Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Harald Kujat: Tek kutuplu dünya düzeni yerini çok kutuplu bir dünyaya bırakabilir

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Berlin Duvarı’nın yıkılması ve Almanya’nın yeniden birleşmesi sürecinde ABD, Almanya ve diğer ülkeler, Gorbaçov’a NATO’nun doğuya daha fazla genişlemeyeceği konusunda taahhüt verdiler. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı James Baker’in ittifakın doğuya “bir karış dahi ilerlemeyeceği” yönünde meşhur bir açıklaması dahi vardı. Moskova, 2021’in aralık ayındaki güvenlik garantisi müzakerelerinde bu açıklamaya ve Gorbaçov’un kulağına fısıldanan teminata atıf yapmaya başladı. Geçen yılın ocak ayında NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in Der Spiegel’e verdiği mülakatta söylediği şey şuydu: “[…] Bu doğru değil, böyle bir söz verilmedi, kapalı kapılar ardında böyle bir anlaşma yapılmadı. Bu tamamıyla gerçek dışı.” Stoltenberg açık açık yalan söyledi, Gorbaçov’un kulağına fısıldanan şeyin herhangi bir bağlayıcılığı olmadığı doğruydu ama NATO-Rusya Kurucu Senedi hiç yokmuş gibi konuştu. Bu hakikat kabul edilseydi, doğal olarak Moskova’nın haklı kaygıları kamuoyu nezdinde de kabul görmüş olacaktı. Bununla beraber Ukrayna’ya dönük askeri harekattan sonra da bu bahis kapanmadı. Son 20 yılda “yetişkin” diyaloğunun ortadan kalkışı, silsile halinde bugünkü krizleri beraberinde getirdi. Eski NATO-Rusya Konseyi Başkanı, emekli Tümgeneral Harald Kujat (Kızıl Ordu’ya karşı savaşırken öldürülen bir Nazinin oğlu), İsviçre merkezli Zeitgeschehen im Fokus dergisine verdiği söyleşide, Ukrayna’daki savaşın gidişatı, Çin’in barış girişimleri ve Macron’un Pekin’e geçtiğimiz haftalarda yaptığı ziyaretin sonuçlarını değerlendiriyor. Kujat’ın dergiye önceki aylarda verdiği söyleşilerin tercümelerine şuradan ve şuradan ulaşabilirsiniz.


“ABD’nin hâkim olduğu tek kutuplu dünya düzeni yerini çok kutuplu bir dünyaya bırakabilir”

Thomas Kaiser
Zeitgeschehen im Fokus
25 Nisan 2023

Emekli General Harald Kujat* ile söyleşi

Eski bir Alman Silahlı Kuvvetleri Genel Müfettişi ve NATO Askeri Komitesi Başkanı olarak Macron’un Avrupa’nın “stratejik özerkliği” fikrini duyduğunuzda galiba tüyleriniz diken diken olmuştur.

Hayır, bu mevcut jeopolitik durumdan doğan ikna edici bir netice. Doğru, ben “stratejik özerklikten” değil, “Avrupa’nın kendini ispatlamasından” söz ediyorum. Başka bir deyişle Cumhurbaşkanı Macron’un kastettiği şey, Avrupa’nın rakip büyük güçlerden oluşan yeni dünya düzeninde Çin, Rusya ve ABD’ye karşı kendini tek başına müdafaa edebilmesi.

Avrupa, birbirine rakip büyük güçlerin oluşturduğu jeopolitik güç aritmetiğinde her geçen gün daha da geriye düşüyor. Ukrayna savaşı bize her geçen gün Avrupa siyasetinin Avrupa’nın çıkarlarını gütme konusunda ne istekli ne de muktedir olduğunu gösteriyor. Jeopolitik muhakeme eksikliğinden dolayı Macron’u Avrupa’yı bölmekle ya da ABD ile ittifakın Avrupa’nın güvenliği açısından önemini küçümsemekle itham eden Alman taşra politikacılarının öfkeli reaksiyonları da bunu gösteriyor.

Kuzey Atlantik İttifakı, ortak bir güvenlik politikası konseptine dayanan kolektif, karşılıklı bir güvenlik ittifakıdır. Ancak Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa’nın güvenliğine olan katkısını insani nedenlerle değil, ulusal güvenlik çıkarlarına uygun olduğu için yapıyor. Avrupa ve Amerika’nın çıkarlarının örtüşmediği durumların olduğu aşikâr. Bu yüzden on yıllar önce ABD’nin bu operasyonlara katılmaması halinde NATO’nun Avrupa Birliği’nin stratejik sorumluluğu altındaki askeri operasyonlar için kuvvet ve kaynak sağlaması kararlaştırılmıştı.

Amerika ve Avrupa’nın çıkarlarının hiç örtüşmediği durumlar var mı?

Avrupa’nın güvenliği açısından son derece önemli olan Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Antlaşması’nın (INF) 2019 yılında ABD yönetimi tarafından tek taraflı olarak feshedilmesi buna bir örnek. Sadece birkaç ay önce NATO ülkelerinin devlet ve hükümet başkanları anlaşmayı “Avrupa-Atlantik güvenliği için hayati” olarak methetmiş ve “bu dönüm noktası niteliğindeki silah kontrol anlaşmasına bağlı kalacaklarını” vurgulamışlardı. Cumhurbaşkanı Macron, antlaşmanın sona ermesinin Avrupa’nın güvenliği açısından ciddi sonuçlar doğuracağı hakikatini eleştiren tek Avrupalı siyasetçiydi. Zira bu durum Rusya’ya, antlaşmalardan doğan herhangi bir kısıt olmaksızın, ABD’yi değil ama Avrupa’yı tehdit eden stratejik nükleer potansiyelini bir kez daha inşa etme fırsatı tanıdı. Macron, Amerika’nın aldığı kararın bir sonucu olarak Avrupa’nın kendini koruma imkanının olmasını talep etti. Ve Amerika’nın kararının Avrupa’nın nükleer caydırıcılığını düşünmek için bir fırsat olması gerektiğini de ekledi. Ancak Avrupa kıtasında yeni bir Rus-Amerikan nükleer silahlanma yarışı riski de son derece gerçek. Macron’un sözleri başta Almanya’ya yönelikti. Zira Avrupa’nın askerî açıdan zayıf olması her şeyden evvel Almanya’nın zayıf olmasının bir sonucu. En azından Ukrayna savaşı yeniden düşünemeye vesile oldu. İttifak içinde NATO’nun konvansiyonel Avrupa ayağının güçlendirilmesi konusunda bir mutabakat mevcut. Ukrayna savaşı ne kadar uzun sürerse ABD ile Avrupa arasında ciddi çıkar farklılıkları olduğu da o kadar netleşecektir. Macron ve Scholz, Moskova ve Kiev’de savaşı önlemeye çalışırken bile ABD onları desteklemeyi reddetti.

Batı’nın birliği yalnızca yüzeysel biçimde Ukrayna’nın güvenliği, bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü için verdiği mücadeleyi desteklemeye dayanıyor. Avrupalıların kendileri henüz bu konuda bir anlayış geliştirmemiş olsalar da savaşın sonunda Ukrayna ve Rusya da dahil olmak üzere Avrupa kıtasındaki tüm ülkelerin yer alacağı bir güvenlik ve barış düzeni ortaya çıkmalı. Buna karşılık ABD, Rusya’yı siyasi, iktisadi ve askerî açıdan zayıflatarak dikkatini, bir dünya gücü olarak üstünlüğünü tehdit edebilecek tek jeopolitik rakibine, yani Çin’e çevirmeyi amaçlıyor.

Macron Avrupa’nın savunma potansiyelinin eksik olduğundan söz etmişti. Rusya’nın Avrupa’ya karşı bir savaş başlatacağı düşünülebilir mi?

Avrupa’ya karşı bir taarruz savaşı için hazırlık yapıldığına dair bir emare görmüyorum ki bu NATO’ya karşı da savaş anlamına gelecektir. Rusya, en başından beri NATO’nun genişlemesini stratejik bir bakış açısıyla, ülkenin jeostratejik konumu ve savunma potansiyeli açısından, başka bir deyişle NATO üyeliğinin Rusya ile NATO arasındaki stratejik dengeyi ne ölçüde değiştireceği açısından değerlendirdi. Dolayısıyla Rusya, Ukrayna’nın NATO’ya üye olmasını engellemek için yüksek bir bedel ödemeye hazır ki bu da muhtemelen Amerikan kuvvetlerinin Ukrayna’da konuşlanmasına sonuçlanacaktır. Esasen mesele, jeopolitik rakip ABD’nin, en azından iki nükleer süper gücün nükleer stratejik dengesini tehlikeye atabilecek stratejik avantajlar elde etmesine engel olmak.

Yani Ukrayna savaşının iki ana aktörü olan Rusya ve ABD için tehlikede olan çok şey var. Dolayısıyla bu savaş devam ettiği sürece Ukrayna’daki savaşın Ukrayna üzerinde bir savaşa dönüşme riski devam ediyor.

Amerikan Birleşik Devletleri ile Çin arasındaki ilişkiler son zamanlarda önemli ölçüde kötüleşti. İki ülke arasında savaş yaşanması tehdidi var mı?

ABD ile Çin arasındaki ilişki de jeopolitik unsurlar tarafından belirleniyor. Çin, Ukrayna savaşından bu yana küresel risklerin arttığına ve bundan sorumlu olanların en başta ABD olmak üzere Batılı ülkeler olduğuna inanıyor. Bunun sonucu olarak her ikisi de çok kutuplu bir dünya hedefleyen Çin ve Rusya arasında daha yakın bir işbirliği söz konusu. Amerika’nın bakış açısına göre Çin, dünyanın lider gücü olmak için hem niyete hem de giderek artan iktisadi, diplomatik, askeri ve teknolojik güce sahip. Bu nedenle Ukrayna savaşında Avrupa ülkelerinin Rusya’ya karşı konumlandırılması gibi bölgesel ortaklar Avustralya, Japonya, Güney Kore, Yeni Zelanda ve gelecekte Filipinler ile birlikte Çin’e karşı bir Hint-Pasifik ağına entegre edilmeli. NATO, Çin ile gelecekte yaşanacak bir çatışmada Avrupa ile safları sıklaştırmak için önemli bir köprü. NATO’nun yeni stratejik konsepti, Çin’in üye ülkelerin çıkarlarına, güvenliğine ve değerlerine meydan okuduğunu belirtiyor. NATO şimdi Çin’in Avrupa-Atlantik güvenliğine yönelik sistemik meydan okumalarıyla mücadele etme niyetinde.

Dolayısıyla Cumhurbaşkanı Macron’un Avrupa kıtasının kendisini başkalarının çatışmalarının içine çekmesine izin vermemesi gerektiği yönündeki uyarısı haklı. Avrupa kendi çıkarlarını koruyabilmeli ve kendini prensip olarak üç büyük güce karşı daha güçlü bir şekilde müdafaa edebilmeli. Cumhurbaşkanı Macron’un Çin’de verdiği asıl mesaj buydu. Macron bu endişesinde yalnız değil. Bir süre önce Amerikalı stratejist Harlan Ullman, ABD’nin saatli bomba olarak nitelendirdiği Çin ve Rusya’ya karşı iki cepheli bir stratejik askeri ihtilaf başlatarak önlenebilir bir hata yapıp yapmadığını endişeyle sormuştu.

Macron’un kıtanın kendi çıkarlarını koruması talebi askeri alanın yanı sıra ekonomi veya diğer alanlar için de geçerli mi?

Macron bu açıklamayı mevcut krizler ve çatışmalar bağlamında yapmıştı. Fakat Ukrayna savaşı ve Çin ile yaşanan ihtilaf; daha bağımsız, daha muktedir ve daha güvenli olmak istiyorsak siyasi, iktisadi, teknolojik ve en önemlisi de askeri kabiliyetlerimizi artırmamız gerektiğinin göstergesi. İhtiyaç duyulan şey, sinerjik bir genel strateji yoluyla geniş bir eylem yelpazesi açan çok boyutlu bir politika. Buna iktisadi ve enformatif bir tarafa sahip askeri bir ihtilaf olan Ukrayna’daki savaşta da şahit oluyoruz. Avrupa tüm bu alanlarda kendini ortaya koyabilmeli ve diğer güçlerin etkisinden bağımsız olarak kendi çıkarları doğrultusunda bağımsız kararlar alabilmeli. Bu, örneğin gücü çeşitli ulusal çıkarları ortak bir güvenlik politikasında birleştirmesinde yatan NATO’da olduğu gibi, müttefikler ve ortaklarla yakın koordinasyona aykırı değil.

Amerika Birleşik Devletleri ile Çin arasındaki gerilim, Çin’in Tayvan ile birleşme arayışında olmasından ileri geliyor.

Son dönemde gerilimin arttığı doğru. Çin Komünist Partisi’nin son parti kongresinde Çin Devlet Başkanı, Tayvan ile barışçıl yollarla birleşme niyetini bir kez daha yineledi. Ancak aynı zamanda şiddetten cayma taahhüdü vermeyi de reddetti. Çin henüz Tayvan’ı ele geçirecek askeri kapasiteye sahip değil. Fakat birkaç yıl içinde durum böyle olacaktır. Tayvan ihtilafı, Amerikan-Çin jeopolitik rekabetinin doruk noktası haline gelebilir. Zira olası bir çatışmanın ardında yatan sebep bu.

1979 tarihli Tayvan ile İlişkiler Yasası, ABD ile Tayvan arasındaki ilişkileri ABD’nin Tayvan’ın bağımsızlığını ve kendini savunma kabiliyetini silah sevkiyatı ve diğer tedbirlerle tahkim edecek şekilde düzenleniyor. Ancak bu, Tayvan’ın savunulması için doğrudan askeri angajman gerektirmiyor. Şimdiye dek tüm Amerikan başkanları da buna uygun bir taahhütte bulunmaktan kaçındı. Fakat 2021’in ekim ayında Başkan Biden, Tayvan’ın Çin tarafından saldırıya uğraması halinde ABD’nin askeri yardım sağlayacağını ilk defa açıkça ifade etti. Bu, her iki tarafın da rotayı belirlediği ve askeri çatışma riskinin önemli ölçüde arttığı anlamına geliyor. Macron’a bu net uyarıyı yapma ihtiyacı hissettiren şeyin NATO’nun ve dolayısıyla Avrupa’nın çatışmaya doğrudan müdahil olma tehlikesi olduğu bariz.

Ama Kuzey Atlantik İttifakı’nın anlaşma alanı Washington Antlaşması’nda kesin olarak tanımlanıyor. Batı Pasifik’teki askeri angajmanlar bu anlaşma kapsamında değil.

Macron’un Avrupa’nın stratejik özerkliği kavramı sadece ABD ile olan ilişkilere mi atıfta bulunuyor?

ABD ile alakalı olduğu çok açık zira Avrupa’nın güvenliği İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana Amerika’nın müdahalesine bağlı ve şüphesiz bir süre daha bağlı olmaya devam edecek. Macron’u eleştirenler bunu bu şekilde yorumluyor. Ancak Macron için bu net anlamda tüm büyük güçlere karşı stratejik özerklik ve Avrupa’nın hinterlandında Avrupa’nın güvenliğini tehdit eden sorunlarla başa çıkabilecek bağımsız bir güvenlik ve savunma politikası anlamına geliyor. Bu bölgede yıllardır büyük güçler nüfuz alanları, bölgesel güçler bölgesel hakimiyet için vekalet savaşları, etnik ve dini azınlıklar ise kendi kaderlerini tayin ve bağımsızlık için mücadele ediyor. Aşırı nüfus artışı, dinsel karşıtlıklar ve doğal geçim kaynaklarının yok edilmesi, İslamcı ve köktendinci terör örgütlerine çoğalma zemini oluşturuyor ve sürekli yeni göç dalgalarına neden oluyor.

Çevre ülkelerdeki sorunlar esas olarak ABD’nin müdahalesinden kaynaklanıyordu…

Evet, mesela ABD’nin Irak, Libya veya Suriye’deki askeri müdahaleleri büyük bölgesel karışıklıklara yol açtı ve Avrupa kıtasının güvenliğini olumsuz etkiledi.

Daha önce Çin-ABD ilişkileri hakkında anlattıklarınız, ABD’nin üstünlüğünü sürdürme mücadelesi olarak anlaşılabilir.

Amerika Birleşik Devletleri, Çin’i ulusal güvenliğine yönelik en kapsamlı ve ciddi meydan okuma olarak görüyor. Amerikan Savunma Bakanı Austin de yeni Amerikan askeri stratejisinde Çin’i önümüzdeki on yılların en önemli stratejik rakibi olarak tanımlıyor. Fakat bu rekabet askeri-stratejik boyutun ötesine geçiyor ve her şeyden önce iktisadi boyutları, dünyanın rezerv para birimi olarak dolara yönelik tehdidi ve Güney Amerika, Afrika ve Asya’daki siyasi nüfuzu içeriyor. Özetle: ABD’nin küresel üstünlüğüne son vermek ve tek kutuplu dünyanın yerine çok kutuplu bir dünya koymakla ilgili.

Bu bağlamda Ukrayna savaşının Avrupa’yı bir yol ayrımına getirdiğini de belirtmek gerekir. Hem ABD hem de Avrupa, Ukrayna angajmanının her iki tarafta yarattığı jeostratejik dinamikleri hafife aldılar. Ukrayna savaşı, Avrupa’nın kararlı bir şekilde jeopolitik, iktisadi, teknolojik ve en önemlisi de askerî açıdan kendini kanıtlama yoluna girmesine dönük bir işaret.

Savaş aynı zamanda jeopolitik blokların oluşmasına da ön ayak oldu. Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği ve NATO birbirine yaklaşırken Çin ve Rusya etrafında ikinci bir jeopolitik blok ortaya çıktı. Çekirdeği BRICS ülkeleri Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika ile Çin, Hindistan, İran, Kazakistan, Kırgızistan, Pakistan, Rusya, Tacikistan ve Özbekistan’dan müteşekkil Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) oluşturuyor. BRICS ülkeleri dünya nüfusunun yüzde 40’ını, Batılı G7 ülkeleri ise yüzde 12,5’ini temsil ediyor. Bu arada BRICS ülkelerinin gayri safi yurtiçi hasılası Batılı G7 ülkelerinden daha yüksek. Bu doğu bloku son zamanlarda muazzam bir cazibe merkezi haline geldi.

Bu birlik, üye ülkeler dışında hangi ülkeler açısından role sahip?

Çin, Suudi Arabistan ile küresel petrol piyasası ve nükleer enerji kullanımı konusunda işbirliği yapıyor, Suudi Arabistan’ın BRICS grubuna girmesini destekliyor ve petrodolar ile rekabet edebilmek için emtia temelli bir rezerv para birimi oluşturma yolunda ilerliyor. Bugün bile ödemeler kısmen Rus ya da Çin para birimiyle yapılıyor. Suudi Arabistan’ın yanı sıra Arjantin, Mısır, Kazakistan, Nijerya, Birleşik Arap Emirlikleri, Senegal ve Tayland da BRICS’e katılmaya niyetli olduklarını ifade ettiler.

Şimdi yayı germiş olmanız ilginç. Bu aslında her zaman kullanılan “Rusya tecrit edildi” argümanının hakikatle örtüşmediği anlamına geliyor, zira aslında Rusya ve Çin ile işbirliği yapmak isteyenler daha çok ülke var. Batı’nın kendisini dünyanın merkezi olarak görmesi bu meseleyi tamamen ıskalamıyor mu?

Bunun gerçeği ıskaladığı doğru. Avrupa Birliği, Rusya ile girdiği ekonomik savaşta kapsamlı yaptırımlar uygulamaya devam etti. Her ne kadar bu yaptırımlar Rusya’yı Ukrayna’ya yönelik saldırısını durdurmaya zorlamak amacıyla uygulanmış ve yaptırımların enerji fiyatlarını etkilemeyeceği ya da Avrupa ülkelerinin ekonomileri açısından dezavantaj yaratmayacağı varsayımına dayandırılmış olsa da tam tersi yaşandı. Rusya da beklendiği kadar zayıflamadı. Son günlerde Rus ekonomisinin büyüdüğünü ve Alman ekonomisinin küçüldüğünü gösteren rakamlar gördük ki bunun Avrupa üzerinde genel bir etkisi olacaktır. Bu bağlamda Ukrayna savaşının ve özellikle iktisadi boyutunun bir sonucu olarak ABD’nin iktisadi, askeri ve siyasi olarak hâkim olduğu tek kutuplu dünya düzeninin yerini çok kutuplu bir dünyaya bırakma ihtimalinin arttığını da belirtmek gerekir.

Avrupa çok kutuplu bir dünyada nasıl bir yer edinebilir?

Kuzey Atlantik İttifakı, Kuzey Amerika ve Avrupa’yı her biri ortak güvenliğe katkıda bulunan egemen, demokratik ülkelerden oluşan bir ittifaka bağlıyor. İttifakın en büyük meziyeti, her üye ülkenin ulusal çıkarlarını ortak bir konseptte bütünleştirmek ve tekrar eden çelişki ve sorunlara rağmen ortak zemini korumak.

İki kıtanın jeostratejik durumu çok farklı olduğundan barış ve güvenliğin korunmasında da farklı koşullar geçerli. Avrupalılar ileride bu durumu daha fazla dikkate almalı ve buna bağlı olarak kıtaları için daha fazla sorumluluk üstlenmeliler. Bu, Avrupalı üye ülkelerin NATO’nun güvenlik politikası, stratejisi ve savunma planlaması üzerindeki etkilerini artırmalarını sağlayacaktır. Fakat yalnızca güvenlik hazırlığına ve savunma kabiliyetlerine yatırımı artırmak epey dar görüşlü bir yaklaşım olacaktır. Asıl zorluk Avrupa kıtası için yeni bir güvenlik mimarisi geliştirmek ve yeni jeopolitik dünya düzeni çerçevesinde ortak çıkarları formüle etmek.

Avrupalılar ABD’nin peşinden gitmeyi reddeder ve belki de ebedi hakimiyet arayışından barışı getirecek çok kutuplu dünyayı tercih ederlerse ne olur? Bu durum ABD’nin Çin’e karşı sürdürdüğü savaş rotasında ilerlemeye devam etmesine engel olur mu?

Umarım dünya iki nükleer stratejik süper güç arasında savaş yaşandığına şahit olmaz. Çin Silahlı Kuvvetlerinin devasa ölçüde silahlanışı büyük bir ilerleme kaydediyor. Nükleer strateji açısından Çin, iki nükleer süper güç olan Rusya ve ABD’yi büyük ölçüde yakalamış durumda. Bu nedenle dönemin ABD Stratejik Komutanı Amiral Charles Richard, 2022’de şunu söylemişti: “Şu anda içinde bulunduğumuz Ukrayna krizi sadece ısınma turu. Asıl büyük kriz henüz gelmedi. Uzun zamandır test edilmediğimiz şekilde test edileceğiz. Çin ile sahip olduğumuz caydırıcılık seviyesini değerlendirecek olursam, gemi yavaşça, battıkça batıyor”. Çin ile çatışma konusunda ABD’nin aldığı muazzam riski bu şekilde tanılamıştı. NATO’nun açtığı yolda ilerlemeye devam edersek sadece ABD’nin değil, muhtemelen Avrupalıların da alacağı risk bu.

Bu söylediklerinizden sonra şu soru beliriyor: Çin’in ABD ile askeri bir ihtilafı kışkırtmaya niyeti var mı?

Çin, Tayvan meselesi söz konusu olduğunda ABD ile askeri nitelikte bir gerilimi göğüslemeye hazır olduğunu gösterdi. Çin aynı zamanda siyasi, iktisadi ve askerî açıdan dünyanın en büyük gücü olma yolunda ilerlemeye devam ediyor. Ancak bu, Çin’in askeri bir ihtilaf arayışında olduğu anlamına gelmiyor. Nihayetinde meseleyi belirleyecek olan, her iki ülkenin de Tayvan için neleri göze alacağı sorusu.

Çin ile Batı’nın politikaları arasındaki nüans, Çinlilerin Avrupa’nın politikalarına müdahale etmemesi, yargılamaması ve değerlendirmemesi. Avrupalıların, Ursula von der Leyen veya Annalena Baerbock’un ziyareti sırasında mesela, bunu hep yaptıkları açıktı.

Elbette Yeni İpek Yolu gibi büyük bir proje sadece iktisadi değil, aynı zamanda siyasi bir öneme de sahip. Fakat yakın zaman evvel gördüğümüz üzere Çin’in iç sorunlarını dile getirme konusundaki istekliliğin Avrupalı siyasetçiler arasında karşıdakine göre çok daha belirgin olduğu da bir gerçek.

İdeolojik tonların hâkim olduğu her dış politika yalnızca siyasi risklere yol açmakla kalmaz, genelde ülkesinin ekonomisini de zarara uğratır. Almanya ile Çin’in ticaret hacmi 200 milyar avronun üzerinde; ekonomik trafik temelde eşit koşullarda gerçekleşmeli, yani Çin’deki Alman şirketleri, Almanya’daki Çinli şirketlerle aynı koşullarda olmalı. Küreselleşme bugüne dek ekonomimize büyük avantajlar sağladı ama aynı zamanda karşılıklı bağımlılığı da beraberinde getiriyor.

Avrupa Ukrayna ihtilafında nasıl bir rol üstlenmeli?

Bunu Almanya ile sınırlamak istiyorum. Alman hükümeti, 2 Mayıs 2022’de Ukrayna tarafından sunulan ve BM Genel Kurulu’nun ihtilafın siyasi diyalog, müzakereler, arabuluculuk ve diğer barışçıl yollarla derhal barışçıl bir şekilde çözülmesi çağrısında bulunduğu kararını kabul etmişti. Alman hükümeti geçtiğimiz şubat ayında da aynı yöndeki bir başka BM kararını onaylayarak savaşın barışçıl yollardan çözümüne katkıda bulunma taahhüdü vermişti. Ayrıca Almanya, anayasanın barış emri gereğince savaşın sona ermesi adına çalışmakla yükümlü. Tüm bunlar göz ardı edilirse ve Amerikan Dışişleri Bakanı tarafından ateşkes bile “iyi bir fikir değil” şeklinde tanımlanırsa ne olur? Çin’in kısa süre önce başlattığı girişime benzer girişimler, Pekin’in on iki maddelik belgesinde özellikle BM kararına atıfta bulunulmasına ve geçen nisan ayında kesintiye uğrayan müzakerelerin yeniden başlatılması önerilmesine rağmen Alman basınında refleks olarak reddediliyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile Brezilya Devlet Başkanı Lula da Silva gibi iki güçlü lider, müzakerelerin krizi çözmenin tek muhtemel yolu olduğu konusunda hemfikir olduklarını söylüyorlar. Krizlerin ve ihtilafların çözümüne yönelik bu tutumu, özellikle de dünya nüfusunun yüzde 40’ını temsil eden kuruluşlar tarafından desteklenen iki siyasetçi tarafından dile getirildiği için son derece çarpıcı ve örnek teşkil edici buluyorum. Cumhurbaşkanları Macron ve Şi Cinping de birlikte erken barış müzakereleri çağrısında bulundular. Macron, amacın “kalıcı bir barış için mümkün olan en kısa sürede yeniden müzakerelere başlamak” olduğunu dile getirdi.

Nihayetinde Putin de Ukrayna savaşının başından beri bu görüşteydi.

Evet ama Batılı siyasetçiler tarafından defalarca kez öne sürülen iddia şuydu: Putin müzakere etmek istemedi, sonra Putin ile müzakere edilemeyeceği söylendi, sonra Putin ile müzakere edilmemesi gerektiği söylendi. Fakat gerçek şu ki her iki taraf da müzakere etti, hem de oldukça başarılıydılar. Bu arada Başkan Biden da savaşın müzakerelerle sona ereceği görüşünü dile getirdi. Ancak savaş ne kadar uzun sürerse her iki taraf için de kabul edilebilir bir çözüm bulmak o kadar zor olacaktır. Rusya ve Ukrayna son zamanlarda üzerinde müzakere edilmiş bir barışa dair şartlarını artırdı ve hatta müzakerelerin başlaması için önkoşullar belirledi. Savaşan her iki tarafın da başarılı bir askeri taarruzla kendi müzakere pozisyonlarını iyileştirmeyi umdukları izlenimini edindim. Fakat bunun bir yanılgı olduğu çok çabuk ortaya çıkabilir.

Sayın General Kujat, söyleşi için çok teşekkür ederim.


*1 Mart 1942 doğumlu emekli General Harald Kujat, Alman Silahlı Kuvvetleri Genel Müfettişi ve NATO Askeri Komitesi Başkanı olarak NATO’daki en yüksek rütbeli subay. Aynı zamanda NATO-Rusya Konseyi ve Avrupa-Atlantik Ortaklık Konseyi başkanlığı görevlerinde bulundu. Harald Kujat, hizmetlerinden dolayı Fransa Cumhuriyeti Onur Lejyonu Komutan Haçı, Letonya, Estonya ve Polonya’dan Komutan Haçı Liyakat Nişanı, Liyakat Lejyonu dahil olmak üzere çok sayıda ödülle onurlandırıldı. ABD ve Belçika Krallığından Büyük Leopold Nişanı Kurdelesi, Federal Almanya Cumhuriyeti Büyük Liyakat Madalyası ve Malta, Macaristan ve NATO’dan da dahil olmak üzere diğer yüksek ödüller aldı.

Dünya Basını

FT: Müttefikleri ABD’den bağımsızlaşmaya çalışıyor

Yayınlanma

Amerika’nın müttefikleri ABD’den bağımsızlık ilan etmeye bakıyor. Geleneksel ortaklar ekonomik bağlarını yeniden düşünüyor.

Gideon Rachman, Financial Times baş diplomasi yazarı
23 Haziran 2026

ABD gelecek ay Bağımsızlık Bildirgesi’nin 250. yıldönümünü kutladığında, dostları ve müttefikleri de bu kutlamalara katılacak. Ancak perde arkasında, aynı ülkelerin çoğu Amerika’dan bağımsızlıklarını artırmaya çalışıyor.

Washington’ın geleneksel ortakları, ABD ile uzun süredir devam eden bağların onları Trump yönetiminin kötü muamelesinden ve baskı taktiklerinden muaf tutmadığını keşfetmiş durumda. İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, ABD başkanının demokratik müttefiklere çoğu zaman otoriter rakiplerden daha kötü davrandığından şikâyet ederek birçok kişinin hissiyatına tercüman oldu.

Bu yeni atmosferde, bir zamanlar güç olarak görülen Amerika ile yakın bağlar giderek potansiyel bir kırılganlık gibi görünmeye başladı. En güçlü uyarı zili geçen yıl Donald Trump’ın dost ve düşman ayırt etmeksizin ağır gümrük tarifeleri uygulamasıyla çaldı. Yönetimi, bu ay tüm yabancı ülke vatandaşlarının Anthropic’in öncü yapay zekâ modelleri Mythos 5 ve Fable 5’e erişimini kısıtlama kararıyla yeni alarm zillerini harekete geçirdi.

Trump yönetimi politikasında değişikliğe gidebilir. Ancak mesajın alındığı görülüyor. “Mythos anı”, Avrupa’nın en önde gelen yapay zekâ girişimi olan Fransa merkezli Mistral’in CEO’su Arthur Mensch’in bu yılın başlarında dile getirdiği bir tespiti doğrular nitelikteydi. Mensch bir panelde, yapay zekânın dünya ekonomisinin işleyişi açısından giderek kritik hale geldiğini belirterek şöyle demişti: “Avrupa için en büyük risk… tüm sanayimizin… ABD karar verirse kapatılabilecek bir teknoloji üzerinde çalışmasıdır.”

Bu ihtimalden ürken Avrupa hükümetleri, ABD şirketlerine ve modellerine bağımlılığı azaltmak anlamına gelen “yapay zekâ egemenliği” ihtiyacından giderek daha fazla söz ediyor. Mistral’in kendisi de bundan fayda sağlayacak konumda.

Amerikan “kapatma düğmeleri” konusundaki endişe yapay zekâyla sınırlı değil. Trump’ın bu yılın başlarında Grönland’ı ilhak etme tehditleri, Avrupalılara ABD silahlarına olan bağımlılıklarını hatırlattı. ABD’nin büyük savunma şirketleri — “ana yükleniciler” — şimdi bunun sonucunda satış kaybetmeye başladıklarından endişe ediyor.

Bu meseleler Avrupa’nın çok ötesine uzanıyor. Hindistan’a uygulanan tarifeler ve Trump’ın Pakistan’la yakınlaşması Delhi’de çok kötü karşılandı. Hindistan hükümetinin düşünce dünyasını çoğu zaman yansıtan bir düşünce kuruluşu olan Observer Research Foundation, kısa süre önce yayımladığı bir raporda “Trump faktörünün”, Hindistan’ın Fransa’dan savaş uçağı satın alma kararında ağır bastığını savundu.

Hem ABD’ye hem de Çin’e bağımlılığı nasıl azaltacağını en sistematik biçimde düşünen ülke ise Kanada olabilir. Trump, Kanada’nın Amerika’nın 51. eyaleti olması gerektiğini defalarca ima etmişti.

Kanada hükümeti, özel çalışmalarında egemenlik açısından kritik önemde dokuz ekonomik alan belirledi. Bunlar arasında yapay zekâ, yarı iletkenler, enerji ile ödeme ve takas sistemleri yer alıyor.

Bu alanlarda hem Amerika’ya hem de Çin’e bağımlılıktan kaçınmayı hedeflemek anlaşılır bir şey. Peki bu mümkün mü? Örneğin Kanada, ticaretinin yaklaşık yüzde 70’ini dev güney komşusuyla yapıyor. Mistral, Amerikalı yapay zekâ rakipleriyle kıyaslandığında çok küçük kalıyor. ABD dahil tüm Batı dünyası, Çin’den gelen kritik minerallere olan bağımlılığının rahatsız edici biçimde farkına varmış durumda.

Bu bağımlılıklar derin. Tamamen ortadan kaldırılamazlar. Ancak azaltılabilirler.

Asya’daki bazı çevreler, Kapsamlı ve İlerlemeci Trans-Pasifik Ortaklığı Anlaşması’nı bir model ve yapı taşı olarak gösteriyor. Bu serbest ticaret anlaşması şu anda Japonya, Kanada, Şili, Avustralya, Birleşik Krallık ve Singapur’un da aralarında bulunduğu 12 ülkeyi kapsıyor. AB ile CPTPP şimdi bloklar arası bir anlaşma için görüşmelere başlamış durumda; böyle bir anlaşma tarifeleri genel olarak düşürebilir. Delhi’de Hindistan’ın da bu pakta katılmayı istemesi gerekip gerekmediği konusunda ciddi bir tartışma var.

AB, Hindistan, Japonya ve Birleşik Krallık’ı içeren; ancak Çin ve ABD’yi dışarıda bırakan bir orta güçler ticaret anlaşması belli bir etki yaratabilir. Buna rağmen, dünyanın en büyük iki ekonomisi ve yapay zekâda iki küresel lideri olan Çin ve Amerika’dan tam ekonomik egemenlik kurma fikri gerçekçilikten uzak kalıyor.

Bununla birlikte, Trump’ın ya da onun haleflerinin iyi niyetine aşırı bağımlılık sorununa bakmanın başka yolları da var. Yapay zekâ, silahlar ya da enerji alanında bir Amerikan “kapatma düğmesi” tehdidine verilecek cevap, muhtemelen ABD teknolojisinden ya da kaynaklarından tamamen bağımsızlaşmaya çalışmak değildir. Böyle bir politika pahalı, verimsiz ve nihayetinde gerçekçi olmaktan uzak olur.

Alternatif strateji, Çin’in hâlihazırda gösterdiği stratejidir: Kendi kapatma düğmeni bulmak. Xi yönetimi, son derece yüksek Amerikan tarifelerine kritik mineral ihracatını ciddi biçimde kısıtlayarak karşılık verdi. Bu etkili bir taktikti ve ABD’yi tarifeleri düşürmeye zorladı.

Diğer dünya güçlerinin de, bir gün ihtiyaç duyabilecekleri ihtimaline karşı, kendi ekonomik silahlarını bulmaları gerekiyor. Hindistan için bu, ülkenin jenerik ilaç üreticisi olarak oynadığı kritik rol olabilir. Kanada için bu, Amerikan çiftliklerinin bağımlı olduğu gübrelerin kritik bir bileşeni olan potas olabilir. Avrupa için ise Hollandalı şirket ASML’nin sağladığı benzersiz teknolojiler ya da Avrupa’nın uranyum ve türbin ihracatçısı olarak rolü olabilir.

Dünya demokrasilerinin birbirleriyle muhtemel ekonomik savaşa hazırlanmak zorunda kalması üzücü. Ancak Trump’ın yarattığı dünya bu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Yayınlanma

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.

Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.

Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.

Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.

“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.

Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:

“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”

Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:

“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”

“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”

Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.

Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:

“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”

Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:

“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”

“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”

ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:

“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”

Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:

“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”

“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”

Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:

“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”

Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.

Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Yayınlanma

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.

El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.

“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”

El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.

Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.

Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.

Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.

ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.

“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.

ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.

“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”

Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.

El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.

Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.

“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.

Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.

Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.

“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”

Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.

Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.

El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.

Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.

“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.

ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.

Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.

“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”

Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.

Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.

El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.

Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.

El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.

İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.

Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.

Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.

“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”

Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.

Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.

Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.

ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.

Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.

Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.

“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”

El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.

Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.

“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.

Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.

“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”

ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.

“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.

Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.

ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.

Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.

Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.

“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.

Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.

Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.

“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.

Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.

Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.

“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”

Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.

23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.

El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.

“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.

Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.

Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English