Bizi Takip Edin

Dünya Basını

“Milliyetçiliğin karşısına enternasyonalizmi koyacağız”

Avatar photo

Yayınlanma

Aşağıda, Belarus Komünist Partisi Birinci Sekreteri Aleksey Sokol’un 21 Nisan’da XIV’üncü Kongre’ye sunduğu raporun çevirisi bulunuyor. Bu kongrenin açılışının ertesi günü Minsk’te Uluslararası Antifaşist Forum da toplandı.

Belarus’taki gelişmeler özel bir dikkatle incelenmeyi hak ediyor. Kongre raporu ve ona dair şu görece uzun not, bu incelemeye bir girizgâh olarak değerlendirilmeli.

Belarus KP MK’nın kongre raporunda şu noktalar özellikle önemli:

1) Parti, açıkça Lukaşenko yanlısı bir tutum takınıyor. Raporda adeta, Lukaşenko’nun Komünist Partisi iktidarını temsil ettiği gibi bir tablo çiziliyor. Bu, iki soruyu doğurur. Birincisi, Lukaşenko iktidarı gerçekten işçi sınıfı iktidarı mı? Tartışmalı bir iddia, ancak tamamen yanlış değil. Zira Lukaşenko iktidarını, hangi sınıfların menfaatlerinin ağır bastığına bakarak dönemlere ayırmak gerek. Bunun ayrıntılarına daha sonra gireceğim. Her halükârda, bu ilk sorunun cevabından şu ikinci soruya varılır: Belarus’ta komünist hareketin örgütlenmesi ve yaygınlaşması için elverişli şartlar var mı? Evet, var; Lukaşenko iktidarı işçi sınıfının ve solun örgütlenmesi için son derece elverişli şartlar yaratıyor. Gerçekten de Belarus, Sovyet sonrası Lukaşenkolu tarihi boyunca solun, sosyalistlerin, komünistlerin hiçbir şekilde kovuşturmaya, soruşturmaya, engellemeye maruz kalmadığı tek post-Sovyet ülkesidir.

2) Belarus Komünist Partisi, Rusya ile “Birlik Devleti” girişimini savunuyor. Şimdilik şu kadarını not etmekle yetinmek gerek: “Birlik Devleti” denen şey, hiç değilse teorik veya hukuki olarak Belarus’un siyasi egemenliğini ortadan kaldırmıyor. Eğer AB’nin Avrupa Komisyonu adını taşıyan son derece antidemokratik hatta (Roma tribünlerini bile kıskandıracak kadar) diktatoryal yönetimini hatırlayacak olursak “Birlik Devleti” gerçekte AB’den çok daha gevşek bir “birliği” temsil ediyor. Dolayısıyla Belarus Komünist Partisi’nin “Birlik Devletinden” yana oluşu, onun Kremlin’e angaje olduğu anlamına gelmez.

3) MK’nın raporu çok açık bir şekilde, benim “devlet fetişizmi” dediğim bir olgunun izlerini taşıyor. Devletin fetişleştirilmesi bir Sovyet anlayışıdır ve post-Sovyet coğrafyasında bunun ideolojik olarak ortadan kaldırılması mümkün değildir. Bu bir nesnellik. Post-Sovyet ülkelerinin komünist partilerine bu nesnellik içinde bakmak gerekir. Kaldı ki, kapitalist restorasyon süreci devletin parçalanmasının korkunç sonuçlarını, sadece soygun ve talanın gemi ağzına almasında değil örgütsüz halkla yeni yeşeren oligarklara çalışan çeteler arasında adeta yerel, lokalize iç savaşlar şeklinde de öylesine yakıcı şekilde göstermiştir ki, bu fetişizmi büsbütün pekiştirmiştir. Dolayısıyla “devlet fetişizmi” sadece dudak bükmeyle geçiştirilen bir eleştiri konusu olmamalı ve bu açıdan da değerlendirilmelidir. Buna bir de, Kiev rejiminin Fransa’dan Belarus’un DTED (Digital Terrain Elevation Data) verilerini istediğini ekleyelim. Bu, düşük yüksekliklerde hava saldırıları için hayati önem taşıyan bir veri seti. Paris bu veri setini vermeyi reddettiğini, ama rejimin “başka batılı ülkelere başvurduğunu” sızdırdı. Demek ki Belarus KP, gelişmeleri, Baltık ülkeleri ve Polonya’dan başka Kiev rejiminin de ülkeye karşı saldırı hazırlığı olarak değerlendiriyor.

4) Belarus Komünist Partisi’nin özellikle 2020’de Belarus’ta neoliberal karşı devrim girişiminin ardından teyakkuz halinde olduğu anlaşılıyor. Bu karşı devrimin en başarılı örneği olan Kiev rejimini de doğru değerlendiriyor. (Bu karşı devrim girişimi sırasında olayları YDH ve Sendika.org’da bir dizi yazı ve çeviriyle değerlendirmiştim.)

5) Raporda benim en çok dikkatimi çeken, “siyaset ve ekonominin militarizasyonundan” söz ettiği satırlar oldu. Ben 24 Şubat’tan bu yana çatışmaların doğrudan doğruya bu amaca hizmet ettiğini ve kaçınılmaz olarak bu sürecin derinleşeceğini vurguladım ve bunu teorik açıdan da incelemeye çalıştım; bununla birlikte takip edebildiğim kadarıyla aynı fikirde olan pek az kimse vardı. Avrupa solunda sözgelimi Yeşillerin Alman savaş sanayisiyle ilişkisine dair yazılar yayınlandı; ancak bunun siyasi-teorik sonuçlarını, en önemlisi siyasi militarizasyonu ve bunun (yazılarımda değinmeye çalıştığım gibi) faşistleşme sürecini tamamlayacağını kanıtlayan değerlendirmeler görmedim. Doğrusu bu neredeyse aritmetik doğrunun Belarus’ta da dile getirilmesi şaşırtıcı ve dahası, Belarus solunun feraseti açısından umut verici.

6) Raporda en çok dikkatimi çeken ikinci nokta, okurun da hemen fark edeceği gibi, milliyetçiliğe karşı mücadele çağrısı. Milliyetçilik Belarus toplumunda bir tehdit veya hiç değilse potansiyel bir tehdit olarak görülüyor. Bu milliyetçilik 2020’deki neoliberal karşı devrim girişiminde Rusya ve Rus halkıyla düşmanlık vasıtası olarak kullanıldı. İkincisi, Belarus’un Sovyet toplumu içindeki antifaşist mücadele tarihini karartıyor, hatta bunun yerine faşist işbirlikçiliğini geçiriyor. Oysa, mesela Ukrayna’da nazi işbirlikçiliği çok köklü olduğu ve 1950’lerin ortasına kadar silahlı saldırılarda bulunabilecek gücünü koruduğu halde Belarus’ta böyle bir işbirlikçilik neredeyse hiç olmamıştır. Üçüncüsü, bu milliyetçilik solun sınıf siyasetinin karşısına sınıf işbirlikçiliğini geçiriyor. Demek ki Belarus milliyetçiliği, tıpkı Ukrayna milliyetçiliği gibi, yıkıcı ve işbirlikçi bir rol oynuyor. 

Belarus Komünist Partisi Birinci Sekreteri Aleksey Sokol’un XIV’üncü Kongre’ye sunduğu rapor

Kongre’nin saygıdeğer delegeleri! …

Sanırım kongre delegeleri, benim, başkanımız Aleksandr Lukaşenko’nun Belarus halkına ve Belarus Cumhuriyeti Milli Meclisi’ne yıllık seslenişinde yaptığı değerlendirme, vargı ve önerilerini bütün ve tam olarak destekleme önerimle mutabık kalacaklardır.

Lukaşenko’nun keskinleşen problemlerle ilgili halkla ilkesel, dürüst ve objektif konuşması, dünyada ve Belarus’ta meydana gelen olayları derin ve profesyonel analizi, biz komünistlere, konulan ödevlerin yerine getirilmesinin dolaysız katılımcıları olma, en önemlisi de emekçilerin, ülkenin egemenlik ve bağımsızlığını savunmak için seferber edilmesini sağlama yükümlülüğü yüklüyor.

Her Belarus’un, ülkemizin geleceğini, halkının ve ailesinin refahını düşünen her bir insanın yurtsever olduğuna, Başkan’ın şu çağrılarına kayıtsız ve umarsız kalamayacağına eminim:

— halkımızın birliğini güçlendirme;

— tarihi hakikat için ilkesel bir mücadele yürütme ve gençliğimizi bu mücadelede eğitme;

— Belarus ekonomisinin potansiyelini katlama, halka ait milli zenginlikleri koruma;

— kadınların, ihtiyarların ve çocukların savunulacağı sosyal adalet devletinin inşasına devam etme;

— bağımsız bir dış siyaset sürdürme, sadece Belarus halkına, onun tercih ve geleneklerine saygı duyanlarla açık bir diyalog yürütme;

— devletin savunma kapasitesini yükseltme, Belarus topraklarında barışı koruma ve onu ne pahasına olursa olsun savunmaya hazır olma.

Referandumda yeni anayasanın kabulü, Başkan’ın seslenişine konulan egemenlik ve bağımsızlığı güçlendirme ödevleri, devlet inşasında yeni bir etap başlatıyor.

Demokrasinin geliştirilmesi ve yetkilerin iktidar organları arasında paylaştırılması, halk egemenliğinin sağlamlaştırılması, anayasal Belarus Halk Meclisi’nin kurulması, devlet iktidarının halk önünde sorumluluğunun artırılması ve sosyal adalet siyasetinin güçlendirilmesi etabı.

Sivil toplumun siyasi yapılanması ve geliştirilmesi, bütün hukuki yasama ve yargı alanının anayasanın gereklerine uygun olarak yürütülmesi etabı.

Birlik Devleti oluşturma süreci yeni bir aşamaya girdi, iktisadi entegrasyon bölgesel seviyede de derinleşiyor, Belarus ve Rusya arasında ticaret hacmi büyüyor, savunma kapasitesi yükseliyor.

Başkanların düzenli görüşmeleri, keza hükümetler ve Devlet Duması ile Halk Meclisi bünyesinde parlamenterler seviyesindeki görüşmeler, Birlik Devleti’nin kuruluşu südecini somu eylemlerle tamamlıyor, güveni güçlendiriyor ve halkların planların, Belarus ve Rusya halklarının birlik umutlarının gerçekliğine umudunu esinliyor.

Kongremizin önemi, şiddetle gerginleşen uluslararası ortam tarafından da tayin olunuyor. ABD’nin, kolektif batının, NATO’nun saldırgan siyaseti, dünya siyasi haritasının yeni baştan yapılması girişiminin sonucudur; bunun hedefi, ABD’nin ve Ulusötesi Ortaklık’ın dünya arenasında hâkimiyetinin sağlanmasıdır.

Siyasetin ve ekonominin militarizasyonu, “renkli devrimler” üzerinden kukla devletlerin kurulması, bölgesel askeri çatışmalar ve NATO’nun doğuya ilerlemesi, gerçek anlamda üçüncü dünya savaşına yaklaşıyor.

ABD, Ukrayna’da faşist bir devlet inşa etti, Rusya ile askeri çatışma başlattı; Rusofobi siyasetini hayata geçirmek için neofaşistleri ve neonazileri, ruhbanın (kanonik ortodoksi) yok edilmesini, kendi yurttaşlarına karşı terörü, “hümaniter” ırkçılık ve yapısal milliyetçilik siyasetlerini kullanarak Ukrayna’yı Rusya ve Belarus’a karşı mücadelenin köprübaşına dönüştürdü.

Sınırlarımızda dişlerine kadar silahlı NATO askerleri ökçelerini vuruyorlar, ABD’nin Polonyalı, Letonyalı, Litvanyalı ve Estonyalı plebleri kasalarını bizim topraklarımızdan ele geçirme planları yapıyorlar, çitler inşa ediyor ve sınırları kapatıyorlar; onların Amerikalılar tarafından yerleştirilmiş siyasi kuklaları ise laflarından utanmadan Belarus halkına küstahça hakaret ediyorlar.

Ukrayna’daki vahşi faşist rejim ve onun istihbarat organları Belarus milliyetçilerine silah veriyor, onları ülkemiz topraklarında silahlı provokasyonlara ve terörist eylemlere hazırlıyorlar. Açıktır ki Ukrayna tarafından bizim bağımsızlığımıza karşı kasıtlı, saldırgan bir siyaset izleniyor.

Bütün tebarüzleriyle çağdaş faşizme karşı mücadeleyi örgütleme görevi, partimizin önünde olanca yakıcılığıyla dikilmiştir. Bir ideoloji olarak olduğu kadar Belarus’ta kendine yer bulan milliyetçi önyargılar ve çarpıklıklar olarak da milliyetçiliğe karşı mücadele.

İkinci Dünya Savaşı’nın ve Büyük Anavatan Savaşı’nın sonuçları, açık ve seçik olarak, faşizmin ancak komünistlerin yönetiminde, cephelerde ve cephegerisinde, gerilla birliklerinde ve yeraltı örgütlerinde mücadele yürüterek yenilebileceğini göstermiştir. Komünistler bugün de bu mücadelenin başına geçmekle yükümlüler. Yarın yapılacak olan Uluslararası Antifaşist Forumu, bunun tanığıdır. …

Bu ödevin teorik, tarihi ve pratik meselelerinde sosyal adalet devletinin inşası programının hayata geçirilmesinin siyasi garantörü olmakla yükümlüyüz. Belarus halkı ve Başkan bize güvenebilir.

Ücretli işçilerin menfaatlerini savunuyoruz, buysa Belarus halkının ezici çoğunluğudur; dedelerimizin ve babalarımızın fikir ve geleneklerinin takipçileriyiz; Belarus Cumhuriyeti’nin kalkınması için çağdaş bir sosyal-iktisadi program öneriyoruz; bunun pek çok tezi Başkan’ın programında yansımasını buldu.

Delege yoldaşlar! Sovyetler Birliği’nin canice yıkılmasından ve kapitalizmin restorasyonundan sonra biz, post-Sovyet coğrafyasında elverişli şartlarda çalışan, siyasi baskı ve takibata maruz kalmayan, programını özgürce hayata geçirme imkânına sahip biricik partiyiz.

Bu durum bize özel bir sorumluluk yüklüyor: parti faaliyetini marksizm-leninizmin yaratıcı şekilde geliştirilmesi temelinde hızlandırılmış bir tempoyla modernize etmek ve partiyi çağın zorluklarına uygun olarak yeni, nitelikli bir seviyeye çıkmaya hazırlamak.

Eğer partiyi toplum hayatının, sivil toplum yapısının bütün alanlarına, her bir aileye nüfuz ettirmezsek, parti hücrelerini her bir yerleşim yerinde, emek kolektifinde kurmazsak, yurtsever partilerle, sendikalarla, gazi, kadın ve diğer hareketlerle sıkı, pratik ilişkiler tesis etmezsek, mevcut siyasi anın diğer pek çok görevi gibi bunu yapmak da çok zordur.

Partinin modernizasyonu, parti örgütlerinde ve yönetici organlarda yeni, genç yüzler demektir. Bu, parti içi demokrasinin fraksiyonlara izin vermeksizin geliştirilmesidir. Demokratik merkeziyetçilik ilkelerinin titiz bir şekilde gözetilmesidir. Bu, enformasyon alanında bütün çağdaş gelişmeleri kullanarak ve yapay zekâ teknolojilerinin kullanımıyla uzmanlaşmadır. Bu, Belarus toplumunun bütün kesimleriyle aralıksız bir iletişimdir.

Partinin modernizasyonu her şeyden önce, örgütümüzü bir eylem partisine çeviren ideolojik ve örgütsel birliğin sağlanmasında kompleks bir yaklaşımdır.

Siyasi eğitim ve parti üyelerimizin hızlı bilgilendirmesi olmaksızın, her birimizin halk kitlelerini sınıf menfaatleri için mücadelede birleştirme yönünde aktif tutumu olmaksızın bu çok güçtür.

Dolayısıyla, partinin örgütsel yönetimi meselesi, konulan hedeflere varılması için eylemlerimizin bütünlüğü meselesi, bu köklü meseledir.

Saygıdeğer yoldaşlar!

Bildiğiniz gibi yeni anayasanın kabulü ve siyasi partiler ve sosyal birlikler kanununa getirilen değişiklikler, tüzüğün yeni bir redaksiyonu ve Belarus Komünist Partisi’ni belirtilen şekilde yeniden tescil etme meselesini incelememizi gerekli kılıyor.

Belarus Cumhuriyeti’nde şu kanunlar kabul edildi: “Siyasi partilerin ve diğer sosyal birliklerin faaliyetleri meselesiyle ilgili kanunlarda değişiklik”, “Belarus Halk Meclisi kanunu”, “Sivil toplum kanunu”. Bu nedenle Belarus Komünist Partisi tüzüğünde değişiklikler ve tüzüğe ekler yapma zarureti doğdu. …

Saygıdeğer delegeler! Sanırım kongrede, MK’dan en yeni üyeye kadar bütün seviyelerde, siyasi faaliyetimizde ideolojik çalışmaya yönelik yaklaşımları da eleştirel şekilde analiz etmek zaruridir.

Partimizin örgütsel birliği, ideolojik faaliyette leninist ilkelerin kitleler arasındaki çalışmamıza her gün ne kadar eşlik ettiğine bağlıdır.

2020 olayları, halk kitlelerinde kapitalist ideolojiye yönelik tahammülsüzlüğü şekillendirme zaruretini keskin bir şekilde gösterdi. İşçinin sınıf düşmanının, bağımsızlığımızın düşmanının ideolojisine yönelik tahammülsüzlük.

Ukrayna’da askeri çarpışmanın patlak vermesinin, muhtelif emperyalist askeri blokların kurulmasının, NATO’nun genişlemesinin, siyaset ve ekonominin militarizasyonunun kimin menfaatine olduğu, dünya haritasının yeni baştan siyasi ve askeri olarak çizilmesinin kimin menfaatine olduğu sorusunda bize cevap veren, uluslararası ve yerel siyasi ortamda olayların sınıfsal değerlendirmesindeki partililiktir.

Belarus Cumhuriyeti işçilerine uluslararası sermayenin neden saldırgan bir siyaset izlediğini açıklama, uyanıklık ve en önemlisi de düşman burjuva ideolojisiyle uzlaşmazlık gösterme imkânını bize veren tam da bu sınıfsal yaklaşımdır.

Yoldaşlarımızın, ideolojik düşmanlarımız tarafından, öncelikle de Belarus milliyetçilerinin halkı, bilhassa da gençliği aptallaştırmak ve dumura uğratmak hedefiyle çarpıttıkları tarihin ve tarihi olayların doğrusunu aktif, bilimsel bir şekilde gösterdiklerini belirtmek ve bunun için onlara teşekkür etmek isterim. …

Çalışmamızda yeni yaklaşımlar, Lenin’in “burjuvazinin diplomalı uşakları” diye andığı burjuva ideologlarının toplumumuzda muhtelif görüş açılarının bulunduğunu, “beşinci kolun” olduğunu bilerek kapitalist düzeni güzellediklerini, bu düzenin hayali avantajlarının her türlü propagandasını yaptıklarını, ama emekçilerin canavarca sömürüsü, işsizlik, kapitalist üretim biçiminin doğurduğu sistemsel krizlerin kaçınılmazlığına dair hakikati suskunlukla geçiştirdiklerini, istila savaşlarını ve devlet terörizmini haklı gösterdiklerini, ırkçılık, milliyetçilik, halklar arasında düşmanlık tohumları ektiklerini dikkate almayı gerektiriyor.

Çağdaş iletişim vasıtalarını, öncelikle de internet ve sosyal ağları kullanarak, dezenformasyonun zehirli oklarıyla insanların, öncelikle de gençlerin akıllarını çeliyorlar.

Belarus milliyetçileri bu işte, 2020 olaylarının gösterdiği gibi, onların en iyi yardımcıları, kendi halkının en berbat düşmanları.

ABD emperyalistleri onları ülkedeki yurttaşları bölmek ve aralarında husumetler uyandırmak için kullanıyorlar, dil ve kültür meselelerinde milli hırgürü teşvik ediyorlar.

Her tür burjuva-liberal milliyetçiliği (aslında dizginlerinden boşanmış neofaşizm) kaçınılmaz olarak işçilerin arasına kafa karışıklığı ve yalpalama getiriyor, halkımızın egemenlik ve bağımsızlık, refah ve barış davasına korkunç zararlar veriyor.

Belarus halkının boynuna ulusötesi korporasyonların ilmeğini uzatan, milliyetçiliğin ta kendisi; milliyetçilik bir aptallaştırma, uyuşturma, ahlaki çürütme aracı, başta genç kuşağı, SSCB’de doğmamış olan kuşağı yozlaştırma aracı olarak kullanılıyor.

Bir milletin diğerinin, bir milli kültür diğerinin karşısına konulması, ne şekilde olursa olsun, kaçınılmaz olarak neonazizme evrilen burjuva milliyetçiliğidir. Ve biz, Belarus komünistleri, bu muzır burjuva ideolojisiyle, milliyetçiliğin karşısına enternasyonalizmi koyarak, işçinin bilincinin milliyetçi hezeyanlarla sise bürünmesine izin vermeyerek uzlaşmaz bir mücadele yürütmek zorundayız.

Belarus halkının hakikate, sosyal süreçlerin ve hayatımızdaki olguların derin ve çok yönlü analizine ihtiyacı var. Parti içi enformasyon akışı sistemi geliştirmeli, bunu işlevsel kılmalıyız. Propagandamız ve ajitasyonumuz hakikati sunmalı. Zorluklar ve noksanlar hakkında objektif konuşmalı, bunların nedenlerini ve somut suçluları açığa çıkarmalıyız. …

İdeolojik çalışmanın somutlanması ve etkinliğinin yükseltilmesi, bizden, eğitim işine kompleks bir yaklaşım göstermemizi gerektiriyor. …

Aleksandr Lukaşenko’nun seslenişinde tespit ettiği ödevlerin yerine getirilmesi için bütün etkinlikleri emek ve sosyal aktiviteyi, sosyal ve iktisadi ödevlerin yerine getirilmesinde seferberliğin yükseltilmesine tabi kılmalıyız. Her işçi, köylü, öğrenci, bilim insanı, yaratıcı entelijensiyanın her temsilcisi, en önemli meselenin çözümünün, yani istikrarlı bir iktisadi büyümenin, siyasi bağımsızlığın onun tutumuna bağlı olduğunu ve bunun da onun ve ailesinin, bütün Belarus halkının hayat seviyesinin yükseltilmesi demek olduğunu anlamalıdır. …

Dünya Basını

Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Yayınlanma

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.

Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.

Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.

Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.

“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.

Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:

“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”

Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:

“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”

“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”

Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.

Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:

“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”

Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:

“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”

“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”

ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:

“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”

Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:

“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”

“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”

Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:

“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”

Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.

Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Yayınlanma

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.

El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.

“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”

El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.

Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.

Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.

Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.

ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.

“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.

ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.

“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”

Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.

El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.

Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.

“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.

Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.

Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.

“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”

Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.

Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.

El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.

Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.

“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.

ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.

Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.

“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”

Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.

Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.

El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.

Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.

El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.

İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.

Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.

Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.

“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”

Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.

Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.

Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.

ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.

Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.

Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.

“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”

El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.

Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.

“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.

Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.

“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”

ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.

“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.

Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.

ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.

Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.

Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.

“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.

Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.

Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.

“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.

Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.

Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.

“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”

Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.

23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.

El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.

“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.

Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.

Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yayınlanma

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.

Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.

Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.

Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.

Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.

“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”

Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:

“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”

ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.

“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”

Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.

JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.

Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.

“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”

Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.

İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:

“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”

Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.

Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.

“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”

Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.

Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:

“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”

Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.

“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”

Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.

Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.

Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:

“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”

Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English