Görüş
Büyülü Dağ’da yüzyıllık tartışma devam ediyor: Naphta mı Settembrini mi?

Modern Alman edebiyatının en önemli yazarı Thomas Mann’ın doğumunun 150. yılının kutlandığı bu günlerde, sayısız başyapıt kaleme alan Mann önemini ve güncelliğini korumaya devam ediyor.
Her büyük yazar gibi Mann da romanlarında yaratıcı yeteneğiyle kendi çağındaki karmaşık çatışmaları berrak biçimde ortaya koyarak, toplumdaki çelişkilerin nasıl şekilleneceğine dair öngörüsünü dile getirmiştir.
Yüzyıl önce savaş sonrası Almanya’nın toplumsal ve kültürel sorunlarını irdelediği eserleri, bugün yine Rusya’ya karşı savaşı açıktan destekleyen ya da sessizce onaylamak zorunda kalan Alman entelektüellerin düşünsel mirasına dair çok şey söylemektedir.
Yüzyıl önce yayımlanan eseri Büyülü Dağ romanında Rusya karşıtlığını, İslam ve Doğu toplumlarına karşı önyargıları dile getiren karakterleri, bugünkü Alman aydınlarının geçmişteki gölgeleri gibidir.
Diğer taraftan Mann’ın yüzyıl önce Doğu’ya yaptığı seyahat, Avrupa’nın ilerlemeci ve hümanist geleneğini temsil eden yazarların dahi Batılı muhafazakarların birçok önyargısını nasıl paylaştığını göstermektedir.
Yüzyıl önceki krizde Avrupa’nın geleceğini tartışan ve savaşın muhasebesini yapan Thomas Mann’ın eserleri, bugünkü savaş ve kriz koşullarındaki Avrupa için hatırlatılması gereken derslerle doludur.
Mann’ın İstanbul izlenimleri
Thomas Mann, 1925 yılında başta Kahire olmak üzere Doğu’ya uzun olmayan bir seyahat gerçekleştirmiştir. Yusuf ve Kardeşleri eserlerine ilham veren Mısır izlenimleri dışında, Mann’ın bu seyahati, en titiz biyografi eserlerinde dahi görmezden gelinmiştir.
Mann’ın biyografisini kaleme alanların ihmalinde bir ölçüde haklılık payı vardır. Mann’ın izlenim notları şaşılacak derece yüzeysel ve kısadır. Bu kısa gezi notları okurda, Mann’ın kendi isteği dışında bir zorunluluk sonucu seyahate çıkmak zorunda kaldığı hissini uyandırır.
Özellikle Mann’ın İstanbul ziyaretine dair izlenimlerin yüzeyselliği ve kısalığı dışında, bakışındaki politik ve sosyolojik sınırlılıklar çarpıcıdır. Eserlerinde etrafındaki her şeyi en ince ayrıntısına kadar betimleyen büyük yazarın merakının genişliğini gölgelemektedir.
Bağımsızlık savaşı vererek yeni bir demokratik cumhuriyet kurmuş, işgal altındaki imparatorluk başkentinin hürriyet sonrasında yaşamakta olduğu dönüşümüne dair en ufak izlenimler rastlanmaz Mann’ın notlarında.
Bir yüzyıl önce İstanbul’u ziyaret eden Alman seyyahların izlenimlerimi andırır Mann’ın gözlemleri: Fes giyen insanlar, Avrupai kadınlarla birlikte Doğu ile özdeştirilen geleneksel kadınların tezatlığı… O kadar ki İstanbul’un ihtişamına dair neredeyse tek övgü Ayasofya’ya aittir.
Şüphesiz bu durumun oryantalist düşünceyle doğrudan bağlantıları vardır. Flaubert’in Doğu’ya Yolculuk izlenimlerindeki tüm oryantalist tınıya rağmen, gözlemlerinin yoğunluğu ve derinliğiyle kıyaslandığında, Mann’ın durumu daha çok ilgisizlik, kayıtsızlık şeklinde değerlendirilebilir.
Ancak Mann’ın 1918 yılında yazmaya başladığı ve 1924 yılının sonunda yayımlanan başyapıtı Büyülü Dağ eserini göz önünde bulundurursak, İstanbul’a dair notları değerlendirmek çok daha karmaşık hale gelir.
Romanın en önemli karakterlerinden hümanist, Aydınlanma geleneğinin temsilcisi Settembrini “Olanları doğru buluyordu çünkü uygarlığa yarayacak bir yol izleniyordu. Avrupa’da genel bir barış ve silahsızlanma havası esiyordu. Demokratik düşünceler gelişiyordu. Jöntürklerin devrimci ayaklanma için hazırlıklarını tamamladıklarını el altından öğrendiğini iddia ediyordu. Türkiye anayasal bir ulus devlet olacaktı, insanlık için ne büyük bir zafer!” sözlerini dile getirir.
Settembrini’nin geleceğe dair Akdenizli iyimserliğini paylaşmasa da Weimar Cumhuriyeti’ni savunan, demokratik düşüncenin Almanya’da kalıcı şekilde kök salmasını isteyen Mann bu fikirleri paylaşmaktaydı.
Mann’in İstanbul’a dair notlarını daha geniş bakışla ele almak için, Settembrini’nin romandaki politik konumunu, aynı zamanda Settembrini’nin düşünsel ağırlığını dengeleyen karşı kutuptaki Naphta’yı, önemli ölçüde bugün hale devam eden aralarındaki tartışmayı eleştirel okumayla ele alacağız.
Büyülü Dağ’da savaşın muhasebesi
Settembrini’nin Türkiye’deki anayasal ulus devletinin zaferini müjdelediği bölümün, Naphta’nin romana girdiği kısım olması çarpıcıdır. Naphta karakteri romana girene kadar Settembirini’nin Hans ve Joachim’e verdiği politik ve estetik öğütler hayata dair, Avrupa burjuva toplumunun temel değerlerine dairdir. Bir anlamda Naphta’nin dediği gibi “Bizim şu Voltaire’e, akılcıya kulak verin” bağlamında, Aydınlanma’nın akılcılığına ve ilerlemeye olan sarsılmaz inancı döne döne tekrar eder.
Naphta’nin romana girmesiyle, politik ve estetik tartışma bir katman daha genişler ve trajik biçimde yoğunlaşır. Romanın ideolojik çerçevesi Avrupa’nın sınırlarını aşarak, savaşa ve kaçınılmaz olarak Batı-Doğu çatışmasına, uluslararası politik sistemdeki krize kayar.
Settembirini’nin Türkiye’deki demokratik ulus devletin doğuşuna dair sözlerine karşı Naphta alaycı biçimde “İslamiyet’in özgürleşmesi, Aman ne iyi. Aydınlanmış fanatizm – harika.” sözleriyle karşı çıkar.
Özellikle 11 Eylül sonrası birçok Batılı entelektüelden duyduğumuzda bizi şoke eden bu sözlerin yüzyıl öncesindeki düşünsel köklerini tüm çıplaklığıyla görmek sarsıcıdır.
Bu bağlamda Büyülü Dağ eserini okuduğumuzda, birçok başyapıt gibi eserin güncelliği bizi büyüler. Mann, romanı Birinci Dünya Savaşı sonlarına doğru kaleme almaya başlamıştı. Eser İkici Dünya Savaşı’nda önce yayımlanmıştı.
Roman yayımlandıktan sonra okuyanlar eseri, savaşın bir muhasebesi, savaşı yaratan toplumsal hastalıkların teşhisi ve savaşı olumlayan Avrupa’daki fikirsel iklimin eleştirisi olarak değerlendirmişlerdi.
Kitabı 2. Dünya Savaşı sonrası okuyanlar ise, Büyülü Dağ’ı, büyük bir yazarın Avrupa’da yükselen otoriter rejimlerin derin bir öngörüsü, Avrupa burjuva toplumunun hastalığının kaçınılmaz sonuçlarının derin seziyle anlatılması olarak değerlendirmişti. Böylece her büyük yazar gibi Mann’a da iki savaş sonrası ‘kahin’ gözüyle bakılmıştır.
Bugünkü uluslar arası politik sistemdeki çatışmalar, özellikle Ukrayna krizi sonrası, Avrupa’nın yeniden savaşla yüz yüze gelmesi, Rusya ile yaşanan siyasi krizin kültürel krize doğru genişlemesi sonucu Batı-Doğu çatışmasına dair tarihsel önyargıların yeniden dirilmesinin yanı sıra Avrupa’da yükselen aşırı sağ popülist partiler, Batı liberal demokrasinin krizi, parlamenter rejimdeki yapısal sorunlar…. daha benzeri birçok sorun Büyülü Dağ’ı yeniden önümüze koyup değerlendirmelerimizi yeniden gözden geçirmeye bizi zorlamaktadır.
Büyülü Dağ’ın bu kışkırtıcı kehanetleri, özellikle Settembirini ve Naphta’nin gerçek hayatta kimleri temsil ettiği hep tartışılmıştır. Belki de çarpıcı ve en yakın benzetmeyi Alman yazar Safransky yapmıştır. Safransky, Settembrini’yi Kantçi Cassier ile Naphta’yi Heidegger ile özdeşleştirir.
Romanın geçtiği Davos’ta, romanın yayımlanmasından sadece 4 yıl sonra Cassier ile Heidegger 1920 yılında bir konferansta, karşı karşıya gelerek ‘İnsan nedir’ temel sorusundan hareketle, Batı felsefesinin temel ayrılık noktalarını tıpkı Settembrini ve Naphta gibi tartışmıştı.
Çözülmekte olan Weimar Cumhuriyeti sonrası yolları keskin biçimde ayrılacak, trajik şekilde karşı düşman kamplarına bölünecek Alman aydınlarının yaşadığı derin tartışmaydı. Bu bağlamda da Mann, romanında gündeme getirdiği özgürlük, savaş, Avrupa’nın düşünsel mirasına dair uzlaşmaz karşıt fikirleri ortaya koyarak, öngörüsünü ortaya koymuştur.
Safransky’yi böylesi benzerliği düşündüren belki de, Settembrini’nin “Pan-Germanizm’i savunuyorsunuz demek? Öyle mi?” diyerek Naphta’yi suçlamasıdır. Heidegger’in Nazizm’in saflarına katılması düşünüldüğünde kurulan bu benzetme daha çarpıcı hale gelmektedir.
Bugün Avrupa’da en çok da Almanya’da gözlemlenen Rusya karşıtlığı ise, Naphta’nin sözlerinde yüzyıl önce yankılanmaktadır: “Ben de sizin bir Rus hayranı olduğunuzu düşünüyorum.” Yüzyıl önceki ideolojik ve kültürel kırılmalar bugün de canlı şekilde hissedilmektedir.
Avrupa hümanizminin savaşla imtihanı
Tolstoy hayranı Mann’ı düşündüğümüzde, romanın bu bölümleri Dostoyevski’nin eserindeki tansiyonu hiç düşmeyen dramatik politik tartışmalara benzemektedir. Mann da Dostoyevski gibi, karşıt görüşleri dile getiren karakterleri en güçlü argümanlarıyla konuşturmaktadır.
Güçlü fikirler yoğunlaştığı noktada içe doğru çökmeye başlar, böylelikle en tumturaklı söylemlerin dahi gizlemeyeceği çelişkiler meydana çıkarılır. Karşıt, uzlaşmaz gibi görülen fikirler, dramatik biçimde yakınlaşarak, evrensel etik ilkeler eğilip bükülmeye başlar.
Savaşa karşı romandaki karakterlerin politik konumlanışında da aynı izler gözlemlenir. Asker Joachim “Savaş gerekli bir şeydir. Moltke’nin dediği gibi, savaş olmazsa dünya kısa zamanda bozulur” sözleriyle savaşın kaçınılmazlığını hatta gerekliliğini dile getirir.
‘Princeps scholasticorum’ entelektüel Naphta da tartışmanın en hararetli noktasında “bu arada kalabalıktan boğulmak üzereyiz; tüm meslekler öylesine insan kaynıyor ki yakında daha önceki savaşlar, bir parça ekmek için yapılacak kavgaların yanında solda sıfır kalacak. Açık alanlar ve yeşil kentler! Irkın güçlendirilmesi! İyi de uygarlık ve ilerleme savaş olmayacak dediğine göre neden güçlensin ki? Savaş bu sorunların icabına bakacak ve ırkı güçlendirmeye de, doğumların azalmasına da çözümler üretecek” sözleriyle savaşı, yaşanan tüm toplumsal sorunların tek ve geçerli çözümü olarak sunmasıyla tartışma biter.
Askerden üniversitedeki aydına kadar savaş aynı ahlaki ilkeler temelinde savunulur. Emperyalist burjuva toplumunun, derin ekonomik ve siyasi kriz karşısında çözüm olarak her zaman bir savaşı gündeme getirerek insanlığı felaketin kıyısına götürdüğü çıplak biçimde gözlemlenir.
Avrupa’yı veba gibi saran bu savaş taraftarlığı karşısında hümanist, barışı ve ilerlemeyi savunan Settembrini nasıl pozisyon almaktadır? Settembrini, özgür ve eşit devletler sistemine geçilerek uluslararası barışın tesis edileceğini dile getirir. Ne var ki Settembirini, gerçeklikteki olgulardan ziyade prensiplerden, iyimser ideallerden hareketle savaş karşıtı tavır alır.
Bu noktada Mann, Settembirini’nin zayıf noktalarının ortaya çıkmasına izin verir. En başta Settembirini, Avrupa burjuva toplumun içine sürüklendiği krizi görmez ya da kabul etmez. Avrupa burjuva toplumunu, 18. yüzyıldaki ilerici ve devrimci karakterini değişmez ve evrensel kabul eder, akılla özdeşleştirdiği burjuva toplumunun artık akıldışı eğilimlere sahip olduğunu göremez.
Savaşın yüksek sesle dile getirildiği Avrupa’da hümanist geleneğin neden bu savaş taraftarlığına karşı kamuoyunda etkili olmadığının işaretleri bu noktalarda saklıdır.
Naphta tüm kışkırtıcı dini fikirlerine rağmen, Settembirini’ye göre daha gerçekçidir. Kapitalizmin krizine karşı kendinden emin muhafazakar bir seçeneği ortaya koyar. Hatta Avrupa’da kapitalizme karşı en güçlü muhalif sesi dile getirerek, kriz sonucu huzursuz insanlar için çekim noktası olur. Tartışma sonunda Hans ile Joachim’in, Naphta’dan hoşlanmasalar da bazı konularda ona hak vermeleri bunun çarpıcı örneğidir.
Settembirini’nin diğer çelişkisi çok daha dramatiktir. Savaş karşıtı, hümanist duruşuna rağmen, Settembirini de ilerleme ve özgürlük adına bir noktada savaşı savunur: “Voltaire bile uygarlığı yaymaya yarayan savaşları onaylamış ve İkinci Frederik’e Türklere savaş açmasını önermiştir.”
Tartışmanın devamında Settembirini Haçlı Seferleri’ni savunma noktasına kadar gelir: “Savaş bile, sevgili bayım, sırasında ilerlemeye hizmet etmeye zorlanmıştır; sizin o çok sevdiğiniz dönemdeki, yani, Haçlı Seferleri dönemindeki belirli olayları hatırlarsanız o savaşlar uygarlık adına halklar arasındaki ekonomik ve ticari ilişkileri sıkılaştırmış ve Batılıları tek bir düşünce altında toplamıştır.”
Şüphesiz Settembirini’nin çelişkileri Aydınlanma’nın, özellikle ılımlı Aydınlanma’nın, çelişkilerini açığa vurur. Montesquieu’nün medeniyetlerin nitelik farkını coğrafya ve iklimler teorisiyle açıklayan görüşleri, Aydınlanmanın Doğu’ya dair fikirlerini oryantalist söylemle ele almasını başlatmıştı. Voltaire gibi birçok filozof ise bu oryantalist görüşün kemikleşmesine neden olmuştu.
Roman boyunca zıt kutupları, karşıt değer yargılarını temsil eden Settembrini ve Naphta, trajik biçimde savaş ve Doğu’ya bakışta özdeşleşir.
Dostoyevski’nin romanlarındaki gibi iki zıt karakter aslında birbirini tamamlamaktadır, birinin varlığı diğerini zorunlu kılmaktadır. Settembirini ve Naphta birbirlerini tamamlayan ötekilerdir.
Avrupa’da yükselen savaş taraftarlığının izleri Aydınlanma’ya kadar uzanmakta, Batı’nın Doğu’ya dair emperyalist oryantalist bakışı Aydınlanma’nın birçok fikrinden hareket etmektedir.
Bunun en çarpıcı ifadesi Settembirini’nin Türkiye’de demokratik gelişimi coşkuyla selamlamasına rağmen, Doğu’yu atalet, hareketsiz, devimine ve ilerlemeye kapalı medeniyet olarak genellemesidir: “Ben Avrupalıyım, bir Batılıyım. Sizin derecelemeniz tam Doğu’ya göre; Doğu eylemden nefret eder. Lao-Tzu, yerle gök arasında hiçbir şey yapmamak kadar hayırlı bir şey olmadığını ve insanlık eylemlerden vazgeçmiş olsa yeryüzüne tam bir barışın ve mutluluğun egemen olacağını öğretir”
Settembirini tam olarak Batılı, Avrupalı olduğu için kendi burjuva toplumundaki çelişkileri göremez. Bu kör nokta onun, Avrupa’da yükselen muhafazakar savaş taraftarlığına ve Doğu’ya dair oryantalist söyleme karşısında bocalamasına yol açarken, net bir cephe almasını engeller.
Birinci Dünya Savaşı öncesi küçük bir azınlık entelektüel dışında, muhafazakardan hümaniste, radikal avangartlara kadar Avrupalı aydınların, sanatçıların savaşın saflarında yer almasının tarihsel ve ideolojik köklerini bu noktalarda irdelemek gerekir.
Batılı, Avrupa’nın hümanist geleneğinin temsilcisi Thomas Mann’ın da İstanbul notları ve hatta savaşın başında Mann’ın çelişkili tutumu bu bakış açısıyla tartışılmalıdır.
Büyülü Dağ’daki yüzyıl önceki tartışmayı Naphta kazanmıştı, bugünkü tartışmayı yine Naphta’nın kazanamayacağını kim söyleyebilir?
Görüş
Batı, İran ile yeni bir savaşı göze alabilir mi?

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
ABD yönetimleri ne zaman İran’a yönelik “askeri seçenek”ten bahsetse, kamuoyunun dikkati genellikle muharebe gücüne, gelişmiş silah sistemlerine ve ittifak yapılarına yönelir. Oysa ekonomistler ve enerji analistleri, asıl yakıcı sorunun artık ABD’nin yeni bir savaş yürütüp yürütemeyeceği değil, küresel ekonominin böyle bir savaşı kaldırıp kaldıramayacağı olduğunu savunuyor.
Yıllardır süregelen yüksek enflasyon, tedarik zincirindeki aksamalar, Ukrayna’daki savaş ve gelişmiş ekonomilerde biriken kamu borçlarının ardından, İran ile girilecek geniş çaplı bir çatışmanın ekonomik iklimi, geçmişteki Körfez savaşlarından kökten bir farklılık gösteriyor.
Analistler, modern savaşların gücünün artık sadece konuşlandırılan uçak gemileri, savaş uçakları veya hassas güdümlü füzelerle değil; bir ülkenin uzun süreli askeri operasyonları finanse etme, kesintisiz enerji arzı sağlama ve içeride siyasi ve ekonomik istikrarı koruma kapasitesiyle ölçüldüğünü daha yüksek sesle dile getiriyor.
Hürmüz Boğazı: Dünyanın Stratejik Geçit Noktası
Hürmüz Boğazı, Körfez’den çıkan küresel petrol ve sıvılaştırılmış doğalgaz ihracatının büyük kısmını taşıyarak dünyanın en kritik deniz koridorlarından biri olma özelliğini koruyor.
Enerji uzmanları, boğazdan yapılan sevkiyattaki kısa süreli bir aksamanın bile ham petrol fiyatlarını, deniz sigortası primlerini, navlun maliyetlerini ve nihayetinde dünya genelinde gıda fiyatlarını, enflasyonu ve elektrik piyasalarını doğrudan etkileyebileceği yönünde uyarıda bulunuyor.
Enerji piyasaları kısa vadeli kesintileri sönümleyecek mekanizmalara sahip olsa da analistler, kesintinin uzaması halinde enerji ithal eden ekonomilerin ağır bir baskı altında kalacağına ve küresel finans piyasalarındaki belirsizliğin tırmanacağına dikkat çekiyor.
Stratejik Petrol Rezervleri Yeterli mi?
ABD ve birçok sanayi ülkesi, büyük krizler sırasında yaşanacak kısa vadeli arz kesintilerini hafifletmek amacıyla stratejik petrol rezervleri bulunduruyor.
Ne var ki enerji uzmanları, son yıllarda kullanılan bu rezervleri yeniden doldurmanın hem zaman hem de ciddi finansal kaynak gerektirdiğini belirtiyor. Daha da önemlisi, acil durum stoklarının uzun süreli bir jeopolitik krizde ticari petrol arzının yerini almaktan ziyade, geçici şokları yumuşatmak için tasarlandığını vurguluyorlar.
Bu nedenle ekonomistler, acil durum stoklarını istikrarlı küresel enerji akışının uzun vadeli bir alternatifi olarak görmemek gerektiği konusunda uyarıda bulunuyor.
Savaşın Maliyeti
Çeşitli ABD araştırma kuruluşlarının yayımladığı öngörülere göre, askeri operasyonların süresine ve kapsamına bağlı olarak, geniş çaplı bir askeri çatışmanın maliyeti on milyarlarca dolardan yüz milyarlarca dolara ulaşabilir.
Finansal yük, doğrudan savunma harcamalarının çok ötesine uzanıyor. Bu yükün olası yansımaları şunlardır:
- Küresel enerji fiyatlarının yükselmesi.
- Nakliye ve deniz sigortası maliyetlerinin artması.
- Uluslararası ticaretin sekteye uğraması.
- Ticari yatırımların gerilemesi.
- Enflasyonist baskıların artması.
- Devletlerin borçlanma ve borç servis maliyetlerinin yükselmesi.
Ekonomistler, bu birleşik etkilerin, özellikle küresel ekonomik büyümedeki yavaşlamayla eşzamanlı gerçekleşmesi durumunda, Atlantik’in her iki yakasındaki tüketiciler tarafından doğrudan hissedileceğini savunuyor.
Amerika’nın İç Siyaset Hesabı
Washington’daki siyasi iklim, bugün denizaşırı ülkelerde girişilecek yeni bir askeri müdahaleye destek verme konusunda geçmişe kıyasla çok daha parçalı bir görünüm sergiliyor.
Kongre, başkanın savaş yetkilerinin anayasal sınırlarını tartışmaya devam ederken, artan sayıda milletvekili uzun süreli askeri operasyonlara onay verilmeden önce Kongre denetiminin güçlendirilmesini savunuyor.
Bu sırada Amerikan kamuoyunun geniş kesimleri, süregelen enflasyon, artan hanehalkı giderleri ve federal borç yüküne dair endişeler nedeniyle dış müdahalelerin ekonomik maliyetlerine karşı giderek daha hassas hale geliyor.
Siyasi analistler, Beyaz Saray’da hangi parti oturursa otursun, uzayan bir çatışmanın hızla iç siyasetin belirleyici gündem maddesine dönüşebileceğini öngörüyor.
NATO Karmaşık Bir Denklemle Karşı Karşıya
NATO bünyesindeki üye devletler, birbirinden oldukça farklı ekonomik ve siyasi gerçekliklerle mücadele ediyor.
Müttefiklerin çoğu son yıllarda savunma harcamalarını önemli ölçüde artırmış olsa da yavaşlayan ekonomik büyüme, yüksek enerji maliyetleri, enflasyonist baskılar, demografik sorunlar ve enerji dönüşümü için gereken büyük yatırımlarla baş etmeye çalışıyor.
Analistler, bu yapısal farklılıkların, yeni bir bölgesel krizin patlak vermesi durumunda ittifakın uzun vadeli bir askeri taahhüdü sürdürme kabiliyetini zorlaştırabileceğine inanyor.
Ukrayna ve Askeri Gücün Yeniden Değerlendirilmesi
Ukrayna’daki savaş, modern çatışmaların kaderini sadece cephedeki üstünlüğün değil; endüstriyel kapasitenin, üretim direncinin, lojistiğin ve tedarik zinciri güvenliğinin belirlediğini gösterdi.
Mühimmat üretimini sürdürebilmek, askeri teçhizatı yenileyebilmek ve savunma tedarik zincirlerini kesintisiz işletebilmek, teknolojik üstünlüğün kendisi kadar stratejik bir önem kazandı.
Savunma uzmanları, bu derslerin Batılı hükümetleri gelecekteki olası bir uzun süreli çatışmaya karşı hazırlık seviyelerini yeniden gözden geçirmeye sevk ettiğini belirtiyor.
Doğu: Stratejik Karmaşanın Ortasında Büyüyen İşbirliği
Diğer taraftan son yıllarda, Kuzey Kore ile yürütülen çeşitli düzeylerdeki ilişkilerin yanı sıra İran, Rusya ve Çin arasında genişleyen bir siyasi ve ekonomik işbirliğine tanıklık ediliyor.
Ancak analistler, bu ilişkilerin mutlaka resmi bir askeri ittifak olarak görülmemesi gerektiği konusunda uyarıyor. Bu durum daha ziyade, özellikle Batı yaptırımlarına karşı, belirli ekonomik, diplomatik ve güvenlik alanlarında kesişen stratejik çıkarları yansıtıyor.
Yaptırımlar ayrıca bu ülkelerin bir kısmını ulusal para birimleriyle ticareti yaygınlaştırmaya; enerji, altyapı, ileri teknoloji ve finansal sistemlerdeki işbirliğini derinleştirmeye teşvik etti.
Ekonomi ve Teknoloji: Yeni Stratejik Muharebe Alanı
Pek çok uzman, Doğu ile Batı arasındaki bugünkü rekabetin geleneksel askeri gücün çok ötesine geçtiğini savunuyor.
Yapay zeka, yarı iletken üretimi, kritik madenler, tedarik zinciri direnci, siber güvenlik ve teknolojik inovasyon, geleceğin küresel güç dengesini şekillendiren temel sütunlar olarak öne çıkıyor.
ABD ve müttefikleri teknolojik liderliklerini korumaya çalışırken, Çin ve ortakları yerli inovasyona büyük yatırımlar yapmaya ve Batı teknolojilerine olan bağımlılıklarını azaltmaya devam ediyor.
Bu Savaşın Bir Kazananı Olabilir mi?
Çoğu ekonomist, Körfez’de yaşanacak büyük bir askeri çatışmanın, dereceleri farklı olsa da tüm taraflara ağır maliyetler yükleyeceği konusunda hemfikir.
Yükselen petrol fiyatları bazı enerji ihracatçıları için kısa vadeli kazanımlar sağlasa da eşzamanlı olarak küresel büyümeyi baltalayacak, yatırımları azaltacak ve büyük ekonomiler üzerindeki enflasyonist baskıyı artıracaktır.
Finans piyasaları da artan jeopolitik belirsizliğin ortasında yatırımcıların güvenli liman arayışına girmesiyle yüksek dalgalanmalara sahne olabilir.
Sonuç
Mevcut ekonomik ve jeopolitik göstergeler, İran ile girilecek geniş çaplı bir askeri çatışmanın, etkileri cephenin çok ötesine uzanacak riskler barındırdığına işaret ediyor.
Bu nedenle temel stratejik soru, hangi tarafın daha üstün askeri kabiliyetlere sahip olduğu değil; hangisinin uzayan bir çatışmanın ekonomik, siyasi ve stratejik maliyetlerine dayanabileceğidir.
Uluslararası sistemin köklü bir dönüşümden geçtiği, teknoloji, enerji, sanayi kapasitesi ve ekonomik direnç üzerindeki rekabetin kızıştığı bir dönemde birçok analist, krizleri etkin bir şekilde yönetmenin ve gerilimi düşürmenin, dünyanın en hassas bölgelerinden birinde askeri gücün sınırlarını sınamaktan çok daha az maliyetli olacağını savunuyor.
Kaynaklar:
- ABD Enerji Bilgi İdaresi (EIA) – Dünya Petrol Geçiş Noktaları.
- Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) – Petrol Piyasası Raporu.
- Kongre Araştırma Servisi (CRS) – Savaş Yetkileri Yasası.
- Brown Üniversitesi – Savaşın Maliyetleri Projesi.
- Uluslararası Para Fonu (IMF) – Küresel Ekonomik Görünüm.
- Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) – Askeri Harcamalar Veri Tabanı.
- Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (IISS) – Askeri Denge.
- NATO – NATO Ülkelerinin Savunma Harcamaları.
- Dünya Bankası – Küresel Ekonomik Beklentiler.
- OECD – Ekonomik Görünüm.
Amerika
Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Thomas Karat, davranış analisti
Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.
Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.
Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.
Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.
Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.
Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.
Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.
Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.
Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.
Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.
Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.
***
Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.
Görüş
Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.
İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.
Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.
Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.
“2026 savaşına hazırlanıyoruz”
Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.
İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.
Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.
Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.
İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.
Türkiye’ye düşen füzeler
Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.
Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.
Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.
Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.
Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.
İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı
Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.
İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.
İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.
Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.
Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.
ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu
Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.
ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.
Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.
Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.
Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.
Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.
İran gerçekten süper güç olabilir mi?
Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.
Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.
İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.
Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.
İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.
İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Diplomasi6 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Amerika6 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş6 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor
Dünya Basını2 hafta önceİran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik
Diplomasi6 gün önceNATO liderleri Ankara Deklarasyonu’nu kabul etti
Diplomasi2 hafta önceAB, Çin’e karşı gümrük vergileri koymaktan vazgeçti












