Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Macron, milyonlara karşı

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz makale, London Review of Book’un Mayıs ayında çıkacak yeni sayısında yayınlandı. Makale, Fransa’da emeklilik reformu etrafında kopan fırtınanın geçmişine de atıflarda bulunuyor ve Sovyet Birliği’nin çözülüşünden itibaren Avrupa’da sosyal güvenlik sistemine yönelik liberal saldırıların bir bilançosunu sunuyor. Yazar, AB’nin ‘bütçe dengesi’ konusunda Emmanuel Macron’a güvendiğini, ama Macron’un tartışmalı reform planının başka emekçiler ve gençler olmak üzere, toplumun büyük kesiminin tepkisiyle karşılaştığına dikkat çekiyor. Fransa’da iktidar, çağdaş tüm kapitalist toplumlarda olduğu gibi, yasama yerine yürütmenin kararnameleri ile tartışmalı yasaları halktan kaçırmaktadır. Görünen o ki, Le Pen öcüsü ile iktidar olan Fransa Cumhurbaşkanı, şimdi kendisine oy veren milyonlara savaş açmış durumdadır. Son olarak, metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.


Macron, milyonlara karşı

Jeremy Harding
London Review of Books
Cilt 45, Sayı 9, 4 Mayıs 2023

​Emeklilik –ve ‘yaşlanmanın mali etkisi’ AB’yi uzun zamandır rahatsız ediyor. Avrupa Komisyonu’nun 2016 yılında yayınladığı bir raporda ‘çoğu AB üye ülkesinin’ emeklilik sistemlerini reforme etmekte olduğu rahatlıkla belirtilmişti. Fransa da bunlardan biri. Emmanuel Macron görevdeki ilk döneminde iddialı bir reform planı öngörmüş, fakat Covid-19 buna engel olmuştu. 2022’de yeniden seçilen Macron masaya farklı bir plan koydu; planın özünde emeklilik yaşının 62’den 64’e çıkarılması vardı. Bu plan tahmin edilebileceği gibi popüler olmadı. Emeklilik maaşları Fransız devlet harcamaları listesinde üst sıralarda yer alıyor. Fransa’nın kamu hizmetleri yapısının temel taşlarından biridir ve bu nedenle çekiç ve matkap sesleri çoğu yurttaşın tüylerini diken diken ediyor.

1993 yılında Elysée’de sosyalist bir başkanla birlikte yaşayan muhafazakâr bir hükümet, 60 yaşında emekli olan bir bireyin tam emekli maaşı almaya hak kazanması için çalışması gereken süreyi 37,5 yıldan 40 yıla çıkardı. Ayrıca emekli maaşının hesaplanma şeklini de değiştirdi: artık çalışan bir kişinin hayatının en kârlı on yılı değil, en kârlı 25 yılı esas alınıyordu. Édouard Balladur bu reformu gerçekleştiren başbakandı. Kısa bir süre sonra cumhurbaşkanlığı için adaylığını koyduğunda, ilk turda kaybetti. Sonraki on beş yıl boyunca emeklilik ödemeleri yaklaşık yüzde 6 oranında azaldı. Fakat hakları güçlü sendika üyeliği ve kamu sektörünün cumhuriyetçi değerler için hayati önem taşıdığına dair süregelen bir his tarafından korunan kamu sektörü çalışanları için durum böyle değildi.

Herkes aynı fikirde değildi. Jacques Chirac 1995’te Mitterrand’ın yerine geçtikten sonra başbakan Alain Juppé ile birlikte memur maaşlarında reform yapmaya çalıştı ve Fransa’da 1968’den bu yana görülen en etkileyici grev dalgasını tetikledi. Yaklaşık üç hafta boyunca ülkenin büyük bir bölümü durma noktasına geldi. Özel sektör çalışanları endüstriyel eylemi destekledi çünkü hükümet diğer sosyal güvenlik yardımlarını da azaltmayı öneriyordu. Juppé emeklilik reformundan vazgeçmek zorunda kaldı ama diğer sosyal yardımlarla ilgili yaptığı düzenlemelerin çoğu yasalaştı.

Tam emekli maaşı ile emekli olabilmek için sisteme ödeme yapılması gereken yıl sayısının 41’e çıkarıldığı 2003 yılına kadar bir durgunluk yaşandı (Birleşik Krallık’ta tam emekli maaşı 35 yıl prim ödendikten sonra, şu anda 66 yaşında alınabiliyor). Her zamanki protestolar başladı ama Chirac istediğini elde etti. Macron gibi o da reformu, Fransa’daki sistemin temel prensibini (çalışan insanların, işverenlerin –devlet de dahil olmak üzere– ek ödemeleriyle emeklilikteki insanlar için ödeme yapması) korumanın ve yönetilen emeklilik fonlarıyla büyük ölçüde özel bir sisteme sürüklenmeyi önlemenin tek yolunun bu olduğu temelinde gerekçelendirdi. 2010 yılında Sarkozy’nin cumhurbaşkanlığı döneminde emeklilik yaşı 62’ye yükseltildi. Grev ve iş bırakma eylemlerine ve altı ay boyunca ülke çapında düzenlenen bir düzine gösteriye rağmen, üye sayıları zaten düşmekte olan sendikalar geçişi engelleyemedi. 1993’ten bu yana her hükümet, yaptığı değişikliklerin emeklilik açığını on yıllar boyunca çözeceğini öne sürdü, fakat yaşlanmanın mali etkisi geniş çapta anlaşılmış olsa da, emeklilik haklarıyla uğraşmak nefret edilen bir şey idi: servet ve üst düzey gelirler üzerindeki daha yüksek vergiler sendikalar ve halkın çoğu için tercih edilebilir görünüyordu. Ama 2014 yılında Sarkozy’nin sosyalist halefi François Hollande hükümeti, tam emeklilik maaşı için gereken ödeme süresini kademeli olarak arttırdı: 41 yıldan 2035 yılına kadar her yıl artarak 43 yıla çıkacaktı. Bir bireyin katkı payları da marjinal olarak daha pahalı hale geldi. Yine protestolar ve kesintiler oldu ama savaş yorgunluğu baş göstermişti.

Macron’un Ocak ayında sunduğu proje, halkın mücadele azmini yeniden uyandırdı. Emeklilik yaşının iki yıl yükseltilmesinin yanı sıra, Hollande döneminde öngörülen 41’den 43’e aşamalı geçiş hızlandırılacak ve daha fazla sayıda vatandaşa (1972 yerine 1964’ten sonra doğanlar) uygulanacaktı. Artık kamu hizmetinde çalışanlar ya da devletle sözleşme yapanlar için -çoğu zor durum gerekçesiyle- çok az istisna vardı. İşe erken giren kişiler için kolaylıklar sağlanmıştır: 16-20 yaşları arasında işe başlayan herkes 64 yaşından önce emekli olabilecektir, ama paradoksal bir şekilde 16 yaşında işe başlayan ve yeni tekliflerin verdiği 58 yaşında emekli olma hakkına sahip olan bir kişi 43 yıl boyunca sisteme ödeme yapmak zorunda kalacaktır. Fakat aritmetik (16 artı 43) bunun emeklilik hakkını 59 yaşına kadar geciktireceğini göstermektedir. Bu, Ulusal Meclis’te sol ittifak ve Marine Le Pen’in aşırı sağ partisinin muhalefet çığlıklarıyla karşılanan yasa taslağındaki pek çok anomaliden biriydi. Merkez sağ –Gaullizm’in acınası kalıntıları– ikiye bölünmüş durumdaydı. Bir yandan Macron’un göreceli çoğunluğunu zayıflatmak istiyorlardı; diğer yandan sosyal yardımları keserek Fransa’nın bütçe açığını azaltmaya ideolojik olarak bağlıydılar. Tüm partiler değişiklik önergeleri ve yeni maddeler sunmaya başladılar: çocuk yetiştirme nedeniyle ödenmeyen katkılar için kadınlara tazminat ödenmesi; 21 yaşında iş piyasasına giren insanlar için yeni bir erken emeklilik dilimi; belirli iş türlerini yapan insanlar için özel bir fon (gece vardiyaları, fiziksel ve zihinsel yıpranma ve aşınma içeren işler) – liste uzayıp gitti.

Kamuoyu ve basının büyük bir kısmı, emeklilik sisteminin gizemli labirentinin yeniden gözden geçirilmesi anlamına geldiği için başından beri reforma şüpheyle yaklaştı. Basın için bu ekstra ev ödevi meselesiydi (buraya kadar takip ettiyseniz ne demek istediğimi anlayacaksınız). Çalışan insanlar içinse değişikliklerin kendilerini nasıl etkileyebileceğini anlama meselesiydi. Sendika uzmanları ve Fransız medyasında yayınlanan emeklilik hesaplayıcıları çok iyi çalışmalar yaptılar, ama sadece birçoğunun kaybetme olasılığı haricinde kimse neyin beklediğini kesin olarak söyleyemez. Muhalif iktisatçılar Macron’un yeni emekliler için aylık brüt 1200 avro emekli maaşı vaadini incelediklerinde, diğer sosyal güvenlik yardımlarını dengeleyen indirimlerle birlikte uygunluk koşulları, çok sayıda katılımcıyı dışlıyor gibi görünüyordu. Thomas Piketty, vatandaşların yüzde 3’ünden daha azının hak kazanabileceğini öne sürdü.

Çok geçmeden, kendi emeklilik haklarınız ve diğer herkesin emeklilik haklarıyla ilgili hesaplamalarınızın bir hataya ya da hükümet ve kamu hizmetlerinin kötü bilgilendirmesine dayanıyor olabileceğinden endişelenmeye başlıyorsunuz. Bu durum, zarif ve yenilenmiş Gare St-Lazare’dan geçerek sizi doğuya giden Ligne 3’e bindirecek metro platformuna ulaşmaya çalışmaktan farklı değil: merdivenlerden bir kez inin, merdiven boşluğundan dönün, tekrar merdivenlerden çıkın, doğru koridoru bulana kadar son kez inin. Daha eski, daha inatçı düzenlemeleri müzakere etmek daha kolaydır. Macron’un en büyük hedeflerinden biri karanlığa ışık tutmaktı, fakat aldığı önlemlerin yaptığı gibi, siyasi tozu dumana katmak sadece daha fazla bulanıklık yaratıyor.

Bu sadece emeklilik sisteminin ana bileşeni olan ve Fransız emekli maaşlarının büyük çoğunluğunu işleyen ‘genel rejim’ için değil, aynı zamanda birçoğu (enerji işçileri, noter katipleri, Paris ulaşım personeli gibi) birleşik bir sistem adına ortadan kaldırılan düzinelerce ‘özel rejim’ için de geçerlidir. Macron’un adamları bile reform projelerinin ayrıntılı sonuçlarını kavramakta zorlanıyor. Ulusal Meclis’te tasarı üzerinde yirmi bin kadar şaşırtıcı değişiklik yapıldı. Bunların çoğu sol blok tarafından sunuldu ve yasayı doğarken boğmak üzere tasarlandı. Fakat bazıları –örneğin kadınları etkileyen emeklilik eşitsizlikleri hakkında– hükümetin varsayımlarında önemli düzeltmeler yaptı. Ayrıntıları takip etmek zorlaştıkça, savaş hatları da keskinleşti: Macron tasarının sistemi iflastan kurtaracağını iddia etti; bir dizi muhalifi ise koruyucu devleti parçaladığını iddia etti. Sendikaların üyelerine ve kamuoyuna verdiği mesaj son derece basitti: Bu, çalışan insanların haklarına vurulan bir başka darbedir. Kimsenin ikna edilmesine gerek yoktu. Opéra de Paris ve Comédie Française çalışanları bile öfkeliydi.

Fransa’daki yorumcular reform sürecini bir darbe ya da en iyi ihtimalle bir el çabukluğu olarak nitelendirdi. Plan ‘sosyal güvenlik bütçe düzenlemesi’ olarak ortaya kondu ve bu da parlamentodaki tartışmalar için bir zaman sınırı olmasını sağladı. Eğer süre kesin bir oylama yapılmadan dolarsa, önlemler kararname ile geçirilebilecekti. İşte tam da böyle oldu. Mart ayının üçüncü haftasında, iki güvensizlik oylamasını atlatan hükümet, 49.3 sayılı maddeyi devreye sokarak tartışmaları sonlandırdı ve tedbirleri kanun haline getirdi. On gün önce reformlara karşı düzenlenen bir protesto milyonlarca kişiyi sokaklara dökmüştü. Bu, Ocak ayından bu yana toplu taşıma, kimya endüstrisi ve petrol rafinerilerindeki grevlerle birlikte altıncı eylem günüydü; bunu daha fazlası izledi. Paris sokaklarında binlerce ton çöp yığıldı.

Anayasa Konseyi yasayı onaylamaya hazırlanırken, muhalifler protestoları sürdürmek zorunda kaldı. Bunu birkaç gün daha süren eylemler izledi. Hem kararnameden önce hem de kararnamenin yayınlanmasından bu yana gösteriler büyük polis yığınaklarıyla karşılaştı. Baskıcı şiddet, tıpkı gilets jaunes [sarı yelekliler] için olduğu gibi katılımcılar için de endişe kaynağı. Dört yıl önce polisin yol açtığı yaralanmaların büyüklüğü tekrarlanmadı, ama birkaç ciddi olay yaşandı; bunlardan birinde bir göstericinin kafasına isabet eden bilye testislerinden birini kaybetmesine neden oldu. Çevik kuvvetin sayısı –ve giderek daha tehditkar bir hal alan kitlesi– İçişleri Bakanlığı’nın hükümet politikalarına karşı çıkan toplumsal hareketlere yaklaşımı hakkında kabaca bir fikir veriyor.

İçişleri Bakanı olarak selefi Christophe Castaner gibi Gérald Darmanin de yönetimin otoriter eğilimini talep üzerine artırmaktan mutluluk duyuyor. Kısa bir süre önce ‘islamo-goşistler’ olarak adlandırılan istenmeyen insanlar kategorisine –Fransız tarih müfredatı, sömürgeciliğin erdemleri, göçmen politikası, dış politika ya da Charlie Hebdo’nun yerel azınlıkları rencide etme konusundaki tartışılmaz hakkı hakkında çekinceleri olan herkes– daha sinsi bir başka düşman tanımlayarak ekledi. Buna ‘entelektüel terörist’ adını verdi: Parti Socialiste’in [Sosyalist Parti] solunda siyasi görüşleri olan herkes.

Soldaki pek çok kişi, radikal bir Fransız yayıncı olan Ernest Moret’nin geçen ay Londra Kitap Fuarı’na giderken St Pancras istasyonunda tutuklanmasının arkasında Darmanin’in olduğundan şüpheleniyor. La Fabrique’de yabancı haklar müdürü olan Moret, Andreas Malm’in How to Blow Up a Pipeline [Bir Boru Hattı Nasıl Patlatılır] adlı kitabını satın almıştı. Macron’un cumhurbaşkanlığına ilişkin görüşleri de dahil olmak üzere diğer olası düşünce suçları hakkında sorgulandı. Moret’nin tutuklanmasından her kim sorumluysa –ki Darmanin de olabilir– doğru düğmeye basmıştır: düşünce de eylem kadar iyidir.

Mitinglerde ve yürüyüşlerde, Darmanin’in fiziksel polisliği, kolluk kuvvetlerinden oluşan kalabalık saflarıyla, düşünce polisliğinden daha korkutucu geliyor. Darmanin, sağ popülist ideoloji ile materyalist bir düzen vizyonunu sokaklarda, okullarda ve üniversitelerde, toplumsal cinsiyet çalışmalarında ve hatta futbol sahalarında sentezlemek için uzun vadeli hedefleri olan 40 yaşında bir dahi: 2012’de FIFA’nın Müslüman kadın oyuncuların maçlar sırasında başörtüsü takmalarına izin verilmesi önerisine karşı çıkmıştı.

Darmanin’in entelektüel teröristleri arasında çevre aktivistleri de bulunuyor. Reform karşıtı protestoların ortasında, Mart ayının üçüncü haftasında, İçişleri Bakanlığı La Rochelle’in doğusunda entansif tarım çiftlikleri için yapılacak mega rezervuara karşı bir gösteriyi yasakladı. Organizatörler yasağın kaldırılmasını sağlayamadı ama gösteri yine de devam etti. Atv motorları üzerinde gezici jandarma ekipleri göstericileri göz yaşartıcı gaz bulutlarıyla kuşattı. Bunu izleyen çatışmalarda çevik kuvvet polisi ambulans görevlilerinin yaralı göstericilere ulaşmasını engelledi. Darmanin, Macron’un ikinci dönemi kötü hisler ve çekişme dalgaları arasında ilerlerken izlenmesi gereken bir figür.

13 Nisan’da, Anayasa Konseyi’nin emeklilik reformlarına ilişkin kararının açıklanmasından bir gün önce, bir başka kitlesel hareketlilik yaşandı. Madde 49.3’ün yürürlüğe girmesinin ardından azalmakta olan saflara katılan öğrencilere rağmen katılım düşmüştü. Gençler, solun sağdan daha sık başvurduğu bir araç olan kararnamenin hükümet tarafından kullanılmasından rahatsız. Mitterrand’ın ikinci döneminde başbakanlar Michel Rocard ve Edith Cresson yirmiden fazla kez kararnameyi kullanmıştır. Liseliler ve üniversite öğrencileri bunun anayasaya aykırı olmadığını anlıyorlar ama demokratik olduğuna ikna olmuş değiller. SOAS’a eşdeğer olan Inalco’dan öğrenciler düzinelerce farklı dilde ‘Hayır’ yazılı bir pankart taşıdı. Yürüyüşçüler, Opéra caddesinin yakınındaki Montpensier sokağında bulunan Anayasa Konseyi binasının önünden geçtiler. Protestocular günün erken saatlerinde giriş yolunu çöp kutularıyla kapatmışlardı. Bunlar kaldırılmıştı; bunun yerine konsey görüşmeye devam ederken kapıları koruyan çevik kuvvet polisleri vardı.

Öğrencilere, emekli büyükleri için para harcama ihtimalini neden umursamadıklarını sorduğunuzda şaşırıyorlar. “Benim yaşımdaki insanlar mı?” Onlara kuşkulu bir bakış atarak ısrar ettim. Bir liseli bunun ‘kuşaklar arası dayanışma’ olduğunu savundu; genç kuşağın da zamanı geldiğinde kendi yaşıtları için aynı şeyi yapacağını umuyordu. Panthéon-Sorbonne’da tarih ve sanat tarihi okuyan Yohan da aynı fikirdeydi, ama emekli maaşlarının, Fransa’nın dezavantajlı vatandaşları için oluşturduğu düzensiz güvenlik ağına zorunlu katkılar da dahil olmak üzere başka tür dayanışmaları temsil ettiğini düşünüyordu. Hükümetin iklim krizine göz yumması (Macron neden uçak yakıtına Avrupa vergisi getirilmesi için bastırmıyor?) ve süper zenginlerin ayrıcalıkları (Macron neden emeklilik açığını azaltmaya yardımcı olabilecek finansal portföyler üzerindeki varlık vergisini kaldırdı?) gibi öğrencileri rahatsız eden pek çok sorun var. Reform karşıtlığı aynı zamanda iklim adaleti, mütevazı yaşam tarzları, servetin yeniden dağıtımı, Macron’un Fransızlardan enerji tüketimlerinde uygulamalarını istediği ‘itidal’ ve elbette ‘demokrasi’ için yüceltilmiş bir savunma. Yohan, Madde 49.3’ün kullanılmasının kendi yaşındaki insanlar için bardağı taşıran son damla olduğunu söyledi. Ortalama ya da düşük gelirli ailelerde doğan gençlerin yaşlılarla ölümcül bir dansa kilitlendiği ve küçük ortak için bedelin yüksek olduğu endişesinden kurtulmakta zorlanıyorum. Palmiye avlusu orkestrası(*) çalmaya devam ettikçe, sadece varlıklı ebeveynlerin çocukları başarılı olmaya devam ediyor.

14 Nisan’da Anayasa Konseyi, herkesin beklediği gibi Macron’a yeşil ışık yaktı. Konseyin görüşüne göre, ‘bütçe düzenlemesi’ yasasının bir parçası olarak nitelendirilemeyecek bağımsız önlemler olan, işletmeleri yaşlı çalışanları tutmaya teşvik etme planı da dahil olmak üzere sadece bir avuç madde iptal edildi. Bu küçük bir yenilgiydi. Ancak emeklilik yaşının 64’e uzatılması Macron için bir zaferdir. Fransa’daki toplu yenilgi iç çekişini keskin bir nefes alış takip etti. Macron yasayı birkaç saat içinde, konseyin lehte karar verdiği gün akşam saat 8 sularında (ya da düşmanlarının deyimiyle gecenin köründe) yayınladı. Yoluna devam etmek için acele ediyordu ama bu o kadar kolay olmayabilir. Sendikaların ve sosyal hareketlerin 1 Mayıs’ta yasaya karşı bir ‘tsunami dalgası’ ile ortaya çıkma çağrısı, 20 Nisan’da tren seferlerinde kesintiler ve Euronext borsasının Paris şubesinde üç yüz grevcinin kendiliğinden ortaya çıkmasıyla bir kostümlü prova ile karşılandı.

Madde 49.3 ile ilgili için için yanan öfkenin yanı sıra, reformun tasarruf erdemleri ve Macron’un siyasi muhakemesi hakkında şüpheler var. Örneğin, gerçek emeklilik yaşı zaten artarken, neden eşiği iki yıl yükseltmek istesin ki? Fransa’da teknik eğitim öğrencileri de dahil olmak üzere ileri eğitim görenlerin sayısı 2000 yılında iki milyon civarındayken üç milyona yükseldi: hepsi yirmili yaşlarında iş hayatına atılacak ve bazıları 67 yaşından önce emekli olmayabilir. Görünüşe bakılırsa reform, daha az maaş alan ve daha kısa yaşam beklentisi olan çalışanların haklarına zarar veriyor: 35 yaşında yönetici konumundaki bir erkek, işçi sınıfındaki meslektaşından altı yıl daha fazla yaşamayı bekleyebilir; kadınlar için fark üç yıldır; işçi sınıfı emeklilerinin yüzde 30’undan fazlası emekli olduklarında zaten bir tür iş göremezlikten muzdariptir.

Macron’un hesapları denkleştirme arzusu da mercek altına alındı. Başbakan Élisabeth Borne, önümüzdeki on yıl içinde 150 milyon avroluk bir emekli maaşı açığı olasılığından bahsetti. 2020 yılında sistem 10 milyar avrodan fazla açık verdi. Korkunç yıllar olan 2021 ve 2022’de ise fazla vermişti. Fakat bu yıl ve önümüzdeki on yıl için tahminler daha az pembe. 2032 yılına kadar 20 milyar avroluk bir açık öngörülüyor. Borne’un en kötü senaryosundan muhtemelen daha güvenilir olan bu tahminler, sistemin performansını ve beklentilerini izleyen bağımsız bir organ olan Conseil d’orientation des retraites’in çalışmalarıdır. Uzun vadeli tahminlerine göre fon, belki 2040’ın eşiğinde ya da her halükarda 2070’e kadar, sağlık ve sosyal bakanlıklar için resmi istatistikler sağlayan DREES’e göre her emekli için çalışan katılımcı sayısı 1,2’ye düşmüş olsa bile, neredeyse dengeye dönecektir. Avrupa Komisyonu, muazzam 2021 Yaşlanma Raporu’nda 2030’dan sonra Fransa’nın emeklilik harcamalarının GSYİH’ye oranında yavaş ama istikrarlı bir düşüş öngörmektedir.

Enflasyon 2022’nin son çeyreğinde yüzde 7’ye, gıda enflasyonu ise bu yıl yüzde 15’e yaklaşmışken Macron’un neden bu siyasi riski almak istediğini merak ediyor insan. Covid krizinin zirvesinde dağıtılan cömert kamu finansmanı için geri ödeme zamanının geldiğine ve akabinde ikinci sırada, Putin’in savaşının yol açtığı ve hükümeti iç piyasalara müdahale etmeye zorlayan enerji fiyatlarındaki artışlara yanıt vermeye mi karar verdi? Elbette Brüksel, altın çocuğu Macron’un Fransa’yı 1992 Maastricht Antlaşması kurallarına geri getireceğini umuyor: kamu açığı GSYİH’nin yüzde 3’ünü geçmeyecek. AB Macron’un seleflerine geniş bir hareket alanı bıraktı. Otuz yıl sonra Fransa, Maastricht eşiğinin üzerinde açık veren tek ülke değil. Fakat uyumluluğa geri dönülmesine öncülük edebilecek biri varsa onun da Macron olacağı düşünülüyordu. Macron bu zorluğun üstesinden geldi ve Marine Le Pen’i Elysee’den uzak tutmak için onun cumhurbaşkanlığına oy veren Fransız seçmenlerin gözünde kendini mahvetti.

Dünya Basını

ABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor

Yayınlanma

Eski ABD New Jersey Yüksek Mahkemesi Yargıcı Andrew Napolitano’nun hazırlayıp sunduğu, uluslararası kamuoyunda ve bağımsız medya çevrelerinde geniş kitleler tarafından takip edilen “Judging Freedom” (Özgürlüğü Yargılamak) programı, Latin Amerika’da son dönemde yaşanan sarsıcı askeri, siyasi ve insani gelişmeleri ele aldı.

Programa konuk olan The Grayzone haber portalı muhabiri ve araştırmacı gazeteci Anya Parampil, Venezuela’da geçen hafta yaşanan iki büyük depremin ardından ortaya çıkan insani tabloyu ve Kolombiya’da tartışmalı bir süreçle sonuçlanan devlet başkanlığı seçimlerini değerlendirdi.

Kurumsal Darbe: Venezuela Nasıl Kurtarıldı? kitabının da yazarı olan Parampil, bölgedeki askeri hareketliliği, yaptırımların arama kurtarma çalışmalarına etkisini ve Washington yönetimi ile bölge ülkeleri arasındaki gizli diplomatik pazarlıkları çarpıcı bilgilerle izleyicilere aktardı.

Programda ilk olarak Venezuela’yı sarsan çifte depremin yol açtığı yıkımın boyutları ele alındı. Gazeteci Anya Parampil, resmi veriler ile sahadaki bağımsız gözlemler arasındaki büyük uçuruma dikkat çekerek söze başladı.

Venezuela hükümetinin ilk tahminlerine göre can kaybının 600 civarında olduğunu belirten Parampil, yeni verilerin bu sayının 900’e yaklaştığını gösterdiğini ifade etti.

Bağımsız sivil toplum kuruluşlarının ise kayıp sayısını çok daha yüksek tahmin ettiğini vurgulayan gazeteci, şu ifadeleri kullandı:

“Resmi istatistikler hala ölü sayısını 600 civarında gösteriyor ve binlerce insanın kayıp olduğunu bildiriyor. Ancak sahadaki diğer bağımsız gruplar bu sayının 50 bin civarında olabileceğini öne sürüyor. Bu durumun temel sebebi, depremlerin merkez üssü olan ve başkent Caracas yakınlarında bulunan La Guaira eyaletinin merkezinde yüzlerce binanın saniyeler içinde tamamen yerle bir olması. Ülkede saniyeler arayla iki büyük deprem meydana geldi. Bunlardan ilki Richter ölçeğine göre 7,2, hemen ardından gelen ikincisi ise 7,5 şiddetine ulaştı. Venezuela son bir asırdır bu ölçekte bir doğal afet görmedi.”

Parampil, La Guaira kentinin tarihi boyunca büyük felaketlerle karşılaştığını hatırlatarak, 1999 yılında yaşanan heyelan faciasına gönderme yaptı.

O dönemde aşırı yağışlar nedeniyle dağlardan kopan devasa çamur kütlelerinin on binlerce insanı denize sürüklediğini ifade eden deneyimli gazeteci, bugünkü felaketin altyapısal boyutu itibarıyla çok daha yıkıcı bir nitelik taşıdığını aktardı.

“Yaptırımlar enkaz altındaki insanları kurtarmayı engelledi”

Depremin hemen ardından başlayan arama kurtarma çalışmalarının, ABD tarafından uygulanan tek taraflı ekonomik yaptırımlar nedeniyle felç olduğunu belirten Parampil, bu durumun doğrudan can kayıplarını artırdığını savundu. Venezuela hükümetinin enkaz kaldırmak için gerekli ağır iş makinelerine erişemediğini söyleyen gazeteci, şunları kaydetti:

“Asıl sorun, ABD yaptırımlarının Venezuela’nın bu tür afet durumlarında ihtiyaç duyduğu ağır kaldırma ekipmanlarını ve iş makinelerini satın almasını engellemesi. Günlerce insanlar enkaz altında kurtarılmayı bekledi. Venezuela’nın elinde insanları kurtaracak ne kamyon ne de gerekli teknolojik donanım bulunuyordu. Arama kurtarma faaliyetlerinde ilk saatler hayati bir önem taşıyor. Eğer enkazlar düzgün bir şekilde kaldırılabilseydi, bugün hala hayatta olan pek çok insan kurtarılma şansı bulacaktı. Maalesef bu imkan sağlanamadı.”

Parampil, felaketin dördüncü gününde ancak komşu ülkelerden gelen yardımların sahaya ulaşabildiğini aktardı. El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gönderilen iş makineleri ve kamyonların bölgeye girmesiyle temizlik ve kurtarma çalışmalarının fiilen başlayabildiğini ifade etti.

Bu sürece kadar kurtarma ekiplerinin ellerindeki yetersiz imkanlarla adeta çaresiz kaldığını dile getiren Parampil, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Bugün nihayet El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gelen yardım kamyonlarını görüyoruz. Gerçek temizlik ve enkaz kaldırma çalışması henüz yeni başlıyor. Şimdiye kadar her şey durma noktasına gelmişti. Kurtarma görevlileri, beton blokları ve demir yığınlarını hareket ettirecek güce sahip olmadıklarından şikayet ediyordu. Bu kamyonların alınamaması tamamen ABD yaptırımlarının bir sonucu. ABD içindeki muhalif gruplar ise bu durumu sanki Venezuela hükümeti çok beceriksizmiş ve bu tür araçları hazırda tutmaktan acizmiş gibi sunarak propaganda yapıyor. Oysa bağımsız uzmanlar ve akademik çalışmalar, bu malzemelerin tedarik edilememesinin tek sorumlusunun yaptırımlar olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Şimdi sormak gerekiyor: Sırf o kamyonların ülkeye girişine izin vermediğimiz için kaç insan enkaz altında can verdi?”

“ABD ordusu Venezuela’da fiili bir rejim değişikliği yürütüyor”

Yargıç Andrew Napolitano’nun olayın jeopolitik boyutuna ve Washington’ın bu krizi nasıl fırsata çevirdiğine yönelik sorusuna yanıt veren Parampil, ülkenin içinde bulunduğu yönetim boşluğunu ve askeri yayılmacılık tehlikesini detaylandırdı.

Ocak ayında ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini gece yarısı yatak odalarından kaçırarak alıkoyduğunu hatırlatan Parampil, bu olayın ardından bile yaptırımların kaldırılmadığını belirtti. Washington yönetiminin yalnızca kendi şirketlerinin çıkarına olan petrol ve iş anlaşmalarına yönelik özel muafiyetler tanıdığını, ancak halkın genelini ilgilendiren yaptırımları sürdürdüğünü vurgulayan gazeteci, şu tespitleri paylaştı:

“ABD yönetimi, Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırdıktan aylar sonra bile yaptırımları gevşetmedi. Sadece kendi çıkarlarına uygun gördükleri petrol anlaşmalarına izin veren özel düzenlemeler yaptılar. Bunun da ötesinde, Venezuela halkına ait olan ve ABD ile yurt dışındaki banka hesaplarında dondurulan yaklaşık 30 milyar dolarlık varlık bulunuyor. Biz bu parayı, orada kurduğumuz hayali bir gölge hükümeti tanıyarak resmen çaldık ve hala geri vermedik. Şimdi Uluslararası Para Fonu, bu dondurulan varlıkların bir kısmını insani yardım amacıyla serbest bırakacağını açıklıyor. Ancak Venezuela’daki yabancı yardım kuruluşlarının geçmişine baktığımızda, bu sürecin son derece yozlaşmış bir mekanizmayla işleyeceğini öngörebiliriz.”

Parampil, Washington’ın yardım operasyonlarını kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet eden özel aktörler aracılığıyla yönetmek istediğini ifade etti.

Bu bağlamda, The Grayzone kurucusu ve eşi Max Blumenthal’in yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunarak, eski hükümet yetkilisi Mauricio Claver-Carone’nin oynadığı role dikkat çekti:

“Mauricio Claver-Carone gibi Trump yönetiminde resmi bir görevi dahi bulunmayan bir figürün, kendisini adeta Latin Amerika’nın Jared Kushner’ı olarak tanımlayarak bizzat özel iş müzakerecisi gibi hareket ettiğini ortaya çıkardık. Bu şahıs, arka planda çeşitli anlaşmalar kesiyor. Eğer ABD ve müttefikleri bu yardım sürecini yönetecek ve dondurulan varlıkları bu şartlar altında serbest bırakacaksa, Claver-Carone gibi isimlerin bu yardım mekanizmasında çok büyük bir rol oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu durum, felaketi bir iş fırsatına dönüştürmekten başka bir anlam taşımıyor.”

Yargıç Andrew Napolitano’nun, “Bir ülkenin hayat kurtarıcı ekipmanları satın almasını engelleyen yaptırımlar uygulamak savaş suçudur” şeklindeki çıkışına katılan Parampil, insani yardım adı altında yürütülen askeri yayılmacılığı şu sözlerle eleştirdi:

“ABD ordusu ve özellikle Güney Komutanlığı kuvvetleri, sahada yardım dağıtım operasyonlarını bizzat kendilerinin yöneteceğini duyurdu. Karşımızda duran tablo, aslında fiili bir devlet çöküşü durumunu gösteriyor. Devlet felç olduğu için krize müdahale edemiyor; çünkü kendi uluslararası varlıklarını kontrol etmesine izin verilmiyor, gerekli makine ve ekipmanı satın alması engelleniyor. Ve şimdi de ABD ordusu gelerek kendi dağıtım ağını kuruyor. Bu, iktidarda hala Chavismo çizgisinde bir hükümet bulunmasına rağmen, yürütülen fiili bir rejim değişikliği hamlesini oluşturuyor.”

Parampil, ABD’nin egemenlik ihlallerinin yeni olmadığını, ocak ayında Maduro’nun görevden uzaklaştırılmasının hemen ardından Venezuela topraklarına askeri operasyon düzenlendiğini hatırlattı.

Bu operasyonda “Tren de Aragua” adlı suç örgütünün lideri olduğu iddia edilen Nino Guerrero’nun öldürüldüğünü belirten gazeteci, bu yapının aslında Washington tarafından askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılan yapay bir tehdit unsuru olduğunu savundu:

“ABD, zaten Venezuela’nın egemenlik haklarını açıkça ihlal ederek askeri saldırı düzenlemiş ve Nino Guerrero’yu öldürmüştü. Bahsettikleri bu suç grubu, aslında meşru bir uyuşturucu karteli gibi çalışmayan, aksine Trump yönetiminin ve Senatör Marco Rubio’nun Venezuela’ya yönelik bombalamaları ve müdahaleleri meşrulaştırmak için icat ettiği bir öcü olarak kullanılıyordu. Şimdi de deprem felaketi, ABD’nin ülkedeki askeri varlığını kalıcı olarak artırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Bu durum, Kolombiya ve Ekvador gibi komşu ülkelerin de bağımsız politikalarından vazgeçerek kendi topraklarında ABD askeri operasyonlarıyla koordinasyon kurmaya başladığı bir döneme denk geliyor. Bu askeri genişleme dalgasının, bölge sınırlarını aşarak Meksika’ya kadar uzanmasından endişe ediliyor.”

“Chavismo hareketi devlet yapısından bağımsız bir güce sahip”

Programın ilerleyen dakikalarında Napolitano, Maduro sonrasındaki geçiş hükümetinin durumunu ve yeni Devlet Başkanı Delcy Rodriguez’in halk nezdindeki meşruiyetini sorguladı.

Anya Parampil, Rodriguez’in son derece yetenekli ve pragmatik bir siyasetçi olduğunu belirterek, yeni yönetimin iç ve dış politikadaki denge arayışlarını analiz etti. Rodriguez’in ilk resmi yurt dışı seyahatini Hindistan’a gerçekleştirmesini son derece stratejik bir hamle olarak niteleyen Parampil, şu ifadeleri kullandı:

“Delcy Rodriguez’in Maduro’nun ardından göreve gelen güçlü bir kadın olduğunu kimse inkar edemez. Kendisi uluslararası temaslarına hız verdi. İlk büyük seyahatini Hindistan’a yapması son derece ilginç bir tercihti. Çünkü Hindistan bir BRICS üyesi olmakla birlikte, bu birlik içinde ABD ile ilişkileri en sıcak olan ülke konumunda bulunuyor. Rodriguez oraya giderek ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ABD’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Sergio Gore ile gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Zira mevcut aşamada doğrudan bir Washington ziyareti, kendi başkanlığı açısından çok büyük bir iç siyasi sarsıntı doğuracaktı. Bu dolaylı diplomasiyle ABD ile yeni köprüler kurmaya çalışıyor.”

Rodriguez’in, Nicolas Maduro veya daha önceki Hugo Chavez dönemlerinin aksine, Amerikan iş dünyası temsilcileri ve Uluslararası Para Fonu ile masaya oturmaktan çekinmediğini belirten Parampil, bu liberalleşme adımlarının ülkede hem ekonomik hem de sosyal kutuplaşmalara yol açtığını kaydetti:

“Rodriguez, Venezuela ekonomisini dışa açarak ve liberalleştirerek, yıllardır ağır yaptırımlar altında ezilen ülkede geçici veya kalıcı bir ekonomik rahatlama sağlayabilir. Eğer ABD tarafı bu yeni dönemde işbirliğine yanaşır ve yatırım yapmayı kabul ederse, Rodriguez bu müzakereleri yürütecek en uygun figür olarak öne çıkıyor. Ancak diğer taraftan, onun bu adımlarına, özellikle de kendisinden önceki liderleri kaçıran güçlerle işbirliği yapmasına büyük tepki gösteren geniş bir kesim bulunuyor. Bu durum onun için oldukça hassas ve zorlu bir süreci beraberinde getiriyor.”

Napolitano’nun, “Venezuela halkı bu süreçte yeni başkanı destekliyor mu, yoksa Maduro’nun gidişinden dolayı bir burukluk var mı?” sorusu üzerine Parampil, halkın desteğinin devlet mekanizmalarından bağımsız olarak gelişen toplumsal örgütlenmelerde aranması gerektiğini savundu:

“Şu an bizzat Venezuela’da bulunmadığım için halkın nabzını doğrudan aktarmam doğru olmaz. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da Chavismo hareketinin ve bu harekete gönül veren halk tabanının devletten ve mevcut hükümetten bağımsız bir dinamizme sahip olduğu. Venezuela’da geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının yanı sıra, anayasal bir statüye kavuşmuş olan çok güçlü bir ‘komün hükümeti’ kolu yer alıyor. Bu komünler, devletten bağımsız olarak kendi tarım çiftliklerini fonluyor, gıda egemenliğini ve yerel üretimi canlandırmak için çalışıyor. Hükümet dış dünyayla anlaşmalar yaparak ayakta kaldığı ve bu bağımsız halk projelerini desteklemeyi sürdürdüğü müddetçe, Chavismo’yu ayakta tutan toplumsal taban varlığını koruyacaktır.”

Parampil, ülke dışındaki bazı muhalif kesimlerin Rodriguez’i hızlı bir şekilde “hain” ilan ederek sosyal medyada karalama kampanyaları başlattığını, ancak sahadaki gerçekliğin bu tür yüzeysel analizlerden çok daha karmaşık olduğunu ifade etti. Venezuela’daki yerel gazetecilerin aktarımlarına dayanarak, hükümetin bazı kararları tartışmalı görünse de, halkın büyük çoğunluğunun Chavismo projelerine olan bağlılığının sürdüğünü ekledi.

“Kolombiya’da seçim hileleri Amerikan yanlısı adayları öne çıkarıyor”

Mülakatın son bölümünde ise Latin Amerika’daki genel siyasi dönüşüm ve komşu Kolombiya’daki başkanlık seçimleri ele alındı. Andrew Napolitano, bir önceki gün gazeteci Max Blumenthal ile yaptıkları röportajda, Kolombiya seçimlerinde Trump’ın desteklediği adayın kazanması için büyük usulsüzlükler yapıldığının iddia edildiğini hatırlatarak Parampil’in bu konudaki görüşlerini sordu.

Anya Parampil, Kolombiya’da muhafazakar ve Amerikan yanlısı aday Abelardo De La Espriella’nın kazandığı ilan edilen seçimlerin arkasındaki şaibeleri şu sözlerle anlattı:

“Yayın öncesinde Başkan Trump’ın, Kolombiya’daki başkanlık seçimini kazanan Abelardo De La Espriella’nın zaferini övdüğü konuşmasını izliyordum. Espriella, seçim sürecinin başında anketlerde neredeyse hiç esamesi okunmayan, tamamen tanınmayan bir isimdi. Ancak Trump’ın kamuoyu önünde kendisine destek vermesinin ardından adeta bir mucize gerçekleşti ve seçimi kazandığı açıklandı. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro ise seçimlerde devasa boyutlarda usulsüzlük yapıldığını savunarak sonuçları tanımayı reddediyor. Petro, bu seçim hilelerinin arkasında İsrail’in parmağı olduğunu iddia ediyor. İlginç bir şekilde, yeni seçilen bu başkan da İsrail ile ilişkileri daha da derinleştireceğine ve ilk iş olarak Kudüs’ü ziyaret edeceğine dair söz veriyor.”

Latin Amerika genelinde aşırı sağcı hükümetlerin iktidara gelir gelmez ilk olarak İsrail ile yakın ilişkiler kurma yoluna gittiğini belirten Parampil, bu durumun arkasındaki finansal ve teolojik ağları deşifre etti:

“Arjantin’de de benzer bir sürecin yaşandığını gördük. Oradaki aşırı sağcı yönetimler de iktidara adım atar atmaz hemen Kudüs’e gidip bağlılıklarını bildiriyor. Bunun arkasında tamamen finansal çıkarlar yatıyor. Örneğin Arjantin’de Habad Lubaviç gibi siyonist grupların çok büyük bir lobicilik gücü bulunuyor. Bu yapılar, ülkenin dört bir yanındaki maden arama haklarını ve geniş arazileri ellerinde tutuyor. Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerde ise bu durum, Latin Amerika geneline yayılmış olan köktendinci Hristiyan siyonizmi akımıyla doğrudan ilişkili. Bu yapılar, kendi dogmatik inançları doğrultusunda İsrail’e koşulsuz destek verilmesini savunuyor.”

Parampil, İsrail’in son birkaç gün içinde Venezuela’ya tıbbi ve insani yardım ekipleri göndereceğini açıklamasını da bu yeni jeopolitik denklemin bir parçası olarak değerlendirdi. Hugo Chavez döneminde İsrail ile diplomatik ilişkilerin tamamen kesildiğini hatırlatan gazeteci, deprem felaketinin bu ambargoları delmek için de bir zemin hazırladığını belirtti.

Yeni seçilen Kolombiya Başkanı Abelardo De La Espriella’nın kişiliği ve geçmişi hakkında da konuşan Parampil, onun devlet yönetme liyakatinden son derece uzak bir figür olduğunu savundu:

“Bu kişinin sıfırdan gelip nasıl bu kadar hızlı yükseldiğinin gerçek hikayesini öğrenmek gerekiyor. Ancak kendi geçmişinde, yavru kedilere havai fişek bağlayıp onları yakarak çığlıklarını izlemekle övünen birinden bahsediyoruz. Bu karakterdeki birinin, bir ülkeyi yönetmek için seçilmesini kabul etmek mümkün görünmüyor.”

Kolombiya’daki mevcut hükümetin bu şaibeli seçim sonuçlarına karşı nasıl bir tavır alacağına dair öngörülerini paylaşan Parampil, Latin Amerika’daki benzer tarihsel süreçlere dikkat çekerek sözlerini tamamladı:

“Devlet Başkanı Petro seçim sonuçlarını tanımayacağını açıkladı. Ancak geçmiş tecrübelerimiz, büyük hilelerle de olsa Washington destekli bu adayların bir şekilde iktidara yerleştirildiğini gösteriyor. Honduras ve Bolivya’da da bunun birebir örneklerini yaşadık. Honduras’ta halk, hileli rejime karşı tamamen yeni bir siyasi parti örgütlemek zorunda kaldı. Bolivya’da ise köylüler ve yerli çiftçiler askeri diktatörlüğe karşı silahlanarak genel grev başlattı ve rejimi ancak bu şekilde geriletebildi. Kolombiya’da da benzer şekilde iktidarın el değiştireceğini ve ABD’nin bu ülkedeki askeri konuşlanmasını artıracağını öngörebiliriz. ABD, Venezuela’daki deprem krizini ve Kolombiya’daki siyasi istikrarsızlığı kullanarak tüm bölgeyi kendi askeri denetim alanı haline getirmeyi hedefliyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

Yayınlanma

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra  yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.

İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:

Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor

İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.

İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.

İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.

Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.

Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.

İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.

Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.

Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.

İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.

Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.

Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.

Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.

Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.

Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.

Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.

Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.

Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.

Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.

Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.

Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.

Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.

Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.

Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.

Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.

Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.

Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.

Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

Yayınlanma

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, JustMoney Movement platformuna verdiği mülakatta, küresel finansal sistemin spekülatörler eliyle nasıl bir kumarhaneye dönüştürüldüğünü ve bu yapının halklar ile gezegen üzerindeki yıkıcı etkilerini anlattı. Borç temelli zenginleşme modellerini ve Elon Musk örneği üzerinden vergi kaçırma yöntemlerini eleştiren Pettifor, adil bir küresel düzen için köklü reform çağrısında bulundu.

Küresel finansal sistemin işleyişi, spekülatörlerin piyasalar üzerindeki tahakkümü ve bu yapının hem halkların geçim kaynakları hem de ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ekonomi çevrelerinde en çok tartışılan konuların başında yer alıyor.

JustMoney Movement adlı sivil toplum kuruluşunun yönetici direktörü Sarah Edwards moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte konuşan dünyaca ünlü İngiliz ekonomi politik uzmanı ve yazar Ann Pettifor, küresel finans mimarisini sert ifadelerle eleştirdi.

“Küresel Casino: Wall Street İnsanlık ve Gezegenle Nasıl Kumar Oynuyor” (The Global Casino: How Wall Street Gambles with People and Planet) adlı son kitabından yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Pettifor, finans dünyasının arka planında dönen mekanizmaları, sıradan insanların anlayabileceği bir dille ve ahlaki bir perspektifle masaya yatırdı.

“Elon Musk zenginliğini şaibeli yollarla katlıyor”

Konuşmasına bugün dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan Tesla, SpaceX ve sosyal medya platformu X’in (eski adıyla Twitter) sahibi Elon Musk örneğiyle başlayan Ann Pettifor, zenginlerin hiçbir vergi ödemeden servetlerini nasıl katladıklarını detaylı bir şekilde anlattı.

Pettifor, ABD yasalarındaki boşlukların milyarderler tarafından nasıl suiistimal edildiğini şu sözlerle aktardı:

“Elon Musk şu anda bir trilyoner. Bu, öğrenmek zorunda kaldığımız yeni bir kelime. Kendisi muhtemelen dünyanın en güçlü insanlarından biri. Sadece muazzam miktarda paraya erişimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu siyasi gücü, örneğin Amerikan devletinin dünyadaki en yoksul insanlara yardım etme kabiliyetini elinden almak için kullanıyor. Kongo’daki insanların şu anda çektiği ilaç sıkıntısı, büyük ölçüde Elon Musk’ın bir iki yıl önce Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı bütçesinde yaptığı kesintilerle ilgili.”

Musk’ın zenginleşme yönteminin temelinde vergi ödememek olduğunu vurgulayan Pettifor, sistemin işleyişini şu şekilde açıkladı:

“ABD yasalarına göre, finansal varlıklara sahipseniz, bu varlıkları satana kadar vergi ödemezsiniz. Eğer onlara sadece tutunursanız, bunları teminat olarak kullanabilir ve ek finansman sağlamak için kaldıraç olarak kullanabilirsiniz. Twitter’ı satın alırken Tesla’da hisseleri olduğunu söyledi. Bu hisseler üzerinden hiçbir vergi ödemedi. Bunların nakit olmadığını, dolayısıyla satıp nakde çevirene kadar vergi ödemesinin beklenemeyeceğini savundu. Ancak Twitter’ı satın almaya gelince parası yoktu. Bankalara gidip ‘Elimde bu hisseler var’ dedi. Yani aynı teminatı birden fazla kez kullandı. Sıradan bir insan bir mülkü iki farklı bankaya teminat gösterip kredi çekmeye çalışsa bu yasa dışıdır. Ancak o bunu yaptı ve bankalar Tesla hisselerini teminat kabul ederek ona borç verdi. Twitter’ı satın almak için borçlandığı bu para da bir borç olduğu için, bunun üzerinden de vergi ödemedi. Zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalanımızın ise yerinde saydığı şaibeli yöntem budur.”

“Yatırım riski sıradan insanların omuzlarına yükleniyor”

Milyarderlerin kurduğu finansal düzeneklerin sıradan yatırımcıları büyük bir risk altına soktuğunu ifade eden Pettifor, Tesla ve SpaceX hisselerinin halka arz süreçlerinde yaşanan anomalilere dikkat çekti.

Pettifor, “Musk’ın yaptığı, varlıklarının risk yükünü sıradan küçük yatırımcıların omuzlarına kaydırmaktır. İnsanlar onun ne yaptığının farkında değil. Yapay zeka şirketleri de aynı şeyi yapıyor. Nakitleri bitti, çok fazla borçlandılar ve şimdi zor durumdalar. Onlar da halka arzlar başlatacaklar ve sıradan insanlar şu anda devasa bir balon olan bu alana yatırım yapmak için koşacak” şeklinde konuştu.

Bu durumun emeklilik fonlarını da tehlikeye attığını belirten İngiliz iktisatçı, Nasdaq borsasındaki kuralların siyasi nüfuz kullanılarak esnetildiğini söyledi:

“Donald Trump ile olan bağlantıları sayesinde düzenleyicileri ikna ederek emeklilik fonlarının onun hisse senetlerini satın almasını zorunlu hale getirdi. Normalde borsa kuralları, bir şirketin değerinin yatırımcılar tarafından düzgün bir şekilde değerlendirilebilmesi için üç ay borsa pazarında kalmasını gerektirir. O ise bunu 15 güne indirmeyi başardı. Böylece sadece bireysel yatırımcılardan değil, emeklilik fonlarını yöneten BlackRock gibi küresel varlık yönetim şirketlerinden de zorunlu olarak para akışı sağladı. BlackRock şu anda 13 trilyon dolarlık finansal varlığı yönetiyor. Eğer bu şirketlerin başına bir şey gelirse, sadece bireysel yatırımcılar değil, milyonlarca insanın emeklilik fonları da çökecek.”

“Gıda ve enerji fiyatları Chicago’da kumar oynayanlar tarafından belirleniyor”

Ekonominin sadece ev bütçesi ya da ulusal bütçelerden ibaret olmadığını, asıl kararların “stratosfer” olarak adlandırdığı küresel düzeyde alındığını belirten Pettifor, enerji ve gıda fiyatlarının nasıl belirlendiğine dair gerçekleri paylaştı.

İngiltere’de hükümetin enerji faturalarını düşürmek istemesine rağmen küresel piyasalar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hatırlatan iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:

“ABD şu anda hidrolik çatlatma ve Meksika Körfezi’ndeki keşifler sayesinde petrol ve gaza boğulmuş durumda. Kendi ihtiyaçlarından çok daha fazlasına sahipler. Yine de Amerikalılar benzin istasyonunda küresel fiyatı ödüyorlar. Bu fiyat, ülkedeki arz ve taleple hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Chicago Ticaret Borsası’nda (Chicago Mercantile Exchange) belirlenen bir fiyattır. 2000 yılında Başkan Bill Clinton, Larry Summers ve Alan Greenspan ile birlikte emtia piyasalarındaki denetimleri kaldırmaya karar verdi. O günden beri bu piyasalarda iki tür tüccar var: Gerçek petrolü alıp satan fiziki tüccarlar ve ellerinde tek bir damla petrol bile olmayan, sadece fiyatın düşüp yükseleceği üzerine bahis oynayan kağıt üzerindeki spekülatörler. Spekülasyon yapmak, petrolü topraktan çıkarmaktan, gemilerle taşımaktan çok daha kolay ve zahmetsiz bir zahmetsiz kazanç yöntemidir.”

Aynı durumun gıda fiyatları için de geçerli olduğunu vurgulayan Pettifor, “Buğday, pirinç, soya fasulyesi gibi tüm temel gıda maddelerinin fiyatları Chicago Ticaret Borsası’nda belirleniyor. İnsanların hayatı, bu borsalarda kumar oynayan spekülatörlerin kararlarına bağlı” dedi.

“Kredi kartınızda para yoktur, sadece bir ödeme vaadi vardır”

Ekonomi biliminin en çok kafa karıştıran kavramlarından birinin “para” olduğunu belirten Pettifor, paranın altın ya da gümüş gibi sınırlı bir meta değil, toplumsal bir sözleşme olduğunu belirtti.

Muhafazakar iktisatçıların parayı kıt bir meta gibi sunarak kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını ifade eden yazar, paranın doğasını şu örnekle açıkladı:

“Eğer parayı toplumsal bir sözleşme olarak anlarsanız, onun aslında bir ödeme vaadi olduğunu bilirsiniz. 10 sterlinlik banknotun üzerinde ‘Ödemeyi taahhüt ediyorum’ yazar. Bir kafeye gidip kartınızı makineye okuttuğunuzda, bankanız o dükkana ‘Ann Pettifor’a güvenebilirsiniz, kahvesinin parasını ödeyecektir’ der. Bir mağazadan beyaz eşya almak için kredi kartınızı kullandığınızda kartın içinde aslında para yoktur. Bankalar sizin mevduatlarınızdan değil, verdiğiniz sözlerden para kazanırlar. Kredi kartınızı kullandığınızda yaptığınız tek şey, arkasında ticari bankaların ve nihayetinde İngiltere Merkez Bankası’nın durduğu bir ödeme vaadinde bulunmaktır.”

Bu sistemin ayakta kalabilmesi için güçlü kamu kurumlarına, standartlaştırılmış muhasebe sistemlerine ve güvenilir bir adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Pettifor, Malawi gibi gelişmekte olan ülkelerin bu kurumsal altyapıdan mahrum bırakılarak IMF ve Dünya Bankası tarafından borç sarmalına itildiğini söyledi.

“Yüksek faiz oranları doğayı daha fazla sömürmemize neden oluyor”

Pettifor, faizin sadece ekonomik bir yük değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın da en büyük tetikleyicisi olduğunu savundu. Tarihsel olarak tefeciliğin büyük bir günah olarak kabul edildiğini hatırlatan iktisatçı, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Eski Floransa’da bir banker olarak yüksek faiz uyguluyorsanız aforoz edilebilirdiniz. Kızınız kilisede evlenemez, cenazeniz kutsal topraklara gömülemezdi. Protestanlığın yükselişiyle birlikte tefeciliği bir günah olarak konuşmayı bıraktık. Faiz oranları katlanarak artan matematiksel bir sistemdir. Geliriniz borçlanma maliyetinizin altına düştüğünde ciddi sorunlar başlar. Yüksek reel faiz oranları, borçlarımızı ödeyebilmek için doğayı daha fazla sömürmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Brezilya’yı düşünün; borçlarını ödemek için ormanlarını yok etmek zorunda kalıyor. Denizleri talan etmek, ormanları kesmek ve toprağı değersizleştirmek zorundayız çünkü borçlar üzerindeki faiz katlanarak artıyor.”

“2008 krizini tahmin ettim, bugün durum çok daha vahim”

2007-2009 küresel finansal krizini önceden tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, bugünkü borç tablosunun o dönemden çok daha tehlikeli bir boyutta olduğunu vurguladı:

“Küresel borç, IMF verilerine göre küresel gelirin yüzde 235’ine ulaşmış durumda. Bu borcun ezici çoğunluğu, yani yüzde 143’ü özel borçtur. Bu borcun asla ödenemeyeceğini biliyorum. Bir borç krizinden kurtulmanın üç yolu vardır: Ya enflasyonla borcu eritirsiniz ki bu alacaklıların hiç işine gelmez; ya borçları ödemezsiniz yani temerrüde düşersiniz; ya da bu borcu ödeyecek geliri yaratırsınız. Ancak sıradan insanların reel gelirleri düşerken, yüzde 1’lik kesimin serveti hızla artıyor. Tıpkı 2007’de olduğu gibi, sıradan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiğinde tüm sistem büyük bir gürültüyle çökecektir.”

“Bretton Woods ilkelerine geri dönmeliyiz”

Küresel finansal krizlerin önüne geçebilmek için 1945 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’nın temel ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini savunan Pettifor, çözüm önerilerini şu şekilde özetledi:

“Sınır ötesi sermaye hareketlerini kontrol etmeliyiz. Faiz oranlarını düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutmak için yönetmeliyiz. Paranın spekülasyon ve kumar için değil, üretken faaliyetler için kullanılmasını sağlamalıyız. Bugün bunu bir dereceye kadar yapabilen tek ülke Çin’dir. Çin, sermaye kontrolleri uyguluyor, sınırlarından para giriş çıkışını yönetiyor ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Çin otoriter bir devlet, bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum ancak bunun yapılabileceğini gösteren somut bir örnektir. Politikacılarımızın ise bu konularda hiçbir fikri yok.”

JustMoney gibi toplulukların ve inanç gruplarının ahlaki değerleri yeniden savunarak sistemin dönüşümünde öncü rol oynaması gerektiğini belirten Ann Pettifor, “Tarih bize insanların örgütlendiğinde ve sistemi anladığında büyük bir değişim gücü yaratabildiğini gösterdi. Gençlerden ve sıradan insanların içindeki iyilik duygusundan umutluyum” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English