Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Eski NATO-Rusya Konseyi Başkanı Kujat: ABD iki cepheli savaş yürütemeyeceğinin farkında

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Rusya’nın Ukrayna’daki askeri müdahalesi bir yılı geçti ve savaş hala ivme kaybetmeden devam ediyor. Şubat ayının başında Almanya’nın Kiev yönetimine Leopard ağır muharebe tankı tedarik etme konusunda ikna edilmesinin hemen ardından Zelenskiy yönetiminden savaş uçağı tedariki talepleri yükselmeye başladı. Savaş, iktisadi anlamda Avrupa’nın yeteri kadar belini büktü ve artık Brüksel’in Kiev’e ancak borçlanarak hibe sunacağı bir dönemin gelmesi de muhtemel. Savaş uçaklarından sonra NATO üyelerinden Ukrayna’ya askeri sokması talebi de gelebilir ki bu da Rusya ile NATO’yu doğrudan savaşa sürükler, böyle bir senaryonun nükleer savaşla sonuçlanması işten bile değil. Eski NATO-Rusya Konseyi Başkanı, emekli Tümgeneral Harald Kujat [Kızıl Ordu’ya karşı savaşırken öldürülen bir Nazinin oğlu], İsviçre merkezli Zeitgeschehen im Fokus dergisine verdiği söyleşide savaşın gidişatına, Çin’in buradaki konumuna, ABD’nin hedeflerine, Almanya ve Fransa’nın lokomotifi olduğu Avrupa Birliği’nin atması gereken adımalra ve muhtemel müzakere sürecinin hangi rotada ilerlemesi gerektiği konusunda değerlendirmede bulunmuş. Kujat, Batı cenahından konuyla alakalı en dürüst konuşan isim olabilir.


“İleriye dönük politika, Avrupa’da yeni bir barış ve güvenlik rejimi planlamalı”

Thomas Kaiser — Zeitgeschehen im Fokus

8 Mart 2023

“Hem Ukrayna hem de Rusya bu süreçte yer almalı”

Emekli General Harald Kujat* ile söyleşi

Zeitgeschehen im Fokus: Avrupa’da yine savaş var. Geçen yüzyılın iki büyük savaşında olduğu gibi kıtamızın geleceği söz konusu ve ABD yine merkezi bir rol oynuyor. Çin de ateşkes çağrısında bulunan bir pozisyon metni yayımladı. Ukrayna savaşının jeopolitik boyutu ne?

Emekli General Harald Kujat: 21. yüzyıla Çin’in ekonomik ve askeri bir dünya gücü olarak yükselişi ve büyük güçler olan ABD, Rusya ve Çin’in rekabeti damga vuruyor. Dünyanın lider gücü olarak ABD’nin yerini Rusya değil, yalnızca Çin alabilir.

Dolayısıyla ABD, Ukrayna savaşında iki numaralı jeopolitik rakibi olan Rusya’yı siyasi, iktisadi ve askerî açıdan zayıflatarak Çin ile çatışmaya odaklanmayı kolaylaştırma hedefinde. Bu hedefe ulaşmak için Avrupa ile omuz omuza, yakın işbirliği gerekli. Avrupa ülkeleri, Rusya’ya karşı olduğu gibi mümkünse Çin ile olan çatışmaya da dahil olmalı ve bölgesel müttefikleri Avustralya, Japonya ve Güney Kore ile birlikte bir Hint-Pasifik ortak ve müttefik ağı oluşturmalı.

Bu yüzden Kuzey Atlantik İttifakı liderleri, 29 Haziran 2022 tarihli yeni stratejik konseptte Çin’in üye ülkelerin çıkarlarına, güvenliklerine ve değerlerine meydan okuduğunu beyan ettiler. Çin’in Avrupa-Atlantik güvenliğine dönük “sistematik meydan okumalarına” karşı durmak ve NATO müttefiklerinin savunma ve güvenliğini teminat altına alma kabiliyetini kalıcı hale getirmek istiyorlar.

Dahası Ukrayna savaşı, rakip jeopolitik blokların oluşumunu körüklüyor. ABD, Avrupa Birliği ve NATO birbirine yaklaşırken Çin ve Rusya etrafında ikinci bir jeopolitik blok oluşmaya başladı bile. Bu blokun merkezinde BRICS ülkeleri olan Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’nın yanı sıra Çin, Hindistan, İran, Kazakistan, Kırgızistan, Pakistan, Rusya, Tacikistan ve Özbekistan’dan oluşan Şanghay İşbirliği Örgütü yer alıyor. BRICS ülkeleri şu anda dünya nüfusunun yüzde 40’ını, Japonya dahil Batılı G7 ülkeleri ise yalnızca yüzde 12,5’ini temsil ediyor. BRICS ülkelerinin gayrisafi yurtiçi hasılası G7 ülkelerinden daha büyük.

Bu jeopolitik takımyıldızında Avrupa’nın yeri ne?

Enerji tedariki açısından Rusya’ya bağımlı, güvenliği açısından ABD’ye bağımlı, iktisadi ve teknolojik olarak — özellikle de dijitalleşme alanında — hem ABD hem de Çin’e bağımlı, Rusya’ya yönelik yaptırımlar nedeniyle iktisadi ve enerji politikaları açısından ciddi biçimde zayıflamış, iç çelişkiler ve merkezkaç kuvvetler nedeniyle kendi yarattığı zorluklarla mücadele eden Avrupa, büyük güçlerin güç aritmetiğinde giderek daha da geriye düştü.

Trump, Avrupa’nın güvenliği açısından oldukça önemli olan Avrupa Stratejik Nükleer Silahlar Antlaşması INF’i 2019’da feshettiğinde, bunu Avrupa açısından yarattığı riskler konusunda sadece Cumhurbaşkanı Macron eleştirmişti. Macron, kelimenin tam anlamıyla Avrupa’nın “Çin’e, Rusya’ya ve hatta ABD’ye karşı” kendini savunabilmesi gerektiğini söylemişti. Macron, Amerika’nın aldığı kararın Avrupa’nın bağımsız bir nükleer caydırıcılığı düşünmesi için fırsat olarak görülmesi gerektiğini de sözlerine eklemişti. Macron’un INF antlaşmasının feshini, Rusya’nın ikinci vuruş nükleer kapasitesi nedeniyle Amerikan kıtalararası nükleer silahlarının artık Avrupa’nın güvenliğini sağlayamayacağı ve antlaşmanın feshi sonucunda Rusya’nın artık Avrupa’da stratejik nükleer bileşeni inşa etme kısıtlamalarına tabi olmadığı şeklinde yorumladığı anlaşılıyor. Hatta ABD’nin Ukrayna savaşının NATO Avrupa’sına yayılması halinde stand-by yükümlülüklerini yerine getirmeye istekli ve muktedir olup olmadığı konusunda şüpheler de artıyor. 1990’lardaki “Şok ve Korku” doktrininin yazarı olan Amerikalı strateji uzmanı Harlan Ullman bu nedenle şimdiden kaygıyla şu soruyu soruyor: “ABD, Çin ve Rusya’ya karşı iki cepheli stratejik bir askeri çatışma başlatarak önlenmesi mümkün olan ya da olmayan bir hata mı yaptı?” Ullman, ABD’nin iki cepheli stratejisini “saatli bomba” olarak nitelendiriyor.

Ukrayna savaşı, Avrupa’yı bir yol ayrımına getirdi. Bu savaş sadece Ukrayna’nın güvenliği ve toprak bütünlüğüyle ilgili değil, aynı zamanda Rusya da dahil Avrupa kıtasındaki tüm ülkelerin yer aldığı Avrupa güvenlik ve barış düzeniyle ilgili. Bununla beraber bu savaşın bir sanayi ve iş merkezi olan Avrupa açısından yarattığı dramatik küresel iktisadi sonuçlar da giderek daha belirgin hale geliyor.

Avrupa Birliği, Rusya ile girdiği ekonomik savaşta kapsamlı yaptırımlar uygulamayı sürdürerek ABD’nin yanında durdu. Her ne kadar bu yaptırımlar Rusya’yı Ukrayna’ya saldırmaktan vazgeçmeye zorlamak amacıyla başlatılmış ve yaptırımların enerji maliyetlerini etkilemeyeceği ya da Avrupa ülkeleri açısından dezavantaj yaratmayacağı gibi naif bir önermeye dayandırılmış olsa da tam tersi oldu. Aynı zamanda Avrupa Birliği, savaşın uzamasıyla giderek daha fazla yıkıma uğrayan Ukrayna’nın siyasi ve iktisadi istikrarı için milyarlarca euro yatırım yapıyor. Daha bugünden yeniden inşa maliyetinin 750 milyar euro olduğu tahmin ediliyor. Savaşın sonunda bu meblağın kaça tekabül edeceğini kimse bilmiyor.

Özellikle Almanya, Avrupa’nın artık eskisi gibi olmadığından yakınıyor. Bu neyle ilgili?

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya’nın savaş sonrası güvenli ve istikrarlı bir düzenin yaratılması için büyük yatırımlar yaptığını, ancak bunun karşılığında yeniden birleşme yoluyla çok şey aldığını bilmek önemli. Almanya çok erken bir tarihte Fransa ve Polonya ile uzlaşma arayışına girdi ve Willy Brandt’ın Ostpolitik’i ile Soğuk Savaş döneminde bile Doğu Avrupa ülkeleriyle yakınlaşarak gerilimin azaltılmasına ve uluslararası durumun istikrara kavuşmasına katkıda bulundu. En önemli katkılardan biri de Almanya’nın kaybettiği topraklardan nihayet vazgeçmeyi kabul etmesiydi. Bu politika, Kuzey Atlantik İttifakı çerçevesinde ve 1967’den bu yana “güvenlik ve yumuşama” kavramı ve ABD’nin korumasıyla güvence altına alındığı içinde başarılı oldu.

Birleşmeden sonra Alman siyaseti nasıldı?

Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından Avrupa’nın güvenlik politikasındaki hedeflerle her zaman uyumlu olmasa da ABD ile Almanya arasındaki yakın bağlar devam etti.

Almanya, Rusya’nın yeniden birleşme konusundaki tavizini de göz önünde bulundurarak Rusya’ya dönük önceki yumuşama politikasını bir dereceye kadar sürdürdü. Aynı zamanda Alman hükümeti, eski Varşova Paktı ülkelerinin NATO’ya entegrasyonunu diğer hiçbir NATO üyesi ülkede olmadığı kadar destekledi. Bu öncelikle kültürel ve tarihsel sebeplerden ileri geliyordu, fakat aynı zamanda Avrupa’da kalıcı bir barış ve güvenlik düzeni yaratmayı da amaçlıyordu. Aynı zamanda Rusya’nın NATO ile yakınlaşması, Rusya’nın ortaklaşa tanınan kurallara bağlı olması gerektiği inancıyla desteklendi.

Bu ABD’den onay almadı mı?

1989 yılında Başkan Baba Bush, programatik Mainz konuşmasında Sovyetler Birliği’ne meşru güvenlik çıkarlarına saygı gösterileceği konusunda güvence vermişti. Ancak 1997 gibi erken bir tarihte Zbigniew Brzeziński “Büyük Satranç Tahtası” adlı kitabında ABD’nin “tek gerçek dünya gücü” olarak yeni bir dünya düzeni için Avrasya’daki “büyük satranç tahtası” üzerindeki hakimiyetini teminat altına alması gerektiğini yazdı. Almanya hem Almanya’nın Avrupa’daki nüfuzu hem de Almanya’nın Rusya ile ilişkileri açısından ABD’nin jeopolitik ve güç dengelerine dayalı siyasi satranç tahtasında kayda değer bir figür. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı, ABD’nin Alman sermayesi ve teknolojilerinin Rus hammaddeleri ve üretim potansiyeliyle ilişkilenmesi konusunda uzun süredir var olan çekincelerini belirgin kıldı.

Bu Almanya için ne anlama geliyor?

Almanya, Amerika’nın Alman-Rus ilişkileri konusundaki kaygılarını gidermek için büyük iktisadi dezavantajları kabul etti. Alman hükümeti, Rusya’dan enerji tedarikini kesti ve mali katkılar, silah ve askeri teçhizat tedariki ve Rusya’ya karşı yaptırımlar yoluyla Ukrayna’ya kayda değer bir destek sağlıyor. Mültecilerin cömertçe karşılanması Ukrayna halkıyla empati kurulduğunun bir göstergesi. Sonuç olarak Alman vatandaşlarına mali ve iktisadi yüklerin yanı sıra hayatın pek çok alanında giderek daha fazla kısıtlama dayatılıyor.

Alman hükümetinin dayanışma temelli tutumunun Amerika’nın Ukrayna savaşına ilişkin korkularını giderip gidermediğini bilmiyoruz ama her halükârda buna dair bir işaret yok. Çin ile yaşanan çatışmada Almanya’nın G7 ve NATO üyesi bir ülke olarak konumu da ABD için büyük önem taşıyor. ABD’nin elinde Çin’in Rusya’ya silah tedarik etmek istediğine dair “istihbarat” olduğu iddia ediliyor. Bu yüzden Çin’e yaptırım uygulanırsa Alman hükümeti, en önemli ticaret ortağına karşı harekete geçmek zorunda kalacak ve bu Alman ekonomisini daha fazla zarara uğratacak.

Almanya, Ukrayna savaşına özellikle siyasi, mali ve Ukrayna’ya silah tedariki yoluyla müdahil oluyor. Bunun siyasi gerekçeleri neler?

Ukrayna’ya karşı yürütülen saldırı savaşı, “kurallara dayalı uluslararası düzen” olarak adlandırılan düzenin ihlali. Bu, özellikle Birleşmiş Milletler Şartı temelinde, halkların barış içinde bir arada yaşamasına yönelik uluslararası anlaşmalar ve hukuki normlar sistemine işaret ediyor. Geçen yüzyılın ikinci yarısında pek çok uluslararası çatışma ve savaş yaşandı ve şu anda bile dünyanın pek çok yerinde bu düzen hunharca ihlal ediliyor. ABD de buna riayet etmekte başarısız oldu. Ayrıca, örneğin Paris Şartı yoluyla Avrupa’da istikrarlı bir barış ve güvenlik düzeni yaratma teşebbüsleri de başarısızlıkla sonuçlandı. Dahası bu savaş siyasi, iktisadi ve askeri etkileri nedeniyle özel bir öneme sahip. Zira bu savaşın ortaya çıkmasına yol açan nedenler savaşın sonunda — nasıl ve ne zaman biterse bitsin — ortadan kalkmış olmayacak. Bu nedenle ileriye dönük politika, Avrupa’da hem Ukrayna’nın hem de Rusya’nın içinde yer alacağı yeni bir barış ve güvenlik düzenini şimdiden planlamalı. Buna Almanya, Fransa ve Polonya’nın öncülük etmesi iyi olur.

Şu an bu yönde herhangi bir işaret görüyor musunuz?

Hayır, ne yazık ki böyle bir şey söz konusu değil. Modern muharebe tanklarının teslimatına ilişkin tartışmanın da gösterdiği gibi Alman hükümeti, ABD’nin bazı Avrupalı müttefiklerin de destek olduğu ağır baskısına maruz kalıyor. Almanya’nın kendi modern muharebe tanklarını tedarik etme kararının ardından Amerikan hükümetinin gözle görülür isteksizliği, Almanya’yı Ukrayna’ya silah tedarik ederek Rusya karşısında tek başına bırakma gayesi olduğunu akla getiriyor. Dolayısıyla silah sevkiyatı konusunda rasyonel bir askeri amaç-araç ilişkisine dayanan ve ulusal güvenlik çıkarlarımız doğrultusunda gerçekçi hedefler tanımlayan bir stratejinin olmaması son derece riskli. Rasyonel bir genel strateji aşağıdaki sorulara yanıt vermeli:

Alman hükümeti, Ukrayna’nın hangi askeri ve siyasi hedeflerini desteklemek istiyor?

Bu destek yalnızca Ukrayna’nın hedefleri Almanya’nın güvenlik çıkarlarıyla uyumlu olduğu sürece mi yoksa Almanya’nın güvenliğine yönelik tehditleri tetiklemesine göre mi sağlanacak?

Federal hükümet, yaptırımların Alman ekonomisine uzun vadede ve muhtemelen geri dönüşü olmayan zararlar vermesini kabul etmeye en kadar hazır?

Rusya, NATO’nun doğuya doğru genişlemesini kendi güvenliğine yönelik bir tehdit olarak tanımlamış ve savaştan önce ABD ve NATO’dan güvenlik garantileri talep etmişti. Bu taleplerin gerekçesi ne?

Yeni üyelerin rotası 1997 yılında Madrid’de yapılan NATO zirvesinde belirlenmişti. Polonya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan ile yapılan ilk katılım müzakerelerinde Rusya’nın jeostratejik gerekçelerle bazı üye adayları hakkında çekinceleri olduğu ortaya çıkmıştı. Öte yandan Rusya’nın kendisi de üyelik hedefi olmaksızın NATO ile yakınlaşma niyetindeydi. Rus hükümeti, aralarında bulunan eski Varşova Paktı ülkeleri nedeniyle NATO ile gerginlik ve hatta çatışma yaşanabileceğinden endişe ediyordu. Bunu önlemek için ortak düzenlemeler ve karar alma mekanizmaları üzerinde mutabık kalınması gerekiyordu. Bu nedenle Temel Antlaşma müzakerelerinde Rusya, güvenlik çıkarlarını etkileyen konularda ortak karar hakkı talep etti. Sadece üye ülkelere tanınan ortak karar alma hakkı tanınmaksızın bu durumu dikkate alan bir formül bulundu. Rusya hem Avrupa-Atlantik Ortaklık Konseyi’ne hem de NATO-Rusya Konseyi’ne dahil oldu. Bu temelde, yakın güvenlik politikası koordinasyonu ve askeri işbirliği aşaması başladı. Fakat bu durum Rusya’nın NATO’nun genişlemesine ilişkin temel çekincelerini ortadan kaldırmadı. Bu durum 2008 yılında dönemin ABD Başkanı Bush’un Bükreş’teki NATO zirvesinde Gürcistan ve Ukrayna’yı NATO’ya katılmaya davet etmesiyle belirginleşti. Bunda başarısız olunca da — bu tür durumlarda alışılageldiği üzere — zevahiri kurtarmak için temel bir katılım perspektifi telaffuz edildi. Ancak Rusya’nın bakış açısına göre bu kırmızı çizgiyi aşıyordu. O dönemde ABD’nin Moskova Büyükelçisi olan şimdiki CIA Direktörü William Burns, Amerikan hükümetini uyarmıştı: “[…] Stratejik sonuçları göz ardı edilemez; bu, Rusya’nın Kırım ve Ukrayna’nın doğusuna müdahalesi için uygun bir zemin yaratacaktır. […] Putin’in buna sert bir şekilde karşılık vereceğine şüphe yok.”

Rusya’nın ABD’nin politikasından ötürü duyduğu kuşkular makul muydu?

İki büyük güç arasındaki ilişkilerde yaşanan diğer dönüm noktaları net olarak Rusya’nın kaygılarını doğruladı; ABD’nin aldığı kararlar, Rusya tarafından stratejik dengeyi kendi aleyhine değiştirme teşebbüsü olarak yorumlandı. Örneğin Anti-Balistik Füze Antlaşması’nın feshi, INF Antlaşması ve Açık Semalar Antlaşmasından çekilme gibi. NATO Balistik Füze Savunma Sistemi’ndeki Amerikan sistemlerinin Polonya ve Romanya’ya konuşlandırılması, bu sistemlerden fırlatılacak seyir füzelerinin Rus kıtalararası balistik füze silolarına ulaşabileceği ve Rusya’nın ikinci vuruş kabiliyetini devre dışı bırakabileceği endişelerini de beraberinde getirdi.

İkinci Minsk Anlaşması’nın Ukrayna-Rusya ilişkilerindeki önemi ne? Merkel ve Hollande, anlaşmayı hiçbir zaman uygulamak istemediklerini itiraf etmediler mi?

Anlaşmanın kilit unsurlarından biri, Ukrayna hükümetinin Donbass’taki Rusça konuşan nüfusa 2015 yılı sonuna kadar bir anayasa değişikliği yoluyla özerklik şeklinde daha fazla azınlık hakkı tanıma taahhüdüydü. Ukrayna bu taahhüdü yerine getirmedi ve Rusya da bunu saldırısının bir başka gerekçesi olarak gösterdi. Sayın Merkel ve eski Fransa Cumhurbaşkanı Hollande, Ukrayna’nın anlaşmaya riayet etme niyetinin hiçbir zaman olmadığını açıkça teyit ettiler. Bu, ayrıca Ukrayna’ya askeri yığınak yapması için zaman kazandırmıştı. Bu arada İkinci Minsk Anlaşması, BM Güvenlik Konseyi kararıyla uluslararası hukuk açısından bağlayıcı hale geldi. İmzacı ülkeler ek bir deklarasyonla kararı uygulayacaklarını açıkça taahhüt ettiler. Bunun gerçekleşmemiş olması “kurallara dayalı uluslararası düzenin” ihlali ve BM Güvenlik Konseyi kararına karşı yapıldığı için daha da ciddi.

ABD’de de bu iki hususun —Ukrayna’nın NATO’ya üye olmaması ve Ukrayna federe devleti içerisinde Rusça konuşan nüfusa daha fazla özerklik tanınması— ciddi bir şekilde tartışılmış olması halinde savaşın önlenebileceğine inanan çok sayıda insan var.

Bu savaşla birlikte, insanın gerçekliği, özellikle de savaşla ilişkili riskleri görmesini engelleyen “savaş sisi” ifadesi hatırlatılıyor.

Benim izlenimim de bu yönde. Gelen manada Batılı olarak adlandırılan ülkeler, yani öncelikler NATO üyesi ülkeler, geniş çapta saldırı altındaki Ukrayna’nın safında birleşmiş durumdalar. Ve bunu savaşın her üç boyutunda da yapıyorlar: Silah ve teçhizat tedarikinin yanı sıra Ukraynalı askerlerin eğitimi yoluyla askeri çatışmada, Rusya’ya karşı yaptırımlar ve Ukrayna’ya mali bağışlar yoluyla ekonomik savaşta, ağırlıklı olarak tek taraflı habercilik ve kısmen de hedefli dezenformasyon yoluyla medya savaşında. Savaş uzadıkça uluslararası hukuka ve BM Şartı’nın 51. maddesine uygun destek ile savaş eylemlerine dolaylı ve doğrudan katılım arasındaki sınırı belirlemek giderek zorlaşıyor. Özellikle de bir ülke doğrudan operasyonel amaçlara hizmet eden ve stratejik hedeflerin uygulanmasına kararlı bir şekilde katkıda bulunan keşif ve hedefleme bilgileri sağladığında. Bu durum Ukrayna’daki savaşın Ukrayna adına bir savaşa dönüşmesi ve tüm Avrupa kıtası açısından risklerin giderek daha az yönetilebilir hale gelmesi tehlikesini artırıyor.

Riskleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir savaşın başlangıç noktası belirli bir siyasi gruplaşmadır, siyasi sebepleri olur. Savaş yeni bir siyasi duruma yol açar ve bu durum devam edecekse siyasi olarak kabul edilmelidir. Bu yüzden Clausewitz savaşta siyasetin üstün gelmesini ve savaşa rağmen devam etmesini salık verir. Buradan hareketle savunma kabiliyetinin güvence altına alınması ve eş zamanlı olarak üzerinde müzakere edilmiş bir barışa ulaşılması için çaba sarf edilmesi şeklinde ikili bir yaklaşım ortaya çıkıyor. Eğer siyaset ve diplomasi aylardır olduğu gibi askıda kalırsa o zaman savaş, Clausewitz’in tanımladığı gibi sadece bir “güç gösterisi olur ve bu gücün kullanımında sınır olmaz; böylece her biri diğerine ültimatom verir ve kavramın tanımı gereği aşırıya götüren bir etkileşim ortaya çıkar”. Ve şu anda şahit olduğumuz gelişme de tam olarak bu. Dolayısıyla can alıcı soru şu: Gitmekte olduğumuz en uç nokta ne?

Bunlardan biri, savaşı sona erdirecek gerçekçi bir strateji olmaksızın devam eden silah ve mühimmat sevkiyatıyla beslenen ve yıllarca sürebilecek bir yıpratma savaşı. Bir diğer risk ise çatışmaların diğer ülkelere yayılması ve bunun neticesinde Rusya ile NATO’nun doğrudan karşı karşıya gelmesi. Son olarak nükleer savaş riski de göz ardı edilemez.

Nükleer savaş riskinin gerçekçi olduğunu düşünüyor musunuz?

Gerçekleşme ihtimali düşük ama sonuçları hesaplanamayacak kadar büyük ve muhtemelen yönetilemez olan riskler; bu, gerçekleşme ihtimali yüksek ama sonuçları daha az ciddi ve yönetilebilir olan risklerden daha fazla ilgi gösterilmeyi hak ediyor. Ukrayna adına verilen savaşın varoluşsal bir boyutu var; Rusya için de Ukrayna’nın, kullanılması Rusya için varoluşsal bir tehdit oluşturan geniş kapsamlı silah sistemleri elde etmesi durumunda benzer etkileri olabilir. Bu durum Kırım’a yönelik saldırılar için de geçerli.

Rusya’nın tehditlerinden kaçınmak gerektiği argümanı, bana göre “taktik” veya nükleer “savaş alanı” silahlarının kullanımının kontrol edilebilir olduğu iddiası kadar sorumsuzca. Bir nükleer silahın her ilk kullanımı savaşın tabiatını temelden değiştirir.

Neden taktik nükleer silahlardan söz ediyoruz?

Öncelikle nükleer savaş riskini bir perspektife oturtmak için. Taktik silah sistemleri menzillerine göre atılan araçlar. Nükleer savaş başlığı, Hiroşima’ya atılan bombanın on katı bir patlayıcı güce ulaşabilir. İlk nükleer saldırıda bile öncelikle amaç, mümkünse rakibin askeri potansiyeline karşı belirleyici bir darbe ile birlikte siyasi bir etki elde etmek olur. Savaş alanıyla ve düşmanın münferit birliklerine karşı sınırlı bir nükleer konuşlandırma olası değil zira etkisi, tetikleyeceği nükleer savaşın riskleriyle orantısız olur.

Ukrayna’nın savaşı kazanmasından başka alternatif olmadığı tekrar tekrar dile getiriliyor. Bu gerçekçi bir alternatif mi?

Bir savaşı, düşmanınıza karşı uğruna savaştığınız siyasi hedeflerinize ulaşırsanız kazanırsınız. Bu savaşın ne Rusya ne de ABD ve ne de kesinlikle Ukrayna, kazananı var. İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya girmesi bile tek başına ciddi bir gerileme olur. ABD de aynı şekilde jeopolitik rakibi olan Rusya’yı ortadan kaldırmayı başaramayacak. Ukrayna’nın en büyük nükleer güce askeri bir yenilgi tattıramayacağı da anlaşılmalı. Fakat çok daha yüksek bir olasılıkla Batı’dan silah ve mühimmat akışının devam etmesine rağmen Ukrayna kuvvetleri, en azından şimdiye kadar başarıya ulaşan fetihlerin pekiştirilmesi söz konusu olduğu takdirde Rusya’nın askeri başarısını önleyemeyecek. Rus kuvvetlerini konvansiyonel yenilginin eşiğine ancak NATO’nun tamamının katılacağı geniş çaplı bir askerî harekât getirebilir. Böyle bir durumda Rus liderliği, varoluşsal krizi önlemek için nükleer bir ilk saldırı sorunuyla karşı karşıya kalacak.

ABD, Çin’in böyle bir gelişmeye izin vermeyeceğinin ve Rusya’yı teskin edeceği, nükleer savaşı engelleyeceği ve en önemlisi Tayvan’a karşı kendi çıkarlarını savunmak için harekete geçeceğinin farkında. Fakat aynı zamanda ABD de iki cepheli bir savaş yürütemeyeceğinin farkında.

Çin’den tekrar tekrar bahsettiniz. Çin esasında ne kadar güçlü?

Nükleer strateji açısından Çin, iki nükleer süper güç olan ABD ve Rusya’yı yakaladı. Konvansiyonel silahlı kuvvetlerinin büyük ölçüde silahlandırılması da ilerleme kaydediyor. Bugün Çin, halihazırda en güçlü ikinci askeri güç konumunda. Çin ordusunun 2035 yılına kadar tümüyle modernize edilmesi ve 2049 yılına kadar dünya standartlarına ulaşması hedefleniyor. Bununla kastedilen, Çin’in ABD’yi yakalayacağı ve önemli alt başlıklarda üstün olacağı. İktisadi açıdan Çin, ABD’nin ardından ikinci sıraya yerleşti ve birkaç yıl içinde bir numara olacak. Bu nedenle ABD Savunma Bakanı Austin, ülkesinin yeni askeri stratejisinde Çin’i açıkça “önümüzdeki on yıllar boyunca en önemli stratejik rakip” olarak nitelendiriyor. Hatta ABD Stratejik Komutanlığının eski komutanı Amiral Charles Richard, 2022’de şunları söylemişti: “Şu anda içinde bulunduğumuz Ukrayna krizi sadece bir ısınma turu. Asıl büyük kriz henüz gelmedi. Uzun zamandır sınanmadığımız bir şekilde sınanacağız. […] Çin’e karşı caydırıcılığımızın seviyesini değerlendirecek olursam, gemimiz ağır ağır batmakta.”

Burada Avrupa’nın konumu ne?

Yalnızca Amerikan yönetimi değil, Avrupalılar da Ukrayna angajmanlarının jeostratejik dinamiklerini net biçimde hafife aldılar. Ukrayna savaşı, Avrupa’nın siyasi, iktisadi, teknolojik ve en önemlisi askerî açıdan jeopolitik olarak kendini kanıtlama yolunda kararlılıkla ilerlemesinin bir işareti.

Başkan Biden savaşın müzakerelerle sona ereceğini söylüyor. Bu müzakereleri beraberinde getirecek bir strateji var mı?

Başkan Biden, geçen yılın mayıs ayında New York Times’ta yayımlanan makalesinde savaşın “ancak diplomasi yoluyla sona ereceğini” ilan etmişti. Muhtemel toprak kayıpları konusunda ise diplomatik bir dille şunları ifade etmişti: “Ukrayna hükümetine toprak tavizi vermesi için baskı yapmayacağım”. Şubat sonunda New York Times, Moskova ve Kiev’in savaşın başlamasından çok kısa bir süre sonra önce Belarus’ta sonra da Türkiye’de doğrudan müzakerelerde bulunduğuna dikkat çekti. Anlaşma, Rusya’nın askerlerini savaş başlamadan önce bulundukları yere çekmesi ve karşılığında Ukrayna’nın da NATO üyeliğinden feragat etmesiydi.

Fakat müzakerelerin başarısızlığa uğramasının ardından her iki taraf da yeni bir başlangıç için ön koşulları o kadar yüksek tuttu ki müzakerelere yeniden başlamak zor olacak. Yine de aralık ayının sonlarında Putin, “İlgili herkesle makul çözümleri müzakere etmeye hazırız” açıklamasında bulundu. ABD de Zelenskiy’i müzakereler konusunda daha diplomatik olmaya çağırdı.

ABD’nin gerçekten başarmak istediği şey ne?

ABD, barış müzakereleri için konumunu güçlendirmek amacıyla Ukrayna’yı gerektiği kadar destekleme niyetinde ama zaman sınırı koymuyor. Alman hükümeti de benzer bir tutuma sahip. BM Genel Kurulu kararı ve Çin yönetiminin Şubat 2023 tarihli pozisyon belgesi, savaşın sona erdirilmesi yönündeki uluslararası baskının arttığı izlenimini veriyor. Her iki belge de üzerinde müzakere edilmiş bir barış için diplomatik çaba gösterilmesi çağrısında bulunuyor, fakat Çin açıkça müzakerelerin yeniden başlatılmasını talep ediyor.

Peki burada Almanya nasıl bir rol oynayabilir?

Savaşın sona erdirilmesi konusunda müzakere edilip edilmeyeceği ve ne zaman sona erdirileceği kararının Ukrayna hükümetine bırakılması gerektiği görüşü, bu savaşın halihazırda Avrupa’ya ve bazı durumlarda küresel yansımaları olduğu ve tüm Avrupa’nın bir Rusya-NATO savaşına ve hatta muhtemelen nükleer bir savaşa evrilme riskiyle karşı karşıya olduğu hakikatini göz ardı ediyor.

Alman hükümeti, 2 Mart 2022 tarihinde Ukrayna tarafından hazırlanan ve diğer hususların yanı sıra BM’nin, “Genel Kurul, Rusya Federasyonu ile Ukrayna arasındaki ihtilafın siyasi diyalog, müzakereler, arabuluculuk ve diğer barışçıl yollarla derhal barışçıl bir çözüme kavuşturulması çağrısında bulunur” ifadelerini içeren karar taslağını imzalamıştı.

Şubat ayında BM Genel Kurulu’nda Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırısını kınayan ve Rus kuvvetlerinin ülkeden koşulsuz olarak geri çekilmesi çağrısında bulunan bir başka karar kabul edildi. Fakat aynı zamanda üye ülkelere ve uluslararası kurumlara “Ukrayna’da kapsamlı, adil ve kalıcı bir barışın sağlanmasına yönelik diplomatik çabalara olan desteklerini iki katına çıkarmaları” çağrısında bulunuldu.

Almanya, özellikle de anayasanın barış yükümlülüğü gereği, çatışmaların sona ermesi için çalışmakla yükümlü. Savaşı yalnızca siyasi yollarla sınırlandırmak ve en kısa diplomatik yolla sona erdirmek mantıklı bir dış ve güvenlik politikasına karşılık gelir ve bizim kadar Ukrayna’nın da çıkarlarına hizmet eder. Bu nedenle Şansölye, savaşı sona erdirecek bir strateji için Başkan Biden’a dönük lobi faaliyetlerinde Cumhurbaşkanı Macron’un yanında yer almalı. Şansölye, Başkan Biden ile olan yakın ilişkisini vurguluyordu, dolayısıyla en iyi ön koşullara sahip. Cumhurbaşkanı Macron, Çin ziyareti sırasında Şi Cinping’in desteği için Putin’e yönelik lobi yapabilir.

Umulur ki kısa süre içerisinde savaşı kontrol altına almak ve tüm Avrupa’ya yayılmasını önlemek mümkün olur. Tarihçiler, Avrupalı güçlerin nasıl olup da 20. yüzyılın ilk felaketi olan Birinci Dünya Savaşı’na sendeleyerek girdiklerini defalarca kez sormuşlardı. Umarım gelecekte tarihçiler Ukrayna savaşının nasıl olup da 21. yüzyılın ilk felaketi haline gelebildiğini sormak zorunda kalmazlar.

Sayın General Kujat, söyleşi için teşekkür ederim.


*1 Mart 1942 doğumlu emekli General Harald Kujat, Alman Silahlı Kuvvetleri Genel Müfettişi ve NATO Askeri Komitesi Başkanı olarak NATO’daki en yüksek rütbeli subay. Aynı zamanda NATO-Rusya Konseyi ve Avrupa-Atlantik Ortaklık Konseyi başkanlığı görevlerinde bulundu. Harald Kujat, hizmetlerinden dolayı Fransa Cumhuriyeti Onur Lejyonu Komutan Haçı, Letonya, Estonya ve Polonya’dan Komutan Haçı Liyakat Nişanı, Liyakat Lejyonu dahil olmak üzere çok sayıda ödülle onurlandırıldı. ABD ve Belçika Krallığından Büyük Leopold Nişanı Kurdelesi, Federal Almanya Cumhuriyeti Büyük Liyakat Madalyası ve Malta, Macaristan ve NATO’dan da dahil olmak üzere diğer yüksek ödüller aldı.

Dünya Basını

Yarım trilyon dolarlık balon: Süper zeka söylemi gerçek zararları gizliyor

Yayınlanma

Teknoloji yazarı Ed Zitron, yapay zeka sektöründen yükselen “insanlığın yok oluşu” uyarılarının somut temeli bulunmayan bir halkla ilişkiler kurgusu olduğunu belirtti. Şirketlerin yarım trilyon doları aşan maliyetlerine rağmen karlı bir iş modeli kuramadığına dikkat çeken Zitron, hayali kıyamet senaryolarının gerçek çevre tahribatı, ekonomik zarar ve tüketici mağduriyetlerini gizlemek için kullanıldığını kaydetti.

Yapay zeka sektöründe çalışan bazı eski ve mevcut personelin “insanlığın sonunu getirebilecek süper zeka” uyarılarıyla başlattığı kıyamet senaryoları tartışması büyüyor.

Teknoloji yazarı, bülten yayıncısı ve eski halkla ilişkiler danışmanı Ed Zitron, katıldığı ICYMI adlı podcast programında, sektördeki güvenlik ve felaket söylemlerinin gerçek somut tehlikeleri örtbas etmeye yarayan bir yanılsamadan ibaret olduğunu belirtti.

Tartışma, daha önce üç yıl boyunca yapay zeka araştırma kuruluşlarında çalışan ve son olarak Anthropic şirketinde görev yapan 27 yaşındaki araştırmacı Jacob Coxon’ın istifa mektubuyla alevlendi.

Coxon, hem eski şirketi OpenAI hem de son çalıştığı Anthropic yönetimlerinin sorumsuzca davrandığını belirterek, “Kendi kendini geliştiren süper zekaya doğru çılgınca koşuyorlar ve hayatlarımızla kumar oynuyorlar. Bu teknolojiyi inşa edenler, yapay zekanın bu on yılın sonuna kadar hepimizi öldürebileceğine içtenlikle inanıyor” ifadelerini kullandı.

Bu açıklamayı alıntılayan Anthropic bünyesindeki Uyum Bilimi Lideri Evan Hubinger ise “Jacob haklı. Yapay zekanın tüm insanları öldürebileceğine gerçekten inanıyoruz. Şahsen önümüzdeki on yıl içinde bunun gerçekleşme ihtimalinin yüzde 10’dan fazla olduğunu düşünüyorum” dedi.

Sektörün içinden gelen bu felaket senaryolarını sert bir dille eleştiren Ed Zitron, kamuoyuna sunulan kıyamet anlatısının hiçbir bilimsel temele dayanmadığını vurguladı.

“Süper zeka masalı gerçek bir tarikat gibi işletiliyor”

Zitron, yapay zeka sektörünün önemli bir bölümünün ve özellikle Anthropic çevresinin rasyonel bir teknoloji üreticisinden ziyade kapalı bir inanç grubu gibi hareket ettiğini dile getirdi.

Teknolojinin kendi kendini sınırsızca geliştirebileceğine dair somut hiçbir kanıt bulunmadığını hatırlatan Zitron, “Anthropic şirketine ve yapay zeka sektörünün bir kısmına adeta bir tarikat tarafından yönetiliyormuş gibi bakmamız gerekiyor. Bu, süper zeka tarikatıdır. Süper zekanın mümkün olduğuna dair elimizde hiçbir kanıt yok. Kendi kendini yinelemeli biçimde geliştiren, yani kendi kendine öğrenen bir yapay zekadan söz ediyorlar. Bunun gerçekleşebileceğine ilişkin hiçbir somut ispatımız bulunmuyor” dedi.

Sektör çalışanlarının gerçeklikten kopuk bir yankı odasında yaşadığına işaret eden Zitron, “Kendilerine rasyonel diyen bu kesimler, rasyonel düşünceyi değil, süper zekanın insanlığı yok edeceği yönündeki peşin hükmü kastediyor. Bu zihniyet, herkesin paniklemesini istiyor. Şirkete adım attığınız ilk andan itibaren ‘süper zeka hepimizi öldürebilir’ fikri aşılanıyor. Çevrenizdeki herkes aynı şeye inandığında ve aynı şekilde davrandığında, ortaya akıl dışı bir tektiplik çıkıyor. Zeki insanların buna kanmasının nedeni, aynı şeyi tekrarlayan bir gruba inanmanın ve gerçekleri görmezden gelmenin çok kolay olmasıdır” ifadelerini kullandı.

“Makineler kontrolden çıkmadı, ortada açık bir insan hatası var”

Kıyamet çığırtkanlığı yapanların somut bir vaka olarak öne sürdüğü açık kaynaklı yazılım paylaşım platformundaki güvenlik açığına da değinen Zitron, modellerin bağımsız bir irade geliştirdiği iddialarını kesin bir dille reddetti.

Deney sırasında görevlendirilen binlerce yazılım ajanının kendi kendine bilinç kazanmadığını, sadece kendilerine verilen hedefe ulaşmak için olasılık ağaçlarını taradığını söyleyen Zitron, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Kontrolden çıkmak, bilinç ve niyet barındırır. Burada kesinlikle öyle bir durum yok. On bin civarında model bir araya geldi; geleneksel yollarla sorunu çözemeyeceklerini belirleyip testte hile yapmanın yolunu aradılar. Platformdaki bir güvenlik açığını bulup tıpkı sıradan bir siber saldırı gibi bundan faydalandılar. Burada ‘onlar’ derken insanları değil, altyapıya bağlı büyük dil modellerini kastediyorum. Kendi iradeleriyle hareket etmediler. Bir plan ürettiler ve önlerine konan kodlama değerlendirmesini aşmak için çalıştılar. Bu modeller olasılıksal sistemlerdir; ne kadar karmaşıklaşırlarsa karmaşıklaşsınlar matematiksel olarak yanılsama üretmeye mahkumdurlar. Yapılan hile, niyetten değil, verilen talimatın farklı biçimde işlenmesinden kaynaklanıyor.”

Söz konusu hadisenin bir yapay zeka başarısızlığı değil, araştırmacıların ihmali olduğunu belirten Zitron, “Makinelerin saldırı yapmasını sağlamaya çalışırken arkalarında yazılım indirilmesine izin veren açık kapılar bıraktıklarını fark etmediler. Sistemin internet erişimi olmadığını zannediyorlardı. Bu doğrudan bir insan hatasıdır. Makinelerin bilerek kaçıp gittiği yanılsaması, insanların bu sistemleri insani özelliklerle donatmasından besleniyor. Oysa ortada sadece bir dizi matematiksel işlem var” diye konuştu.

“Amaç sizi telaşa sokup belirsizlikle korkutmak”

Yapay zeka alanındaki güvenlik çağrılarının sahte bir aciliyet hissi üzerinden kurgulandığını kaydeden Zitron, kamuoyuna yönelik panik dalgasının arkasındaki mekanizmayı şu sözlerle aktardı:

“Dolandırıcılar iki temel yöntemle insanları aldatır. Birincisi, sizi aceleye getirmektir. Biri size ‘Bunu hemen yapmalısınız, derhal harekete geçmelisiniz’ diyorsa, her defasında yavaşlamak gerekir. Bina yanmıyorsa veya dışarıda silahlı biri yoksa, acil eylem talep eden muğlak tehditler karşısında durup düşünmelisiniz. İkincisi ise belirsizlikten korkmamak ve somut ayrıntı talep etmektir. ‘Bu teknoloji sizi öldürecek’ diyorlar. Beni ne öldürecek? Neden korkuyorsunuz? Nerede, nasıl gerçekleşecek? Bunların hiçbirine cevap vermiyorlar. Hangi güvenlik süreçlerinin eksik olduğunu, neyin düzeltilmesi gerektiğini veya sürecin nasıl yavaşlatılacağını somutlaştırmıyorlar. Sadece belirsiz bir dehşet tablosu çiziyorlar.”

Anthropic şirketinden ayrıldıktan sonra televizyon kanallarında ve basında yoğun bir tanıtım turuna başlayan Jacob Coxon’ın durumunu irdeleyen Zitron, gerçek ifşaatçılık ile bu medya kampanyası arasındaki farkı anlattı:

“Bir ifşaatçı ne yapar? Yanlış bir eylemi işaret eder, somut bir olguyu gösterir ve kanıt sunar. Gazetecilere belgeleri teslim eden Frances Haugen veya Edward Snowden gerçek ifşaatçılardır; ellerinde somut evraklar vardı. Medya ise bu olayı ‘Şirketten ayrılan korkmuş adam’ başlığıyla özel haber gibi sunuyor. Bu kişi bir ifşaatçı değil. Gizlilik sözleşmenizin arkasına saklanıyorsanız ifşaatçı olamazsınız. Bir ifşaatçı kamu yararı adına dava edilme riskini göze alarak o sözleşmeyi çiğner. Oysa bu şahıs hiçbir somut bilgi vermiyor, yalnızca çok korktuğunu söylüyor. Arka arkaya bağlanan bu televizyon mülakatları ve zengin arka planlar, bu sürecin tek başına yürütülmediğini, organize bir halkla ilişkiler faaliyeti olduğunu gösteriyor. Sektörden ayrıldığını iddia ediyor ama birkaç ay sonra yine yapay zeka güvenliği alanında bir işe geçeceğini kendisi dile getiriyor.”

“Süper zeka retoriği kalktığında geriye vasat ve pahalı bir bulut yazılımı kalıyor”

Zitron, teknoloji şirketlerinin tüm bu kıyamet söylemlerini, ekonomik olarak sürdürülemez olan iş modellerini gizlemek için bir kalkan olarak kullandığına dikkat çekti.

Yatırımların yarım trilyon doları aştığını ancak ortaya çıkan faydanın bu maliyeti karşılamaktan çok uzak olduğunu belirten yazar, şu ifadeleri kullandı:

“Bütün bu tantanayı, süper zeka masallarını ve korku edebiyatını bir kenara bıraktığınızda ne görüyorsunuz? Binlerce araştırmacının son derece karsız, sadece dünyanın en büyük şirketlerine para kazandıran bulut yazılımları üzerinde çalıştığı gerçeğini görüyorsunuz. Bu yazılımlar hiçbir şeyi demokratikleştirmiyor, kitleler için değer üretmiyor. Serveti yalnızca dev teknoloji firmalarında merkezileştiriyor; risk sermayesi fonlarını doğrudan bu devlerin kasasına akıtıyor. Üstelik bu teknoloji vasat bir bulut yazılımından öteye gidemiyor. Dil modelleri gelişti, bunu kabul ediyorum; fakat bu noktaya gelebilmek yarım trilyon dolardan fazlaya mal oldu. Bu fiyata alınan sonuç son derece yetersizdir.”

Yapay zekanın pratik kullanım alanlarının oldukça dar olduğunu vurgulayan Zitron, “Bütün o şatafatlı lafları soyutladığınızda elinizde belirli işlevler için faydalı olan kodlama modelleri kalıyor. Kod okumayı bilen yazılımcılar için işleri biraz hızlandırabilir, grafik çiziminde işe yarayabilir. Ben oğlumun bilgisayar oyunundaki bir arızayı gidermek için kullandım; o bile tam bir gün sürdü ve yarı yolda çöktü. Tüm retorik temizlendiğinde durum gerçekten içler acısı. Hepimiz bu tek konuya aşırı odaklandık ve ne yapabileceğine dair boş yere paniğe kapıldık. Eğer bu bir süper zeka değilse, sadece sıradan bir yazılımdır. Sıradan bir yazılımsa, harcanan tüm zamana ve enerjiye yazık oldu. Medya, kendi yansımasını görüp korkan bir köpek yavrusu gibi havaya girdi” dedi.

“Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda”

Sektör liderlerinin yapay zeka güvenliği çağrılarının ardında derin bir ikiyüzlülük yattığını ifade eden Zitron, OpenAI Üst Yöneticisi Sam Altman ve diğer şirketlerin tutumunu eleştirdi:

“Altman televizyona çıkıp güvenlik endişeleri sebebiyle halka arz için doğru zaman olmadığını söylüyor. Oysa asıl gerçek şu: Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda. Mali kayıtlarını bizzat gördüm ve basına yansımasından önce yayımladım. Şirketin ekonomisi tamamen çökmüş halde. Bir yandan kapalı kapılar ardında 1,5 trilyon dolarlık piyasa değeri üzerinden fon toplamaya çalışıyorlar, diğer yandan ‘güvenlik nedeniyle yavaşlamalıyız’ diyorlar. Anthropic ise tam bu yavaşlama çağrılarının yapıldığı gün halka arz için teknoloji borsasını seçtiğini duyurdu. Aslında kimsenin yavaşladığı yok. Herkes bu anlatının bir ucundan tutup kendi çıkarına göre kullanıyor.”

Şirketlerin finansal illüzyonlar yarattığını da sözlerine ekleyen Zitron, “Anthropic şirketinin, eğitim maliyetleri ve hisse bazlı ödemeler hariç tutulduğunda yüzde 80 brüt kar marjına sahip olduğunu yatırımcılara söylediği ortaya çıktı. Bu, son derece etik dışı bir iş yapma biçimidir. Ayrıca kullanıcıların erişim sınırlarını sürekli değiştiriyorlar. Bir yıllık abonelik satın alan bir müşteri, altı ay sonra hizmetin çeyreğine bile erişip erişemeyeceğini bilemiyor. Gerçek maliyetleri ve ekonomik tabloyu gizleyerek tüketicileri mağdur ediyorlar” şeklinde konuştu.

“Hayali süper zekayı denetlemek, gerçek suçları aklamanın kılıfıdır”

Zitron, teknoloji şirketlerinin yasa yapıcılara “bizi denetleyin” çağrısı yapmasının ardındaki asıl amacın, kendi istedikleri kuralları dayatmak olduğunu söyledi.

Siyasetçilerin var olmayan tehditlerle uğraşarak halkı oyaladığını belirten teknoloji yazarı, şu görüşleri dile getirdi:

“Sektör, devletlerin teknolojiyi gerçek anlamda denetlemediğini çok iyi biliyor. ‘Bizi denetleyin’ demek onlar için hiçbir maliyet taşımıyor. Asıl hedefleri kendi kendilerini denetlemek, yani diledikleri gibi at koşturmaya devam etmektir. Siyasetçiler de bu oyuna alet oluyor. Çıkıp yapay zekayı denetleyeceklerini ilan ediyorlar. Peki bu taslaklarda sohbet robotları yüzünden intihar eden insanlar, çevreye verilen devasa tahribat veya veri merkezlerinin sıradan yurttaşların faturalarına bindirdiği yükler yer alıyor mu? Hayır. Varsa yoksa süper zeka masalı. Masal kahramanlarını yasaklayarak dünyayı kurtaracaklarını vadediyorlar. Var olmayan bir canavarla savaşmak, gerçek zararlarla yüzleşmekten kaçınmanın en kolay yoludur.”

Yasal yaptırımların hemen devreye girmesi gerektiğini savunan Zitron, mevcut yasal düzenlemelerin kullanılmadığını belirtti:

“Bu sektörü gerçekten denetlemek isteseydik, bunu yarın sabah yapabilirdik. Bu araçların tıbbi ve hukuki tavsiye vermesini, insani duyguları taklit etmesini derhal yasaklardık. Kusurlu bir ilaç, kaza yapan bir otomobil veya tehlikeli bir oyuncak insanlara zarar verdiğinde derhal toplatılır. Büyük dil modellerini de güvenli hale gelene kadar tamamen kapatmamız gerekir. Bu teknolojilerle işlenen siber suçların yasal sorumluluğu şirket yöneticilerine yüklenmelidir. Yöneticilerin hesap vermesi, kolluk kuvvetlerinin devreye girmesi gerekir. Ortada açık yasalar varken, failin kendi cezasını kendisinin belirlemesine izin veriliyor.”

Yapay zekanın gelecekteki olası felaketlerine odaklanmanın, bugünkü yıkıcı etkileri görünmez kıldığına işaret eden Zitron, toplumun acil olarak yüzleşmesi gereken sorunları şöyle sıraladı:

“Yapay zekanın vereceği ana zararı belirsiz bir kıyamet olarak tanımlamak, şu an yaşattığı devasa tahribatı önemsiz gösteriyor. Bu modellerle etkileşim kuran kişilerin yaşadığı ağır psikolojik çöküntüler, enerji ve su tüketiminin yarattığı çevre felaketi, veri merkezlerinin maliyetinin kamuya yüklenmesi ve bağımsız düşünme yetisinin körelmesi gibi krizler önemsiz ayrıntılar gibi algılanıyor. Oysa bizi fiilen etkileyen maddi gerçekler bunlardır. Gelecekte gerçekleşmeyecek bir süper zekayı durdurduğunuzu söyleyerek siyasi puan toplayabilirsiniz ama bu güvensiz teknolojinin yazılım dünyasının her köşesine kontrolsüzce boca edilmesinin faturasını ödemekten kaçamazsınız.”

Zitron, sıradan yurttaşlara ve haber tüketicilerine yönelik tavsiyelerini şu sözlerle tamamladı:

“Yapay zeka hakkında ne düşünürseniz düşünün, özellikle iş yerlerinde bu konudan kaçınmak zor. Ancak ne olursa olsun, bu teknolojiye ilişkin bilgilerinizi teknoloji vadisinin sözcülerinden almayın. Birisi size yapay zekanın gelecek olduğunu ve harikalar yaratacağını ısrarla anlatıyorsa, ona şüpheyle yaklaşın. Bu şirketlerde çalışanların ya da onlarla bağlantılı vakıfların açıklamalarını tartışmasız doğru kabul etmeyin. Ben bir yatırım uzmanı değilim ama bu alanın son derece zehirli olduğunu görebiliyorum. Balonun tam olarak ne zaman patlayacağını bilmesem de kaçınılmaz olarak patlayacağına eminim.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Çin büyük güç kavramının anlamını nasıl dönüştürmek istiyor?

Yayınlanma

Çin, daha adil bir dünya düzenini teşvik ederek, tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanmayı hedefliyor.

***

Regina Ip Lau Suk-yee, Hong Kong Yürütme Konseyi Koordinatörü ve Yeni Halk Partisi Genel Başkanı
South China Morning Post, 27 Eylül 2026

Çin, birçok alanda ABD’nin denk bir rakibi haline geldikçe, giderek daha sık sorulan bir soru öne çıkıyor: Çin artık bir süper güç mü? Ancak bu soru, gücün başka bir döneme ait tanımına dayanıyor olabilir.

Çin, geleneksel olarak büyük güçlerle ilişkilendirilen pek çok özelliğe sahip: büyük bir nüfus, geniş bir toprak parçası, büyük bir ekonomi, ileri teknolojik kapasite ve giderek büyüyen askeri güç. Buna rağmen Pekin, Çin’i “büyük güç” ya da “süper güç” yerine “büyük ülke” olarak tanımlıyor. Örneğin küresel yönetişim üzerine yayımladığı beyaz kitapta Çin, kendisini daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası düzeni savunan büyük bir ülke olarak sunuyor.

Bu yaklaşım, gücün ne için kullanılması gerektiğine ve belki de 21. yüzyılda sorumlu gücün ne anlama geldiğine ilişkin farklı bir anlayışı yansıtıyor.

“Süper güç” kavramının kökeni İkinci Dünya Savaşı dönemine uzanıyor. Amerikalı siyaset bilimci William T.R. Fox, 1944 tarihli The Super-Powers: The United States, Britain, and the Soviet Union – Their Responsibility for Peace adlı kitabında ABD, Britanya ve Sovyetler Birliği’ni; askeri ve jeopolitik kapasiteleri sayesinde savaş sonrası düzenin şekillenmesinde istisnai bir role sahip yeni bir devlet kategorisi olarak tanımlamıştı.

Yeni süper güçlerin belirleyici özelliklerinden biri, denizaşırı üsler ve geniş jeopolitik erişimle desteklenen, büyük savaş sahalarına askeri kuvvet sevk etme ve bu kuvvetleri uzun süre idame ettirebilme kapasitesiydi. Fox’un argümanı aynı zamanda önemli bir sonuç da içeriyordu: Böylesine olağanüstü kabiliyetlere sahip olanlar, barışın korunması konusunda da olağanüstü bir sorumluluk taşıyacaktı.

Bu kavram bugün de geçerliliğini koruyor. Askeri güç, stratejik erişim ve rakipleri caydırma ya da mağlup etme kapasitesi uluslararası siyaseti şekillendirmeye devam ediyor. Ancak artık ulusal gücün kaynaklarının tamamını açıklamaya yetmiyor.

Son sekiz on yılda ekonomik karşılıklı bağımlılık, küresel tedarik zincirleri, teknoloji, finans ve sanayi kapasitesi jeopolitik nüfuzun giderek daha önemli araçları haline geldi. Güç aynı zamanda kritik ürünleri üretebilme, stratejik öneme sahip teknolojileri kontrol edebilme, ekonomik baskıya dayanabilme ya da ticari ağların aksatılması yoluyla rakibe maliyet yükleyebilme kapasitesinden de kaynaklanabiliyor.

Bu da son on yıldaki deneyimlerin, yalnızca askeri güce dayalı bir tanıma neden kolayca sığmadığını açıklayan unsurlardan biri.

ABD ile Çin arasındaki ticaret ve teknoloji alanındaki karşı karşıya geliş bu durumun örneklerinden biri. Geçen yılki tarife tırmanışı sırasında Çin, yalnızca karşılıklı tarifelerle yanıt vermedi; kritik mineraller ve önemli ölçüde koz sahibi olduğu diğer alanları da kapsayan önlemler aldı. Sonrasında yürütülen müzakereler, dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki ekonomik karşılıklı bağımlılığın boyutunu ortaya koydu. Taraflardan hiçbiri, ciddi maliyetlere katlanmadan diğerini yalnızca dışsal bir düşman gibi ele alamadı.

Buradan çıkarılması gereken sonuç, ekonomik gücün askeri gücün yerini aldığı değil. Aksine, bu iki güç türü giderek daha fazla iç içe geçiyor. Çok güçlü silahlı kuvvetlere sahip bir ülke, sanayi tabanındaki, tedarik zincirlerindeki, mali yapısındaki veya uzun süreli bir çatışmayı sürdürebilme kapasitesindeki zayıflıklar nedeniyle yine de kısıtlanabilir. Buna karşılık, benzer ölçekte askeri erişime sahip olmayan bir devlet, stratejik öneme sahip ekonomik ağlardaki konumu sayesinde ciddi pazarlık gücü elde edebilir.

Örneğin Hürmüz Boğazı’nın süregelen stratejik önemi, coğrafyanın ve asimetrik kabiliyetlerin bir bölgesel güce, çok daha büyük askeri kaynaklara sahip aktörler karşısında nasıl koz sağlayabileceğini gösteriyor. Askeri üstünlük, siyasi alanda sınırsız hareket serbestisi anlamına gelmiyor.

Bu da daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: 21. yüzyılda bir büyük güç yalnızca diğer devletler üzerinde tahakküm kurabilme kapasitesiyle mi tanımlanmalı, yoksa uluslararası sistemin istikrarına ve kalkınmasına katkı sunma kapasitesi de bu tanımın bir parçası olmalı mı?

Çin’in bu soruya verdiği yanıt giderek daha açık hale geliyor. Pekin’in diplomatik söylemi, “büyük ülke” olarak tanımladığı rolü öne çıkarıyor; egemenlik, çok taraflılık, uluslararası hukuk, kalkınma ve insan merkezli yaklaşım, küresel yönetişimle ilişkilendirdiği temel ilkeler arasında yer alıyor. Çin’in beyaz kitabı, Küresel Yönetişim Girişimi’ni daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası sistem kurma çabası olarak sunuyor ve çok taraflı işbirliği ile Birleşmiş Milletler merkezli uluslararası düzenin önemini vurguluyor.

“Süper güç” kavramı geleneksel olarak olağanüstü düzeyde yoğunlaşmış kapasiteyi ifade eder. Buna karşılık “sorumlu büyük ülke” kavramı, bu kapasitelerin nasıl kullanıldığına daha fazla vurgu yapıyor.

Bu ayrımın tarihsel bir mantığı da bulunuyor. Çin’in devlet yönetimi deneyimi; istikrar, düzen ve halkın refahını performansın önemli ölçütleri arasında gören bir siyasi gelenek ortaya çıkardı. Günümüz Çinli liderleri, bu geleneğin bazı unsurlarını modern bir kalkınma ve uluslararası yönetişim anlayışına uyarladı. Resmi söylem, Çin’in uluslararası rolünü giderek daha fazla resmi tahakkümden ziyade kalkınma, işbirliği ve sorun çözme kavramları üzerinden tanımlıyor.

Bu, Çin’in gücü reddettiği anlamına gelmiyor. Aksine, ekonomik ve teknolojik yükselişi, askeri modernizasyonu ve genişleyen diplomatik erişimi Pekin’e uluslararası sonuçları şekillendirme konusunda çok daha büyük bir kapasite kazandırdı. Asıl ilginç soru, Çin’in bu kapasiteyi nasıl kavramsallaştırmayı ve kullanmayı tercih ettiği.

“Süper güç” ile “sorumlu büyük ülke” arasındaki ayrım, uluslararası siyasette daha geniş çaplı bir dönüşüme işaret ediyor. Askeri güç yansıtma kapasitesi hâlâ gücün kritik bir bileşeni. Ancak giderek yalnızca bileşenlerden biri haline geliyor. Sanayi dayanıklılığı, teknolojik kapasite, ekonomik ilişkiler, kritik tedarik zincirleri üzerindeki kontrol ve uluslararası kamu malları sağlayabilme yeteneği de devletlerin önündeki seçenekleri şekillendirebiliyor.

Fox’un 1944’teki temel tespiti, olağanüstü gücün olağanüstü sorumluluk getirdiğiydi. Seksen yıl sonra ise olağanüstü gücün doğasının kendisi değişiyor olabilir.

Çin açısından soru artık eski bir süper güç tanımını karşılayıp karşılayamayacağı olmayabilir. Asıl soru, büyük bir gücün tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel örgütleyici ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanabileceğini gösterip gösteremeyeceği.

Bu, yalnızca terminolojik bir değişiklikten ibaret olmazdı. Fox’un 1944’te ortaya attığı soruya farklı bir yanıt anlamına gelirdi: Dünyanın en güçlü ülkeleri, sahip oldukları güçle ne yapmalı?

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Tarihçi Emmanuel Todd: Avrupa Rusya konusunda tehlikeli bir fanteziye kapıldı

Yayınlanma

Fransız tarihçi ve sosyolog Emmanuel Todd, Le Figaro canlı yayınında Batı sisteminin hem askeri-sanayi kapasitesi hem de ahlaki değerler bakımından derin bir dağılma evresine girdiğini belirtti. Rusya tehdidinin bir yanılsamadan ibaret olduğunu vurgulayan Todd, Ukrayna ve İran sahalarındaki gelişmelerin Amerikan hegemonyasını ve Avrupa ekonomisini tükettiğini dile getirdi.

Paris Ulusal Demografik Araştırmalar Enstitüsünde görev yapan Fransız tarihçi, antropolog, sosyolog ve siyaset bilimci Emmanuel Todd, Le Figaro televizyonunda katıldığı canlı yayında Batı dünyasının büyük bir çöküş ve dağılma evresine girdiğini belirtti.

Küresel dengelerin altüst olduğunu söyleyen Todd, Ukrayna ve İran sahalarındaki çatışmaların Batı sisteminin yapısal zaaflarını görünür kıldığını kaydetti.

Stüdyoda strateji uzmanı François Heisbourg ile bir araya gelen Todd, Batı’nın Yenilgisi isimli çalışmasının devamı niteliğindeki yeni kitabı Kopuş üzerinden değerlendirmeler yaptı.

Gazeteci Diane Lagrange ile gerçekleştirdiği nehir söyleşilerden oluşan çalışmasını anlatan Fransız düşünür, Avrupa ve ABD ekseninde yaşanan kurumsal erozyonun küresel yansımalarını paylaştı.

“Avrupa liderleri tam bir hayal krallığı içinde yaşıyor”

Avrupa başkentlerinde dile getirilen Rusya tehdidinin nesnel bir temeli olmadığını dile getiren Todd, kıta siyasetçilerinin psikolojik bir yanılsamaya kapıldığını belirtti. Fransız antropolog, Avrupa’nın kendi iç bunalımlarını dışarıya yansıtarak yapay korkular ürettiğini dile getirdi.

Todd, Avrupa’daki karar alıcıların tutumuna ilişkin olarak şu değerlendirmeyi yaptı: “Avrupalı liderlerin Rusya ile açık bir savaş arzusu taşıdığı görülüyor. Açıkça söylemek gerekirse karşımızdaki tablo, Avrupa’nın tam anlamıyla bir hayal krallığı haline geldiğini gösteriyor. Rusya’nın Avrupa’yı işgal etmek istediği yönündeki tüm bu anlatı gerçeği yansıtmayan bir fanteziden ibarettir.”

Moskova yönetiminin askeri hedeflerinin sınırlı olduğunu vurgulayan tarihçi, Rusya’nın stratejik sınırlarını net biçimde çizdi. Rusya’nın Dinyeper nehrine kadar ilerlemek ve Odessa limanını kontrol altına almak istediğini hatırlatan Todd, daha ötesine geçecek demografik ve lojistik gücün olmadığını kaydetti.

Todd, Rusya’nın niyetleri hakkında şu ifadeleri kullandı: “Rusya’nın savaş hedeflerini kitabımda çok açık biçimde tanımladım. Dinyeper hattına ulaşmak, Odessa’yı almak ve belki Ukrayna’nın geriye kalan kısmını bir uydu devlete dönüştürmek istiyorlar. Ancak orada duracaklar çünkü daha ileriye gitmek gibi bir niyetleri yok. Ne bunu sağlayacak demografik kaynaklara ne de böyle bir stratejik amaca sahipler.”

“Rusya içimizdeki derin sancının yansıtıldığı bir hedeftir”

Avrupa’da egemen olan söylemin tahlil edilmesi gerektiğini vurgulayan Todd, karar alıcıların ruh halinin toplumsal bir kaygıyı yansıttığını ifade etti. Avrupa ve ABD’nin kendi iç bütünlüğünü kaybettiğini, bu durumun da dış dünyayı algılama biçimini zehirlediğini dile getirdi.

Sorunun temelinde Batı medeniyetinin dağılması olduğunu kaydeden Todd, “Bu tehdit söylemini kısmen psikiyatrik terimlerle açıklamak mümkün çünkü bunu dile getirenlerin önemli bir kısmı tamamen samimi. Evet, ortada kontrol mekanizmalarını ele geçirmiş ciddi bir paranoya var. Asıl mesele sadece Avrupa’nın değil, Almanya’nın, Fransa’nın, genel Batı sisteminin ve ABD’nin içten içe dağılması sürecidir. Bu dağılma süreci dünyaya paranoyakça bakan bir algı üretiyor. Dolayısıyla Rusya, içimizdeki derin sancının ve huzursuzluğun yansıtıldığı bir hedeften ibarettir” şeklinde konuştu.

Kitabında geniş yer ayırdığı konulara atıfta bulunan Todd, küresel sistemin merkezinde Batı’nın kendi kimliğini kaybetmesi gerçeğinin yattığını belirtti. Yabancı düşmanlığı ve güvenlik paranoyasının, içeride yaşanan değer kaybının doğrudan sonucu olduğunu vurguladı.

“Trump bu savaşta galip gelen değil yenilen taraftır”

Ukrayna’daki çatışmanın Batı açısından geri dönülemez bir noktaya ulaştığını belirten Todd, sahadaki gerçekliğin propaganda yoluyla gizlenemeyeceğini kaydetti. Çatışmanın gidişatının bu yıl içinde kesinleşeceğini ifade eden düşünür, cephe hattında Rusya lehine yaşanan hızlanmaya dikkat çekti.

Savaşın sonuna yaklaşıldıkça Avrupalı liderlerin hesap verme korkusuyla tedirginleştiğini aktaran Todd, “Bu yıl Ukrayna’daki tablonun netleştiği dönem olacak. Cephelerde dengeler süratle değişiyor ve makas kapanıyor. Bu çatışma giderek daha kirli bir hal alıyor. Avrupalı liderlerin bu kadar telaşlı davranmasının sebebi tam olarak budur. Herkes savaş bittiğinde kendi siciliyle yüzleşmek zorunda kalacak. Ukraynalılar için gerçekte ne yaptığımızı, onları intihara mı sürüklediğimizi yoksa gerçekten yardım mı ettiğimizi tarih yazacak” dedi.

ABD Başkanı Donald Trump ile Vladimir Putin arasında gizli bir ortaklık olduğu yönündeki iddiaları bütünüyle reddeden Todd, Washington’ın sahadaki başarısızlığına işaret etti. Amerikan askeri sanayisinin Kiev ordusunu besleyecek mühimmatı üretemediğini ve çatışmanın bu nedenle kaybedildiğini vurguladı.

Todd, Beyaz Saray’ın durumunu şu sözlerle aktardı: “ABD ve Avrupa’nın iki karşıt kampa ayrıldığı, ABD ile Rusya’nın Avrupalıları soymak için dost olduğu yönündeki kurgu tamamen bir yanılsamadır. Donald Trump bir yenilgi başkanıdır. Amerikalılar bu savaşı kaybetti çünkü Ukrayna ordusuna yeterli silah sağlayamadılar. Amerikan askeri-sanayi kompleksi son derece vahim bir durum içindedir. Trump yönetimi bu Amerikan yenilgisini unutturmaya çalışıyor; Avrupalıları hırpalaması, siyasi tiyatrolar sahnelemesi ve dikkat dağıtma operasyonlarına girişmesi bu yüzdendir.”

“Merz döneminde Almanya yeniden silahlanma sürecine girdi”

Batı ittifakı içinde yaşanan en köklü kırılmanın Almanya’da gerçekleştiğini vurgulayan Todd, Berlin’in ihtiyatlı dış politika çizgisini terk ederek çatışmacı bir konuma yerleştiğini ifade etti. Hristiyan Demokrat Friedrich Merz liderliğindeki hükümetin silahlanma politikalarına odaklandığını belirtti.

Alman sanayisinin Amerikan askeri açığını kapatmak üzere devreye sokulduğunu kaydeden Todd, “Önceki kitabım Batı’nın Yenilgisi’nden bu yana sahnedeki en temel gelişme, Almanya’nın savaş için seferber olmasıdır. Sosyal Demokratların ihtiyatlı çizgisinin ardından Merz liderliğindeki Hristiyan Demokratların iktidara gelmesi, kıtanın lider sanayi gücü olan Almanya’yı doğrudan yeniden silahlanma sürecine soktu. Amerikan sanayisi yetersiz kalınca Alman sanayisi devreye girdi ve bu durum Trump’a yeniden umut verdi. Merz iktidara geldiğinden beri Trump, Amerikan Merkezi İstihbarat Teşkilatına Ukrayna füzelerini doğrudan Rusya hedeflerine yönlendirme yetkisi verdi. Dolayısıyla Trump ile Putin’in el ele yürüdüğü fikri koca bir saçmalıktır” diye konuştu.

“Ruslar değer dayatmayan stratejik gerçekçilerdir”

Rusya’nın yayılmacı emellerle değil, devlet güvenliği ve egemenlik saikleriyle hareket ettiğini dile getiren Todd, Moskova’nın Batı merkezli değer hiyerarşisini tanımadığını söyledi. Rusya’nın stratejik yaklaşımının Amerikan gerçekçiliğiyle örtüştüğünü savunan düşünür, uluslararası ilişkilerde ahlaki vaazların geçerliliğini yitirdiğini kaydetti.

Rus devlet aklının çok kutuplu bir dünya tasavvuruna dayandığını belirten Todd, şu değerlendirmeyi yaptı: “Rusya’nın stratejik teorisi, Amerikalı John Mearsheimer’ın yaklaşımıyla neredeyse aynı doğrultudadır. Onlar ulusal egemenlik ve devlet aklıyla düşünen stratejik gerçekçilerdir. En belirgin özellikleri, ortaklarına kendi ahlaki veya kültürel değerlerini dayatmama ilkesidir. Ruslar çok kutuplu dünyadan bahsederken yalnızca güç dengesini değil, değerler alanındaki çeşitliliği kastediyor. Hatta açıkça Batılıların istedikleri gibi yaşayabileceğini, kendilerini bunun ilgilendirmediğini söylüyorlar.”

Todd, bu tespitleri yaparken Rusya sempatizanı olmadığını özellikle vurgulayarak, “Burada sanki Rusya’yı savunuyormuşum gibi tuhaf bir konuma düşmekten neredeyse rahatsızlık duyuyorum. Oysa böyle bir niyetim yok. Kitabımda İran halkına derin bir sempati beslediğimi açıkça itiraf ediyorum ancak Ruslara karşı hiçbir zaman böyle bir yakınlık hissetmedim” dedi.

“İran savaşı Washington için bir tür Vietnam felaketidir”

Donald Trump tarafından Şubat 2025’te başlatılan İran müdahalesinin küresel bir ekonomik açmaza yol açtığını belirten Todd, doğalgaz ve petrol fiyatlarındaki sıçramanın Batı ekonomilerini boğduğunu dile getirdi. Washington’ın stratejik körlükle hareket ettiğini ifade eden yazar, bu kararın büyük bir başarısızlıkla sonuçlandığını belirtti.

İran operasyonunun Ukrayna hezimetini örtbas etmek amacıyla kurgulanan bir saptırma hamlesi olduğunu aktaran Todd, sözlerini şöyle sürdürdü: “Ortada sistematik bir başarısızlık dinamiği bulunuyor. Ukrayna’da yaşanan Amerikan yenilgisi sonrasında Washington yönetimi sürekli dikkat dağıtma hamlelerine başvurdu. Önce Grönland’ı alma hayalleri kurdular, Avrupalılara baskı yaptılar, Venezuela’yı dize getirmeye çalıştılar, Küba’yı ve İran’ı kuşatmak istediler. Venezuela’daki görece başarı Amerikalıların gözünü boyadı. Ukrayna yenilgisini unutturmak için İran’a yöneldiler ancak İran tamamen farklı bir ülkedir. Orası mühendislerle dolu, son derece hızlı kültürel değişim geçiren bir toplumdur.”

Amerikan yönetiminin İran’da çarptığı direncin küresel dengeleri dönüştürdüğünü vurgulayan Todd, “Amerikalılar için bu savaş ilk dereceden stratejik bir felakettir. Beş veya altı yıla yayılarak kaybedilen bir Vietnam Savaşı’nın, bu kez birkaç gün içinde kaybedilmiş haline benziyor. Bu tam anlamıyla bir fiyaskodur ve aslında Trump hariç herkes bunun farkındadır” dedi.

“Ukrayna ve İran artık tek bir savaşa dönüştü”

Medyanın kurguladığı söylem ile cephedeki maddi güç dengesi arasında derin bir uçurum açıldığını dile getiren Todd, Batı’nın endüstriyel tabanının aşındığını kaydetti. Ukrayna ile İran cephelerinin pratikte birleştiğini ve Batı karşıtı güçleri tek bir blok haline getirdiğini belirtti.

Todd, sahadaki askeri gerçekliği şu ifadelerle açıkladı: “Yaşadığımız süreçte en çarpıcı unsur, medyadaki tartışmalar ile sahadaki savaşın somut gerçekliği arasındaki derin farktır. Batı’da sürekli konuşan, yorumlayan bir kitle var ancak savaş sahadaki askeri-sanayi kapasitesiyle yürütülüyor. Gelinen noktada Ukrayna Savaşı ile İran Savaşı fiilen tek bir savaşa dönüşmüştür. Her iki sahada da Batı’nın askeri-sanayi kapasitesinin yetersizliği ortaya çıktı. Bir tarafta füze açığı yaşanırken diğer tarafta mühimmat tükeniyor. Başlangıçta birbirinden kopuk görünen bu saldırganlıklar; Rusya, İran ve Çin’den oluşan üçlü bir gücün kenetlenmesini sağladı. Bu ülkeler fevkalade sıkı bir işbirliği yürütüyor. Amerikalılar Ukrayna füzelerini yönlendirirken Ruslar da İran füzelerinin hedeflerini belirliyor.”

Amerikan cephaneliklerinin tükenişinin sadece İran savaşıyla sınırlı olmadığını hatırlatan Todd, Pentagon ve düşünce kuruluşu Rand Corporation raporlarının hava savunma krizini İran saldırısından çok önce belgelediğini sözlerine ekledi.

“Bizim sürekli saldırganlığımız İran’daki muhafazakar çizgiyi sertleştirdi”

İran siyasal sisteminin Batı baskısı karşısında aldığı biçimi antropolojik açıdan inceleyen Todd, Tahran rejiminin sertleşmesinde dış müdahalelerin belirleyici rol oynadığını ifade etti. Kendi gözlemlerini aktaran düşünür, 2000’li yılların başından bu yana İranlı diplomatlarla yürüttüğü temasları anlattı.

Mahmud Ahmedinejad döneminde bir diplomatın kendisine aktardığı görüşü paylaşan Todd, “O dönemde genç bir İran elçilik müsteşarı bana şu sözleri söylemişti: ‘Amerikalıların attığı her akıldışı adım İran’ın bölgedeki stratejik elini güçlendiriyor. Ancak diğer yandan Amerikan saldırıları, İran milli bilincini muhafazakarlık etrafında birleştirerek yönetimdeki sertlik yanlılarının konumunu tahkim ediyor.’ Benim kitapta tarif ettiğim durum tam olarak bu uzun vadeli dinamiktir” dedi.

Rusya ile İran arasındaki toplumsal yapı farklarını antropolojik aile modelleriyle açıklayan Todd, “Antropolog kimliğimle aile sistemleri, siyasi ideoloji ve siyasal mizaç arasındaki bağları inceliyorum. Rus ve İran siyasal mizaçları birbirinden köklü biçimde farklıdır. Rusya, iktidarın dikey olarak örgütlendiği otoriter bir kültüre sahiptir. Putin sistemi var etmemiş, bu cemaatçi Rus aile kültürü Putin’i yaratmıştır. Buna karşılık İran ailesi çekirdek ve bireyci bir yapıya sahiptir. Bireycilik, Şii düşünce geleneğinde de görüldüğü üzere tartışmaya ve müzakereye açık bireyler yetiştirir. Şayet Batı’nın bitmek bilmeyen saldırganlığı olmasaydı, bu dinamik kendi doğal seyrinde gelişebilirdi. Bizim müdahalelerimiz süreci tersine çevirdi” dedi.

Kendisinin eski kuşak bir Batılı olduğunu dile getiren düşünür, “Ben özgür tartışma ortamına ve çoğulculuğa inanan eski bir Batılıyım. Cambridge’de yetişmiş, Paris’te yaşayan bir araştırmacıyım. Ancak bugün Batı dediğimiz yapı, geçmişin değerlerinden bütünüyle kopmuş, dünyaya karşı tahammülsüzlük üreten bir mekanizmaya dönüşmüştür. Bir tarihçi meselelere kimin hatalı olduğu üzerinden bakmaz; tarihsel dinamikleri analiz eder” değerlendirmesini yaptı.

“Almanya’da aşırı sağın güçlenmesi tarihi bir tehlikedir”

Batı ittifakının dağılma sürecinde ulus devletlerin kendi kadim reflekslerine geri döndüğünü dile getiren Todd, Almanya’daki siyasi dönüşümün kaygı verici boyutlara ulaştığını ifade etti. Alman siyasetindeki radikalleşmeyi ve savaş söylemini eleştiren tarihçi, hafızanın silinmek istendiğini vurguladı.

Almanya’daki seçim dinamiklerini değerlendiren Todd, “Kitabımda Almanya üzerine oldukça detaylı bir bölüm ayırdım. Orada gerçekten tuhaf gelişmeler yaşanıyor. Aşırı sağcı, nasyonal sosyalist mirasın uzantısı olan bir parti yüzde 45 seviyelerine ulaştı. Bundan yalnızca benim endişe duyduğumu kimse söyleyemez. Diğer tarafta ise zemin kaybeden ancak ülkesini hızla Rusya ile doğrudan çatışmaya sürükleyen bir Şansölye var. Konuşmalarında Rusları barbar olarak nitelendiriyor. Oysa geçmişte 25 ila 27 milyon Sovyet vatandaşını katleden gücün Alman ordusu olduğu gerçeğini unutuyorlar. Tarihsel dinamiklerin geri dönüşüne tanıklık ediyoruz ve kendimizi gerçekte olduğumuz gibi görmeyi başarmalıyız” dedi.

“Gayrisafi yurtiçi hasıla rakamları boş bir işaretler evrenidir”

ABD’nin ekonomik üstünlüğü ve yapay zeka alanındaki liderliği üzerinden yürütülen büyüme anlatısını yanıltıcı bulan Todd, ekonomik göstergelerin gerçek toplumsal refahı yansıtmadığını kaydetti. Amerikan gayrisafi yurtiçi hasılasının kağıt üzerinde yükselmesine karşın temel göstergelerde çürüme yaşandığını savundu.

İktisadi göstergelerin sahadaki gerçekle uyuşmadığını vurgulayan Todd, şu tespitleri paylaştı: “ABD’de yapay zeka alanında çalışan beyinlerin büyük kısmı Amerikan kökenli değildir; dışarıdan gelen yüksek nitelikli işgücüne muhtaçtırlar. Amerikan gayrisafi yurtiçi hasılası sürekli büyüyor görünüyor ancak bu ölçüm yöntemleri gerçekliği yansıtmıyor. ABD’de ortalama yaşam süresi Avrupa’nın gerisine düştü. Fransa’ya gelen Ukraynalı mülteci çocukların Fransız liselerinde matematik derslerinde yerli öğrencileri geride bıraktığını gördük. Tamamen karşılığı olmayan bir işaretler evreninde yaşıyoruz. Bu illüzyondan uyanış, kapıdaki enerji krizi ve Avrupa ekonomisinin çöküşüyle birlikte oldukça sarsıcı olacak.”

Amerikan ekonomisinin dış ticaret açığı üzerinden ayakta kaldığını ifade eden düşünür, “Amerikan ekonomisinin gerçek dışılığının en somut kanıtı, durmaksızın büyüyen dış ticaret açığıdır. Amerika artık kendi tükettiğini üretemiyor. Hatta tarım alanında dahi dış ticaret açığı vermeye başladı. Gıda ürünlerinde Avrupa ve Asya’daki müttefiklerine bağımlı durumdalar; yani Amerikalıları biz doyuruyoruz. Sorumsuz enerji politikalarıyla Washington, hayatta kalmak için muhtaç olduğu çevre ekonomileri de çökertiyor” ifadelerini kullandı.

“Fransa’da yaşlı nüfusun sandıktaki hakimiyeti bir gerontokrasi üretti”

Batı toplumlarındaki nüfus yaşlanmasının stratejik bir çöküş göstergesi olduğunu dile getiren Todd, Fransa’daki demografik kırılmaya dikkat çekti. Fransa’da bebek ölüm oranlarının yeniden yükselişe geçtiğini ve bunun Sovyetler Birliği’nin son dönemini andırdığını belirtti.

Fransa’nın siyasal yapısının yaşlı nüfusun çıkarları doğrultusunda şekillendiğini vurgulayan yazar, “Diane Lagrange ile yaptığım tartışmalara hazırlanırken demografik istatistikleri derinlemesine inceledim. Fransa’da bebek ölüm oranları yeniden artmaya başladı. Bu veri Sovyetler Birliği’nin çöküş sürecini hatırlatıyor. Öte yandan Avrupa, doğum ve çocuk sayısında gerilerken 60 yaş üstü bireylerin yaşam beklentisinde yüksek rakamlara ulaşıyor. Toplumun metabolizması yavaşlıyor ve yaşlıların değerleri egemen hale geliyor” dedi.

Siyasal iktidarın yaşlı kuşaklar tarafından rehin alındığını aktaran Todd, sözlerini şöyle tamamladı: “Fransa, İtalya veya Almanya kadar yaşlı bir nüfusa sahip değilken nasıl oldu da bu kadar yaşlı odaklı bir sisteme teslim oldu? Çünkü yaşlıların temel gücü sandıktır, verdikleri oylardır. Demokrasiyi ve oy verme mekanizmasını kaldırsanız, yaşlıların ayrıcalıklarını korumak için sokaklara dökülmeyeceğini görürsünüz. Güçlü liberal demokratik gelenek, yaşlı kuşağın sandık gücünü azami düzeyde kullanmasını sağladı ve Fransa bir gerontokrasi rejimine sürüklendi.”

Piyasa kapitalizminin ve bireyci ekonomik insan anlayışının aileyi yok ettiğini dile getiren Fransız düşünür, doğum oranlarındaki küresel düşüşün ekonomik bencillikten kaynaklandığını belirtti. Çocuk sahibi olmanın özveri ve fedakarlık gerektirdiğini, piyasa değerlerinin ise bu içgüdüyü tahrip ettiğini sözlerine ekledi.

Yapay zekanın insanlık tarihindeki en büyük kırılmalardan biri olduğunu ifade eden Todd, bu teknolojinin nükleer silahlar gibi türün devamlılığını tehdit eden varoluşsal riskler barındırdığı uyarısında bulundu.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English