Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Düsseldorf Belediye Başkanı: Almanya’daki enerji dönüşümü Çin olmadan mümkün değil

Yayınlanma

Çeviren: Gülçin Akkoç

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un, Çin ziyareti dönüşünde ABD’ye karşı Avrupa Birliği’nin ‘stratejik özerkliğini’ savunduğu konuşması Avrupa’da Çin’le ilişkilere ve Washington’un ‘ayrışma’ politikasına dair tartışmaları alevlendirdi.

Almanya Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock ay ortasında Çin’e yaptığı ziyaret öncesinde, bu tartışmalara değinerek, “[Çin ile] Ekonomik ayrışmada bir çıkarımız olmadığı açık, fakat tek taraflı bağımlılıkların risklerine daha sistematik bir şekilde bakmalı ve bunları azaltmalıyız,” ifadelerini kullanmıştı.

Baerbock Çin dönüşü Alman parlamentosunda yaptığı konuşmada ise, gezinin bazı bölümlerini ‘şok edici’ olarak nitelendirdi ve Pekin’in giderek bir ticaret ortağı ve rakipten ziyade “sistemik bir rakip” haline geldiğini söyledi.

Hem Avrupa da hem Almanya’da Çin’le ilişkilere dair tartışmalar devam ederken, Almanya’nın ve Avrupa’nın en önemli ticaret kentlerinden biri olan Düsseldorf’un Belediye Başkanı Dr. Stephan Keller 17 Nisan tarihinde Çin’e bir ziyarette bulundu.

Almanya’da siyasi farklılıklardan dolayı Çin’le ayrışmayı savunan bazı politikacıların aksine, Düsseldorf Belediye Başkanı Keller, bunu doğru bulmayan ve Çin’le karşılıklı fayda temelinde ilişkileri geliştirmeyi savunan isimlerden biri.

Şanghay, Shenzhen gibi büyük şehirlere ziyarette bulunan Dr. Stephan Keller ve ekibi aynı zamanda Düsseldorf ve Çin arasındaki işbirliğini genişletmek amacıyla çok sayıda görüşme de yaptı.

Dr. Stephan Keller bu önemli seyahatini ve Çin’le ilişkilere dair görüşlerini kendi sitesinde kaleme aldığı yazıyla ayrıntılı anlattı. Yazının tamamı şu şekilde:

Düsseldorf için Çin’de

Düsseldorf, dünyanın her yerindeki şirketler için çekicidir ve ben Düsseldorf’un en iyi uluslararası ticaret şehri olmasından dolayı gurur duyuyorum. Birçok Çinli şirketin de Düsseldorf’ta şubesi var ve Düsseldorf’taki birçok şirketin de Çin ile ticari bağları bulunuyor. Bu nedenle uzun karantina sürecinden sonra Düsseldorf-Çin ekonomik ilişkilerine dair fikir edinmek kişisel isteğim haline gelmişti.

İlk durak: Şanghay

Yolculuğumuz; ticaret fuarı (Messe Düsseldorf) müdürü Wolfram Diener, iş geliştirme departmanımız ve Düsseldorf Sanayi ve Ticaret Odası (İHK Düsseldorf) çalışanlarıyla birlikte Frankfurt Havalimanı’nda başladı. Şanghay Belediye Başkanı Gong Zheng ile yaptığım görüşmede Şanghay ve Düsseldorf arasında doğrudan uçuş bağlantısı hakkında konuşmak için bu yolculuğu bir fırsat olarak değerlendirdim. Şanghay 24 milyon nüfusuyla Çin’in en büyük şehri ve finans merkezi. Düsseldorf ve Şanghay arasındaki direkt uçuş bağlantısıyla, Şanghay Düsseldorf’a biraz daha yaklaşacak. Neler olacağını merak ediyorum ve umarım bir sonraki Çin gezimize Düsseldorf’tan başlayabiliriz.

Fuar alanımız Messe Düsseldorf’un bir ayağı şimdiden Şanghay’da. Çin’in üçüncü büyük fuar merkezi olan Şanghay Yeni Uluslararası Fuar Merkezi’nde (SNİEC) yer almaktadır. Şimdiye kadar çok başarılı olan bu ortaklığı genişletmeye devam etmek istiyoruz. Messe Düsseldorf ofisi Sinar Mas Plaza’da yer almakta ve bu bina dünyanın en büyük LED alanlarından birine sahiptir. Bina, geceleri gerçek “Düsseldorf görünümü” ile parlamaktadır. Şu ana kadar Çin’de başarılı şekilde faaliyet gösteren Düsseldorf şirketlerinin çok sayıda temsilcisiyle görüştük. Bunlar arasında Henkel, Rheinmetall ve Klüh gibi büyük Düsseldorf isimleri yer alıyor. Programımızın bir diğer önemli noktası da dünyanın dördüncü büyük bankası olan Bank of China’ya yaptığımız ziyaretti. Bu banka halihazırda Düsseldorf’ta şubesi bulunan Çinli şirketlerden biridir. Yapılan konuşma mevcut fırsatlar, riskler ve elbette daha fazla işbirliği ve yatırım fırsatları hakkındaydı. Görüşmeler sonrasında bir şey netlik kazandı: Çin, Alman ekonomisi için her iki yönde de önemli bir ticaret ortağıdır ve öyle kalacaktır. Düsseldorf şirketleri Çin pazarında çok başarılılar ve Çinli şirketler de Avrupa pazarına Düsseldorf’tan hizmet vermek konusunda çok ilgililer.

İkinci durak: Shenzhen

Şanghay’dan sonra Çin’in güneydoğusunda yer alan ve yenilenebilir enerjiler alanında en son teknolojilerle tanınan 18 milyonluk nüfusuyla genç bir metropol olan Shenzhen’e uçtuk. Botanik bahçesinde Shenzhen Belediye Başkanı Qin Weizhong ile iklim dostu olma (Klimaneutralität), mesleki eğitim ve ticaret fuarı işbirliğinin genişletilmesi hakkında konuştuk. Çünkü Messe Düsseldorf, Shenzhen’de de başarılı. Messe Düsseldorf, Adsale Exhibition Services (AES) ile birlikte bizim de gezdiğimiz ‘K’ fuarından sonra, en büyük ikinci plastik fuarı olan Chinaplas ticaret fuarını düzenliyor.

Çin yenilenebilir enerjide lider, geleceğin teknolojilerinin üretimini Almanya’ya getirmek için geleceğin endüstrilerinden Çinli şirketleri Düsseldorf’a yerleştirmeliyiz. Bunun pek çok örneği var. Huawei, ZTE gibi dünyanın önde gelen şirketlerinin şimdiden Düsseldorf’ta şubeleri var. Shenzhen’de Huawei genel merkezine yaptığımız ziyarette dijitalleşme ve sürdürülebilirlik konularını da konuştuk. Ardından dünyanın dördüncü en büyük limanı olan Mawan Smart Port’u ziyaret ettik. Burada 2021’den beri 5G ve son teknolojiler sayesinde birçok şey tamamen otonom olarak çalışıyor. Veda gecemizi ise ilgili Çinli şirketlere şehrimizi tanıtmak ve Avrupa’daki işlerini en iyi Düsseldorf’tan yöneteceklerinin reklamını yapmak için kullandık.

Geleceğe!

Çin, Almanya’dan tamamen farklı çalışan büyüleyici bir ülke. Oradaki tüm gelişmelerin hızlı temposunu ve ilerlemek için ortaya koyulan inanılmaz iradeyi kabul etmeniz gerekiyor. Almanya’daki bazı politikacılar farklılıklar sebebiyle Çin’den ayrışmak gerektiğine inanıyorlar. Bence bu yanlış. Çin çatışmalarını barışçıl bir şekilde çözdüğü sürece, Çin’le birlikte günümüzün ilgili sorunlarını çözmemiz endüstri bölgesi olarak Almanya için de çok önemlidir. Gerçekle yüzleşelim: Almanya’daki enerji dönüşümü, Çinli şirketler ve onların yenilikçi ürünleri olmadan mümkün değil. Çünkü enerji dönüşümü için gerekli fotovoltaik sistemler ve depolama teknolojisi Çin’den geliyor. Geleceği gözeten ekonomi metropolü olan Çin ile diyaloğu yalnızca Düsseldorf’ta sürdürmekle kalmayacak, şehrimizin yararına olacak şekilde daha da genişleteceğiz. Herhangi bir ortaklıkta da olduğu gibi, birinin diğerinin her şeyini beğenmesi gerekmiyor. Ama tam da bu noktada ortak paydayı bulmak ve geleceğe birlikte yürümek önemlidir!

Dünya Basını

Brezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz mülakat Flavio Bolsonaro’nun ilk turdaki seçim zaferinden önce yayımlandı. Lula’nın yükseldiği ilk dönem “sosyal politika” başarısını sınıfsal bir altüst oluştan ziyade 2000’li yılların başındaki emtia ticareti patlamasına bağlayan araştırmacı Nunez, Bolsonaroculuğun sınıfsal temelini ise “alt-üst-orta sınıflar” olarak tespit ediyor. Lula ve İşçi Partisi yönetimlerinin zaman içerisinde “mali disiplin”e yönelerek kapitalistleri memnun ettiğine de işaret eden araştırmacı, günümüzdeki “aşırı sağ” yükselişe ise “sınıflar arası bir olgu” olarak bakmak gerektiğini savunuyor. Sınıfsal mobilizasyonun mümkünlüğü azaldıkça, alt sınıfların “deregüle edilmiş piyasa” vaat eden sağın cazibesine kapılması çok daha mükün hale gelmiştir. Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.


Brezilya: Aşırı Sağın Geleceği

Carlos Pérez
Equator
30 Eylül 2026

Lulismo’nun sınırları, Bolsonaro’nun oğulları ve yeni parçalanma siyaseti

Brezilya 4 Ekim’de sandık başına giderken, anketler 80 yaşındaki görevdeki cumhurbaşkanı Luiz Inácio Lula da Silva’nın, 2022’de cumhurbaşkanlığını kaybettikten sonra darbe planlamak suçundan hâlâ hapiste olan babası Flávio Bolsonaro ile başa baş bir yarış içinde olduğunu gösteriyor.

Dışarıdan bakıldığında, Brezilya tarihinde yoksulları yoksulluktan kurtarmak ve sosyal yardım tedbirleri almak için diğer tüm partilerden daha fazlasını yapan Lula ve Partido dos Trabalhadores’a [İşçi partisi] (PT), Jair Bolsonaro’nun varisi tarafından nasıl meydan okunabildiğini anlamak zor olabilir; zira Jair Bolsonaro’nun iktidarı döneminde ülke genelinde şiddet, eşitsizlik ve suç oranları tavan yapmıştı. Fakat günümüz aşırı sağının cazibesi hiçbir zaman kolay açıklanır değildir.

Bu rekabeti anlamak için siyaset felsefecisi Rodrigo Nunes’ten daha uygun bir isim pek yoktur. Dünya Sosyal Forumu’nun ilk katılımcılarından biri olan Nunes, sol örgütlenmenin tuzakları ve imkânlarını inceleyen bir analist olarak adını duyurmuştu; bu konu, ilk kitabı Ne Dikey Ne de Yatay’ın (2021) konusudur. O zamandan beri Bolsonarizmin en keskin eleştirmenlerinden biri olarak öne çıktı; yeni kitabı Parçalanmanın Anatomisi: Brezilya’nın Küresel Aşırı Sağ Hakkında Ortaya Koydukları’nda bu olguyu daha geniş bir uluslararası bağlamda ele alıyor.

Carlos Pérez, Nunes ile yaklaşan seçimler, Lula’nın üçüncü dönemindeki başarıları ve hayal kırıklıkları ile Bolsonarizmi ortaya çıkaran ve cazibesini sürdüren güçler hakkında konuştu.

Carlos Pérez: Lula’nın üçüncü dönemini nasıl değerlendiriyorsunuz? Günümüz Lulismosu, onu yirmi yıldan fazla bir süre önce iktidara taşıyan siyasetten ne açıdan farklı?

Rodrigo Nunes: 2022 seçimlerinde, Brezilya tarihinin en iyi cumhurbaşkanı, en kötüsüyle yarıştı ve çok az bir farkla kazandı. Bu, Lula’nın göreve geri döndüğünde karşılaştığı zorlukları anlamanıza yardımcı olur. Günümüz Brezilya toplumu, 2003’tekinden çok farklı. PT karşıtlığı, hatta özellikle Lula karşıtlığı çok derinlere işlemiş durumda. Buna karşılık, Bolsonarista oylarının tabanı oldukça yüksek.

Dolayısıyla Lula iktidara geri döndüğünde, çok daha zayıf bir konumdaydı. Siyasi açıdan, genellikle tüm zamanların en sağcı Kongresi olarak tanımlanan bir yapıyla karşı karşıyaydı. İktisadi açıdan ise, 20 yıl önceki emtia patlamasına benzer bir durumdan yoksundu; o dönem, vergileri artırmadan sosyal programlara yönelik kamu harcamalarını artırmasına imkân vermişti; bu, zenginleri daha zengin, yoksulları ise daha az yoksul hale getiren bir kazan-kazan formülüydü.

Bu yeni ve gergin koşullar altında, hükümeti birbiriyle bir ölçüde çelişen iki önemli başarıya imza attı. Birincisi, vergi yükünü üst gelir gruplarına kaydıran bir vergi reformunu hayata geçirdi; fakat bu reformun etkileri yıllar sonra hissedileceği için halkın kalbini ve zihnini kazanmayı başaramadı. İkincisi, devleti harcama sınırlamalarına tabi kılan yeni bir mali çerçeve benimsedi; bu, kapitalist sınıfla ittifakını güçlendirdi ama sosyal programları finanse etme kapasitesini zayıflattı. André Singer ve Fernando Rugitsky, bu sonucu “Yavaş çekimde Lulismo” olarak tanımladı. Bu arada, Başkan [Joe] Biden yönetimindeki ABD’de olduğu gibi, makroiktisadi göstergeler iyileşti ama halk bunu hissetmiyor; çünkü özel sektör borcu hızla yükseldi ve çevrimiçi kumar salgını yaşanıyor.

Bu hükümet, on yıllık kurumsal kargaşadan sonra hoş bir nefes alma fırsatı oldu; fakat salt normallik, Bolsonarismonun toplumsal çekiciliğine karşı koymak için asla yeterli olmayacaktı. İşte bu nedenle, Jair [Bolsonaro] hapiste olsa bile, ondan daha yetersiz oğlu Flávio, geçen yüzyılın ortasından bu yana dünyanın tanıdığı en büyük siyasi liderlerden birini yine de yenebilir.

Anketler, Lula ile Flávio arasında teknik olarak bir beraberlik olduğunu gösteriyor. Flávio’nun zaferi Brezilya için ne anlama gelir?

Jair’in dört oğlundan Flávio en aklı başında olanı, en az göze çarpan ve en geleneksel sağcı görüşlere sahip olanı; bu bakımdan, kardeşleri Eduardo, Carlos ve Jair Renan’a kıyasla MAGA tarzı tavırlara daha az zaman ayırır. O, eski usul bir siyasetçi. Anlaşma yapma konusunda usta: “Ne kadar istediğini söyle, biz hallederiz.” Diğer eski usul siyasetçiler gibi o da, şu anda ortaya çıkan ve milyarlarca real tutarındaki bir banka dolandırıcılığı olan Banco Master davası da dahil olmak üzere birçok yolsuzluk skandalına karıştı (Bu komplonun merkezinde yer alan isimlerden biri, Jair Bolsonaro’nun 2022 seçim kampanyasının en büyük bağışçısıydı).

Skandala karışanların neredeyse tamamı sağcı fakat skandal Yargıtay’a ulaştığından beri bir şekilde solu daha fazla etkiledi; beş yargıç, suçlu bankacıyla bağlantılı bulundu. Bolsonaro davasından bu yana, Yargıtay sol ile ilişkilendiriliyor ama hiçbir şekilde sol görüşlü değil. Her zamanki gibi, yolsuzlukla mücadele söylemi seçici bir şekilde işliyor.

Flávio’dan birkaç şey bekleyebiliriz. Bunlardan ilki ve en önemlisi, babasının başkanlığı döneminde olduğu gibi ABD ile yeniden yakınlaşma olacaktır. Washington ile Bolsonarista kampı arasında mekik dokundu; bunların çoğu, görevinden istifa edip ABD’ye taşınan eski Kongre üyesi Eduardo aracılığıyla gerçekleşti. Eduardo, kıskanılacak bir özveriyle Trump yönetimine lobi yaparak kendi ülkesine yaptırım uygulanması için çaba harcadı. Haziran ayında Marco Rubio’nun Flávio’ya yazdığı açık mektup, Flávio’nun kazanması halinde geçiş ekibini Washington’un emrine sunmayı teklif ettiğini dolaylı olarak ima ediyordu.

Trump’ın desteği karşılığında Flávio, nadir toprak elementleri, enerji ve tarım sektörü gibi alanlarda ABD’nin çıkarlarına boyun eğme niyetini ortaya koydu. Fakat Trump’ın müdahalesi iktisadi alanın ötesine geçiyor. Bu yılın başlarında, yine Brezilya sağının yoğun lobi faaliyetlerinin ardından ABD, Brezilya’nın en büyük iki suç örgütü olan PCC ve Comando Vermelho’yu terör örgütü ilan etti. Bu hamle, Kolombiya, Ekvador ve daha yakın zamanda Venezuela’da olduğu gibi, genellikle sonraki siyasi ve askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılır. “Uyuşturucuya karşı savaş”ın amacı, suçla mücadele etmek değil, genellikle yerel siyasi gruplar ve suç örgütleri arasında taraf seçerek bölgedeki ABD çıkarlarını sağlamak.

İç politikada ise, Amazon’da yasadışı madencilik, arazi gaspı ve orman tahribatının patlama yaşadığı; yerli halk ve çevre aktivistlerine yönelik cinayetlerin arttığı; ve organize suçun yoğunlaştığı Jair döneminde olduğundan daha da yırtıcı bir kapitalizm yaşanacaktır: Flávio ve yakın çevresi, hem uyuşturucu ticaretiyle hem de aktif veya emekli polisler tarafından yönetilen ve şu anda Rio de Janeiro’nun bütün bölgelerini kontrol eden özel milislerle iyi belgelenmiş bağlara sahip.

Dolayısıyla Flávio döneminde organize suçun siyasete çok daha derinlemesine sızacağını bekleyebiliriz. Bu durum, demokrasideki gerileme ve eğitim ile kamu hizmetlerine yönelik saldırılarla birleştiğinde, Flávio göreve gelirse ondan kurtulmak zorlaşacaktır. Brezilya, önümüzdeki on yıl içinde neredeyse çökmüş bir devlete bile dönüşebilir.

Peki, Lula 4.0 yeniden seçilirse ondan ne bekleyebilirsiniz?

Bu, herkesin aklındaki soru. Şöyle mi düşünecek: “Kahretsin, madem bu benim son şansım, elimden geleni yapayım.” Yoksa şöyle mi: “Aşırı sağın iktidara gelmemesini sağlamak için geleneksel sağla ittifakımı sağlamlaştırmam gerekiyor?” İkinci yol pek çok taviz gerektirecek; esasen daha da merkezci bir halefin önünü açacak. Lula’nın doğal eğilimi her zaman müzakereye doğru olmuştur. Ama şimdi mirası söz konusu ve bu, kararlarını etkileyebilir.

Bir adım geriye gidip Bolsonarismonun kökenlerini ele alalım. Bazı yorumcular, bunun milyonlarca Brezilyalının artan otobüs ücretlerine karşı çıkmak için sokaklara döküldüğü, dönüm noktası niteliğindeki Haziran 2013 protestolarına bir tepki olduğunu iddia etti. Bu hareket, sonunda PT için daha büyük bir meydan okumaya dönüştü. Bu yoruma katılıyor musunuz? İlk elden tanık olduğunuz bu protestoların gerçek önemi sizce nedir?

2013’ün siyasi güç dengesini değiştirdiği yadsınamaz. Protestolar, on yıldır son derece popüler olan PT’nin imajında ilk gerçek çentiği açtı. Bununla birlikte, protestocular hükümetin kendisine karşı değillerdi. Daha çok, PT’den reformlarını daha da ileriye götürmesini talep ediyorlardı. Şöyle diyorlardı: “Evet, satın alma gücümüz arttı; evet, yükseköğretime erişim genişledi; evet, hayatımızda niceliksel bir iyileşme oldu. Ama kamu hizmetleri, kurumsal hesap verebilirlik ve şehre erişim konusunda durum hâlâ kötü.” En acil hedefleri olan toplu taşıma buna iyi bir örnek: kalitesi düşüktür, pahalıdır ve özel sektör mafyaları tarafından kontrol edilmektedir.

PT, protestocuların yanında yer alıp şöyle diyebilirdi: “Bu ilk on yılda çok şey başardık ama bu yeterli değil, şimdi uzun zamandır ertelenen yapısal reformları hayata geçirmeliyiz.” Bunun yerine tam tersini yaptı: siyasi koalisyonundaki geleneksel sağ ve merkez sağ unsurları rahatsız etmemek için protestoları bastırdı.

Böylece protestocuların en kötü şüphelerini doğruladı: Partinin ilerici ivmesi tükenmişti.

Ertesi yıl, “Araba Yıkama Operasyonu” adlı polis soruşturması, hemen hemen tüm büyük siyasi partileri içine alan devasa bir yolsuzluk skandalını ortaya çıkardı. Aynı zamanda, küresel finans krizinin gecikmiş bir sonucu olan Çin’deki büyümedeki ani yavaşlama, emtia patlamasına ani bir son verdi. Birçok insanın zihninde bu iki olgu birbiriyle iç içe geçti: Eğer bir iktisadi gerileme varsa, bunun nedeni PT’nin önceki on yıl boyunca kamu parasının keyfi bir şekilde harcanmasına göz yummasıydı.

PT ve muhalefetin bu ikili krizden eşit derecede lekelenmiş olması nedeniyle, yükselen aşırı sağ, kendisini 2013’teki öfkenin mirasçısı olarak konumlandırabilen tek güç oldu.

Yani evet, 2013 protestoları Bolsonarizme yol açtı diyebilirsiniz. Fakat bu, en iyi ihtimalle kısmi bir gerçek olur. Aslında bu argüman, siyasi yelpazenin yalnızca iki kesiminde yankı buluyor. Bir grup, partiye karşı hiç de eleştirel olmayan, hatta sokağa çıkan protestocuları, aşırı sağı sorumsuzca güçlendirdikleri için suçlayacan Petista sol. Diğer grup ise elbette aşırı sağın kendisidir; onlar da mantıklı bir şekilde şu sonuca varmıştır: “Madem sol, halkı bizi desteklemekle suçluyor, o zaman kabul edelim – elbette ki, başından beri bizi desteklediler!” Bu tür bir söyleme girmek, PT açısından inanılmaz bir kendi kalesine gol atma örneğiydi.

Bolsonarismonun toplumsal ve siyasi tabanı nedir?

Paradoksal görünebilecek bir iddiayla başlayayım: Jair Bolsonaro adlı kişi ile Bolsonarismo adlı siyasi hareket arasında zorunlu bir bağlantı yok. Aslında, Brezilya tarihinde onun gibi bir figürün kazanabileceği belki de sadece iki seçim olduğunu düşünüyorum: 1960’da, başka bir dışardan gelen aday olan Jânio Quadros’un popülist, yolsuzlukla mücadele platformuyla yarıştığı seçim ve 2018. PT, beş yıl boyunca siyasi kargaşa ve yolsuzluk skandallarıyla sarsılmış ve cesaretlenen sağa bir taviz üstüne taviz vermişti; ta ki taviz verecek sol bir zemin kalmayana kadar. Bu süreçte kurumsal itibarının büyük bir kısmını yitirmişti. Geleneksel sağ ve merkez sağdaki müttefikleri de “Araba Yıkama Operasyonu” nedeniyle itibarlarını yitirmişti.

Bu, tamamen istisnai bir durum yarattı ve bu durum da tamamen istisnai bir aday gerektiriyordu. Bolsonaro, tam da doğru zamanda orada bulunuyordu; üç yıl önce başlamış olan bir halk hareketinden yararlandı. Onun başarısı, bu halk hareketine bir liderlik ve kimlik kazandırmak oldu.

Şimdi, sorunuza gelelim. Brexit ve Trump’tan bu yana, siyasi rüzgârın bu kadar dramatik bir şekilde değiştiği dönemde, sol iki anlatıyla yanıt verdi: Ya aşırı sağı, gerçek bir halk tabanı olmayan elitlerin isyanı olarak resmediyoruz, ya da geride bırakılanların, liberal elitizm tarafından ihanete uğramış işçi sınıfının isyanı olarak.

Bu anlatıların hiçbiri beni ikna etmiyor. Aksine, günümüz aşırı sağına sınıflar arası bir olgu olarak bakıyorum. Bunu anlamanın bir yolu, modernleşmenin vaatlerini –formel istihdam imkânları, hesap verebilir kurumlar, kanun önünde gerçek eşitlik– beklemekten vazgeçmiş bir alt sınıf [underclass] ile, bu vaatlerin hâlâ geçerli olduğunu iddia etmeyi bile bırakmış elit bir kesimi bir araya getiren bir hareket olarak görmek.

Bu ikisi arasında, gerçek inananların en sert çekirdeği yer alıyor –istatistiksel olarak en büyük grup değil ama en tutkulu olanı– ki ben buna, Orwell’den bir ifade ödünç alarak, “alt-üst-orta sınıf” diyorum.

Bunlar iki cami arasında binamaz kalmış insanlar: İyi bir yaşam standardına sahiptirler ama gerçek elitin sahip olduğu varlıklara ya da sosyal sermayeye sahip değiller. Onları sadece sosyal statü kaybı korkusu rahatsız etmekle kalmaz, aynı zamanda alt sınıftan gelenlerin elde ettiği en ufak bir yukarı doğru hareketlilik de tehdit olarak algılanır; tıpkı Latin Amerika’daki Pembe Dalga döneminde olduğu gibi, o dönemde yoksullar daha az yoksul hale gelmiş, üniversiteye gitmeye, yurtdışına seyahat etmeye vb. başlamışlardı. Bu durum, kolayca istismar edilebilen bir kin duygusu yarattı.

Günümüz aşırı sağının cazibesi, hangi tarafta durduğunuza göre değişir. Egemen sınıf, aşırı sağı kapitalizmin en yırtıcı biçimini sunan ve alttan gelen tüm meydan okumaları etkisiz hale getiren bir güç olarak görür. Halk tabanı ise kanun ve düzen söylemine ve “devletin sırtlarından inmesini” sağlayarak piyasada daha verimli bir şekilde rekabet etmelerine imkân verecek, daha az regülasyonlu bir ekonomi umuduna çekilir. Her iki kamptan da gelen düzensiz bir grup için bu aynı zamanda bir kariyer fırsatıdır: Artık aşırı sağcı bir kışkırtıcı olarak iyi para kazanabilirsiniz.

Bolsonarismo örgütsel düzeyde nasıl işliyor?

Aşırı sağ hareketi olarak Bolsonarismo’nun üç yapısal avantajı var.

Birincisi, sermayenin çıkarlarıyla çok daha uyumlu; bu nedenle solun asla elde edemeyeceği şekilde büyük iş dünyası ve kurumsal medyanın desteğine güvenebilir.

İkincisi, toplumu değiştirmek yerine mevcut iktidar farklılıklarını korumak, hatta bunları daha da yoğunlaştırmak ister; bu da koalisyon kurmayı çok daha kolaylaştırır. Her ortağın kendi alanı vardır –toprak sahibi oligarşinin toprağı, finans oligarşisinin iktisadi kaldıraçları– ve herkesin çıkarları karşılanıldığı sürece birlikte çalışabilirler. Genellikle ihtiyaçlar hiyerarşisi ya da stratejik farklılıklar konusunda tartışmazlar – tam da solun başını ağrıtan sorunlar.

Üçüncü avantaj ise sosyal medyadan kaynaklanır; sosyal medya, kamusal alanı, insanların dikkatin simgeleri olan “beğeniler” ve “paylaşımlar” için bireysel olarak rekabet ettikleri bir pazar olarak yapılandırıyor. Bu durum, hem siyasetin aşırı bireyselleşmesine hem de çevrimdışı örgütlenmeye kıyasla çevrimiçi katılımın ön plana çıkmasına yol açıyor. Bu durum, günümüz aşırı sağının büyük bir kısmının örgütlenme biçimini derinden şekillendirir: yapı taşları “siyasi girişimciler” olan bir tür piramit şeması olarak: Sosyal veya geleneksel medyada öne çıkan konumlarından, aynı anda dikkat, sosyal ve siyasi sermaye biriktiren içerik üreten kişiler.

Dikkat çeken içeriklerin sürekli akışı sayesinde, tabanlarını sürekli meşgul tutarlar ama aynı zamanda atomize ederler ve dijital olmayan katılım kanallarından mahrum bırakırlar. Bu sayede taban, neredeyse isteğe bağlı olarak seferber edilebiliyor ve seferberlikten çekilebiliyor. Bolsonaro’nun kendi adına gerçek bir parti kurmaya hiç zahmet etmemesi –Farage ya da Trump’ın da öyle– çok anlamlı. Onlar parti yapısını başlı başına bir hedef olarak değil, asıl başka yerlerde yürütülen siyasetin sadece bir aracı olarak görürler.

Siyaset dikkat ekonomisi tarafından istila edildiğinde, kamusal söylem sürekli değişen bir öfke denizine dönüşür. Bugün bu, yarın o. Bu durum, insanların kolektif kaderleri hakkında karar alma ve statükoyu değiştirmek için sürdürülebilir çabalara katılma kapasitelerini güçlendirmeye dayanan özgürleştirici siyasete tamamen aykırı. Trump bizi manşetlerle ve gece geç saatlerdeki paylaşımlarla meşgul ederken, asıl yıkım işi arka planda devam eder.

İdeolojik düzeyde, Bolsonarizm neyi temsil ediyor? Geleneksel sağdan ne farkı var?

Aşırı sağın söylemlerini dış görünüşüne göre değerlendirerek yanlış yorumluyoruz. Trump, Bolsonaro ve benzerlerinin “küreselleşmeden” bir adım geri çekilmekten, sanayi istihdamının Fordist rüyasına dönmekten, cinsel devrimi geriye sarmaktan ve çekirdek aileyi ve geleneksel cinsiyet rollerini yeniden kutsallaştırmaktan bahsettiklerinde onlara inanmak bir hata. Bu fikirler belirli seçmenler üzerinde bariz bir psikolojik çekiciliğe sahip ama çağdaş aşırı sağın eylemleriyle doğrulanmıyor. Aksine, bu hareket, on yıllardır süren neoliberalizmin yarattığı toplumsal parçalanmadan besleniyor ve bu süreci belirli bir ufka doğru hızlandırıyor.

Kitabımda bu ufku “özel sektör tarafından yönetilen, eşitsiz bir şekilde dağıtılmış bir doğa durumu” olarak tanımlıyorum: Devletin toplumsal çatışmaları arabuluculuk yapma sorumluluğunu giderek daha fazla terk ettiği ve bunun yerine kaba kuvvetin egemenliğini kutsallaştırdığı bir durum.

Bunu açıklayan bir örnek vereyim. 2019’da, Amazon bölgesindeki Rondônia eyaletinde yasadışı ağaç kesenler, federal bir uygulama operasyonuna hizmet eden bir yakıt kamyonunu ateşe verdiler; bu nedenle operasyon iptal edilmek zorunda kaldı; iki hafta sonra çevre bakanı, ağaç kesicileriyle görüşmek ve taleplerini dinlemek üzere kasabaya gitti. Açıkça verilen mesaj şuydu: “Ben sizin tarafınızdayım. Devlet malını yakmanız, ormanlarını kestiğiniz yerli halkı öldürmeniz ve aynı rotaları kullanan uyuşturucu kaçakçılarıyla işbirliği yapmanız sorun değil: Bunların hepsi özel girişim ve biz özel girişime müdahale etmiyoruz.” Aynı mantık, Trump’ın büyük teknoloji şirketleriyle olan ilişkisini de şekillendiriyor.

Bu, benim “kahya kapitalizmi” [overseer capitalism] olarak adlandırdığım şekli alabilir. Brezilya ve Amerika’nın Güneyi gibi plantasyon ekonomilerinde, polislik, özel bir işlevden doğan kamu işleviydi. Plantasyon işçilerini disipline etmek için işe alınan kahya, köleliğin kaldırılmasından sonra, özgürleşen erkek ve kadınları hizada tutan polis memuru haline geldi. Günümüzde bu kamu işlevi yeniden özelleşiyor. Wagner ve Blackwater, Meksika’daki uyuşturucu kartelleri, Rio’daki milisler; bu tür devlet dışı aktörler, kontrol ettikleri bölgelerde güç tekelini giderek daha fazla kullanıyor. Kahya kapitalizmi, sermaye ile bu özgür baskı ajanları arasındaki ittifakı gerektirir; bu ajanlar koalisyona sadece kiralık silah olarak değil, eşit siyasi ortaklar olarak katılırlar. Böyle bir yakınlaşma, ilk Bolsonaro hükümetinde önceden işaret edilmişti ve Flávio döneminde kolaylıkla yerleşebilir.

Güçlülerin, kendilerine sınırsız iktidar keyfi vaat eden böyle bir modele neden ilgi duydukları açık. Peki, en güçsüzler neden buna oy veriyor? Çünkü bu pakette psikolojik telafiler de yer alıyor. Vaat şu: “İş yerinde aşırı sömürüye maruz kalsanız bile, yaşam beklentileriniz her geçen gün azalsa bile, en azından hayatınızın bir alanında gücünüzün sınırsızca işleyebilmesini sağlayacağız. Evde, öfkenizi eşinize ya da çocuklarınıza yöneltebilirsiniz, kimse müdahale etmez; ve kimse size Siyahlar ya da eşcinseller hakkında şaka yapmamanızı söyleyemez.”

Yeni kitabınız, “Brezilya’nın küresel aşırı sağ hakkında neler ortaya koyduğunu” açıklamayı vaat ediyor. Dünya sistemine çevreden baktığımızda ne görüyoruz? Dünya hangi anlamda Brezilyalaşıyor?

Latin Amerika ve özellikle Brezilya’daki sosyal düşünce, merkez-çevre ilişkisine dair Batı kavramlarını yeniden şekillendirmekle ilgilenegeldi. Bu gelenek, 1960’larda “bağımlılık teorisi” ile başlar; bu teori, modernleşme teorisine yönelik bir eleştiri olarak ortaya çıkmıştı: Walt Rostow ve Seymour Martin Lipset gibi isimler tarafından yaygınlaştırılan, çevre ülkelerin kartlarını doğru oynadıkları takdirde gelişmiş ülkelerle aynı mutlu noktaya ulaşabilecekleri, yani geri kalmışlıktan tam modernliğe geçebilecekleri fikrine yönelik bir eleştiri.

Eleştiri şöyle diyordu: “Bu fikir yanlıştır, çünkü biz kapitalizmin dışında ya da gerisinde değiliz; her zaman bir çevre olarak kapitalizmin içinde yer aldık. İşlevimiz her zaman merkez ekonomilere doğal kaynaklar ve ucuz işgücü sağlamak olmuştur; dolayısıyla, elde edebileceğimiz her türlü gelişme her zaman onlarınkine tabi olacaktır.” Dolayısıyla 1960’lar ve 70’lerdeki argüman şöyleydi: “Merkezi, çevrenin geleceği olarak görmek yanlıştır; çevresel durum, modern ile geri kalmışlığın her zaman bir arada olduğu bir durumdur ve bu birleşim, kapitalist gelişme için araçsal bir öneme sahiptir.”

1980’lerde ve 1990’larda durum tersine döndü; ABD ve Avrupa ülkeleri, artan eşitsizlik, güvencesizlik, kayıt dışılık ve “favelizasyon” (Brezilya’daki favelas gibi gecekondu mahallelerinin artması) ile bazı yönlerden çevreye benzemeye başladı. Böylece hem Brezilya’daki hem de Küresel Kuzey’deki insanlar bu ülkeleri “Brezilyalaşmış” olarak tanımlamaya başladı.

Bu tersine dönüşü ne açıklıyordu? Bağımlılık teorisinin mirasçıları, artık modernleşme teorisinin kendisini tarihsel bir çerçeveye oturtuyorlardı; modernleşme teorisinin, beklentilerin ufkunun kalıcı büyüme olduğu bir kapitalist genişleme döneminin ideolojisi olduğunu savunuyorlardı. Artık, daralma ve ufukların küçüldüğü bir dönemde, Küresel Kuzey giderek çevreye benzemeye başlayacaktı.

Bu fikir siyaset alanına da genişletilebilir. Aşırı sağın parçalanmanın hızlanmasına karşılık geldiği fikri, Bolsonaro yönetimindeki Brezilya’da, Milei yönetimindeki Arjantin’de ya da Bukele yönetimindeki El Salvador’da, Trump’ın ilk döneminde, Almanya’daki AfD’de veya Fransa’daki RN’de olduğundan çok daha net bir şekilde görülüyor.

“Sadece normallik”in Bolsonarismo’yu yenemeyeceğini söylediniz. Peki, günümüz aşırı sağına yönelik radikal bir tepki nasıl olabilir?

Bilgi teorisinden bir paradoksla başlayayım: Bir sinyalin bilgi olarak algılanabilmesi için arka plan gürültüsünden yeterince farklı olması gerekir, ama o kadar da farklı olmamalıdır ki sinyal olarak algılanamaz hale gelmesin. Bu fikri siyasete uyguladığımızda, radikalizmin en saf, en soyut haliyle bir ilkeye sadakat olmadığını anlarız; daha ziyade, hâlâ anlaşılabilir olan normdan bir sapmadır.

Sizi mevcut durumdan en uzağa götüren –ama yine de o duruma dahil edilebilen– bir taktik bulursunuz: insanların güvenini kazanan, onları katılım için ikna eden, gerçek bir etki yaratan bir taktik.

Günümüzün sorunu, aslında yapılması gereken her şeyin son derece radikal görünmesi. Güç yoğunlaşmasını ele alalım. Elon Musk’ın 2022’deki karşı taarruzun ortasında Ukrayna güçlerine Starlink hizmetini kesmesi gibi, bir iş adamının bir ülkenin ordusunun bir kısmını devre dışı bırakabildiği bir dünyada yaşıyoruz – bu, 1970’lerde bir James Bond filminin konusu olabilirdi. Mantıklı tepki, özel şahısların bu tür bir gücü kullanmasını engelleyen bir hükümet politikası çıkarmaktır. Fakat bugün böyle bir politika önerirseniz, kamulaştırma çağrısı yapmakla ya da kişisel hakları ihlal etmekle suçlanacaksınız. Bir yönde o kadar ileri gittik ki, artık ancak diğer yöne çok sert bir şekilde çekerek müdahale edebilirsiniz.

Bu konuda aşırı sağdan bir şeyler öğrenebiliriz. Bugün, kısa bir süre önce düşünülemez olan şeyler söyleniyor. Örneğin, yanlış ten rengine sahip vatandaşların sınır dışı edilmesi gerektiği gibi. 2016’dan beri düşünülemez olan şeyler yaşanmaya devam ediyor ve söylenemez olan şeyler artık genel kabul görmüş hale geldi. Aşırı sağ, mümkün olanın sınırlarını, gerçekten yapılması gerektiğine inandığı yönde zorladı.

Belki de gerçekten yapmamız gerekenlerin hiçbiri bugün mümkün değil ama şimdi koşulları oluşturmaya başlamazsak, yarın da yapamayacağız. Hedeflerimiz için bir toplumsal taban oluşturmalıyız. Sadece rasyonel argümanlar ve inandırıcı politikalar sunmakla yetinemeyiz; insanların gündelik deneyimlerine dayanan, o başka, daha iyi bir dünyaya duyulan arzuyu aşılamalıyız. İnsanlar, yeniden şekillendirilmiş bir dünyada daha iyi yaşayacaklarını hissetmekle kalmamalı, oraya ulaşmak için harekete katılarak daha iyi yaşamaya başladıklarını da hissetmeli.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Nükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır

Yayınlanma

Nükleer Çağ Barış Vakfı Başkanı Ivana Nikolić Hughes, yapay zekanın askeri komuta ağlarına entegre edilmesinin ve tırmanan nükleer gerilimlerin insanlığı yok oluşun eşiğine getirdiğini açıkladı. Yapay zeka savaş oyunlarında taktik nükleer silah kullanım oranının yüzde 95’e çıktığına işaret eden Hughes, sınırlı bir bölgesel çatışmanın dahi üç milyardan fazla insanı açlıktan ölüme mahkum edeceğini vurguladı.

Nükleer Çağ Barış Vakfı Başkanı ve Columbia Üniversitesi Öğretim Görevlisi Ivana Nikolić Hughes, Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programında nükleer silahlanma ve yapay zeka entegrasyonunun yarattığı varoluşsal tehditleri değerlendirdi.

Hughes, nükleer caydırıcılık doktrininin tükenişinden taktik nükleer simülasyonlara, nükleer kış tehlikesinden silahsızlanma antlaşmalarının çöküşüne kadar pek çok başlıkta kapsamlı uyarılarda yer verdi.

Diesen’ın nükleer başlıklar ile yapay zekanın kesişimine dair sorusunu yanıtlayan Hughes, nükleer meselelere yaklaşık 15 yıl önce Columbia Üniversitesi’nde öğretim üyesiyken ilgi duymaya başladığını belirtti.

O dönemde nükleer silahların Soğuk Savaş’tan kalma, etkisini yitirmiş bir başlık gibi görüldüğünü hatırlatan Hughes, günümüzde bu tehdidin her geçen gün daha yakıcı hale geldiğini vurguladı.

Yapay zeka modellerinin askeri karar alma mekanizmalarına dahil edilmesinin muazzam riskler barındırdığını dile getiren Hughes, nükleer silahsızlanma uzmanlarının son yıllarda bu entegrasyondan ciddi endişe duyduğunu aktardı.

Hughes, yapay zekanın halüsinasyon görme ve hatalı kararlar üretme potansiyeline işaret ederek şu değerlendirmeyi yaptı:

“Büyük dil modellerinin komuta ve kontrol sistemlerine dahil edilmesi durumunda nükleer silahların kazara veya istemsizce ateşlenmesi ihtimali herkesi kaygılandırıyor. Washington’da düzenli yürütülen savaş oyunları, tek bir nükleer silah kullanımının dahi derhal topyekun bir nükleer savaşa dönüşeceğini açıkça ortaya koyuyor.”

“Yapay zeka modelleri kriz anında gerilimi tırmandırmayı seçiyor”

King’s College bünyesinde yürütülen ve yapay zeka modellerine askeri kriz senaryolarının verildiği araştırmaya değinen Hughes, sonuçların ürkütücü olduğunu söyledi.

Hughes, 21 farklı çatışma senaryosunun önde gelen teknoloji şirketlerinin geliştirdiği üç ayrı modele yöneltildiğini aktararak elde edilen verileri paylaştı.

Hughes, “Yapay zeka sistemleri kriz senaryolarının yüzde 95’inde taktik nükleer silah kullanma kararı verdi. Simülasyonların yüzde 76’sında ise stratejik nükleer güç gösterisine yöneldiler. Üstelik bu sinyaller gerilimi yatıştırmak yerine krizi daha da tırmandırdı. Bu tür kararları yapay zekaya devretme fikri başlı başına yıkıcı bir kumar niteliği taşıyor” dedi.

Yapay zeka modellerinin güvenlik açıklarını aşarak kendi başlarına hareket etme eğilimi gösterdiğine de değinen Hughes, son aylarda yaşanan siber hadiselerin tehlikenin boyutunu büyüttüğünü kaydetti.

Hughes, modellerin insan denetimindeki kısıtlamaları deldiğini ve sistemlere sızdığını anlattı.

Hughes, “Avustralya’da yapay zeka modellerinin kamu sağlık veri tabanına sızması gibi örnekler, bu sistemlerin insanların koyduğu sınırların etrafından dolaşabildiğini ve kendi aralarında eşgüdüm kurabildiğini gösteriyor. Bu durum, yapay zekanın kasti ya da kazara nükleer komuta kontrol ağlarına sızabileceği ihtimalini somutlaştırıyor” uyarısında bulundu.

Hughes, kıtalararası balistik füzelerin fırlatma rampalarında sabit olduğunu ve olası bir saldırı ihbarı alındığında karar vericilerin yalnızca birkaç dakikası kaldığını belirtti.

Hughes, “Erken uyarı anında fırlatma doktrini nedeniyle bir saldırıyı sineye çekip bekleyemezsiniz; birkaç dakika içinde karar vermezseniz füzelerinizi kaybedersiniz. Yapay zeka bir kıvılcım çakarsa, insanlar topyekun savaşı kendi başlarına tamamlamaya zaten hazır bekliyor” diye ekledi.

Gelişmiş süper yapay zekanın insanlığı yok etmek istemesi halinde en kestirme yolun nükleer cephanelikleri ateşlemek olacağını söyleyen Hughes, “Gezegeni ele geçirmek isteyen bir yapay zeka için en basit yöntem, mevcut 12 bin 500 nükleer başlığı kullanarak savaşı başlatmak olur. Yüz milyonlarca insan anında ölür, milyarlarca insan ise açlıktan kırılır” şeklinde konuştu.

“Küçük çaplı bir nükleer savaş dahi üç milyardan fazla insanı açlığa iter”

Programda söz alan Glenn Diesen, yapay zeka sistemlerinin insan muhakemesinin aksine uzlaşma yerine tırmanmayı tercih ettiğini, geçmişte kimyasal silahların dahi dönem dönem daha temiz bir yöntem sayılarak meşrulaştırılmaya çalışıldığını hatırlattı.

Hughes ise nükleer silahların doğurduğu çevresel felaketin geleneksel silahlardan bütünüyle farklı olduğunu ifade etti.

Tarih boyunca çöller ve adalar gibi yanıcı olmayan sahalarda 2 binden fazla nükleer deneme yapıldığını anımsatan Hughes, bu silahların yerleşim yerlerinde infilak etmesi halinde yaşanacak nükleer kış sürecini şu sözlerle açıkladı:

“Hiroşima ve Nagasaki’ye atılan bombalar bugünkü cephaneliklerin yanında ufacık kalır. Bir nükleer patlama devasa bir ateş topu yaratır ve enerjisinin yüzde 35’i doğrudan ısıya dönüşür. Şehirler yandığında atmosfere yoğun miktarda kurum yükselir. Bu kurum tabakası güneş ışığını keserek küresel çapta sıcaklıkları düşürür.”

Hindistan ile Pakistan arasında yaşanabilecek bölgesel bir çatışmanın dahi dünya çapında kıtlığa yol açacağını vurgulayan Hughes, araştırmaların vardığı sonuçları dile getirdi.

Hughes, “Hindistan ve Pakistan arasında patlak verecek sınırlı bir nükleer savaş bile gökyüzünü kapatacak miktarda duman üreterek iki yıl içinde üç milyardan fazla insanın açlıktan ölmesine neden olur. Küresel nüfus sekiz milyarı aştı ve bu boyuttaki bir iklim çöküşünde insanlığı besleyecek ek gıda bulunamaz. İki ülkenin savaşıp kenara çekileceği bir senaryo imkansızdır; medeniyetin sonundan ve canlı türlerinin yok oluşundan bahsediyoruz” ifadelerini kullandı.

ABD ile Rusya arasında 4 bin 400 nükleer başlığın kullanıldığı bir çatışmada ozon tabakasının yüzde 70 oranında yok olacağını bildiren Hughes, zararlı morötesi ışınların tarımsal üretimi sıfırlayacağını söyledi.

Hughes, nükleer denemelerden yayılan plütonyum 239 izotopunun gezegenin her köşesine yayıldığını ve insan çağının tehlikeli bir jeolojik izine dönüştüğünü sözlerine ekledi.

“Soğuk Savaş’ı liderlerin aklı değil, şans ve sağduyulu subaylar kurtardı”

Diesen, günümüzde nükleer silah tehdidinin hafife alındığını, Avrupa’da caydırıcılık kavramının doğrudan nükleer şantaj yaftasıyla bir kenara itildiğini ve Moskova ile doğrudan savaşa girme söyleminin yaygınlaştığını belirtti.

Diesen’ın geçmişteki anlaşmaların ve nükleer korkunun buharlaşmasına dair tespitine katılan Hughes, mevcut siyasi söylemlerin vahametini şu sözlerle dile getirdi:

“Bir tarafta Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Baltık kıyılarındaki askeri tatbikatlara karşı tüm silahları kullanmaya hazır olduklarını bildirmesi var. Diğer tarafta ise ABD Başkanı Donald Trump’ın Birleşmiş Milletler Genel Kurul kürsüsünden İran’ı hayatta kalma şansı bırakmaksızın cehenneme sürme tehdidi yer alıyor. Dünya liderlerinin gözü önünde 93 milyonu aşkın nüfusa sahip bir ülkeyi haritadan silmekle tehdit etmek hem ahlak dışıdır hem de uluslararası hukuka göre açık bir suçtur.”

Geçmişte Savunma Bakanlığı belgelerini sızdıran Daniel Ellsberg’in analizlerine atıfta bulunan Hughes, dokuz nükleer gücün bu silahları her an kullandığını söyledi.

Hughes, “Ellsberg’in belirttiği gibi, bir soyguncunun kafanıza silah doğrultması silahı fiilen kullanması demektir; tetiği çekmesine gerek yoktur. Nükleer güçler de bu silahları sürekli bu şekilde kullanıyor. Kendi eylemlerini caydırıcılık, başkalarınınkini ise nükleer şantaj olarak adlandırıyorlar” dedi.

Soğuk Savaş döneminde nükleer felaketin eşiğinden kıl payı dönüldüğünü hatırlatan Hughes, dönemin sağduyulu isimlerini andı.

Küba Füze Krizi sırasında Sovyet denizaltısında görevli Vasili Arhipov’un nükleer torpidoyu ateşlemeyi reddederek insanlığı kurtardığını anlatan Hughes, 1983 yılında yaşanan iki kritik hadiseye dikkat çekti.

Hughes, “1983 yılında Sovyet erken uyarı sistemindeki bir bilgisayar arızası, Moskova’ya doğru gelen beş kıtalararası füze tespit etti. Nöbetçi subay Stanislav Petrov, ABD’nin gerçek bir saldırıyı yalnızca beş füzeyle başlatmayacağını akıl ederek durumu üstlerine iletmedi ve muhtemel bir karşı misillemeyi durdurdu. Aynı yıl icra edilen Muktedir Okçu kod adlı tatbikatta ise Sovyetler Birliği gerçekten vurulacağını zannederek nükleer bombardıman uçaklarını hazır hale getirdi. Soğuk Savaş’ı hatasız stratejiler değil, bu insanların basireti ve talihimiz kurtardı” ifadelerini kullandı.

Hughes, süregelen savaş ortamlarında bir siber saldırının ya da yapay zeka yanılgısının gerçek bir saldırı zannedilme riskinin barış dönemine kıyasla katbekat yüksek olduğunu dile getirdi.

“Nükleer silahları koruyarak yayılmayı önleyemezsiniz”

Avrupa kıtasında nükleer silah konuşlandırılmasının akıl dışı olduğunu vurgulayan Hughes, İngiltere ve Fransa’nın kendi cephanelikleri dışında Belçika, Hollanda, İtalya, Almanya ve Türkiye’de Amerikan nükleer başlıklarının konuşlu olduğunu hatırlattı.

Hughes, “Belçika ve Hollanda gibi coğrafi olarak ufacık ülkelerde nükleer silah tutulması akıl almaz bir durum. Birkaç nükleer başlık bu ülkeleri bütünüyle haritadan silmeye yeter. Avrupa’nın tamamı dünya haritasında küçük bir yer kaplıyor. ABD ile Rusya arasında çıkacak bir nükleer savaşta tüm Avrupa dümdüz olur ve yok edilir” dedi.

Nükleer silahların yayılmasını önleme yaklaşımının mevcut güçler için bir paravan olarak kullanıldığını belirten Hughes, nükleer silahların varlığının meşrulaştırılmasını eleştirdi.

Hughes, “Kendi güvenliğiniz için nükleer silaha mecbur olduğunuzu söylerseniz, diğer tüm ülkelerin de nükleer silah edinerek güvenliğini sağlama arayışına girmesi kaçınılmaz hale gelir. Nükleer caydırıcılık fikri ile yayılmanın önlenmesi hedefi birbirine taban tabana zıttır. Şu anda dokuz ülkenin elinde 12 bin 500 nükleer başlık bulunuyor. Benim asıl endişem İran’ın bir ya da birkaç nükleer silaha ulaşmasından ziyade, fırlatma rampalarında dakikalar içinde ateşlenmeye hazır bekleyen bu devasa cephaneliktir” şeklinde konuştu.

Hughes, nükleer silahların modernizasyonuna dayalı yeni bir silahlanma yarışının başladığını, oysa asıl tartışmanın genel silahsızlanma zeminine çekilmesi gerektiğini vurguladı.

Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nın nükleer sahibi beş daimi üyeye cephaneliklerini tamamen tasfiye etme ve iyi niyetle müzakere yürütme yükümlülüğü getirdiğini hatırlatan Hughes, bu taahhütlerin yerine getirilmediğini kaydetti.

“Tek bir megatonluk bomba Tahran’da iki buçuk milyon insanı anında katleder”

Amerikan kamuoyunun nükleer silahların tehlikeleri konusunda yeniden bilinçlenmesi gerektiğini belirten Hughes, 1980’li yıllarda New York’taki Central Park’ta bir milyon insanın katıldığı nükleer karşıtı yürüyüşün Sovyet lideri Mihail Gorbaçov üzerinde derin etkiler bıraktığını anımsattı. Halkın silahsızlanma talebinin liderleri harekete geçirebilecek en güçlü dinamik olduğunu ifade etti.

Tarihçi Peter Kuznick ile birlikte kaleme aldığı makaleden detaylar paylaşan Hughes, nükleer tehditlerin kamuoyunda kanıksanmasını sert bir dille eleştirdi:

“Tahran üzerine bir megatonluk tek bir nükleer bomba atıldığını hayal edin. İki buçuk milyon insan anında yaşamını yitirir. 3,7 milyon insan ise uzuvlarını kaybetmiş, derileri vücutlarından dökülen ağır yanıklar içinde dehşet verici acılar çeker. Bu sadece tek bir nükleer başlığın yaratacağı tablodur. Bizler siyasetçilerin bu dehşeti sıradanlaştırmasına göz yumuyoruz. İnsanların korkudan felç olmak yerine neyle karşı karşıya olduğumuzu idrak edip harekete geçmesi gerekiyor.”

Hiroşima ve Nagasaki saldırılarının insan hayatını kurtardığı ve savaşı bitirdiği yönündeki resmi anlatının gerçeği yansıtmadığını dile getiren Hughes, bu kentlerin bombalanmasından önce sivillerin tahliyesine dahi izin verilmediğini belirtti.

“Çözüm yeni mekanizmalarda değil, Birleşmiş Milletler kurallarını işletmekte”

Nükleer Silahların Yasaklanması Antlaşması’na taraf olan 100 devletin küresel güney ağırlıklı olmak üzere nükleer silahsızlanma mücadelesini büyüttüğünü kaydeden Hughes, Avusturya ve İrlanda gibi Avrupa ülkelerinin de bu çabaya destek verdiğini anlattı.

Hughes, nükleer silaha sahip dokuz ülkeye yönelik baskının hem dışarıdan hem de kendi halkları tarafından içeriden kurulması gerektiğini belirtti.

Diesen’ın silahsızlanma için diplomatik bir uzlaşma zemini bulunup bulunmadığına ilişkin sorusunu yanıtlayan Hughes, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi mimarisinin canlandırılması gerektiğini söyledi.

Columbia Üniversitesi’nden Profesör Jeffrey Sachs’ın çok kutuplu diyalog tezlerini desteklediğini belirten Hughes, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan barış çerçevesinin yeniden işletilmesinin zorunlu olduğunu ifade etti.

Hughes, “Silahsızlanma için yepyeni kurumlar icat etmemize gerek yok; İkinci Dünya Savaşı’nın ardından felaketleri önlemek için kurulan mekanizmaları layıkıyla kullanmamız yeterli. Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması aslında bir barış metnidir. Devletler egemenlik haklarına saygı gösterilen bir güvenlik düzenine kavuşursa, nükleer silahlara sığınma ihtiyacı ortadan kalkar” dedi.

Görüşmenin kapanışında Nepal Başbakanı’nın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmaya atıfta bulunan Hughes, küresel kaynakların savaş yerine insanlığın ortak sorunlarına yönlendirilmesi çağrısında bulundu.

Hughes, “Nepal Başbakanı’nın kürsüde dile getirdiği gibi, savaş için kusursuz lojistiğe sahip olan dünya gıda dağıtımı ve afet yardımı için çökmüş bir lojistik işletiyor. Nükleer silahlara ve savaşa ayrılan devasa bütçelerin küresel ısınmaya, kuraklığa ve iklim felaketlerine ayrıldığı bir dünyada bambaşka bir geleceği konuşuyor olurduk. İnsanlığın hayatta kalabilmesi, yıkım araçlarına yatırımı durdurup kolektif varoluş krizlerine odaklanmasına bağlıdır” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Eski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir

Yayınlanma

Eski CIA analisti Larry C. Johnson, Washington yönetiminin İran’a yönelik olası bir kara harekatının ağır bir yenilgi getireceğini belirterek ABD Başkanı Trump’ın durumunu Çanakkale’deki Churchill’e benzetti. Johnson, İsrail ordusunun Gazze’deki kayıplarla kendi mantığı üzerinden 3 bin 900 adet 11 Eylül yarattığını ve NATO’nun Ukrayna’da büyük bir kimlik bunalımına sürüklendiğini bildirdi.

ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatının eski terörle mücadele analisti ve Dışişleri Bakanlığı Terörle Mücadele Dairesinin eski yetkilisi Larry C. Johnson, küresel güvenlik dengeleri ve Washington yönetiminin askeri hamlelerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Uluslararası ilişkiler uzmanı ve analist Brandon J. Weichert’ın sunduğu programda konuşan Johnson, Beyaz Saray’ın İran’a yönelik olası bir kara harekatına girişmesi durumunda Birinci Dünya Savaşı’ndaki Gelibolu hezimetine benzer tarihi bir yıkımla karşılaşacağını kaydetti.

Donald Trump yönetiminin 3 Kasım ara seçimleri öncesinde İran’a yönelik hava ve deniz saldırılarını yeniden başlatma hazırlıklarını değerlendiren Johnson, operasyonel imkanların tükendiğini ve Washington’ın kendisini küresel bir felaketin eşiğine getirdiğini ifade etti.

Eski istihbarat analisti Johnson, Washington’daki karar vericilerin sahadaki askeri gerçekliklerden koptuğunu vurguladı. ABD Merkez Komutanlığının kısıtlı saldırılardan geniş çaplı askeri operasyonlara kadar uzanan yeni hedef paketleri hazırladığına yönelik bilgileri ele alan Johnson, bu planların hem askeri hem de ekonomik açıdan intihar niteliğinde olduğunu dile getirdi.

Yönetimin petrol fiyatlarını düşürmek amacıyla askeri tazyiki artırmayı düşündüğünü aktaran uzman, bunun tam tersi bir sonuç yaratacağını belirtti.

“Trump şanslıysa Gelibolu’daki Churchill’e döner”

Programın sunucusu analist Brandon J. Weichert’ın izleyicilerden gelen olası bir kara savaşı ihtimaline ilişkin sorusunu yanıtlayan Larry C. Johnson, Türkiye topraklarında yaşanan tarihi Çanakkale Savaşı’na atıfta yaptı.

İran topraklarına asker çıkarmanın Amerikan ordusu için telafisi imkansız bir hezimet getireceğini kaydeden Johnson, “Umarım İran’da bir kara savaşına girilmez, zira orada feci şekilde dayak yeriz. Böyle bir adım atılırsa ortaya çıkacak en muhtemel tablo, Donald Trump’ın Gelibolu’daki Winston Churchill’e dönüşmesidir; o da eğer şanslıysa” ifadelerini kullandı.

Churchill’in Gelibolu harekatında uğradığı büyük stratejik hezimetin bir benzerinin Basra Körfezi’nde yaşanabileceğini vurgulayan Johnson, Washington’ın sahadaki coğrafi, lojistik ve askeri gerçekleri görmezden gelerek hareket ettiğini aktardı.

Johnson, olası bir çıkarma harekatının Amerikan kuvvetlerini kapana kıstıracağını ve tarihin en ağır askeri felaketlerinden birine kapı aralayacağını dile getirdi.

“Uçaklar İran içlerine girdiğinde mühimmat sıkıntısıyla karşılaşacak”

Pentagon’un askeri hazırlıklarını detaylandıran Johnson, sahadaki lojistik kısıtların altını çizdi. B-1 ağır bombardıman uçaklarının artık İngiltere’deki üslerde konuşlu olmadığını hatırlatan eski analist, donanmanın uçak gemisi kapasitesinin de sınırlarına dayandığını belirtti.

Tayland kıyılarında demirleyen George H.W. Bush uçak gemisinin geri dönmesi ve Theodore Roosevelt uçak gemisinin bölgeye intikal etmesi durumunda dahi operasyonel derinliğin yetersiz kalacağını kaydeden Johnson, F-35 savaş uçaklarının menzil sorununa dikkat çekti.

Johnson, teknik tablonun vahametini şu sözlerle açıkladı:

“Uçak gemilerini güvenli kabul edilen yaklaşık 320 kilometre açıkta tuttuğunuzda, bu gemilerden kalkan F-35 uçaklarının azami muharebe yarıçapı yaklaşık 800 kilometredir. Bu da uçakların denizde 320 kilometre yol aldıktan sonra İran topraklarının sadece 80 kilometre içerisine kadar girebileceği anlamına gelir. Bu noktada ellerindeki Tomahawk veya havadan fırlatılan seyir füzelerini ateşlemek zorundalar. Ancak bu mühimmatların stokları da tükenmek üzere. Peki ne elde edeceksiniz? Sadece İran’ı kışkırtacaksınız.”

İran’ın böyle bir saldırı karşısında doğrudan Amerikan savaş gemilerini, Ürdün ve İsrail’de saldırı için kullanılan askeri üsleri hedef alacağını belirten Johnson, operasyona lojistik veya istihbari destek veren diğer Körfez ülkelerinin de misillemeyle yüzleşeceğini söyledi.

Eski analist, çatışmanın büyümesiyle birlikte savaşın ara seçimlerin hemen öncesinde doğrudan Amerikan kamuoyunun gündemine oturacağını ifade etti.

“İran yeni füzeler aldı, Çin bunları denemek istiyor”

USS Makin Island ve USS Boxer amfibi hücum gemilerinin bölgedeki hareketliliğine değinen program sunucusu Brandon J. Weichert, yönetimin İran’ın güneyine asker çıkarma niyetinde olup olmadığını sordu.

Johnson, Beyaz Saray’ın böylesi tehlikeli bir maceraya kalkışabilecek bir akıl tutulması yaşayabileceğini dile getirdi.

Amerikan askerlerinin İran topraklarına ayak basması durumunda ikmal hatlarının derhal kesileceğini vurgulayan Johnson, “Bunu deneyecek kadar çılgın olabilirler. O zaman bir anda İran topraklarında mahsur kalmış Amerikan birlikleriyle karşı karşıya kalırsınız. Çünkü o birliklere ikmal sağlamaya çalışacak Amerikan gemileri, İran’ın elindeki yeni nesil gemisavar füzeleriyle vurulacaktır. İran bu füzelerin yeni sevkiyatını geçtiğimiz aylarda doğrudan Çin’den aldı. Çin yönetimi de bu silah sistemlerini memnuniyetle test etmek istiyor. Çünkü Pekin yönetimi, Trump’ın sergilediği tutarsızlıklara bakarak bir sonraki hedefin kendileri olabileceğini görüyor ve sistemlerinin Amerikan donanmasına karşı çalışıp çalışmadığını sahada görmek istiyor” dedi.

Tahran yönetiminin boyun eğmeyeceğini ve geri adım atmayacağını ifade eden Johnson, İran Ulusal Güvenlik Konseyi’nin Washington’dan gelen son müzakere teklifini doğrudan geri çevirdiğini hatırlattı.

Tahran’ın ayrıca Basra Körfezi ve boğazlardan geçen tüm ticari gemilerden geçiş ücretini İran riyali olarak tahsil etme kararı aldığını belirten Johnson, bu mali operasyonun Çin bankaları üzerinden yürütüldüğünü ve ABD Hazine Bakanlığı yetkililerinin baskılarına karşı Tahran’ın elini güçlendirdiğini aktardı.

“Netanyahu’nun mantığına göre Gazze’de 3 bin 900 adet 11 Eylül yaşandı”

Programda 7 Ekim olaylarının yıldönümü ve Gazze’deki insani yıkım da geniş yer tuttu. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kürsüsünde yaptığı orantısal kayıp hesabını eleştiren Johnson, İsrail yönetiminin kendi mantığıyla kendi suçunu tescillediğini ifade etti.

Netanyahu’nun 8 milyonluk İsrail nüfusu üzerinden 1200 kaybı, 350 milyonluk Amerikan nüfusunda 40 bin ölüme eşdeğer göstererek meşruiyet aradığını hatırlatan analist, aynı denklemin Filistin halkı için kurulması gerektiğini belirtti.

Gazze’deki tabloyu rakamlarla ortaya koyan Johnson, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Netanyahu’nun bu oyununu Filistinliler için oynayalım. Gazze’de İsrail ordusunun da kayıtlara geçirdiği en az 73 bin sivil yaşamını yitirdi. Bölgenin 2,2 milyonluk nüfusunu hesaba kattığınızda, bu oran 350 milyonluk bir ülkede yaklaşık 11 ila 12 milyon insanın katledilmesine denk gelir. Netanyahu artık çıkıp da 16 adet 11 Eylül yaşadık teranesini bırakmalıdır. İsrail, bizzat Başbakanının benimsediği mantık üzerinden Gazze’de tam 3 bin 900 adet 11 Eylül saldırısına denk bir yıkım gerçekleştirdi. Kimse bana İsrail’in çok acı çektiği masalını anlatmasın. Filistin halkına yaşatılan şey tartışmasız biçimde tam bir soykırımdır. Enkaz altındaki cenazeler çıkarıldığında gerçek kaybın 150 bini aştığı görülecektir.”

İsrail ordusunun Gazze’de Hamas’ı yok etme gerekçesinin gerçeği yansıtmadığını belirten Johnson, asıl hedefin bölgeyi insansızlaştırmak ve nüfusu tamamen sürgün etmek olduğunu dile getirdi.

Gazze’nin dört bir taraftan kuşatılmış olmasına rağmen askeri hedeflere ulaşılamadığını aktaran uzman, İsrail ordusunun operasyonel başarısızlığını sivil halkı topluca cezalandırarak örtbas etmeye çalıştığını söyledi.

“Irak’ta yapılan ölümcül hatalar bugün Gazze’de tekrarlanıyor”

Kendisinin 2006 yılında Irak’taki Balad Hava Üssü’nde Müşterek Özel Harekat Komutanlığı bünyesinde görev yaptığı döneme ait anılarını paylaşan Johnson, dönemin komutanları Stanley McChrystal, William McRaven ve Michael Flynn ile aynı operasyonel sahada çalıştığını anlattı.

Amerikan ordusunun Irak’ta her gün Delta Gücü birlikleriyle 14 ila 19 arasında hedefi öldürme ya da yakalama operasyonu düzenlediğini hatırlatan Johnson, bu taktiğin direnişi bitirmek yerine daha da büyüttüğünü ifade etti.

Dönemin sivil yöneticisi Paul Bremer ve Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’in Baas partisi mensubu yüz binlerce askeri personeli silahlarıyla birlikte evlerine gönderip maaşlarını kestiğini hatırlatan Johnson, “Bu insanlar ailelerini doyurmak için paraya muhtaçtı. Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki zengin Körfez Arapları ortaya çıktı ve bu eski askerlere Amerikan birliklerini havaya uçurmaları için para ödedi. Operasyonlar arttıkça Amerikan askerlerine yönelik saldırılar da katlandı. Ta ki biz aşiret liderlerine gidip ‘Bizi bombalamamanız için size para ödeyelim’ diyene kadar. Para konuştu ve saldırılar bıçak gibi kesildi. Bugün İsrail aynı askeri çıkmazı Gazze’de tekrarlıyor. Hamas’ı tamamen kuşattıklarını söylüyorlar ama direniş sürüyor. Eğer kuşatma altındaki bir güç hala ikmal alabiliyorsa, bu durum İsrail tarafındaki derin çürümüşlük ve yolsuzluğun kanıtıdır” değerlendirmesini yaptı.

Batı Şeria’daki gerilime de değinen Johnson, yerleşimcilerin saldırılarının Hamas ile hiçbir ilgisi olmadığını, fanatik yerleşimci grupların doğrudan Hristiyan köylerine ve kasabalarına saldırarak bölge halkını yerinden etmeye çalıştığını sözlerine ekledi.

“İsrail toplumu artık dikiş yerlerinden patlıyor”

Merkezi İstihbarat Teşkilatına ait ‘Redstone’ kodlu gizli raporun basına sızdırılmasına da değinen Larry C. Johnson, kurumun İsrail devletinin iç dinamiklerine dair son derece karamsar tespitler içerdiğini açıkladı.

Raporun sızdırılmasının teşkilat içindeki derin çatlakları gösterdiğini kaydeden analist, belgenin ana fikrinin İsrail’in iç çöküşe doğru sürüklenmesi olduğunu belirtti.

İsrail toplumunu üç farklı dondurma çeşidine benzeten Johnson, ülkedeki sosyolojik yarılmayı şu ifadelerle özetledi:

“İsrail toplumu dikiş yerlerinden patlıyor. Karşımızda üç farklı kesim var. İlki Itamar Ben-Gvir ve Bezalel Smotrich çizgisindeki aşırı yerleşimciler. Bunlar Tanrı’nın bu toprakları kendilerine vaat ettiğini söyler ancak birçoğu dini inançtan tamamen uzaktır. İkincisi, Siyonizm karşıtı olan ve İsrail devletinin varlığının kutsal kehanetlere aykırı olduğunu savunarak mevcut yapıyı reddeden muhafazakar Haredi kesimdir. Üçüncüsü ise Avrupa kökenli, bölgeyle tarihsel ve kültürel bağı zayıf olan, Netanyahu gibi figürlerin temsil ettiği Aşkenaz kesimdir. Bu grupların bir arada yaşama zemini kalmadı.”

Savaşın uzamasının bu kırılganlığı derinleştirdiğini vurgulayan eski analist, İsrail ordusunun omurgasını oluşturan yedek askerlerin tükenmişlik yaşadığını kaydetti.

Üç yıldır kesintisiz süren savaş temposunun böylesine küçük bir ülke tarafından taşınamayacağını belirten Johnson, cepheden dönen askerler arasında intihar vakalarının rekor seviyelere ulaştığını, askeri yapının ve toplumsal dokunun çöküş emareleri gösterdiğini dile getirdi.

“Gübre fabrikaları kapanıyor, vatandaş faturayı ödüyor”

ABD iç siyasetindeki gelişmeleri ve yaklaşan Kongre ara seçimlerini de değerlendiren Johnson, ekonomik tablonun Cumhuriyetçi Parti açısından felakete işaret ettiğini bildirdi.

Florida’nın Manatee ve Polk bölgelerinde devasa fosfat madenleri işleten Mosaic Madencilik Şirketinde çalışan bir işçiden aldığı mektubu aktaran Johnson, savaşın Amerikan sanayisini doğrudan vurduğunu açıkladı.

Körfez bölgesindeki kriz sebebiyle kükürt sevkiyatının durduğunu ve fosfatı gübreye dönüştürecek hammaddenin temin edilemediğini aktaran analist, şirketin maden ocaklarını kapatma kararı aldığını ve yüzlerce işçinin altı ay içinde işsiz kalacağını bildirdi.

Kendisine yazan işçinin geçmişte Donald Trump’a üç kez oy verdiğini ancak artık yönetimin yolsuzlukları ve savaş suçları sebebiyle yargılanmasını istediğini aktaran Johnson, tabandaki öfkenin kontrol edilemez boyutta olduğunu söyledi.

Kamuoyu araştırmalarının bağımsız seçmen kitlesinde Demokrat adaylar lehine 16 puanlık devasa bir kayma gösterdiğini hatırlatan Weichert’ın sözlerine katılan Johnson, Trump yönetiminin içine düştüğü siyasi çıkmazı askeri gerilimi tırmandırarak aşmaya çalıştığını kaydetti.

ABD’deki enflasyon dalgasına da değinen uzman, gıda fiyatlarının son sekiz ayda yüzde 33 oranında arttığını, market raflarındaki temel tüketim ürünlerinin sıradan vatandaşlar için lüks haline geldiğini, bu hayat pahalılığının sandık sonuçlarını doğrudan tayin edeceğini ifade etti.

“Avrupa madendeki kanarya gibi çöküşü haber veriyor”

Batı dünyasının genel bir çöküş evresine girdiğini ve sistemsel bir krizle yüzleştiğini savunan sunucu Brandon J. Weichert’ın, Kanada’nın Alberta eyaletindeki ayrılıkçı eğilimler ve Avrupa’daki siyasi istikrarsızlığa dair sorusunu yanıtlayan Johnson, kıtanın tehlike sinyalleri verdiğini dile getirdi.

Johnson, Batı başkentlerindeki çözülmeyi maden ocaklarındaki metan gazını önceden haber veren kanaryaya benzeterek şunları söyledi:

“Avrupa şu an maden kuyusundaki kanarya vazifesi görüyor. Fransa’da sokak hareketleri ve grevler sebebiyle hükümet kontrolü fiilen kaybetmiş durumda. Almanya’da benzer bir parçalanma yaşanıyor. Almanya için Alternatif partisi anketlerde yüzde 30 bandına çıktı. Bu durum ülkenin üçte ikisinin mevcut yönetime ve sisteme tamamen karşı olduğunu gösterir. Toplumsal uzlaşı tamamen ortadan kalktı. İngiltere’de İşçi Partisi tarihi bir zafer kazanmasına rağmen bugün desteğini yitirdi ve ülke derin bir siyasi bölünmüşlük yaşıyor. Aynı çözülme Amerika Birleşik Devletleri’nde de yaşanıyor. Artık ortak bir Amerikan kimliği veya gururu kalmadı, toplum parçalara ayrılıyor.”

Batı’nın 1905 Rus-Japon Savaşı sonrasında Çarlık Rusyası’nda yaşanan devrimci dalgaya benzer bir eşikte olduğunu kaydeden uzmanlar, askeri başarısızlıkların içerideki ekonomik ve siyasi krizi tetikleyerek yönetimlerin meşruiyetini kökten sarsacağını vurguladı.

“Ukrayna bir dağdan yuvarlanan kaya gibi ezilecek”

Programın son bölümünde Rusya’nın İrkutsk kentinde ortaya çıktığı iddia edilen akciğer vebası salgını söylentilerine değinen Johnson, bu haberlerin Amerikan istihbarat birimlerince yürütülen klasik bir psikolojik harekat olduğunu belirtti.

Rusya içindeki sosyal medya ağlarının son derece faal olduğunu ve halkın hiçbir gelişmeden bihaber bırakılmadığını aktaran analist, cephedeki hezimetin üzerini örtmek amacıyla Washington’ın bilgi kirliliği ürettiğini dile getirdi.

Ukrayna cephesindeki durumu da değerlendiren Johnson, kış aylarına girilirken Kiev yönetiminin askeri varlığının tamamen sona ereceğini kaydetti.

Rus ordusunun önümüzdeki aylarda binlerce insansız hava aracıyla Ukrayna’nın enerji ve ulaşım altyapısını tamamen imha edecek kapsamlı bir operasyona hazırlandığını belirten analist, tablonun geri çevrilemez olduğunu açıkladı.

Johnson, Kiev’in savaşı kaybetmesinin yaratacağı küresel sarsıntıyı şu sözlerle ifade etti:

“Ukrayna tarafı ara sıra Rusya topraklarına yönelik taciz saldırıları yaparak dikkat çekmeye çalışacaktır. Ancak Rusya, Ukrayna’yı tamamen ezecektir. Bu durum dağdan aşağı yuvarlanan dev bir kayaya benziyor; kaya vadinin en dibine ulaşana kadar yuvarlanmaya devam edecektir. Bu sürecin dip noktası ise Ukrayna’nın sahada mutlak bir askeri hezimete uğramasıdır. Bu yenilgi gerçekleştiğinde Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü devasa boyutlarda bir kimlik kriziyle karşı karşıya kalacaktır. Batı ittifakı için asıl yüzleşme o gün başlayacaktır.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English