Avrupa
Almanya’nın Mélenchon rahatsızlığı

Fransa’da önümüzdeki sene yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerinde iddialı olan Jean-Luc Mélenchon, Berlin’de rahatsızlık yaratıyor.
Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) lideri Jean-Luc Mélenchon, Fransa cumhurbaşkanı olması halinde, on yıllardır Avrupa entegrasyonunun temelini oluşturan ama kendisinin esas olarak Berlin’in çıkarlarına hizmet ettiğine inandığı Alman-Fransız ortaklığını altüst etmeye çalışacağını belirtiyor.
Fransa’daki kritik cumhurbaşkanlığı seçimlerine hâlâ dokuz ay var fakat anket sonuçları, Mélenchon’un kampanyaya güçlü bir başlangıç yapması ve solun geri kalanı arasındaki iç çekişmeler nedeniyle, ikinci turda Le Pen’e rakip olabilecek en güçlü adaylardan biri konumuna geldiğini gösteriyor.
POLITICO’ya göre bu durum Berlin’de pek de cesaret verici bir ihtimal olarak görülmüyor.
Mélenchon, 2015 yılında Alman modeline duyduğu küçümsemeyi bir kitapta ele almıştı. Bu ay ise, AB’nin temelini oluşturan geleneksel Paris-Berlin ittifakından kesin bir kopuş göstererek, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Almanya Şansölyesi Friedrich Merz arasında nükleer caydırıcılıktan sanayi politikasına kadar uzanan konularda yakın zamanda imzalanan bir dizi anlaşmaya bağlı kalmayacağını açıkladı.
Şu anda Ren Nehri’nin öteki yakasındaki iktidar çevrelerinde Mélenchon’un zaferi olası görülmüyor ve son anketler, ikisi de ikinci tura kalırsa Le Pen’in onu rahatlıkla yeneceğini gösteriyor.
Fakat Alman milletvekilleri, bu “antikapitalistin” yaratabileceği tahrip edici potansiyelin farkında.
Örneğin, Fransız-Alman ilişkileri konusundaki çalışmalarıyla tanınan, CDU’lu milletvekili Roland Theis, “Mélenchon’un Avrupa politikasının kilit konularındaki siyasi duruşu, Almanya’ya karşı düşmanca tavrı… onu Fransız-Alman işbirliği için büyük bir sorun haline getirecek,” dedi.
Berlin, Le Pen’in zaferi ihtimaline çok daha fazla odaklanmış durumda; zira bu durum da kendine özgü bir dizi sorunu beraberinde getirecek.
Le Pen’in babası Jean-Marie Le Pen, partisini Nazi işbirlikçileriyle birlikte kurmuş ve Holokost’u önemsiz göstermesiyle kötü şöhret kazanmıştı.
Genç Le Pen, partisi Ulusal Birlik’i (RN) geçmişinden uzaklaştırmaya çalışmış, hatta babasını partiden kovmuş olsa da, hâlâ Avrupa Birliği’ne yapılan Fransız katkı paylarını kesintiye uğratmaya yemin etmiş sert bir “Avrupa karşıtı.”
Bu kritik seçim öncesinde Almanya ve Fransa, ortak AB hedefleri üzerindeki çalışmaları ortaklaşa hızlandırdı.
Fakat bu aciliyetin, Le Pen’in başkanlığından önce “işleri halletmekten” ziyade iktisadi zorunluluktan kaynaklandığını belirtiyorlar.
Fakat Mélenchon da mevcut Alman hükümeti için bir tehdit oluşturuyor. Yeşiller milletvekili ve Bundestag’ın Avrupa İşleri Komisyonu Başkanı Anton Hofreiter, “Mélenchon’un cumhurbaşkanlığı, en üst düzeydeki ikili ve Avrupa işbirliğini önemli ölçüde zorlaştıracaktır,” dedi.
Hofreiter, savunma kapasitelerini örnek göstererek, bunun Fransız katılımı olmadan Avrupa projelerinin hayata geçirilmesine yol açabileceği konusunda uyarıda bulundu.
Mélenchon’un Brüksel ve Berlin’e karşı duyduğu antipati, Le Pen’in Avrupa şüpheciliğini besleyen milliyetçi duygudan çok, özellikle Almanya’ya yönelik ideolojik muhalefetten kaynaklanıyor.
LFI milletvekili ve Fransa Ulusal Meclisi Dışişleri Komisyonu üyesi Aurélien Taché, “Almanlar, Avrupa’ya ordoliberalizmi [devlet denetimi altında, Alman esintili bir serbest piyasa ekonomisi vizyonu] dayatıyor. Biz Avrupa karşıtı değiliz; ordoliberalizme karşıyız,” dedi.
LFI, AB’nin merkezinde bir “Fransız-Alman motorunun” var olmadığını, bunun yerine Almanların kendi gündemlerini AB’ye dayatmaya çalıştığını savunuyor.
Mélenchon ise, Fransa’nın Çin’in yanı sıra Afrika’daki Fransızca konuşulan ülkeler ve Güney Amerika ülkeleriyle bağlarını güçlendirmesini istiyor.
ABD’yi “emperyalist bir tehlike” olarak görürken, Alman hükümeti transatlantik ilişkileri dış politikasının en önemli unsuru olarak görüyor.
Mélenchon, Almanya’nın serbest piyasa ekonomi modeline olan derin bağlılığına karşı çıkıyor ve bunun yerine planlı ekonomiyi savunuyor.
Mélenchon ayrıca Almanya’nın yeniden silahlanmasına ve topraklarında ABD nükleer silahlarının devam eden varlığına da eleştirel yaklaşıyor ve bu durumun “komşu ülkeler için ciddi güvenlik endişeleri yarattığını” belirtiyor.
Berlin, Ukrayna savaşı ve ABD’nin Avrupa’dan geri çekilmesinin ardından Avrupa’nın baskın askeri gücü olmayı hedefliyor.
Mélenchon’un 2015 yılında yayımlanan ve alt başlığı “Alman Zehri” olan “Bismarck’ın Ringa Balığı” adlı kitabı, o dönemde Fransa’da düşük işsizlik oranı ve güçlü büyüme oranları nedeniyle Almanya’yı bir politika modeli olarak gören birçok politikacıya yanıt niteliğindeydi.
Mélenchon, o dönemde Fransa’dakinden birkaç puan daha yüksek olan Almanya’daki yoksulluk oranını ve düşük doğum oranlarını, bu modelin başarısızlıklarına örnek olarak göstermişti.
Kitabın tanıtım yazısında şöyle deniyordu:
“Amacım, Almanya’ya hayran olan pek çok yorumcuyu çevreleyen mutluluk perdesini yırtıp atmak. Gözlerimizin önünde bir canavar doğdu: düzenlemelerden arındırılmış finansın ve kendini buna adamış, nüfusunun hızla yaşlanmasından dolayı harap olmuş bir ülkenin çocuğu.”
Fransız medyasının bir kısmı, hatta sol eğilimli Libération gazetesi bile, kitabı aşırı derecede “Almanofobik” bulmuştu.
Mélenchon kitapta kışkırtıcı bir üslup benimsiyor ve “Alman hükümetleriyle siyasi çatışma, halkların kurtuluşu için şartlardan biridir,” diyor.
Mélenchon ayrıca, bu ayın başlarında yayınlanan yaklaşık 20 sayfalık bir dış politika analizinin ortak yazarı.
Bu analizde, Washington’un ittifaka karşı “açıkça düşmanca” tutumu nedeniyle NATO’dan çekilme de dahil olmak üzere, bazı temel uluslararası önceliklerini özetliyor.
Öte yandan Le Pen’in partisi RN, yalnızca NATO’nun entegre komutasından ayrılmayı öneriyor.
Belgede ayrıca, bir üye ülkeye saldırı olması durumunda diğer üye ülkelerden yardım ve destek sağlanmasını garanti eden AB’nin 42. maddesini Fransa’nın taahhüt etmesi gerektiği belirtildi.
Hatta bu maddenin Grönland gibi AB ülkeleriyle “bağlantılı” topraklara da genişletilmesinin “mutlak bir öncelik” olduğu ifade edildi.
Fakat Mélenchon ve ortak yazarları, Fransa’nın “aşırı Atlantikçilikle karakterize edilen” AB içinde hiçbir şekilde “coğrafi bir bloğa zincirlenmemesi” gerektiği konusunda ısrar ettiler.
Mélenchon, Fransa’nın bir başka komşusu olan İspanya ile ilişkileri güçlendirmeye çok daha fazla ilgi duyuyor. İspanya’nın merkez sol Başbakanı Pedro Sánchez’i, Trump ve İsrail’e karşı sergilediği eleştirel yaklaşımı nedeniyle kendisine daha uygun bir müttefik olarak görüyor.
Öte yandan Berlin, Paris ile anlaşmazlıkların artmasıyla birlikte yeni müttefikler (özellikle de Roma) aramaya başladı.
Almanya’nın desteklediği, Fransa’nın ise karşı çıktığı AB’nin Güney Amerika ile imzaladığı tarihi Mercosur ticaret anlaşması ve yeni nesil savaş uçağı üretimi için ortak projenin iptal edilmesi kararı, Fransız-Alman ilişkilerini sarstı.
LFI milletvekili Taché, “Son altı yıldaki önemli kararlar , örneğin Mercosur ile ilgili olanlar ya da Donald Trump ile imzalanan serbest ticaret anlaşmaları gibi, her zaman Fransızların değil, Almanların lehine olmuştur,” dedi.
Öte yandan Almanya, bir süredir RN ile temas halinde ve önümüzdeki nisan ayında yapılacak Fransa cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanması durumunda işbirliği fırsatlarını yoklamaya başladı.
RN Başkanı Jordan Bardella şubat ayında Almanya’nın Fransa büyükelçisiyle bir araya geldi. Bu, RN’den bir politikacının ilk kez böyle bir görüşme gerçekleştirmesi anlamına geliyor.
Bardella yakın zamanda önde gelen bir Alman gazetesine verdiği röportajda, seçim zaferinin ardından mümkün olan her alanda, örneğin mülteci kontrolü konusunda, Alman hükümetiyle yakın işbirliği içinde olmayı planladığını açıkladı ve Almanya’nın sınır kontrollerini övdü.
Avrupa
Saksonya-Anhalt’te AfD ve BSW’den Ukrayna kararı

AfD ve BSW’nin oylarıyla, Saksonya-Anhalt eyaletinin yeni eyalet parlamentosu, Ukrayna’ya sağlanan tüm yardımların derhal sonlandırılmasını ve Rusya’ya yönelik yaptırımların kaldırılmasını talep etti.
İki parlamento grubu tarafından sunulan ve “Ukrayna’da Savaşın Tırmanması Yerine Barış Görüşmeleri” başlığını taşıyan bu önerge, Magdeburg’da düzenlenen olağanüstü oturumda çoğunluk oyuyla kabul edildi.
AfD ve BSW, yeni eyalet parlamentosundaki 83 sandalyenin 44’ünü elinde bulunduruyor.
Tartışma, yüksek sesli yuhalamalarla geçti. Eyalet Başbakan Vekili Sven Schulze (CDU) ile CDU, SPD, Yeşiller ve Sol Parti’den konuşmacılar, önergeyi şiddetle kınadılar.
Konuşma süreleri konusunda başlangıçta bir uzlaşmaya varılamaması nedeniyle, oturum gündeme geçilmeden önce bir saat süreyle askıya alındı.
Önerge, vekaleten görev yapan eyalet hükümetinden “Ukrayna’da durumun daha da tırmanmasını önlemek ve barışı tesis etmeyi amaçlayan bir politika izlemek için, özellikle Bundesrat’ta ilgili bir girişim yoluyla, elindeki tüm imkânları kullanmasını” talep ediyor.
Önergede ayrıca şunlar belirtiliyor: “Rusya’ya yönelik iktisadi yaptırımlar derhal kaldırılmalıdır.”
Ukrayna’ya yönelik mali desteğin, insani yardımın ötesine geçtiği ölçüde derhal durdurulmasını isteyen önerge, silah sevkiyatlarının da askıya alınmasını talep ediyor.
SPD milletvekili grubu başkanı Katja Pähle bunu “ucuz bir numara” olarak nitelendirdi. Yeşiller Partisi milletvekili grubu sekreteri Olaf Meister, eyalet parlamentosunun bu konuyu ele almak için tamamen yanlış bir yer olduğunu vurguladı.
Sol Parti milletvekili grubu başkanı Eva von Angern ise önergeyi “sahte” ve “bir komedi” olarak nitelendirdi.
Aralık ayında eyalet başbakanlığına aday olmayı planlayan AfD milletvekili grubu başkanı Ulrich Siegmund ise bunun iyi bir gün olduğunu söyledi.
Savaşın dört buçuk yıl önce başlamasından bu yana ilk kez, bir Alman parlamentosundan bir barış girişimi geldiğini belirtti.
Ukrayna’ya yardım için toplam 125 milyar avro harcandığını ve “bu paranın kendi ülkemizden esirgendiğini” ifade eden Siegmund, “Paramız ülkemiz için,” dedi ve diğer parlamento gruplarını, ülkenin çıkarlarına aykırı politikalar izlemekle suçladı.
BSW’nin baş adayı Claudia Wittig, Ukrayna’yı küresel jeopolitik çıkarların bir piyonu olarak nitelendirdi. Wittig, “BSW, barış isteyenlere ses veriyor,” dedi ve artık müzakere zamanı geldiğini savundu.
Oturumdan önce Ukrayna Büyükelçisi Oleksij Makeiev, bu oturumu “saçmalık zirvesi” olarak nitelendirmişti.
Ukrayna’ya silah sevkiyatının durdurulması talebiyle ilgili olarak diplomat, Funke Media’ya, “Kendilerini savunanların elinden silahları alıyorsunuz ve bunu yaparak katile yardım ediyorsunuz,” dedi.
Avrupa
Almanya’da “Avrupalı nükleer silah” tartışmaları

Alman Dış İlişkiler Konseyi (DGAP) üyesi Joachim Krause, “Alman veya Avrupalı nükleer silah” çağrısı yaparken, Berlin’in NATO düzeyindeki nükleer angajmanı derinleşiyor.
German Foreign Policy’bnin aktardığına göre, Alman Silahlı Kuvvetleri şu anda NATO’nun yıllık nükleer savaş tatbikatına katılıyor.
NATO, yıllık nükleer savaş tatbikatı Steadfast Noon’a salı günü başladı. Bu kez tatbikat İtalya’da gerçekleştiriliyor.
Odak noktası, her ikisinde de ABD nükleer bombalarının depolandığı Udine yakınlarındaki Aviano Hava Üssü ve Brescia yakınlarındaki Ghedi Hava Üssü.
Bu yıl neredeyse hiçbir ayrıntı açıklanmadı. Genellikle Steadfast Noon tatbikatı, “nükleer paylaşım” anlaşması kapsamında Avrupa hava kuvvetleri tarafından konuşlandırma bölgesine uçurulan ABD bombalarının sığınaklardan çıkarılması, Avrupa savaş uçaklarına yüklenmesi ve ardından savaş görevleri ile askeri eskortunun simülasyonunu içerir.
Bu yıl, 17 NATO ülkesinin silahlı kuvvetleri tatbikata katılıyor.
Alman Silahlı Kuvvetleri (Bundeswehr), Almanya’nın nükleer paylaşımından sorumlu olan Eifel bölgesindeki Büchel’deki 33. Taktik Hava Kuvvetleri Filosu’na ait üç adet Tornado avcı uçağıyla tatbikata katılıyor.
Türkiye ve Romanya da tatbikata katılıyor; Romanya üç adet F-16 avcı uçağı görevlendiriyor.
İsveç ise sayısı açıklanmayan sayıda Gripen avcı uçağı sağlarken, Finlandiya tatbikata kurmay subayları gönderiyor.
Tatbikin yaklaşık on gün sürmesi ve geçen yılki ile aynı ölçekte olması bekleniyor. Geçen yılki tatbikata 2.000’den fazla asker ve yaklaşık 70 uçak katılmıştı.
Kitle imha silahlarına açılan kapı
NATO’nun nükleer savaş tatbikatı, askeri ittifakın diğer Avrupa ülkelerinde nükleer silah konuşlandırılmasını tartıştığı bir dönemde gerçekleşiyor.
Odak noktası öncelikle nükleer paylaşım düzenlemesi kapsamında ABD nükleer bombalarının depolanması seçeneği üzerinde.
Finlandiya’da parlamento, 17 Haziran’da nükleer silahların ülkede barındırılmasını ve hatta Finlandiya topraklarından nakledilmesini yasaklayan 1980 tarihli yasağı kaldırmak için oylama yaptı.
Bu karar, nükleer bombaların olası konuşlandırılması için temel bir ön koşulu yerine getiriyor.
Litvanya’da ise parlamento geçen hafta, Litvanya topraklarında kitle imha silahlarının depolanmasını yasaklayan anayasa hükmünü yürürlükten kaldırmak üzere oy kullandı.
Fakat anayasa değişikliğinin kesinleşmesi için parlamentoda ikinci bir oylama yapılması gerekiyor.
Bu arada Polonya’da, ABD nükleer bombalarının konuşlandırılması olasılığı hararetli bir tartışma konusu.
Başbakan Donald Tusk liderliğindeki hükümet açıkça karşı bir tutum sergilese de Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki ve Jarosław Kaczyński’nin partisi PiS (Hukuk ve Adalet), prensip olarak bu fikre açık.
Fransa da nükleerde gaza basıyor
Avrupa’da ek ABD nükleer silahlarının konuşlandırılmasına ilişkin tartışmalara paralel olarak, Fransa da nükleer planlarını ilerletiyor.
Bunun temelini, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un 2 Mart’ta sunduğu “gelişmiş caydırıcılık” (“dissuasion avancée”) adlı yeni konsept oluşturuyor.
O dönemde Macron, yeni bir “nükleer silahlar çağının” başladığından açıkça söz etmişti.
Yeni konsept, diğer hususların yanı sıra, nükleer silahlarla donatılabilen Fransız nükleer kuvvetlerine ait Rafale avcı uçaklarının, örneğin kriz durumlarında, diğer Avrupa ülkelerindeki üslere geçici olarak konuşlandırılabilmesini öngörüyor.
Amaç, nükleer silah taşıma kapasitesine sahip avcı uçaklarının gerçekten nükleer silahlarla birlikte konuşlandırılıp konuşlandırılmadığının belirsizliğinden kaynaklanan bir tereddüt yaratarak potansiyel bir düşmana karşı belirsizlik yaratmak.
Macron, bunun amacının “düşmanlarımızın hesaplamalarını zorlaştırmak” olduğunu açıkladı.
Şu anda on Avrupa ülkesi bu çerçeve içinde Fransa ile işbirliği yapmayı kabul etti.
Bunlar arasında nükleer güce sahip Büyük Britanya’nın yanı sıra Almanya, Belçika, Hollanda, Yunanistan, Polonya ve geleneksel olarak ABD ile ittifak halinde olan dört Kuzey Avrupa ülkesi (Danimarka, Finlandiya, İsveç ve Norveç) yer alıyor.
Alman Silahlı Kuvvetleri Fransız nükleer tatbikatına ilk kez katılıyor
Alman Silahlı Kuvvetleri, bu yıl ilk kez sadece NATO’nun Steadfast Noon adlı nükleer savaş tatbikatına değil, aynı zamanda Fransa’nın nükleer silah tatbikatı olan Operasyon Poker’e de katılıyor.
Bu gelişme, Temmuz ortasında Macron ile Almanya Başbakanı Friedrich Merz arasında yapılan bir görüşme sırasında duyuruldu.
O sırada, sembolik bir hareket olarak, nükleer silah taşıma kapasitesine sahip iki Fransız Rafale uçağı ve onlara eşlik eden iki Alman Eurofighter uçağı, bir Fransız MRTT Phenix tanker uçağından ortak havada yakıt ikmali tatbikatı gerçekleştirdi.
Eylül ayı sonlarında, Fransız nükleer kuvvetleri “Operation Poker” adlı en son nükleer savaş tatbikatını gerçekleştirdi.
Alman askerlerinin bu tatbikata katılıp katılmadıkları henüz net değil; daha önce gözlemcilerin ve hatta muhtemelen avcı jetlerinin gönderileceğinden söz ediliyordu.
Tatbikatın gidişatına ilişkin olarak, Rafale jetlerinin mürettebatına “füzelerini tam olarak belirlenen bir yere ve tam olarak belirlenen bir zamanda ateşlemek” amacıyla “düşman hatlarını aşma” görevi verildiği bildirildi.
Bir katılımcının şu sözleri aktarıldı: “Ne pahasına olursa olsun geçmek zorundasınız ve her seferinde ağır kayıplar yaşanıyor.”
“Alman bombası” için hararetli çağrılar
Siyaset bilimci Joachim Krause, geçtiğimiz günlerde hem ABD bombalarıyla nükleer paylaşım hem de Fransa’nın “dissuasion avancée” (gelişmiş caydırıcılık) politikasına alternatif olabilecek nükleer seçenekler hakkında yorumda bulundu.
Kiel Üniversitesi Güvenlik Politikası Enstitüsü’nün eski direktörü ve Alman Dış İlişkiler Konseyi’nin (DGAP) uzun süredir üyesi olan Krause, Ocak ayında şunu belirtmişti:
“Almanya’yı kendi nükleer silahlarımızla ya da Avrupa nükleer silahlarıyla korumayı acilen tartışmamız gerekiyor.”
Krause Ağustos sonunda ise, bir yandan Başkan Donald Trump yönetimindeki ABD’ye “güvenilemeyeceğini” belirtti; öte yandan, “dissuasion avancée” konusunda “beklentileri çok yüksek tutmamak” gerektiğini söyledi.
Krause’nin “Almanya’nın atom bombasına sahip olması bir güvenlik unsuru olurdu” dediği aktarıldı fakat daha sonra Almanya’nın sivil nükleer enerjiden kademeli olarak vazgeçmesi ve federal hükümetin zayıflığı nedeniyle bunun bugün “tamamen gerçek dışı” olduğu sonucuna vardı.
Fakat Krause’ye göre şu anda başka seçenekler de tartışılıyor:
“Zaman zaman İskandinav ülkelerinin, Baltık devletleri, Almanya ve Polonya ile birlikte bir Avrupa nükleer silah programı başlatabileceğini duyuyorum.”
Krause’ye göre, şu anda “gerekli uzmanlık” eksik. Fakat bu, aşılmaz bir engel değil; bu eksiklik giderilebilir.
Avrupa
Mélenchon, kamu maliyesi programını açıkladı

Jean-Luc Mélenchon, sermaye ve varlıklı hanehalklarına uygulanan vergileri artırarak Fransa’nın kamu maliyesini düzeltmeye yönelik bir plan açıkladı.
Gelecek yıl seçilmesi halinde 2027’de bütçe açığını 25 milyar avro azaltmayı hedefleyen 75 yaşındaki siyasetçi, tasarrufların daha fazla Fransa’ya aktarılacağına söz verdi ve Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB) elinde bulunan devlet borcunun bir kısmının iptal edilmesi talebini yineledi.
Mélenchon çarşamba günü düzenlediği basın toplantısında, “Finansal sermayenin katkıda bulunmasını sağlamak gerekiyor, çünkü bugüne kadar düşük ücretlerden ve azalan gelirlerden her türlü vergi indirimine kadar her şekilde ve her yönüyle tam anlamıyla fayda sağlayan finansal sermayedir,” dedi.
Boyun Eğmeyen Fransa’nın (LFI) lideri şöyle devam etti:
“Neden mi? Çünkü bu, resesyonist etkileri olmayan tek seçenek. Bir emeklilik fonuna ya da bu tür herhangi bir finans kurumuna vergi uyguladığınızda, bu iktisadi faaliyette bir düşüşe yol açmaz.”
Derin bölünmelerin yaşandığı Ulusal Meclis’te 2027 bütçesinin kabulüne yönelik müzakereler başlarken, Mélenchon harcama kesintilerini reddetti ve vergiler ile yatırımlardan elde edilecek ek gelirler sayesinde 2027’de bütçe açığını azaltabileceğini belirtti.
LFI tarafından sunulan 20 sayfalık belgeye göre, bu adım Fransa’nın önümüzdeki beş yıl içinde borç-GSYİH oranını istikrara kavuşturmasını sağlayacak.
Belgede, gelecek yıl için 106,6 milyar avro gelir ve 81,7 milyar avro harcama öngörülüyor.
Geçen hafta, Fransa’nın 10 yıllık tahvillerindeki risk primi, İtalya’ya kıyasla rekor seviyeye ulaştı.
Finansal işlemler ve kripto para birimlerine vergi uygulanmasını da öneren LFI’nın kurucusu, Marine Le Pen’in bütçe açığını azaltmaya yönelik kendi planını sunmasından bir hafta sonra konuştu.
Le Pen’in önlemleri arasında emeklilik yaşının düşürülmesi, hisse geri alımlarına vergi uygulanması ve çok uluslu şirketlere yönelik vergilerin artırılması yer alıyordu.
Le Pen, AB liderlerinin toplantısı öncesinde, Fransa’nın AB bütçesine yaptığı katkıya yönelik büyük kesintileri de içeren planını savunmak üzere Brüksel’e gitti.
Mélenchon da belirli koşullar altında AB katkısını azaltacağını belirtti ama ayrıntılara girmedi.
Yakın zamanda yapılan bir ankete göre, her iki adayın da Mayıs 2027’deki ikinci tura kalma şansı bulunuyor.
Ankete göre Le Pen ilk turda yaklaşık %36 ile birinci, Mélenchon ise yaklaşık %18 ile ikinci sırada yer alıyor.
Fransız ekonomist Gabriel Zucman’dan esinlenerek 100 milyon avronun üzerindeki varlıklara uygulanan servet vergisi de dahil olmak üzere bir dizi vergi artışı planının yanı sıra, Mélenchon ayrıca Caisse des Dépôts, Bpifrance ve Banque Postale gibi kurumları tek bir kamu bankacılık grubu altında birleştirmeyi önerdi.
Ayrıca, Fransız hanehalkı tasarruflarının daha büyük bir kısmını yurt içi yatırımlara yönlendirecek ve konut, ulaşım, yeşil sanayileşme, dijital egemenlik ve diğer kilit stratejik sektörlerde yıllık 100 milyar avroluk bir hedef belirleyecek.
Basın toplantısında Mélenchon, “kapitalist düşmanlarını” da sert bir dille eleştirdi. Fransa Merkez Bankası Başkanı Emmanuel Moulin’i “cahil”, Euronext NV ticaret platformu Başkanı Stéphane Boujnah’ı ise “spekülatör, krizden çıkar sağlayan ve halkı sömüren biri” olarak nitelendirdi.
Dünya Basını1 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Görüş2 hafta önceOrtadoğu’da Koridor İttifakları Devri
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Richard Wolff: ABD’de oligarklar devleti rehin alarak piyasayı yönetiyor
Asya2 hafta önceÇin’de bankacılık reformu: 2025’te 670’ten fazla banka kapatıldı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da başkanlık seçimleri ikinci tura kaldı
Asya2 hafta önceAvustralya muhalefeti, ülke tarihindeki “en büyük göçmenlik kesintisini” vaat etti
Asya2 hafta önceJaponya Başbakanı Takaichi piyasaları harcama gündemi konusunda yatıştırmaya çalışıyor
Asya2 hafta önceHindistan’da 130 milyon seçmen kaydı silindi: Protestolar büyüyor







