Bizi Takip Edin

Dünya Basını

“Milliyetçiliğin karşısına enternasyonalizmi koyacağız”

Avatar photo

Yayınlanma

Aşağıda, Belarus Komünist Partisi Birinci Sekreteri Aleksey Sokol’un 21 Nisan’da XIV’üncü Kongre’ye sunduğu raporun çevirisi bulunuyor. Bu kongrenin açılışının ertesi günü Minsk’te Uluslararası Antifaşist Forum da toplandı.

Belarus’taki gelişmeler özel bir dikkatle incelenmeyi hak ediyor. Kongre raporu ve ona dair şu görece uzun not, bu incelemeye bir girizgâh olarak değerlendirilmeli.

Belarus KP MK’nın kongre raporunda şu noktalar özellikle önemli:

1) Parti, açıkça Lukaşenko yanlısı bir tutum takınıyor. Raporda adeta, Lukaşenko’nun Komünist Partisi iktidarını temsil ettiği gibi bir tablo çiziliyor. Bu, iki soruyu doğurur. Birincisi, Lukaşenko iktidarı gerçekten işçi sınıfı iktidarı mı? Tartışmalı bir iddia, ancak tamamen yanlış değil. Zira Lukaşenko iktidarını, hangi sınıfların menfaatlerinin ağır bastığına bakarak dönemlere ayırmak gerek. Bunun ayrıntılarına daha sonra gireceğim. Her halükârda, bu ilk sorunun cevabından şu ikinci soruya varılır: Belarus’ta komünist hareketin örgütlenmesi ve yaygınlaşması için elverişli şartlar var mı? Evet, var; Lukaşenko iktidarı işçi sınıfının ve solun örgütlenmesi için son derece elverişli şartlar yaratıyor. Gerçekten de Belarus, Sovyet sonrası Lukaşenkolu tarihi boyunca solun, sosyalistlerin, komünistlerin hiçbir şekilde kovuşturmaya, soruşturmaya, engellemeye maruz kalmadığı tek post-Sovyet ülkesidir.

2) Belarus Komünist Partisi, Rusya ile “Birlik Devleti” girişimini savunuyor. Şimdilik şu kadarını not etmekle yetinmek gerek: “Birlik Devleti” denen şey, hiç değilse teorik veya hukuki olarak Belarus’un siyasi egemenliğini ortadan kaldırmıyor. Eğer AB’nin Avrupa Komisyonu adını taşıyan son derece antidemokratik hatta (Roma tribünlerini bile kıskandıracak kadar) diktatoryal yönetimini hatırlayacak olursak “Birlik Devleti” gerçekte AB’den çok daha gevşek bir “birliği” temsil ediyor. Dolayısıyla Belarus Komünist Partisi’nin “Birlik Devletinden” yana oluşu, onun Kremlin’e angaje olduğu anlamına gelmez.

3) MK’nın raporu çok açık bir şekilde, benim “devlet fetişizmi” dediğim bir olgunun izlerini taşıyor. Devletin fetişleştirilmesi bir Sovyet anlayışıdır ve post-Sovyet coğrafyasında bunun ideolojik olarak ortadan kaldırılması mümkün değildir. Bu bir nesnellik. Post-Sovyet ülkelerinin komünist partilerine bu nesnellik içinde bakmak gerekir. Kaldı ki, kapitalist restorasyon süreci devletin parçalanmasının korkunç sonuçlarını, sadece soygun ve talanın gemi ağzına almasında değil örgütsüz halkla yeni yeşeren oligarklara çalışan çeteler arasında adeta yerel, lokalize iç savaşlar şeklinde de öylesine yakıcı şekilde göstermiştir ki, bu fetişizmi büsbütün pekiştirmiştir. Dolayısıyla “devlet fetişizmi” sadece dudak bükmeyle geçiştirilen bir eleştiri konusu olmamalı ve bu açıdan da değerlendirilmelidir. Buna bir de, Kiev rejiminin Fransa’dan Belarus’un DTED (Digital Terrain Elevation Data) verilerini istediğini ekleyelim. Bu, düşük yüksekliklerde hava saldırıları için hayati önem taşıyan bir veri seti. Paris bu veri setini vermeyi reddettiğini, ama rejimin “başka batılı ülkelere başvurduğunu” sızdırdı. Demek ki Belarus KP, gelişmeleri, Baltık ülkeleri ve Polonya’dan başka Kiev rejiminin de ülkeye karşı saldırı hazırlığı olarak değerlendiriyor.

4) Belarus Komünist Partisi’nin özellikle 2020’de Belarus’ta neoliberal karşı devrim girişiminin ardından teyakkuz halinde olduğu anlaşılıyor. Bu karşı devrimin en başarılı örneği olan Kiev rejimini de doğru değerlendiriyor. (Bu karşı devrim girişimi sırasında olayları YDH ve Sendika.org’da bir dizi yazı ve çeviriyle değerlendirmiştim.)

5) Raporda benim en çok dikkatimi çeken, “siyaset ve ekonominin militarizasyonundan” söz ettiği satırlar oldu. Ben 24 Şubat’tan bu yana çatışmaların doğrudan doğruya bu amaca hizmet ettiğini ve kaçınılmaz olarak bu sürecin derinleşeceğini vurguladım ve bunu teorik açıdan da incelemeye çalıştım; bununla birlikte takip edebildiğim kadarıyla aynı fikirde olan pek az kimse vardı. Avrupa solunda sözgelimi Yeşillerin Alman savaş sanayisiyle ilişkisine dair yazılar yayınlandı; ancak bunun siyasi-teorik sonuçlarını, en önemlisi siyasi militarizasyonu ve bunun (yazılarımda değinmeye çalıştığım gibi) faşistleşme sürecini tamamlayacağını kanıtlayan değerlendirmeler görmedim. Doğrusu bu neredeyse aritmetik doğrunun Belarus’ta da dile getirilmesi şaşırtıcı ve dahası, Belarus solunun feraseti açısından umut verici.

6) Raporda en çok dikkatimi çeken ikinci nokta, okurun da hemen fark edeceği gibi, milliyetçiliğe karşı mücadele çağrısı. Milliyetçilik Belarus toplumunda bir tehdit veya hiç değilse potansiyel bir tehdit olarak görülüyor. Bu milliyetçilik 2020’deki neoliberal karşı devrim girişiminde Rusya ve Rus halkıyla düşmanlık vasıtası olarak kullanıldı. İkincisi, Belarus’un Sovyet toplumu içindeki antifaşist mücadele tarihini karartıyor, hatta bunun yerine faşist işbirlikçiliğini geçiriyor. Oysa, mesela Ukrayna’da nazi işbirlikçiliği çok köklü olduğu ve 1950’lerin ortasına kadar silahlı saldırılarda bulunabilecek gücünü koruduğu halde Belarus’ta böyle bir işbirlikçilik neredeyse hiç olmamıştır. Üçüncüsü, bu milliyetçilik solun sınıf siyasetinin karşısına sınıf işbirlikçiliğini geçiriyor. Demek ki Belarus milliyetçiliği, tıpkı Ukrayna milliyetçiliği gibi, yıkıcı ve işbirlikçi bir rol oynuyor. 

Belarus Komünist Partisi Birinci Sekreteri Aleksey Sokol’un XIV’üncü Kongre’ye sunduğu rapor

Kongre’nin saygıdeğer delegeleri! …

Sanırım kongre delegeleri, benim, başkanımız Aleksandr Lukaşenko’nun Belarus halkına ve Belarus Cumhuriyeti Milli Meclisi’ne yıllık seslenişinde yaptığı değerlendirme, vargı ve önerilerini bütün ve tam olarak destekleme önerimle mutabık kalacaklardır.

Lukaşenko’nun keskinleşen problemlerle ilgili halkla ilkesel, dürüst ve objektif konuşması, dünyada ve Belarus’ta meydana gelen olayları derin ve profesyonel analizi, biz komünistlere, konulan ödevlerin yerine getirilmesinin dolaysız katılımcıları olma, en önemlisi de emekçilerin, ülkenin egemenlik ve bağımsızlığını savunmak için seferber edilmesini sağlama yükümlülüğü yüklüyor.

Her Belarus’un, ülkemizin geleceğini, halkının ve ailesinin refahını düşünen her bir insanın yurtsever olduğuna, Başkan’ın şu çağrılarına kayıtsız ve umarsız kalamayacağına eminim:

— halkımızın birliğini güçlendirme;

— tarihi hakikat için ilkesel bir mücadele yürütme ve gençliğimizi bu mücadelede eğitme;

— Belarus ekonomisinin potansiyelini katlama, halka ait milli zenginlikleri koruma;

— kadınların, ihtiyarların ve çocukların savunulacağı sosyal adalet devletinin inşasına devam etme;

— bağımsız bir dış siyaset sürdürme, sadece Belarus halkına, onun tercih ve geleneklerine saygı duyanlarla açık bir diyalog yürütme;

— devletin savunma kapasitesini yükseltme, Belarus topraklarında barışı koruma ve onu ne pahasına olursa olsun savunmaya hazır olma.

Referandumda yeni anayasanın kabulü, Başkan’ın seslenişine konulan egemenlik ve bağımsızlığı güçlendirme ödevleri, devlet inşasında yeni bir etap başlatıyor.

Demokrasinin geliştirilmesi ve yetkilerin iktidar organları arasında paylaştırılması, halk egemenliğinin sağlamlaştırılması, anayasal Belarus Halk Meclisi’nin kurulması, devlet iktidarının halk önünde sorumluluğunun artırılması ve sosyal adalet siyasetinin güçlendirilmesi etabı.

Sivil toplumun siyasi yapılanması ve geliştirilmesi, bütün hukuki yasama ve yargı alanının anayasanın gereklerine uygun olarak yürütülmesi etabı.

Birlik Devleti oluşturma süreci yeni bir aşamaya girdi, iktisadi entegrasyon bölgesel seviyede de derinleşiyor, Belarus ve Rusya arasında ticaret hacmi büyüyor, savunma kapasitesi yükseliyor.

Başkanların düzenli görüşmeleri, keza hükümetler ve Devlet Duması ile Halk Meclisi bünyesinde parlamenterler seviyesindeki görüşmeler, Birlik Devleti’nin kuruluşu südecini somu eylemlerle tamamlıyor, güveni güçlendiriyor ve halkların planların, Belarus ve Rusya halklarının birlik umutlarının gerçekliğine umudunu esinliyor.

Kongremizin önemi, şiddetle gerginleşen uluslararası ortam tarafından da tayin olunuyor. ABD’nin, kolektif batının, NATO’nun saldırgan siyaseti, dünya siyasi haritasının yeni baştan yapılması girişiminin sonucudur; bunun hedefi, ABD’nin ve Ulusötesi Ortaklık’ın dünya arenasında hâkimiyetinin sağlanmasıdır.

Siyasetin ve ekonominin militarizasyonu, “renkli devrimler” üzerinden kukla devletlerin kurulması, bölgesel askeri çatışmalar ve NATO’nun doğuya ilerlemesi, gerçek anlamda üçüncü dünya savaşına yaklaşıyor.

ABD, Ukrayna’da faşist bir devlet inşa etti, Rusya ile askeri çatışma başlattı; Rusofobi siyasetini hayata geçirmek için neofaşistleri ve neonazileri, ruhbanın (kanonik ortodoksi) yok edilmesini, kendi yurttaşlarına karşı terörü, “hümaniter” ırkçılık ve yapısal milliyetçilik siyasetlerini kullanarak Ukrayna’yı Rusya ve Belarus’a karşı mücadelenin köprübaşına dönüştürdü.

Sınırlarımızda dişlerine kadar silahlı NATO askerleri ökçelerini vuruyorlar, ABD’nin Polonyalı, Letonyalı, Litvanyalı ve Estonyalı plebleri kasalarını bizim topraklarımızdan ele geçirme planları yapıyorlar, çitler inşa ediyor ve sınırları kapatıyorlar; onların Amerikalılar tarafından yerleştirilmiş siyasi kuklaları ise laflarından utanmadan Belarus halkına küstahça hakaret ediyorlar.

Ukrayna’daki vahşi faşist rejim ve onun istihbarat organları Belarus milliyetçilerine silah veriyor, onları ülkemiz topraklarında silahlı provokasyonlara ve terörist eylemlere hazırlıyorlar. Açıktır ki Ukrayna tarafından bizim bağımsızlığımıza karşı kasıtlı, saldırgan bir siyaset izleniyor.

Bütün tebarüzleriyle çağdaş faşizme karşı mücadeleyi örgütleme görevi, partimizin önünde olanca yakıcılığıyla dikilmiştir. Bir ideoloji olarak olduğu kadar Belarus’ta kendine yer bulan milliyetçi önyargılar ve çarpıklıklar olarak da milliyetçiliğe karşı mücadele.

İkinci Dünya Savaşı’nın ve Büyük Anavatan Savaşı’nın sonuçları, açık ve seçik olarak, faşizmin ancak komünistlerin yönetiminde, cephelerde ve cephegerisinde, gerilla birliklerinde ve yeraltı örgütlerinde mücadele yürüterek yenilebileceğini göstermiştir. Komünistler bugün de bu mücadelenin başına geçmekle yükümlüler. Yarın yapılacak olan Uluslararası Antifaşist Forumu, bunun tanığıdır. …

Bu ödevin teorik, tarihi ve pratik meselelerinde sosyal adalet devletinin inşası programının hayata geçirilmesinin siyasi garantörü olmakla yükümlüyüz. Belarus halkı ve Başkan bize güvenebilir.

Ücretli işçilerin menfaatlerini savunuyoruz, buysa Belarus halkının ezici çoğunluğudur; dedelerimizin ve babalarımızın fikir ve geleneklerinin takipçileriyiz; Belarus Cumhuriyeti’nin kalkınması için çağdaş bir sosyal-iktisadi program öneriyoruz; bunun pek çok tezi Başkan’ın programında yansımasını buldu.

Delege yoldaşlar! Sovyetler Birliği’nin canice yıkılmasından ve kapitalizmin restorasyonundan sonra biz, post-Sovyet coğrafyasında elverişli şartlarda çalışan, siyasi baskı ve takibata maruz kalmayan, programını özgürce hayata geçirme imkânına sahip biricik partiyiz.

Bu durum bize özel bir sorumluluk yüklüyor: parti faaliyetini marksizm-leninizmin yaratıcı şekilde geliştirilmesi temelinde hızlandırılmış bir tempoyla modernize etmek ve partiyi çağın zorluklarına uygun olarak yeni, nitelikli bir seviyeye çıkmaya hazırlamak.

Eğer partiyi toplum hayatının, sivil toplum yapısının bütün alanlarına, her bir aileye nüfuz ettirmezsek, parti hücrelerini her bir yerleşim yerinde, emek kolektifinde kurmazsak, yurtsever partilerle, sendikalarla, gazi, kadın ve diğer hareketlerle sıkı, pratik ilişkiler tesis etmezsek, mevcut siyasi anın diğer pek çok görevi gibi bunu yapmak da çok zordur.

Partinin modernizasyonu, parti örgütlerinde ve yönetici organlarda yeni, genç yüzler demektir. Bu, parti içi demokrasinin fraksiyonlara izin vermeksizin geliştirilmesidir. Demokratik merkeziyetçilik ilkelerinin titiz bir şekilde gözetilmesidir. Bu, enformasyon alanında bütün çağdaş gelişmeleri kullanarak ve yapay zekâ teknolojilerinin kullanımıyla uzmanlaşmadır. Bu, Belarus toplumunun bütün kesimleriyle aralıksız bir iletişimdir.

Partinin modernizasyonu her şeyden önce, örgütümüzü bir eylem partisine çeviren ideolojik ve örgütsel birliğin sağlanmasında kompleks bir yaklaşımdır.

Siyasi eğitim ve parti üyelerimizin hızlı bilgilendirmesi olmaksızın, her birimizin halk kitlelerini sınıf menfaatleri için mücadelede birleştirme yönünde aktif tutumu olmaksızın bu çok güçtür.

Dolayısıyla, partinin örgütsel yönetimi meselesi, konulan hedeflere varılması için eylemlerimizin bütünlüğü meselesi, bu köklü meseledir.

Saygıdeğer yoldaşlar!

Bildiğiniz gibi yeni anayasanın kabulü ve siyasi partiler ve sosyal birlikler kanununa getirilen değişiklikler, tüzüğün yeni bir redaksiyonu ve Belarus Komünist Partisi’ni belirtilen şekilde yeniden tescil etme meselesini incelememizi gerekli kılıyor.

Belarus Cumhuriyeti’nde şu kanunlar kabul edildi: “Siyasi partilerin ve diğer sosyal birliklerin faaliyetleri meselesiyle ilgili kanunlarda değişiklik”, “Belarus Halk Meclisi kanunu”, “Sivil toplum kanunu”. Bu nedenle Belarus Komünist Partisi tüzüğünde değişiklikler ve tüzüğe ekler yapma zarureti doğdu. …

Saygıdeğer delegeler! Sanırım kongrede, MK’dan en yeni üyeye kadar bütün seviyelerde, siyasi faaliyetimizde ideolojik çalışmaya yönelik yaklaşımları da eleştirel şekilde analiz etmek zaruridir.

Partimizin örgütsel birliği, ideolojik faaliyette leninist ilkelerin kitleler arasındaki çalışmamıza her gün ne kadar eşlik ettiğine bağlıdır.

2020 olayları, halk kitlelerinde kapitalist ideolojiye yönelik tahammülsüzlüğü şekillendirme zaruretini keskin bir şekilde gösterdi. İşçinin sınıf düşmanının, bağımsızlığımızın düşmanının ideolojisine yönelik tahammülsüzlük.

Ukrayna’da askeri çarpışmanın patlak vermesinin, muhtelif emperyalist askeri blokların kurulmasının, NATO’nun genişlemesinin, siyaset ve ekonominin militarizasyonunun kimin menfaatine olduğu, dünya haritasının yeni baştan siyasi ve askeri olarak çizilmesinin kimin menfaatine olduğu sorusunda bize cevap veren, uluslararası ve yerel siyasi ortamda olayların sınıfsal değerlendirmesindeki partililiktir.

Belarus Cumhuriyeti işçilerine uluslararası sermayenin neden saldırgan bir siyaset izlediğini açıklama, uyanıklık ve en önemlisi de düşman burjuva ideolojisiyle uzlaşmazlık gösterme imkânını bize veren tam da bu sınıfsal yaklaşımdır.

Yoldaşlarımızın, ideolojik düşmanlarımız tarafından, öncelikle de Belarus milliyetçilerinin halkı, bilhassa da gençliği aptallaştırmak ve dumura uğratmak hedefiyle çarpıttıkları tarihin ve tarihi olayların doğrusunu aktif, bilimsel bir şekilde gösterdiklerini belirtmek ve bunun için onlara teşekkür etmek isterim. …

Çalışmamızda yeni yaklaşımlar, Lenin’in “burjuvazinin diplomalı uşakları” diye andığı burjuva ideologlarının toplumumuzda muhtelif görüş açılarının bulunduğunu, “beşinci kolun” olduğunu bilerek kapitalist düzeni güzellediklerini, bu düzenin hayali avantajlarının her türlü propagandasını yaptıklarını, ama emekçilerin canavarca sömürüsü, işsizlik, kapitalist üretim biçiminin doğurduğu sistemsel krizlerin kaçınılmazlığına dair hakikati suskunlukla geçiştirdiklerini, istila savaşlarını ve devlet terörizmini haklı gösterdiklerini, ırkçılık, milliyetçilik, halklar arasında düşmanlık tohumları ektiklerini dikkate almayı gerektiriyor.

Çağdaş iletişim vasıtalarını, öncelikle de internet ve sosyal ağları kullanarak, dezenformasyonun zehirli oklarıyla insanların, öncelikle de gençlerin akıllarını çeliyorlar.

Belarus milliyetçileri bu işte, 2020 olaylarının gösterdiği gibi, onların en iyi yardımcıları, kendi halkının en berbat düşmanları.

ABD emperyalistleri onları ülkedeki yurttaşları bölmek ve aralarında husumetler uyandırmak için kullanıyorlar, dil ve kültür meselelerinde milli hırgürü teşvik ediyorlar.

Her tür burjuva-liberal milliyetçiliği (aslında dizginlerinden boşanmış neofaşizm) kaçınılmaz olarak işçilerin arasına kafa karışıklığı ve yalpalama getiriyor, halkımızın egemenlik ve bağımsızlık, refah ve barış davasına korkunç zararlar veriyor.

Belarus halkının boynuna ulusötesi korporasyonların ilmeğini uzatan, milliyetçiliğin ta kendisi; milliyetçilik bir aptallaştırma, uyuşturma, ahlaki çürütme aracı, başta genç kuşağı, SSCB’de doğmamış olan kuşağı yozlaştırma aracı olarak kullanılıyor.

Bir milletin diğerinin, bir milli kültür diğerinin karşısına konulması, ne şekilde olursa olsun, kaçınılmaz olarak neonazizme evrilen burjuva milliyetçiliğidir. Ve biz, Belarus komünistleri, bu muzır burjuva ideolojisiyle, milliyetçiliğin karşısına enternasyonalizmi koyarak, işçinin bilincinin milliyetçi hezeyanlarla sise bürünmesine izin vermeyerek uzlaşmaz bir mücadele yürütmek zorundayız.

Belarus halkının hakikate, sosyal süreçlerin ve hayatımızdaki olguların derin ve çok yönlü analizine ihtiyacı var. Parti içi enformasyon akışı sistemi geliştirmeli, bunu işlevsel kılmalıyız. Propagandamız ve ajitasyonumuz hakikati sunmalı. Zorluklar ve noksanlar hakkında objektif konuşmalı, bunların nedenlerini ve somut suçluları açığa çıkarmalıyız. …

İdeolojik çalışmanın somutlanması ve etkinliğinin yükseltilmesi, bizden, eğitim işine kompleks bir yaklaşım göstermemizi gerektiriyor. …

Aleksandr Lukaşenko’nun seslenişinde tespit ettiği ödevlerin yerine getirilmesi için bütün etkinlikleri emek ve sosyal aktiviteyi, sosyal ve iktisadi ödevlerin yerine getirilmesinde seferberliğin yükseltilmesine tabi kılmalıyız. Her işçi, köylü, öğrenci, bilim insanı, yaratıcı entelijensiyanın her temsilcisi, en önemli meselenin çözümünün, yani istikrarlı bir iktisadi büyümenin, siyasi bağımsızlığın onun tutumuna bağlı olduğunu ve bunun da onun ve ailesinin, bütün Belarus halkının hayat seviyesinin yükseltilmesi demek olduğunu anlamalıdır. …

Dünya Basını

ABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor

Yayınlanma

Eski ABD New Jersey Yüksek Mahkemesi Yargıcı Andrew Napolitano’nun hazırlayıp sunduğu, uluslararası kamuoyunda ve bağımsız medya çevrelerinde geniş kitleler tarafından takip edilen “Judging Freedom” (Özgürlüğü Yargılamak) programı, Latin Amerika’da son dönemde yaşanan sarsıcı askeri, siyasi ve insani gelişmeleri ele aldı.

Programa konuk olan The Grayzone haber portalı muhabiri ve araştırmacı gazeteci Anya Parampil, Venezuela’da geçen hafta yaşanan iki büyük depremin ardından ortaya çıkan insani tabloyu ve Kolombiya’da tartışmalı bir süreçle sonuçlanan devlet başkanlığı seçimlerini değerlendirdi.

Kurumsal Darbe: Venezuela Nasıl Kurtarıldı? kitabının da yazarı olan Parampil, bölgedeki askeri hareketliliği, yaptırımların arama kurtarma çalışmalarına etkisini ve Washington yönetimi ile bölge ülkeleri arasındaki gizli diplomatik pazarlıkları çarpıcı bilgilerle izleyicilere aktardı.

Programda ilk olarak Venezuela’yı sarsan çifte depremin yol açtığı yıkımın boyutları ele alındı. Gazeteci Anya Parampil, resmi veriler ile sahadaki bağımsız gözlemler arasındaki büyük uçuruma dikkat çekerek söze başladı.

Venezuela hükümetinin ilk tahminlerine göre can kaybının 600 civarında olduğunu belirten Parampil, yeni verilerin bu sayının 900’e yaklaştığını gösterdiğini ifade etti.

Bağımsız sivil toplum kuruluşlarının ise kayıp sayısını çok daha yüksek tahmin ettiğini vurgulayan gazeteci, şu ifadeleri kullandı:

“Resmi istatistikler hala ölü sayısını 600 civarında gösteriyor ve binlerce insanın kayıp olduğunu bildiriyor. Ancak sahadaki diğer bağımsız gruplar bu sayının 50 bin civarında olabileceğini öne sürüyor. Bu durumun temel sebebi, depremlerin merkez üssü olan ve başkent Caracas yakınlarında bulunan La Guaira eyaletinin merkezinde yüzlerce binanın saniyeler içinde tamamen yerle bir olması. Ülkede saniyeler arayla iki büyük deprem meydana geldi. Bunlardan ilki Richter ölçeğine göre 7,2, hemen ardından gelen ikincisi ise 7,5 şiddetine ulaştı. Venezuela son bir asırdır bu ölçekte bir doğal afet görmedi.”

Parampil, La Guaira kentinin tarihi boyunca büyük felaketlerle karşılaştığını hatırlatarak, 1999 yılında yaşanan heyelan faciasına gönderme yaptı.

O dönemde aşırı yağışlar nedeniyle dağlardan kopan devasa çamur kütlelerinin on binlerce insanı denize sürüklediğini ifade eden deneyimli gazeteci, bugünkü felaketin altyapısal boyutu itibarıyla çok daha yıkıcı bir nitelik taşıdığını aktardı.

“Yaptırımlar enkaz altındaki insanları kurtarmayı engelledi”

Depremin hemen ardından başlayan arama kurtarma çalışmalarının, ABD tarafından uygulanan tek taraflı ekonomik yaptırımlar nedeniyle felç olduğunu belirten Parampil, bu durumun doğrudan can kayıplarını artırdığını savundu. Venezuela hükümetinin enkaz kaldırmak için gerekli ağır iş makinelerine erişemediğini söyleyen gazeteci, şunları kaydetti:

“Asıl sorun, ABD yaptırımlarının Venezuela’nın bu tür afet durumlarında ihtiyaç duyduğu ağır kaldırma ekipmanlarını ve iş makinelerini satın almasını engellemesi. Günlerce insanlar enkaz altında kurtarılmayı bekledi. Venezuela’nın elinde insanları kurtaracak ne kamyon ne de gerekli teknolojik donanım bulunuyordu. Arama kurtarma faaliyetlerinde ilk saatler hayati bir önem taşıyor. Eğer enkazlar düzgün bir şekilde kaldırılabilseydi, bugün hala hayatta olan pek çok insan kurtarılma şansı bulacaktı. Maalesef bu imkan sağlanamadı.”

Parampil, felaketin dördüncü gününde ancak komşu ülkelerden gelen yardımların sahaya ulaşabildiğini aktardı. El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gönderilen iş makineleri ve kamyonların bölgeye girmesiyle temizlik ve kurtarma çalışmalarının fiilen başlayabildiğini ifade etti.

Bu sürece kadar kurtarma ekiplerinin ellerindeki yetersiz imkanlarla adeta çaresiz kaldığını dile getiren Parampil, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Bugün nihayet El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gelen yardım kamyonlarını görüyoruz. Gerçek temizlik ve enkaz kaldırma çalışması henüz yeni başlıyor. Şimdiye kadar her şey durma noktasına gelmişti. Kurtarma görevlileri, beton blokları ve demir yığınlarını hareket ettirecek güce sahip olmadıklarından şikayet ediyordu. Bu kamyonların alınamaması tamamen ABD yaptırımlarının bir sonucu. ABD içindeki muhalif gruplar ise bu durumu sanki Venezuela hükümeti çok beceriksizmiş ve bu tür araçları hazırda tutmaktan acizmiş gibi sunarak propaganda yapıyor. Oysa bağımsız uzmanlar ve akademik çalışmalar, bu malzemelerin tedarik edilememesinin tek sorumlusunun yaptırımlar olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Şimdi sormak gerekiyor: Sırf o kamyonların ülkeye girişine izin vermediğimiz için kaç insan enkaz altında can verdi?”

“ABD ordusu Venezuela’da fiili bir rejim değişikliği yürütüyor”

Yargıç Andrew Napolitano’nun olayın jeopolitik boyutuna ve Washington’ın bu krizi nasıl fırsata çevirdiğine yönelik sorusuna yanıt veren Parampil, ülkenin içinde bulunduğu yönetim boşluğunu ve askeri yayılmacılık tehlikesini detaylandırdı.

Ocak ayında ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini gece yarısı yatak odalarından kaçırarak alıkoyduğunu hatırlatan Parampil, bu olayın ardından bile yaptırımların kaldırılmadığını belirtti. Washington yönetiminin yalnızca kendi şirketlerinin çıkarına olan petrol ve iş anlaşmalarına yönelik özel muafiyetler tanıdığını, ancak halkın genelini ilgilendiren yaptırımları sürdürdüğünü vurgulayan gazeteci, şu tespitleri paylaştı:

“ABD yönetimi, Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırdıktan aylar sonra bile yaptırımları gevşetmedi. Sadece kendi çıkarlarına uygun gördükleri petrol anlaşmalarına izin veren özel düzenlemeler yaptılar. Bunun da ötesinde, Venezuela halkına ait olan ve ABD ile yurt dışındaki banka hesaplarında dondurulan yaklaşık 30 milyar dolarlık varlık bulunuyor. Biz bu parayı, orada kurduğumuz hayali bir gölge hükümeti tanıyarak resmen çaldık ve hala geri vermedik. Şimdi Uluslararası Para Fonu, bu dondurulan varlıkların bir kısmını insani yardım amacıyla serbest bırakacağını açıklıyor. Ancak Venezuela’daki yabancı yardım kuruluşlarının geçmişine baktığımızda, bu sürecin son derece yozlaşmış bir mekanizmayla işleyeceğini öngörebiliriz.”

Parampil, Washington’ın yardım operasyonlarını kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet eden özel aktörler aracılığıyla yönetmek istediğini ifade etti.

Bu bağlamda, The Grayzone kurucusu ve eşi Max Blumenthal’in yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunarak, eski hükümet yetkilisi Mauricio Claver-Carone’nin oynadığı role dikkat çekti:

“Mauricio Claver-Carone gibi Trump yönetiminde resmi bir görevi dahi bulunmayan bir figürün, kendisini adeta Latin Amerika’nın Jared Kushner’ı olarak tanımlayarak bizzat özel iş müzakerecisi gibi hareket ettiğini ortaya çıkardık. Bu şahıs, arka planda çeşitli anlaşmalar kesiyor. Eğer ABD ve müttefikleri bu yardım sürecini yönetecek ve dondurulan varlıkları bu şartlar altında serbest bırakacaksa, Claver-Carone gibi isimlerin bu yardım mekanizmasında çok büyük bir rol oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu durum, felaketi bir iş fırsatına dönüştürmekten başka bir anlam taşımıyor.”

Yargıç Andrew Napolitano’nun, “Bir ülkenin hayat kurtarıcı ekipmanları satın almasını engelleyen yaptırımlar uygulamak savaş suçudur” şeklindeki çıkışına katılan Parampil, insani yardım adı altında yürütülen askeri yayılmacılığı şu sözlerle eleştirdi:

“ABD ordusu ve özellikle Güney Komutanlığı kuvvetleri, sahada yardım dağıtım operasyonlarını bizzat kendilerinin yöneteceğini duyurdu. Karşımızda duran tablo, aslında fiili bir devlet çöküşü durumunu gösteriyor. Devlet felç olduğu için krize müdahale edemiyor; çünkü kendi uluslararası varlıklarını kontrol etmesine izin verilmiyor, gerekli makine ve ekipmanı satın alması engelleniyor. Ve şimdi de ABD ordusu gelerek kendi dağıtım ağını kuruyor. Bu, iktidarda hala Chavismo çizgisinde bir hükümet bulunmasına rağmen, yürütülen fiili bir rejim değişikliği hamlesini oluşturuyor.”

Parampil, ABD’nin egemenlik ihlallerinin yeni olmadığını, ocak ayında Maduro’nun görevden uzaklaştırılmasının hemen ardından Venezuela topraklarına askeri operasyon düzenlendiğini hatırlattı.

Bu operasyonda “Tren de Aragua” adlı suç örgütünün lideri olduğu iddia edilen Nino Guerrero’nun öldürüldüğünü belirten gazeteci, bu yapının aslında Washington tarafından askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılan yapay bir tehdit unsuru olduğunu savundu:

“ABD, zaten Venezuela’nın egemenlik haklarını açıkça ihlal ederek askeri saldırı düzenlemiş ve Nino Guerrero’yu öldürmüştü. Bahsettikleri bu suç grubu, aslında meşru bir uyuşturucu karteli gibi çalışmayan, aksine Trump yönetiminin ve Senatör Marco Rubio’nun Venezuela’ya yönelik bombalamaları ve müdahaleleri meşrulaştırmak için icat ettiği bir öcü olarak kullanılıyordu. Şimdi de deprem felaketi, ABD’nin ülkedeki askeri varlığını kalıcı olarak artırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Bu durum, Kolombiya ve Ekvador gibi komşu ülkelerin de bağımsız politikalarından vazgeçerek kendi topraklarında ABD askeri operasyonlarıyla koordinasyon kurmaya başladığı bir döneme denk geliyor. Bu askeri genişleme dalgasının, bölge sınırlarını aşarak Meksika’ya kadar uzanmasından endişe ediliyor.”

“Chavismo hareketi devlet yapısından bağımsız bir güce sahip”

Programın ilerleyen dakikalarında Napolitano, Maduro sonrasındaki geçiş hükümetinin durumunu ve yeni Devlet Başkanı Delcy Rodriguez’in halk nezdindeki meşruiyetini sorguladı.

Anya Parampil, Rodriguez’in son derece yetenekli ve pragmatik bir siyasetçi olduğunu belirterek, yeni yönetimin iç ve dış politikadaki denge arayışlarını analiz etti. Rodriguez’in ilk resmi yurt dışı seyahatini Hindistan’a gerçekleştirmesini son derece stratejik bir hamle olarak niteleyen Parampil, şu ifadeleri kullandı:

“Delcy Rodriguez’in Maduro’nun ardından göreve gelen güçlü bir kadın olduğunu kimse inkar edemez. Kendisi uluslararası temaslarına hız verdi. İlk büyük seyahatini Hindistan’a yapması son derece ilginç bir tercihti. Çünkü Hindistan bir BRICS üyesi olmakla birlikte, bu birlik içinde ABD ile ilişkileri en sıcak olan ülke konumunda bulunuyor. Rodriguez oraya giderek ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ABD’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Sergio Gore ile gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Zira mevcut aşamada doğrudan bir Washington ziyareti, kendi başkanlığı açısından çok büyük bir iç siyasi sarsıntı doğuracaktı. Bu dolaylı diplomasiyle ABD ile yeni köprüler kurmaya çalışıyor.”

Rodriguez’in, Nicolas Maduro veya daha önceki Hugo Chavez dönemlerinin aksine, Amerikan iş dünyası temsilcileri ve Uluslararası Para Fonu ile masaya oturmaktan çekinmediğini belirten Parampil, bu liberalleşme adımlarının ülkede hem ekonomik hem de sosyal kutuplaşmalara yol açtığını kaydetti:

“Rodriguez, Venezuela ekonomisini dışa açarak ve liberalleştirerek, yıllardır ağır yaptırımlar altında ezilen ülkede geçici veya kalıcı bir ekonomik rahatlama sağlayabilir. Eğer ABD tarafı bu yeni dönemde işbirliğine yanaşır ve yatırım yapmayı kabul ederse, Rodriguez bu müzakereleri yürütecek en uygun figür olarak öne çıkıyor. Ancak diğer taraftan, onun bu adımlarına, özellikle de kendisinden önceki liderleri kaçıran güçlerle işbirliği yapmasına büyük tepki gösteren geniş bir kesim bulunuyor. Bu durum onun için oldukça hassas ve zorlu bir süreci beraberinde getiriyor.”

Napolitano’nun, “Venezuela halkı bu süreçte yeni başkanı destekliyor mu, yoksa Maduro’nun gidişinden dolayı bir burukluk var mı?” sorusu üzerine Parampil, halkın desteğinin devlet mekanizmalarından bağımsız olarak gelişen toplumsal örgütlenmelerde aranması gerektiğini savundu:

“Şu an bizzat Venezuela’da bulunmadığım için halkın nabzını doğrudan aktarmam doğru olmaz. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da Chavismo hareketinin ve bu harekete gönül veren halk tabanının devletten ve mevcut hükümetten bağımsız bir dinamizme sahip olduğu. Venezuela’da geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının yanı sıra, anayasal bir statüye kavuşmuş olan çok güçlü bir ‘komün hükümeti’ kolu yer alıyor. Bu komünler, devletten bağımsız olarak kendi tarım çiftliklerini fonluyor, gıda egemenliğini ve yerel üretimi canlandırmak için çalışıyor. Hükümet dış dünyayla anlaşmalar yaparak ayakta kaldığı ve bu bağımsız halk projelerini desteklemeyi sürdürdüğü müddetçe, Chavismo’yu ayakta tutan toplumsal taban varlığını koruyacaktır.”

Parampil, ülke dışındaki bazı muhalif kesimlerin Rodriguez’i hızlı bir şekilde “hain” ilan ederek sosyal medyada karalama kampanyaları başlattığını, ancak sahadaki gerçekliğin bu tür yüzeysel analizlerden çok daha karmaşık olduğunu ifade etti. Venezuela’daki yerel gazetecilerin aktarımlarına dayanarak, hükümetin bazı kararları tartışmalı görünse de, halkın büyük çoğunluğunun Chavismo projelerine olan bağlılığının sürdüğünü ekledi.

“Kolombiya’da seçim hileleri Amerikan yanlısı adayları öne çıkarıyor”

Mülakatın son bölümünde ise Latin Amerika’daki genel siyasi dönüşüm ve komşu Kolombiya’daki başkanlık seçimleri ele alındı. Andrew Napolitano, bir önceki gün gazeteci Max Blumenthal ile yaptıkları röportajda, Kolombiya seçimlerinde Trump’ın desteklediği adayın kazanması için büyük usulsüzlükler yapıldığının iddia edildiğini hatırlatarak Parampil’in bu konudaki görüşlerini sordu.

Anya Parampil, Kolombiya’da muhafazakar ve Amerikan yanlısı aday Abelardo De La Espriella’nın kazandığı ilan edilen seçimlerin arkasındaki şaibeleri şu sözlerle anlattı:

“Yayın öncesinde Başkan Trump’ın, Kolombiya’daki başkanlık seçimini kazanan Abelardo De La Espriella’nın zaferini övdüğü konuşmasını izliyordum. Espriella, seçim sürecinin başında anketlerde neredeyse hiç esamesi okunmayan, tamamen tanınmayan bir isimdi. Ancak Trump’ın kamuoyu önünde kendisine destek vermesinin ardından adeta bir mucize gerçekleşti ve seçimi kazandığı açıklandı. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro ise seçimlerde devasa boyutlarda usulsüzlük yapıldığını savunarak sonuçları tanımayı reddediyor. Petro, bu seçim hilelerinin arkasında İsrail’in parmağı olduğunu iddia ediyor. İlginç bir şekilde, yeni seçilen bu başkan da İsrail ile ilişkileri daha da derinleştireceğine ve ilk iş olarak Kudüs’ü ziyaret edeceğine dair söz veriyor.”

Latin Amerika genelinde aşırı sağcı hükümetlerin iktidara gelir gelmez ilk olarak İsrail ile yakın ilişkiler kurma yoluna gittiğini belirten Parampil, bu durumun arkasındaki finansal ve teolojik ağları deşifre etti:

“Arjantin’de de benzer bir sürecin yaşandığını gördük. Oradaki aşırı sağcı yönetimler de iktidara adım atar atmaz hemen Kudüs’e gidip bağlılıklarını bildiriyor. Bunun arkasında tamamen finansal çıkarlar yatıyor. Örneğin Arjantin’de Habad Lubaviç gibi siyonist grupların çok büyük bir lobicilik gücü bulunuyor. Bu yapılar, ülkenin dört bir yanındaki maden arama haklarını ve geniş arazileri ellerinde tutuyor. Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerde ise bu durum, Latin Amerika geneline yayılmış olan köktendinci Hristiyan siyonizmi akımıyla doğrudan ilişkili. Bu yapılar, kendi dogmatik inançları doğrultusunda İsrail’e koşulsuz destek verilmesini savunuyor.”

Parampil, İsrail’in son birkaç gün içinde Venezuela’ya tıbbi ve insani yardım ekipleri göndereceğini açıklamasını da bu yeni jeopolitik denklemin bir parçası olarak değerlendirdi. Hugo Chavez döneminde İsrail ile diplomatik ilişkilerin tamamen kesildiğini hatırlatan gazeteci, deprem felaketinin bu ambargoları delmek için de bir zemin hazırladığını belirtti.

Yeni seçilen Kolombiya Başkanı Abelardo De La Espriella’nın kişiliği ve geçmişi hakkında da konuşan Parampil, onun devlet yönetme liyakatinden son derece uzak bir figür olduğunu savundu:

“Bu kişinin sıfırdan gelip nasıl bu kadar hızlı yükseldiğinin gerçek hikayesini öğrenmek gerekiyor. Ancak kendi geçmişinde, yavru kedilere havai fişek bağlayıp onları yakarak çığlıklarını izlemekle övünen birinden bahsediyoruz. Bu karakterdeki birinin, bir ülkeyi yönetmek için seçilmesini kabul etmek mümkün görünmüyor.”

Kolombiya’daki mevcut hükümetin bu şaibeli seçim sonuçlarına karşı nasıl bir tavır alacağına dair öngörülerini paylaşan Parampil, Latin Amerika’daki benzer tarihsel süreçlere dikkat çekerek sözlerini tamamladı:

“Devlet Başkanı Petro seçim sonuçlarını tanımayacağını açıkladı. Ancak geçmiş tecrübelerimiz, büyük hilelerle de olsa Washington destekli bu adayların bir şekilde iktidara yerleştirildiğini gösteriyor. Honduras ve Bolivya’da da bunun birebir örneklerini yaşadık. Honduras’ta halk, hileli rejime karşı tamamen yeni bir siyasi parti örgütlemek zorunda kaldı. Bolivya’da ise köylüler ve yerli çiftçiler askeri diktatörlüğe karşı silahlanarak genel grev başlattı ve rejimi ancak bu şekilde geriletebildi. Kolombiya’da da benzer şekilde iktidarın el değiştireceğini ve ABD’nin bu ülkedeki askeri konuşlanmasını artıracağını öngörebiliriz. ABD, Venezuela’daki deprem krizini ve Kolombiya’daki siyasi istikrarsızlığı kullanarak tüm bölgeyi kendi askeri denetim alanı haline getirmeyi hedefliyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

Yayınlanma

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra  yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.

İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:

Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor

İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.

İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.

İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.

Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.

Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.

İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.

Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.

Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.

İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.

Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.

Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.

Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.

Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.

Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.

Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.

Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.

Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.

Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.

Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.

Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.

Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.

Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.

Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.

Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.

Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.

Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.

Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

Yayınlanma

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, JustMoney Movement platformuna verdiği mülakatta, küresel finansal sistemin spekülatörler eliyle nasıl bir kumarhaneye dönüştürüldüğünü ve bu yapının halklar ile gezegen üzerindeki yıkıcı etkilerini anlattı. Borç temelli zenginleşme modellerini ve Elon Musk örneği üzerinden vergi kaçırma yöntemlerini eleştiren Pettifor, adil bir küresel düzen için köklü reform çağrısında bulundu.

Küresel finansal sistemin işleyişi, spekülatörlerin piyasalar üzerindeki tahakkümü ve bu yapının hem halkların geçim kaynakları hem de ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ekonomi çevrelerinde en çok tartışılan konuların başında yer alıyor.

JustMoney Movement adlı sivil toplum kuruluşunun yönetici direktörü Sarah Edwards moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte konuşan dünyaca ünlü İngiliz ekonomi politik uzmanı ve yazar Ann Pettifor, küresel finans mimarisini sert ifadelerle eleştirdi.

“Küresel Casino: Wall Street İnsanlık ve Gezegenle Nasıl Kumar Oynuyor” (The Global Casino: How Wall Street Gambles with People and Planet) adlı son kitabından yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Pettifor, finans dünyasının arka planında dönen mekanizmaları, sıradan insanların anlayabileceği bir dille ve ahlaki bir perspektifle masaya yatırdı.

“Elon Musk zenginliğini şaibeli yollarla katlıyor”

Konuşmasına bugün dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan Tesla, SpaceX ve sosyal medya platformu X’in (eski adıyla Twitter) sahibi Elon Musk örneğiyle başlayan Ann Pettifor, zenginlerin hiçbir vergi ödemeden servetlerini nasıl katladıklarını detaylı bir şekilde anlattı.

Pettifor, ABD yasalarındaki boşlukların milyarderler tarafından nasıl suiistimal edildiğini şu sözlerle aktardı:

“Elon Musk şu anda bir trilyoner. Bu, öğrenmek zorunda kaldığımız yeni bir kelime. Kendisi muhtemelen dünyanın en güçlü insanlarından biri. Sadece muazzam miktarda paraya erişimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu siyasi gücü, örneğin Amerikan devletinin dünyadaki en yoksul insanlara yardım etme kabiliyetini elinden almak için kullanıyor. Kongo’daki insanların şu anda çektiği ilaç sıkıntısı, büyük ölçüde Elon Musk’ın bir iki yıl önce Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı bütçesinde yaptığı kesintilerle ilgili.”

Musk’ın zenginleşme yönteminin temelinde vergi ödememek olduğunu vurgulayan Pettifor, sistemin işleyişini şu şekilde açıkladı:

“ABD yasalarına göre, finansal varlıklara sahipseniz, bu varlıkları satana kadar vergi ödemezsiniz. Eğer onlara sadece tutunursanız, bunları teminat olarak kullanabilir ve ek finansman sağlamak için kaldıraç olarak kullanabilirsiniz. Twitter’ı satın alırken Tesla’da hisseleri olduğunu söyledi. Bu hisseler üzerinden hiçbir vergi ödemedi. Bunların nakit olmadığını, dolayısıyla satıp nakde çevirene kadar vergi ödemesinin beklenemeyeceğini savundu. Ancak Twitter’ı satın almaya gelince parası yoktu. Bankalara gidip ‘Elimde bu hisseler var’ dedi. Yani aynı teminatı birden fazla kez kullandı. Sıradan bir insan bir mülkü iki farklı bankaya teminat gösterip kredi çekmeye çalışsa bu yasa dışıdır. Ancak o bunu yaptı ve bankalar Tesla hisselerini teminat kabul ederek ona borç verdi. Twitter’ı satın almak için borçlandığı bu para da bir borç olduğu için, bunun üzerinden de vergi ödemedi. Zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalanımızın ise yerinde saydığı şaibeli yöntem budur.”

“Yatırım riski sıradan insanların omuzlarına yükleniyor”

Milyarderlerin kurduğu finansal düzeneklerin sıradan yatırımcıları büyük bir risk altına soktuğunu ifade eden Pettifor, Tesla ve SpaceX hisselerinin halka arz süreçlerinde yaşanan anomalilere dikkat çekti.

Pettifor, “Musk’ın yaptığı, varlıklarının risk yükünü sıradan küçük yatırımcıların omuzlarına kaydırmaktır. İnsanlar onun ne yaptığının farkında değil. Yapay zeka şirketleri de aynı şeyi yapıyor. Nakitleri bitti, çok fazla borçlandılar ve şimdi zor durumdalar. Onlar da halka arzlar başlatacaklar ve sıradan insanlar şu anda devasa bir balon olan bu alana yatırım yapmak için koşacak” şeklinde konuştu.

Bu durumun emeklilik fonlarını da tehlikeye attığını belirten İngiliz iktisatçı, Nasdaq borsasındaki kuralların siyasi nüfuz kullanılarak esnetildiğini söyledi:

“Donald Trump ile olan bağlantıları sayesinde düzenleyicileri ikna ederek emeklilik fonlarının onun hisse senetlerini satın almasını zorunlu hale getirdi. Normalde borsa kuralları, bir şirketin değerinin yatırımcılar tarafından düzgün bir şekilde değerlendirilebilmesi için üç ay borsa pazarında kalmasını gerektirir. O ise bunu 15 güne indirmeyi başardı. Böylece sadece bireysel yatırımcılardan değil, emeklilik fonlarını yöneten BlackRock gibi küresel varlık yönetim şirketlerinden de zorunlu olarak para akışı sağladı. BlackRock şu anda 13 trilyon dolarlık finansal varlığı yönetiyor. Eğer bu şirketlerin başına bir şey gelirse, sadece bireysel yatırımcılar değil, milyonlarca insanın emeklilik fonları da çökecek.”

“Gıda ve enerji fiyatları Chicago’da kumar oynayanlar tarafından belirleniyor”

Ekonominin sadece ev bütçesi ya da ulusal bütçelerden ibaret olmadığını, asıl kararların “stratosfer” olarak adlandırdığı küresel düzeyde alındığını belirten Pettifor, enerji ve gıda fiyatlarının nasıl belirlendiğine dair gerçekleri paylaştı.

İngiltere’de hükümetin enerji faturalarını düşürmek istemesine rağmen küresel piyasalar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hatırlatan iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:

“ABD şu anda hidrolik çatlatma ve Meksika Körfezi’ndeki keşifler sayesinde petrol ve gaza boğulmuş durumda. Kendi ihtiyaçlarından çok daha fazlasına sahipler. Yine de Amerikalılar benzin istasyonunda küresel fiyatı ödüyorlar. Bu fiyat, ülkedeki arz ve taleple hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Chicago Ticaret Borsası’nda (Chicago Mercantile Exchange) belirlenen bir fiyattır. 2000 yılında Başkan Bill Clinton, Larry Summers ve Alan Greenspan ile birlikte emtia piyasalarındaki denetimleri kaldırmaya karar verdi. O günden beri bu piyasalarda iki tür tüccar var: Gerçek petrolü alıp satan fiziki tüccarlar ve ellerinde tek bir damla petrol bile olmayan, sadece fiyatın düşüp yükseleceği üzerine bahis oynayan kağıt üzerindeki spekülatörler. Spekülasyon yapmak, petrolü topraktan çıkarmaktan, gemilerle taşımaktan çok daha kolay ve zahmetsiz bir zahmetsiz kazanç yöntemidir.”

Aynı durumun gıda fiyatları için de geçerli olduğunu vurgulayan Pettifor, “Buğday, pirinç, soya fasulyesi gibi tüm temel gıda maddelerinin fiyatları Chicago Ticaret Borsası’nda belirleniyor. İnsanların hayatı, bu borsalarda kumar oynayan spekülatörlerin kararlarına bağlı” dedi.

“Kredi kartınızda para yoktur, sadece bir ödeme vaadi vardır”

Ekonomi biliminin en çok kafa karıştıran kavramlarından birinin “para” olduğunu belirten Pettifor, paranın altın ya da gümüş gibi sınırlı bir meta değil, toplumsal bir sözleşme olduğunu belirtti.

Muhafazakar iktisatçıların parayı kıt bir meta gibi sunarak kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını ifade eden yazar, paranın doğasını şu örnekle açıkladı:

“Eğer parayı toplumsal bir sözleşme olarak anlarsanız, onun aslında bir ödeme vaadi olduğunu bilirsiniz. 10 sterlinlik banknotun üzerinde ‘Ödemeyi taahhüt ediyorum’ yazar. Bir kafeye gidip kartınızı makineye okuttuğunuzda, bankanız o dükkana ‘Ann Pettifor’a güvenebilirsiniz, kahvesinin parasını ödeyecektir’ der. Bir mağazadan beyaz eşya almak için kredi kartınızı kullandığınızda kartın içinde aslında para yoktur. Bankalar sizin mevduatlarınızdan değil, verdiğiniz sözlerden para kazanırlar. Kredi kartınızı kullandığınızda yaptığınız tek şey, arkasında ticari bankaların ve nihayetinde İngiltere Merkez Bankası’nın durduğu bir ödeme vaadinde bulunmaktır.”

Bu sistemin ayakta kalabilmesi için güçlü kamu kurumlarına, standartlaştırılmış muhasebe sistemlerine ve güvenilir bir adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Pettifor, Malawi gibi gelişmekte olan ülkelerin bu kurumsal altyapıdan mahrum bırakılarak IMF ve Dünya Bankası tarafından borç sarmalına itildiğini söyledi.

“Yüksek faiz oranları doğayı daha fazla sömürmemize neden oluyor”

Pettifor, faizin sadece ekonomik bir yük değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın da en büyük tetikleyicisi olduğunu savundu. Tarihsel olarak tefeciliğin büyük bir günah olarak kabul edildiğini hatırlatan iktisatçı, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Eski Floransa’da bir banker olarak yüksek faiz uyguluyorsanız aforoz edilebilirdiniz. Kızınız kilisede evlenemez, cenazeniz kutsal topraklara gömülemezdi. Protestanlığın yükselişiyle birlikte tefeciliği bir günah olarak konuşmayı bıraktık. Faiz oranları katlanarak artan matematiksel bir sistemdir. Geliriniz borçlanma maliyetinizin altına düştüğünde ciddi sorunlar başlar. Yüksek reel faiz oranları, borçlarımızı ödeyebilmek için doğayı daha fazla sömürmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Brezilya’yı düşünün; borçlarını ödemek için ormanlarını yok etmek zorunda kalıyor. Denizleri talan etmek, ormanları kesmek ve toprağı değersizleştirmek zorundayız çünkü borçlar üzerindeki faiz katlanarak artıyor.”

“2008 krizini tahmin ettim, bugün durum çok daha vahim”

2007-2009 küresel finansal krizini önceden tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, bugünkü borç tablosunun o dönemden çok daha tehlikeli bir boyutta olduğunu vurguladı:

“Küresel borç, IMF verilerine göre küresel gelirin yüzde 235’ine ulaşmış durumda. Bu borcun ezici çoğunluğu, yani yüzde 143’ü özel borçtur. Bu borcun asla ödenemeyeceğini biliyorum. Bir borç krizinden kurtulmanın üç yolu vardır: Ya enflasyonla borcu eritirsiniz ki bu alacaklıların hiç işine gelmez; ya borçları ödemezsiniz yani temerrüde düşersiniz; ya da bu borcu ödeyecek geliri yaratırsınız. Ancak sıradan insanların reel gelirleri düşerken, yüzde 1’lik kesimin serveti hızla artıyor. Tıpkı 2007’de olduğu gibi, sıradan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiğinde tüm sistem büyük bir gürültüyle çökecektir.”

“Bretton Woods ilkelerine geri dönmeliyiz”

Küresel finansal krizlerin önüne geçebilmek için 1945 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’nın temel ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini savunan Pettifor, çözüm önerilerini şu şekilde özetledi:

“Sınır ötesi sermaye hareketlerini kontrol etmeliyiz. Faiz oranlarını düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutmak için yönetmeliyiz. Paranın spekülasyon ve kumar için değil, üretken faaliyetler için kullanılmasını sağlamalıyız. Bugün bunu bir dereceye kadar yapabilen tek ülke Çin’dir. Çin, sermaye kontrolleri uyguluyor, sınırlarından para giriş çıkışını yönetiyor ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Çin otoriter bir devlet, bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum ancak bunun yapılabileceğini gösteren somut bir örnektir. Politikacılarımızın ise bu konularda hiçbir fikri yok.”

JustMoney gibi toplulukların ve inanç gruplarının ahlaki değerleri yeniden savunarak sistemin dönüşümünde öncü rol oynaması gerektiğini belirten Ann Pettifor, “Tarih bize insanların örgütlendiğinde ve sistemi anladığında büyük bir değişim gücü yaratabildiğini gösterdi. Gençlerden ve sıradan insanların içindeki iyilik duygusundan umutluyum” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English