları açısından bu paktlar yapay zeka, yarı iletken (çip) ve kritik veri şebekelerinin Çin ekosistemine kaptırılmamasını sağlayan küresel “teknolojik barikatlar” olarak işlev görüyor. Bu ülkeler enerji ve savunma şemaları üzerinden ABD altyapılarına ya da Filipin örneğinde Güney Kore çip tedarik zincirlerine bağlanarak, dijital egemenlik pencerelerini ve veri akış hatlarını tamamen ABD finans ve “big tech” mimarisinin kural ve denetim potasında mühürlemiş oluyor.
Eskiden Körfez ülkeleri petrol satıp kazandıkları dolarları doğrudan ABD Hazine tahvillerine yatırırdı. Bugün ise ABD’nin tetiklediği enerji krizleri, BAE’nin 1,4 trilyon dolarlık Nexus projesinde olduğu gibi, Körfez’in trilyon dolarlık devlet varlık fonları artık tahvil yerine doğrudan ABD’nin yapay zeka, bulut veri merkezleri ve yeşil enerji şebekelerinin (Tech-Equities) hisselerini satın alarak ABD sistemine kilitlenmeye itiyor.
Tüm bunlar İran savaşında bir ABD zaferi garantilemiyor. Çin ile ticaret savaşında ABD’ye mutlak bir zafer de sağlamıyor; ABD nadir elementler sorununu hâlâ çözebilmiş değil. Ancak ABD kendi oyunu serbest piyasada Çin’le rekabette zorlandıkça oyunu zor yoluyla bozmaya devam etmeye kararlı olduğunu ve bu yolda kendi adına uzun vadeli kazançlar için kısa vadeli kayıpları göze almaya, bedelini de dünyaya ödetmeye niyetli olduğunu göstermiş durumda.
Görüş
Mar-A-Lago’da ‘Mavi Dalga’ Korkusu: Ara Seçim ABD’ye Neler Getirecek?

ABD, İran Savaşı’nın gölgesinde ara seçimlere gidiyor. Amerikan medyası Trump’ın ara seçim sonrası İran’a nükleer silah kullanıp kullanmayacağını tartışa dursun Mar-A-Lago’da daha gerçekçi bir gerilim var; mavi dalga.
Eğer Trump yönetimi sadece Temsilciler Meclisi’ni kaptırarak geceyi kapatabilirlerse eminim Trump bunu bir galibiyet olarak tanıtacaktır. Kısmen de öyle denebilir… Ekonomik sorunlar, petrol ve elektrik fiyatları, savaşlarla ilgili tutulmayan sözler derken bu kadar şikayetin olduğu bir ortamda muharebeden sırtında senatoyla dönebilirse kimse Trump’a kaybetti demez herhalde. Zaten yönetimdeki partinin ara seçimde kongrenin bir kanadını yitirmesi pek olağandışı bir durum sayılmaz.
Beklentiler uzun bir süre senatonun ya kırmızı kalacağını ya da bıçak sırtı bir sonuç geleceğini gösterse de son bir ayda vaziyet Trump yönetimi için daha da negatife döndü. Anketlere göre Senato yarışındaki başa baş eyaletlerin tamamında Demokratlar önde götürüyor.
İşin matematiğini biraz anlatayım;
Mevcut durumda Cumhuriyetçilerin Senato’da 53’e 47’lik bir üstünlüğü var. Demokratlar bu akşam hiç eyalet kaybetmeden 3 eyaleti kazanmaları durumunda 50-50 bir eşitlik oluyor ve bu başkan yardımcısının oyuyla bozulabiliyor. Yani Demokratlar 4 eyaleti maviye çevirmek zorundalar. Bu seçim için Alaska, Kansas, Iowa, Maine, Ohio, Texas, Michigan ve North Carolina savaş alanı eyaletler olarak gösterilebilir. Özellikle Iowa ve Kansas’da yarışın çetin geçmesi muhtemel. Teksas’ta 1988’den bu yana, Kansas’ta ise 1932’den bu yana Demokrat bir senatör seçilmediğini belirtmekte fayda var.
Anketler yanılacak mı?
Anketlerin başarısı ABD’de seçimden seçime çok fark ediyor. Mesela 2024 seçimlerinde tahminler aşağı yukarı doğru çıkmıştı. Yine de 2024’te bile Cumhuriyetçilerin oyları sonuçtan biraz eksik gösterildi. Bunu illa ki art niyet olarak da görmemek lazım. Cumhuriyetçiler genelde kırsalda güçlüyken kentli olanları liberal ortamlarda kendilerini gizlemeyi tercih ediyor. Bu da anketçilerin işlerini zorlaştırıyor.
Anketlerin her şeye rağmen Demokratlar adına biraz iyimser olması söz konusu. Ancak yine de ara seçimlerde pusulada Trump’ın adının olmaması cumhuriyetçi kitleleri hareketsiz bırakıyor. Kırmızı dalganın beklendiği 2022 ara seçimlerinde bu gerçekleşmeyince Trump’ın havasının söndüğü iddia edilmiş, yeni bir lider arayışına bile girilmişti. Bu akşam da Cumhuriyetçilerin katılımı tahminlerin altında kalabilir.
2028’e giden yol
Bu arada seçimlerin kongreyi belirlemenin ötesinde önemli bir görevi daha var; iki parti için de 2028’e giden yolu belirleyecek. Demokrat Parti, her ne kadar Trump’ın hatalarından ötürü ilgi çekmeye başlamış olsa da büyük sorunlarla uğraşıyor. Partide hem bir liderlik hem de ideolojik bir boşluk söz konusu.
2024 hezimeti sonrası Chuck Schumer, Kamala Harris ya da Clintonlar gibi merkez Demokratlara tepki büyürken ilerici solda yeni bir damar ortaya çıktı. Başını önce New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani’nin, sonraysa Michigan’daki Senato adayı Abdul El Sayed’in çektiği 2026 model sol hareket, öncekine nazaran kimlik siyasetini daha az konuşuyor ve Cumhuriyetçileri zayıf noktalarından vuruyor; ekonomi ve İsrail.
2026 ara seçimlerinin en belirleyici faktörleri de bu iki tartışma konusu. İran Savaşı’na bağlı petrol fiyatları, Rusya – Ukrayna Savaşı’na bağlı Diesel fiyatları ve yapay zeka patlaması sonrası giderek büyüyen data centerların aşırı elektrik tüketimine bağlı olarak bir elektrik faturası krizi sandık başına gidecek Amerikalıların canını sıkıyor.
Birinci Trump döneminde ilk yıllarda iyi giden ekonomi pandemi sonrası tepe taklak olmuş ve bu Trump’a seçime mal olmuştu. Şimdi ise Trump, kendinden bağımsız gelişen krizlerden değil, kendi başarısızlığından ötürü sorumlu tutuluyor. İran Savaşı’nı kendi başlattı. Ukrayna konusunda verdiği barış sözünü tutamadı.
El Sayed ve ilerici solcular, kamuoyu önüne yaşam pahalılığıyla mücadele ve İsrail’e desteğin kesilmesi sözüyle çıktılar. Bu da genel toplumda karşılık buldu. Ancak her seçimde olduğu gibi önemli olan savaş alanı eyaletlerindeki bağımsızlar.
İsrail meselesi
Demokrat Parti’nin ana aksı, partinin İsrail’den uzaklaşmasından rahatsız. Partinin lideri olarak adlandırabileceğimiz Chuck Schumer, “benim görevim solcuları İsrail’in yanında tutmak” bile demişti.
Ancak merkez Demokratlar, son dönemki başarısızlıklarından ötürü ilerici solculara savaş açmaktan şimdilik imtina ediyorlar. Eski zamanlarda Bernie Sanders’a uyguladıkları baskı ve umursamaz tavırlar artık tabanda tolere edilebilecek gibi gözükmüyor.
Tabii arada aykırı sesler yok değil. Mesela Michigan’ın Demokrat Temsilciler Meclisi üyesi Haley Stevens, seçime yalnızca günler kala dayanamadı ve Sayed’den desteği çekmesi yetmezmiş gibi Cumhuriyetçi rakibi Mike Rogers’a destek açıkladı!
Stevens, partisinde ciddi şekilde kınanırken kararını “Sayed’in onu kampanyaya dahil etmemesine” bağlamıştı. Stevens’a yakın olanlar kendisi Yahudi olmasa da öyle olan nişanlısı tarafından baskı altına alındığını bile iddia ettiler.
O ve Pensilvanya senatörü John Fetterman gibi radikal siyonistler parti içi değişime direnmeye çalışıyorlar.
Bu seçimin önemli bir sonucu da “Woke 2.0” olarak da tanımlanan bu yeni ilerici sol akımın kaderi olacak. El Sayed, zaten Demokratlardaki bir koltuğu savunmaya çalışıyor. Anketlerde durumu iyi gözüküyor. Ancak bir sürpriz olur ve kaybederse Demokratların Senato hayali mucizelere kalır ve ötesinde ilerici solcuların parti içindeki momentumu bir anda yok olabilir. Neticede El Sayed’le birlikte büyük kentler dışında bu yeni ilerici sol ilk kez bir imtihan görmüş olacak.
Rubio bekliyor
Bu seçim Trump kabinesinde devam eden sessiz yarış içinde önemli bir anlam taşıyor. Eğer Cumhuriyetçiler bir hezimet yaşarsa 2028 adaylığı için mücadele eden Rubio ve J.D Vance eskisi kadar istekli olmayabilir. Toplumda başarısız kabul edilecek bir Trump döneminin sorumluluğuyla seçime girmek büyük risk olacaktır. Bu durum Biden’ın hatalarını üstlenmiş Kamala Harris’e yenilgi getirdi. Rubio ise kaybedeceği yarışlardan kaçınan bir siyasetçi. Müesses nizamda pek sevilmesinden kaynaklı doğru zamanı bekleyebilir.
Ancak J.D Vance, kariyer basamaklarını Başkan Yardımcısı olarak birden atlamış oldu. Peter Thiel ve çevresinde sevilse de partinin üst kademelerinde o kadar karşılığı yok. Başkan Yardımcısı olduğu için teamül gereği adaylığı parti genelinde tolere edilecektir. Bu yüzden Vance’in her şeye rağmen en büyük şansı 2028.
Topal Ördek
Özetle; ara seçimlerde durum Cumhuriyetçiler için kötü olsa da Demokratlar için de pek iyi değil. 2024’ten beri üzerlerinde bir ölü toprağı var. Pek bir argüman üretmiyorlar. Eskisi gibi Trump’a ses bile çıkarmıyorlar. Parti içindeki merkezci / ilerici solcu bölünmesi belki Cumhuriyetçiler içindeki gürültüden bile fazla olabilir. Trump da kampanyası boyunca bunun üzerine oynadı. Muhafazakar medya ve siyasetçilerin tamamı El Sayed’i Müslümanlığı ve tartışmalı Türk yayıncı Hasan Piker’le yakınlığından dolayı hedef almaktan sakınmadılar.
Eğer Trump bu gece gerçekten bir hezimet yaşarsa Ocak’tan sonra kurulacak yeni kongreyle birlikte uluslararası kararlarda hareket kabiliyeti kısıtlanmış olacak. İran Savaşı’yla ilgili yorum yapmak için ise hala erken. Hem İsrail’de hem de ABD’de ortaya çıkacak politik görüntü savaşın gidişatını da doğrudan etkiler.
Yani sonuç olarak; savaşın kaderi de bu akşam Florida’ya vurabilecek mavi dalgaya bağlı…
Görüş
Gagavuzya’da enerji ve seçim siyaseti: Türkiye’nin imajı üzerinden Rus gazı vaadi

Dr. Violeta Stratan İlbasmış, öğretim görevlisi
Gagavuzya’da 15 Kasım 2026’da yapılması planlanan başkanlık seçimlerine birkaç hafta kala, ucuz doğalgaz vaadi bölgedeki siyasi söyleme yeniden dönüyor. Bu kez söz konusu mesaj, Türkiye, TürkAkım doğalgaz boru hattı ve daha avantajlı koşullarda gaz tedarik etme olasılığıyla ilişkilendiriliyor. Ekonomik vaadin ötesinde bu girişim, jeopolitik bir soruyu gündeme getiriyor: Türkiye’nin imajı, Rusya’nın Moldova Cumhuriyeti’ndeki çıkarlarını desteklemek amacıyla nasıl kullanılabilir?
Jeopolitik boyutları olan bir seçim vaadi
Sosyalist Parti’nin desteklediği Gagavuzya başkan adayı Fiodor Gagauz, 21 Ekim’de yaptığı açıklamada, 22–23 Ekim 2026 tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen Verona Avrasya Ekonomik Forumu’na (Verona Eurasian Economic Forum) davet edildiğini duyurdu. Açıklamasına göre oğlu Dmitri Gagauz, etkinliğe katılacaktı ve Türk ortaklarla, TürkAkım boru hattı üzerinden Gagavuzya’ya daha avantajlı koşullarda doğalgaz tedariki için bir kota ayrılması olasılığını görüşecekti.
Bu girişim, Sosyalist Parti Genel Başkanı ve Moldova Cumhuriyeti’nin eski Cumhurbaşkanı İgor Dodon’un, sosyalistlerin daha ucuz doğalgaz konusunda Rusya ile anlaşmaya vardıklarını ve gazın Moldova Cumhuriyeti sınırına kadar taşınmasını sağlayacak bir şirket arandığını açıkladığı bir dönemde gündeme geliyor. Ancak şu ana kadar kamuoyuna yapılan açıklamalarda somut bir sözleşme, gazın nihai fiyatı, taşıma maliyetleri veya fiili tedarik koşulları hakkında yeterli ayrıntı bulunmuyor.
Türkiye: Rus gazına inandırıcılık kazandırabilecek bir imaj
Türkiye, önemli bir bölgesel aktör ve Moldova Cumhuriyeti de dâhil olmak üzere birçok ülkenin ekonomik ortağıdır. Aynı zamanda TürkAkım boru hattı aracılığıyla Rus gazının Karadeniz üzerinden taşınmasında stratejik bir rol oynamaktadır. Bu konum, enerji güzergâhlarına ilişkin görüşmeler için somut ve inandırıcı bir zemin oluşturmaktadır. Ancak siyasi iletişimde Türkiye’nin imajı, yalnızca bir taşıma güzergâhının tanıtılmasının ötesinde bir işlev görebilir.
Ucuz Rus gazı vaadinin Türkiye ile ilişkilendirilmesi, girişimi kamuoyu nezdinde daha ikna edici hâle getirebilir: Rusya uygun fiyatlı bir kaynağın tedarikçisi, Türkiye ise bu kaynağa erişimi kolaylaştırabilecek bölgesel ortak olarak sunulur. Böylece, çok yönlü ekonomik ve diplomatik ilişkilere sahip bir devletin imajı, nihayetinde Rus gazının tercih edilmesini destekleyen siyasi bir mesajın meşrulaştırılmasına katkıda bulunabilir.
Jeopolitik açıdan Rusya, Moldova Cumhuriyeti’ndeki nüfuzunu korumak ve Rus enerji kaynaklarına bağımlılığın ekonomik faydalar sağlayabileceği düşüncesini cazip tutmak istemektedir. Özellikle hayat pahalılığının ve enerji maliyetlerinin önemli kaygılar oluşturduğu bir bölgede, daha düşük fiyat vaatleri bu anlatıyı besleyebilir. Burada, Moldova Cumhuriyeti vatandaşlarının bir metreküp doğalgaz için 26 Moldova leyi, yani yaklaşık 1,30 avro ödediğini belirtmek gerekir.
Mesajın etkisi, ilgili aktörlerin niyetlerinden bağımsız olarak incelenebilir: Türkiye’nin imajı, Rus gazına ilişkin bir teklifi daha inandırıcı kılmak ve Moskova’nın jeopolitik çıkarlarını desteklemek üzere siyasi amaçlarla kullanılabilir.
İlgili bir örnek: 10 leyden doğalgaz vaadi
Ucuz doğalgaz konusu, Gagavuzya’daki siyasi rekabette ilk kez kullanılmıyor. Moldova Cumhuriyeti’ndeki bankacılık dolandırıcılığı davasında 15 yıl hapis cezasına çarptırılan ve hakkındaki hüküm kesinleşen, firari siyasetçi Ilan Șor’un desteklediği Evghenia Guțul, 2023 yılında metreküp başına 10 ley fiyatla doğalgaz sağlama sözü vermişti. Teklif, yerel “NordGaz-Furnizare” şirketi ve aralarında Türkiye merkezli Zen Solar Enerji şirketinin de bulunduğu bir aracılar zinciriyle bağlantılıydı. O dönemde yayımlanan araştırmacı gazetecilik çalışmaları, tedarik modelinin yapısı ve uygulanabilirliği konusunda soru işaretleri ortaya koymuştu. Sonuçta vaat, tüketiciler açısından açıklanan koşullarda ve belirtilen süre içinde hayata geçmedi.
Bu örnek, ucuz doğalgaz konusunun bir seçim aracı olarak ne kadar etkili olabileceğini ve yabancı şirket ya da ortakların isimlerinin bir teklifin etrafında güvenilirlik algısı oluşturulmasına nasıl katkıda bulunabileceğini gösteriyor. Ancak önceki bir tedarik modelinde Türk bir şirketin yer alması, tek başına Türkiye devletinin sürece dâhil olduğunu veya Rusya tarafından yürütülen bir koordinasyon bulunduğunu kanıtlamaz.
Fiyatın ötesinde: Siyasi kazanç kimin?
15 Kasım seçimleri yaklaşırken ucuz doğalgaz vaadi, aynı anda iki düzlemde işlev görebilir. Ekonomik düzlemde seçmenlere daha düşük faturalar beklentisi sunar. Siyasi düzlemde ise bölgenin sorunlarına çözümün, Rusya ile enerji ilişkilerinde ve bu seçeneği uygulanabilir gösteren ortaklıklarda aranması gerektiği düşüncesini güçlendirebilir.
Türkiye’nin adının anılması, bu mesaja önemli bir boyut katmaktadır. Teklif, yalnızca Rus gazıyla bağlantılı bir girişim olarak sunulmak yerine, etkili bir bölgesel devlet ve mevcut bir enerji güzergâhıyla ilişkilendirilmektedir. Böylece Türkiye’nin imajı, Moskova ile enerji bağlarının sürdürülmesini destekleyen söyleme hizmet eden bir vaadin meşrulaştırılmasında rol oynayabilir.
Bununla birlikte TürkAkım boru hattının varlığı, Gagavuzya’nın otomatik olarak ayrıcalıklı bir fiyatla doğalgaza erişebileceği anlamına gelmez. Böyle bir teklif: sözleşmeleri, tedarikçileri, taşıma kapasitesini, düzenleyici çerçeveye uyumu ve nihai maliyet konusunda şeffaflığı gerektirir. Doğrulanabilir belgeler ve açık tedarik koşulları ortaya konulana kadar bu vaat, siyasi bir vaat olarak kalmaktadır.
Asıl mesele, yalnızca Gagavuzya’nın daha ucuz doğalgaz alıp almayacağı değil, bu vaadin nasıl kurgulandığıdır. Bir seçim teklifinin inandırıcılığını artırmak amacıyla Türkiye’nin imajı Rus gazıyla ilişkilendirildiğinde, sağlanabilecek kazanım ekonomik alanı aşabilir ve Rusya’nın Moldova Cumhuriyeti’ndeki jeopolitik çıkarlarının desteklenmesine katkıda bulunabilir.
Görüş
İsrail seçimleri: Direksiyondaki değişebilir ama istikamet aynı

Haider Al-Aila, Abu Al-Amir
İsrail seçimlerini sağ ile sol arasında bir mücadele olarak görenler yanılıyor. Alışılageldik siyasi anlamıyla İsrail solu, sandıkta ağırlığı olan bir güç olmaktan çıkalı çok oldu. Asıl yaşanan, bizzat Siyonist blokun kendi içindeki bir hesaplaşma: Binyamin Netanyahu ve müttefiklerinin temsil ettiği katı dinci ve milliyetçi sağ ile onu tasfiye ederek siyaset sahnesini yeniden kurmak isteyen seküler ve merkez sağ karşı karşıya geliyor.
İsrail sağını yönetme zanaatında yıllar içinde ustalaşan Netanyahu, asıl zaafının yalnızca Likud’un olası yenilgisinde değil, sağ blokun dağılmasında yattığını gayet iyi biliyor. Knesset’e girmek için yüzde 3,25’lik seçim barajının aşılmasını ve hükümet kurmak için 61 sandalyelik çoğunluğu zorunlu kılan İsrail seçim sisteminde, barajın altında kalacak küçük sağ hizipler, blokun iktidar için ihtiyaç duyduğu sandalye sayısını elinden alabilir. Tam da bu nedenle Netanyahu, son haftalarını uç partileri bir araya getirmeye ve sağ oyların bölünmesini önlemeye adadı.
Seçimlerin temel çelişkisi de burada düğümleniyor: Netanyahu’nun cephesi rakiplerine kıyasla ideolojik açıdan çok daha belirgin hatlara sahip olsa da belirgin biçimde daha kırılgan. Milliyetçi, dinci ve Haredi hizipleri aynı çatı altında toplasa da bu gruplar zorunlu askerlik, din-devlet dengesi, yargı yönetimi ve hatta Netanyahu’nun şahsi siyasi istikbali gibi meselelerde derin görüş ayrılıkları yaşıyor.
Buna karşılık, Naftali Bennett ve Yair Lapid’in zayıflayan etkisiyle liderliğin giderek Gadi Eisenkot’a kaydığı muhalif cephe ise yekpare bir ideolojik hareket niteliği taşımıyor. Aksine, öncelikli olarak tek bir amaç etrafında kenetlenen geniş bir koalisyondan ibaret: Netanyahu’yu iktidardan indirmek.
Eisenkot; siyasi merkeze, seküler sağa ve güvenlik meseleleri ile siyasi uzlaşılara dair hâkim Siyonist mutabakattan kopmadan Netanyahu’yu değiştirmek isteyen seçmene hitap etmeye çalışıyor. Nitekim Eisenkot’un kendisi de öngörülebilir gelecekte bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını desteklemiyor.
Günümüz İsrail siyasetinin çıplak gerçeği burada yatıyor: Sandığa giden seçmenler Filistin meselesine dair taban tabana zıt iki vizyon arasında değil, 7 Ekim’in ardından İsrail’i yönetmeye dönük birbiriyle yarışan yaklaşımlar arasında bir tercih yapıyor.
Netanyahu’nun seçmene verdiği mesaj net: Güvenlik, tavizsiz ve özür dilemeyen bir sağ duruş gerektirir. Eisenkot ise farklı bir eleştiri yöneltiyor: Sorun İsrail’in askeri kabiliyetinde değil, bu gücü kötü yöneten ve 7 Ekim saldırılarını engelleyemeyen liderliktedir. Ona göre kurumlara duyulan güveni ve devlet ciddiyetini yeniden tesis etmek için liderliğin değişmesi şart. Böylece 7 Ekim zafiyetlerinin hesabı, Netanyahu’ya karşı yürütülen kampanyanın ana muharebe alanına dönüşüyor.
Ne var ki Eisenkot’un bloku da kendi iç çelişkilerini barındırıyor. Birleşik bir siyasi hareket olmaktan uzak olan bu yapı, uzun vadeli ortak bir gündemden yoksun aktörlerin kurduğu gevşek ve pragmatik bir ittifak görünümünde. Rakamları azami düzeye çıkarmak isteyen bazı muhalefet partileri, boşa gidecek oyları en aza indirmek amacıyla artık oy paylaşımı anlaşmalarını koordine etmeye başladı bile.
Bu dinamik, “Arap ikilemini” de doğrudan öne çıkarıyor.
Yahudi partilerin oluşturduğu iki bloktan biri 61 sandalyelik çoğunluğa ulaşamazsa, Knesset’in Arap üyeleri ya bir hükümet koalisyonuna katılarak ya da dışarıdan destek sunarak dengeleri belirleyecek güce erişebilir. Bu, hafife alınacak bir değişken değil; özellikle önceki seçimlerde genel ortalamanın bir hayli altında kalan Arap yurttaşların katılım oranının yükselmesi, sandalye dağılımını kökten değiştirebilir.
Ancak buradaki derin çelişki şu: Netanyahu karşıtı güçler Arap seçmeni sandığa gidip “demokrasiyi kurtarmaya” çağırırken, Siyonist müesses nizamın geniş kesimleri onları hâlâ meşru bir hükümet ortağı olarak görmeyi reddediyor. Nitekim Netanyahu’yla kıyasıya rekabet eden Bennett, 2021’de bizzat bir Arap partisinin desteğine dayanan hükümetin başında yer almasına rağmen, yalnızca Siyonist partilerden oluşan bir koalisyon şartını açıkça dile getirdi.
Dolayısıyla Eisenkot cephesi hükümet kurabilmek için Arap desteğine muhtaç kalırsa, elde edeceği seçim zaferi siyasi bir riyakârlıkla gölgelenebilir: Netanyahu devrilir, fakat Arap vekiller (örneğin Mansur Abbas’ın bloku) devlet politikalarını şekillendiren gerçek ortaklar olmak yerine yeniden salt aritmetik bir kaldıraca indirgenir.
Filistinliler açısından, Netanyahu’nun devrilmesinin İsrail sağının sonu veya İsrail barış cephesinin yeniden dirilişi anlamına geldiği yanılgısına kapılmamak hayati önem taşıyor. Filistin meselesi, İsrail başbakanının adından çok daha derinde duruyor.
Netanyahu koltuğunu kaybedebilir, Eisenkot yükselebilir, Bennett dönebilir ve farklı yüzlerden müteşekkil yeni bir kabine kurulabilir. Ancak İsrail toplumundaki hâkim eğilim, özellikle 7 Ekim’den sonra, başkenti Kudüs olan bağımsız bir devlete dair Filistin hakkını tanıyan her türlü siyasi çözümden tümüyle kopmuş durumda.
Yaklaşan İsrail seçimleri, özünde sağ ile solun bir mücadelesi değil. Bir yanda mevcut güzergâhta Netanyahu ile yola devam etmek isteyen bir sağ hizip, diğer yanda ise aracı aynı yolda tutarak yalnızca hızını ve sürüş tarzını değiştirmeyi, ama şoförü değiştirmeyi hedefleyen bir başka sağ hizip yarışıyor.
Filistinlilerin çıkarması gereken asıl ders burada: İsrail’in sandığından bir mucize beklememek. Gerçek bir dönüşüm, Başbakanlık koltuğunda kimin oturduğuyla değil; İsrail toplumunun 7 Ekim’e ve sonrasına yol açan derin seyirle yüzleşmeye hazır olup olmadığıyla ölçülebilir.
Direksiyondaki değişebilir, sürüş tarzı farklılaşabilir; fakat Filistinliler için can alıcı soru bakidir: İstikamet hiç değişecek mi?
Filistinlilerin açıkça kavraması gereken gerçek budur: Netanyahu sorunun ne bütünüdür ne de gidişi nihai çözümdür. Değişim bayrağı altında yürüyen rakipleri bile, Filistin haklarına karşı her geçen gün daha da sağcılaşan, katılaşan ve husumet besleyen bir toplumsal ve siyasi paradigma dahilinde hareket ediyor.
Diplomasi2 hafta önce“Küresel Britanya” ve Kürt Reçetesinin İzleri
Dünya Basını2 hafta önceProf. Wolff: Batı sömürgeciliğin sonuna geldiğini inkar ediyor
Söyleşi2 hafta önce“AfD, Alman büyük sermayesindeki iç çelişkinin bir ifadesi”
Dünya Basını2 hafta önceAmerika inkâr girdabında: Üç düşünürden sistemin çöküşüne dair uyarılar
Asya1 hafta önceMao gafı krize yol açtı: Mbappe özür diledi, Çin’de boykot başladı
Ortadoğu1 hafta önceYBŞ, Irak ordusuna katılacak
Asya2 hafta önceÇinli matematikçi Sun çözülmemiş bin hipotez için ödül koydu
Dünya Basını2 hafta önceProf. Hudson: ABD’nin Körfez’deki seksen yıllık himaye devri resmen bitti









