Görüş
‘Mükemmel fırtına’nın gözünde korkuyla dalgalanan piyasalar

Bugün itibarıyla İsrail ile İran arasındaki sıcak çatışmalara artık ABD’nin de dahil olmasıyla savaşın kapsamı genişlemiş oluyor. B-2 bombardıman uçaklarının İsfahan, Natanz ve Fordo nükleer tesislerini bombalamasının ardından, bugün gün içinde yaşanacaklar, bu yeni evrenin nasıl şekilleneceğini gösterecek. Bu tek bir seferlik bir hava operasyonu muydu, yoksa ABD bu operasyonlarını İsrail ile ortaklaşa devam ettirecek mi, hep birlikte göreceğiz. Anlaşılan o ki, ABD’de ‘Make America Great Again’ (MAGA) taraftarlarıyla neo-con’lar arasındaki çatışmanın galibi şimdilik neo-con’lar… Ancak İran’da rejimi devirmek konusunda Washington net bir karara vardı mı, onu bilemiyoruz.
Avrupa Birliği’nde (AB) nasıl tepkiler geleceği diğer önemli konu. Tabii en önemlisi Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Şi Cinping’in açıklamaları olacak. Aynı şekilde Batı Asya ülkeleri; ABD, Birleşik Krallık ve AB’nin koşulsuz emrine amade olmaktan geçmişe göre biraz daha uzak. Ortada garip bir durum var, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Mısır, aynı zamanda İran ile birlikte BRICS üyesi ülkeler arasında yer alıyor. Yine Suudi Arabistan da dahil Körfez ülkelerinin Çin ve Rusya ile ekonomik ilişkileri hızla gelişiyor. Ve hemen herkes hemfikir ki, İsrail ile İran savaşı aslında, bir bölgesel çatışmanın çok ötesinde, ‘çok kutuplu dünyacılar’ ile ‘tek kutuplu dünyacılar’ arasındaki küresel mücadelede önemli bir mevzi… Temelinde küresel ekonomik gelişmeler, küresel ticaret koridorları, enerji hatları olan bir hegemonya savaşının köşe taşlarından biri… İran artık Çin’in ön bahçesi ve stratejik açıdan büyük önem taşıyor. Batı Bloku bu bahçeyi bir şekilde ele geçirirse, Kuşak ve Yol Girişimi’nden tutun bölgesel tüm ticaret ve enerji rotalarında daha belirleyici bir güç olabilir.
Ancak aynı şekilde Kuşak ve Yol Girişimi’ne alternatif olarak ABD’nin öncülüğünde gündeme getirilen Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ticaret Koridoru’nun (India-Middle East-Europe Trade Corridor-IMEC) ilk aşamasında hayal olma ihtimali de var. Yani Batı Asya’dan Orta Asya’ya oyun kurucu olmak için bu operasyonu başlatan Batı Bloku, kendi oyununu bozan taraf da olabilir. Zira böylesi bir savaşın daha da alevlenmesi durumunda, IMEC’in üyesi olan BAE, Suudi Arabistan ve Ürdün’ün İsrail ile aynı projede yer alması, bu üç ülkenin halkları tarafından sineye çekilecek bir durum olmayacaktır. Diyelim ki her şeye rağmen Batı Bloku amacına ulaşmaya yaklaştı, bu gelişmeye ne Çin ne de Rusya göz yumabilir. Yani her şey kendi içinde avantajlar kadar dezavantajları da barındırıyor. Kabaca jeostratejik ve jeokonomik panorama bu gibi görünüyor.
EKONOMİK KIRILGANLIKLAR İÇİNDE
BİR DE SAVAŞA YAKALANMAK!..
Her savaş, savaşan ülkeler için çok maliyetli, ancak küresel ekonominin yapısı gereği artık sadece savaşan ülkeler için değil, farklı farklı boyutlarda tüm ekonomiler için ciddi bedelleri var. Bu her ülkenin doğal kaynaklarından ekonomik yapısına, finans sektöründen coğrafi konumuna kadar pek çok etken tarafından belirleniyor.
Söz gelimi, Türkiye gibi enerji sepetinde hidrokarbon temelli enerjinin önemli bir yer tuttuğu ve enerji bağımlı bir ülke için, enerji fiyatlarında yukarı yönlü hareketler çok ciddi bir sorun, hele ki ciddi dış açığı varsa, ki var! Yine enflasyon ve durgunluğun iç içe geçtiği bir evrede, sınırlarının hemen yanında patlak verecek bir savaş çok ciddi sorunlar yaratmaya aday. Bu sebeple ki, Borsa İstanbul diğer borsalara göre çok daha ciddi bir tepki veriyor bu gelişmeye ve diğer borsalardan negatif ayrışıyor. Aynı sorun savaş sebebiyle yaşanacak küresel ticaret ikliminde bozulma ve tedarik zincirlerindeki kopukluklar için de geçerli! Bu hem ihracatı hem de turizmi olumsuz yönde etkileyeceğinden ötürü zaten sıkıntıda olan ekonomiyi daha da zora sokacak. Yine savaşın küresel enflasyonu yukarıya taşıyacak olan etkisi de Türkiye’de dezenflasyonist sürece sekte vuracak.

HİNT OKYANUSU’NUN BATISINDA
DENİZ NAKLİYATI RİSK ALTINDA
Tabii savaşın bir tarafı İran gibi petrol ve doğalgaz üreticisi bir ülke olunca, ilk akla gelen hampetrol fiyatları oluyor. Hampetrol fiyatlarındaki artış, küresel ekonominin büyüme oranını negatif etkiliyor. Üstelik bu yıl ve gelecek yıl için büyüme tahminleri hiç de parlak değilken… İsrail’in saldırıya başladığı gün hampetrol fiyatlarında görülen sıçrama önemli bir işaret. 12 Haziran’da Brent hampetrolü varil başına 69 dolarken, 13 Haziran’da varil başına 74 dolara yükseldi. 12 Haziran’a kadar 69 dolara tırmanmasının sebebi de zaten bir sıcak çatışma beklentisiydi. Bu süreçte Batı Texas hafif petrolü (WTI) yüzde 1.5 artışla 72.83 dolar/varil oldu. Petrol piyasaları, yüzde 7’lik artışla geçtiğimiz cuma günü aylardır görülen en önemli haftalık artışı yaşadı. O günden bu yana, tarafların karşılıklı açıklamalarıyla dalgalı bir seyir izliyor petrol fiyatları, ancak her an 80 doların üzerine çıkabilir.
Üç temel senaryo üzerinden gidersek, eğer ki İran Hürmüz Boğazı’nı mayınlayarak kapatırsa varil başına petrol fiyatının 120 dolara çıkması işten bile değil. Bu fiyatta sabit kalmayıp yeniden düşmesini sağlayacak olan ise küresel ticaretin ve dolayısıyla üretimin daralması sebebiyle enerjiye talebin azalması olabilir. Ki bu da, küresel ekonomi, özellikle ihracata dayalı gelişen ekonomiler için ciddi bir kayıp anlamına gelir.
Bundan kötüsü, ABD’nin bu hava operasyonunun ardından İsrail’in yanında bilfiil savaşa girmesi olacaktır. Bu, Batı Asya’da çok ciddi gerilimler ve istikrarsızlığa sebep olmakla kalmayacak, aynı zamanda Hint Okyanusu’nda deniz nakliyatının ciddi bir darbe yemesi anlamına gelecek zincirleme reaksiyonları da beraberinde getirecektir. Hürmüz Boğazı, dünyanın en kritik petrol geçiş noktası olmaya devam ediyor. Küresel petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 26’sı, deniz yoluyla yapılan petrol sevkiyatlarının yüzde 30’u, küresel LNG akışının yüzde 20’si bu boğazdan gerçekleşiyor. Ve bu sevkiyatın yüzde 80’i Asya-Pasifik Havzası’na gidiyor, yüzde 20’si ise Avrupa pazarlarına… Bu rotanın alternatifi olacak bir boru hattı yok, başka deniz yolu rotası da. Basra Körfezi’nin enerji vanası Hürmüz Boğazı…
Peki OPEC’in 5 milyon varil/günlük yedek kapasitesi İran’ın arz kayıplarını telafi edebilir mi? Evet karşılayabilir, ancak bu petrolün deniz yoluyla nakliyesinin ne denli güvenilir olacağı da bir başka sorun. Ayrıca OPEC + ülkelerinin bu ek üretime ne kadar istekli olacağı da bir başka mesele… Ve mesele sadece Hürmüz Boğazı’nın kapanması değil, Bab’ül Mendeb Boğazı’nda geçişlerin ne kadar güvenli olabileceğiyle de ilgili… Yemen’de Husiler ABD’nin savaşa dahil olması durumunda bu bölgede saldırılarını artıracaklarını açıkladılar bile. Malum Kızıldeniz’i Aden Körfezi üzerinden Hint Okyanusu’na bağlayan su yolu bu.

TEDARİK ZİNCİRİNDE KOPUKLUKLAR
CİDDİ BİR RİSK OLUŞTURUYOR
Böylesi bir durumda, İran’ın hampetrolü ve doğalgazının yanı sıra Irak, Kuveyt, Katar, Bahreyn, Suudi Arabistan ve BAE’nin de enerji kaynaklarının küresel piyasalara akışı ciddi oranda etkilenecektir. Yani küresel ekonomi açısından kayıp salt petrol fiyatlarındaki artışla sınırlı kalmayacak, her türlü deniz ticareti rotasındaki tedarik zincirlerinde de kırılmalara neden olacak. Bu zararın parasal karşılığını ise bugünden hesaplamak mümkün değil.
Bundan daha kötüsü ise İran’a bir kara harekâtı olacaktır ki, işte o zaman Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Batı Bloku’na yaptığı uyarı gerçek olabilir; yani sınırlı da olsa bir Üçüncü Dünya Savaşı’nın yolu açılabilir. Zira Putin, bir endişe belirtmekten öte, Rusya’nın İran’ın yanında yer alacağı uyarısını yapıyor. Çin için de aynı şeyi söylemek gerek. Çin ile çok yakın ilişkiler içinde olan Pakistan zaten ‘nükleer’ bir uyarı yapmıştı. Ve unutmayalım, daha sayılı günler önce Pakistan ile Hindistan bir savaşın kapısından sınırlı bir sıcak çatışmayla dönmüştü de dünya derin bir nefes alabilmişti! Böylesi bir durumda, yani ‘cehennem senaryosu’nda kimi uzmanlara göre hampetrol fiyatları 200 doları aşabilir!
Bir dördüncü senaryo var ki, yeryüzünde yaşayan her insan açısından en olması gereken senaryo diyelim. ABD’nin B2 bombardıman uçaklarının üç nükleer tesisi hedef alan bombardımanı sonrasında, hâlâ bir seçenek olarak İran ile İsrail’in bir arabulucu eşliğinde masaya oturtulması… Madem ki Trump’ın açıklamasına göre nükleer tesisler yok edildi, öyleyse bir savaşın gereği de kalmadı değil mi? Sebebin bu olduğuna pek inanan olmasa da!..
Peki kim olabilir bu arabulucu? Mesela Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron bu rol için sahne almaya çalışıyor. Düşük olasılık onun bu rolü üstlenmesi, ama belki!.. Belki de ABD ve Rusya’nın birlikteliğinde bir heyet bu arabuluculuğu üstlenir. Hâl böyle olursa, hampetrol ve doğalgaz fiyatları kısa bir süre içinde 65 dolar seviyelerine ve belki de daha da aşağısına inebilir. Sonuçta bu yıl küresel ekonominin performansı pek şahane olmayacak ve enerjiye talep de bu eğilime paralel seyredecek. Talep düşükse fiyatın artmasını gerektirecek bir sebep de olmaz.

ONS ALTIN KÖTÜ SENARYOLARIN
‘YÜKSELEN YILDIZI’DIR HER ZAMAN
Emtia piyasaları dendi mi, ilk akla gelen petrol, ancak değerli metaller de bir o kadar önemli… Değerli metaller söz konusuysa, altını ayrı bir kefeye koymak gerek. Altın korkuların, belirsizliklerin vaz geçilmezidir. Donald Trump’ın seçimleri kazandığı gün itibarıyla sert bir düşüş sürecine giren ons altın, ‘tarife savaşları’yla birlikte korku endeksinin (volatility index) zirvelerde dolaşmasına paralel olarak yukarı yönlü hareketini sürdürüyordu. Tabii ki savaş ortamıyla birlikte yükseliş eğilimini perçinledi.
Bu süreç boyunca gelişmelere göre dalgalı seyir izleyerek yukarı yönlü hareketini koruyacağını söylemek mümkün. Ons başına 3,400-3,500 dolar seviyelerinde hareket etmesi beklenmeli… 3,400 dolar seviyesini direnç noktası olarak işaretleyebiliriz. Büyük olasılıkla günün ilk saatlerinde yaşanan son gelişmeyle birlikte kötü senaryoların daha ağırlık kazanması altında yukarı yönlü ataklara sebep olacak.
PLATİNLE PALADYUMDA FİYAT HAREKETLERİ
NEDEN TERS YÖNLÜ BİR EĞİLİM GÖSTERİR?
Diğer değerli metallerden platinde de saldırı günü sonrasında yukarı yönlü hareket çok belirgin seviyelerdeydi, sonrasında belli bir düzeltme hareketi gerçekleşti. Platin, gümüş ve diğer değerli metaller salt bir yatırım aracı değil, aynı zamanda endüstriyel metaller olduğundan fiyat hareketleri savaşın gidişatı kadar, küresel büyümeye paralel talep eğrilerine göre şekillenecek gibi görünüyor. Burada referans metallerden sayılan paladyumdaki fiyat hareketleriyle platin fiyat hareketleri arasındaki ayrışma, bu eğilimin iyi bir örneği olarak dikkat çekiyor. Platinin Haziran 2025’te ons başına 1,078 dolara yüzde 9’luk artışı arz darboğazları ve endüstriyel zorunlulukları işaret ediyor. Elektrikli araçların (EV) benzinli motorlara olan talebi azaltmasıyla zayıflayan paladyumun aksine, platinin hem EV’ler hem de geleneksel araçlar için hidrojen yakıt hücrelerinde ve katalitik konvertörlerdeki rolü, onu enerji dönüşümü için kritik bir metal olarak konumlandırıyor.
Bakır, alüminyum, çinko, kurşun gibi endüstriyel metallerde ise genel olarak küresel ekonomik durgunluk üzerine gelen savaş ortamı sebebiyle aşağı yönlü hareketler söz konusu… Büyük olasılıkla savaşın gidişatına göre talepte göreli bir düşüşün tetiklenmesi ve bunun fiyatlara yansıması beklenebilir.
NAVLUN FİYATLARI KÜRESEL
TİCARET İKLİMİNİ BOZABİLİR
Mesele salt emtia fiyatlarındaki oynaklıklar değil, tedarik zincirlerinde maliyetlerin artması gibi ciddi bir yan etki daha var. Gerek enerji fiyatlarındaki artış gerekse deniz yolu taşımacılığında risklerin yükselmesi; yani rota değişiklikleri, yakıt maliyetlerinin artışı, hızla yükselen sigorta primleri navlun fiyatlarına yansıyor. Hürmüz Boğazı’ndan yapılan deniz taşımacılığında navlun sadece bir haftada iki kata yakın yükseldi. Yine de sorun henüz korkulan boyutta değil.
En çok endişeli duyulan konu Hürmüz Boğazı’nın İran tarafından kapatılması. Maersk gibi büyük deniz nakliyat firmaları Batı Asya limanlarına, söz gelimi İsrail limanlarına gemilerin uğramasını ise şimdiden askıya alabiliyor. Sonuçta İsrail limanları İran’ın füzelerinin menzilinde! Bu savaşın şiddetinin artması durumunda, bölgedeki deniz taşımacılığının bir süreliğine felç olması ya da nakliye maliyetlerinin çok daha yükselmesi olasılık dahilinde. Bu sadece petrol ve doğalgaz için değil her türlü hammadde, yarı mamul ürün ve diğer emtiaların fiyatlarında ek nakliye maliyetlerinden kaynaklı artışa sebep olacak gibi görünüyor.
GÜBRE SEKTÖRÜNDE KRİZ GIDA
GÜVENLİĞİNİ TEHDİT EDEBİLİR
Dolaylı bir yoldan bu savaş tarımsal emtia arzını ve fiyatları da etkileyecek, kısa vadede ciddi bir gıda güvenliği krizine neden olma potansiyeli de var. Bölge ülkeleri, gübre üretiminde ve ihracatında çok önemli bir güce sahip. Yaşanan savaşın üretim ve ihracat yapan ülkelere etkisi çok büyük. Uluslararası Gübre Derneği (IFA) ve İran Enerji Bakanlığı verilerine göre, İran’ın yıllık 5 milyon ton üre ihracatı ve 4.5 milyon ton amonyak üretimi var. İran, dünya gübre pazarında ilk üçte… Tesisler İran Ulusal Petrokimya Şirketi (NPC) tarafından işletiliyor. İsrail, yılda 4.5 milyon ton potasyum gübresi ihracatıyla, bu alanda dünyanın dördüncü büyük üreticisi.
Mısır, üre gübresi üretiminde ve ihracatında önemli role sahip. Mısır Petrol Bakanlığı verilerine göre, 6 milyon tonluk üretim kapasitesiyle, 3.5 milyon ton üre ihraç ediyor. Yıllık 5.6 milyon ton üre ve 3.8 milyon ton amonyak üretimiyle Katar önemli üretici ülkelerden bir diğeri. Suudi Arabistan, yılda 7 milyon ton gübre üretiyor, bunun yüzde 60’ını ihraç ediyor. Bölge ülkeleri Avrupa ve Afrika ülkelerinin önde gelen gübre tedarikçisi…
Dahası da var… Bu savaşın merkez bankalarının politika faizi kararları, tahvil piyasaları, borsalar başta olmak üzere küresel finans piyasaları üzerinde de çok ciddi etkileri olacak. Emtia piyasalarında yaşanan benzer dalgalanmaları bu alanlarda da en az benzer sertlikte göreceğiz. Bu iki hafta sadece 2025’in değil, 2026’nın da küresel ekonomik kaderini belirleyecek dramatik gelişmelere gebe!
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika4 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum
Rusya2 hafta önceRusya, Trump ile varılan mutabakatla dizel ihracatını kısmen serbest bıraktı
Avrupa2 hafta önceBerlin’de Sol Parti, SPD-Yeşiller koalisyonu için “İsrail’in var olma hakkı”nın altını çizdi









