Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Eski NATO-Rusya Konseyi Başkanı Kujat: ABD iki cepheli savaş yürütemeyeceğinin farkında

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Rusya’nın Ukrayna’daki askeri müdahalesi bir yılı geçti ve savaş hala ivme kaybetmeden devam ediyor. Şubat ayının başında Almanya’nın Kiev yönetimine Leopard ağır muharebe tankı tedarik etme konusunda ikna edilmesinin hemen ardından Zelenskiy yönetiminden savaş uçağı tedariki talepleri yükselmeye başladı. Savaş, iktisadi anlamda Avrupa’nın yeteri kadar belini büktü ve artık Brüksel’in Kiev’e ancak borçlanarak hibe sunacağı bir dönemin gelmesi de muhtemel. Savaş uçaklarından sonra NATO üyelerinden Ukrayna’ya askeri sokması talebi de gelebilir ki bu da Rusya ile NATO’yu doğrudan savaşa sürükler, böyle bir senaryonun nükleer savaşla sonuçlanması işten bile değil. Eski NATO-Rusya Konseyi Başkanı, emekli Tümgeneral Harald Kujat [Kızıl Ordu’ya karşı savaşırken öldürülen bir Nazinin oğlu], İsviçre merkezli Zeitgeschehen im Fokus dergisine verdiği söyleşide savaşın gidişatına, Çin’in buradaki konumuna, ABD’nin hedeflerine, Almanya ve Fransa’nın lokomotifi olduğu Avrupa Birliği’nin atması gereken adımalra ve muhtemel müzakere sürecinin hangi rotada ilerlemesi gerektiği konusunda değerlendirmede bulunmuş. Kujat, Batı cenahından konuyla alakalı en dürüst konuşan isim olabilir.


“İleriye dönük politika, Avrupa’da yeni bir barış ve güvenlik rejimi planlamalı”

Thomas Kaiser — Zeitgeschehen im Fokus

8 Mart 2023

“Hem Ukrayna hem de Rusya bu süreçte yer almalı”

Emekli General Harald Kujat* ile söyleşi

Zeitgeschehen im Fokus: Avrupa’da yine savaş var. Geçen yüzyılın iki büyük savaşında olduğu gibi kıtamızın geleceği söz konusu ve ABD yine merkezi bir rol oynuyor. Çin de ateşkes çağrısında bulunan bir pozisyon metni yayımladı. Ukrayna savaşının jeopolitik boyutu ne?

Emekli General Harald Kujat: 21. yüzyıla Çin’in ekonomik ve askeri bir dünya gücü olarak yükselişi ve büyük güçler olan ABD, Rusya ve Çin’in rekabeti damga vuruyor. Dünyanın lider gücü olarak ABD’nin yerini Rusya değil, yalnızca Çin alabilir.

Dolayısıyla ABD, Ukrayna savaşında iki numaralı jeopolitik rakibi olan Rusya’yı siyasi, iktisadi ve askerî açıdan zayıflatarak Çin ile çatışmaya odaklanmayı kolaylaştırma hedefinde. Bu hedefe ulaşmak için Avrupa ile omuz omuza, yakın işbirliği gerekli. Avrupa ülkeleri, Rusya’ya karşı olduğu gibi mümkünse Çin ile olan çatışmaya da dahil olmalı ve bölgesel müttefikleri Avustralya, Japonya ve Güney Kore ile birlikte bir Hint-Pasifik ortak ve müttefik ağı oluşturmalı.

Bu yüzden Kuzey Atlantik İttifakı liderleri, 29 Haziran 2022 tarihli yeni stratejik konseptte Çin’in üye ülkelerin çıkarlarına, güvenliklerine ve değerlerine meydan okuduğunu beyan ettiler. Çin’in Avrupa-Atlantik güvenliğine dönük “sistematik meydan okumalarına” karşı durmak ve NATO müttefiklerinin savunma ve güvenliğini teminat altına alma kabiliyetini kalıcı hale getirmek istiyorlar.

Dahası Ukrayna savaşı, rakip jeopolitik blokların oluşumunu körüklüyor. ABD, Avrupa Birliği ve NATO birbirine yaklaşırken Çin ve Rusya etrafında ikinci bir jeopolitik blok oluşmaya başladı bile. Bu blokun merkezinde BRICS ülkeleri olan Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’nın yanı sıra Çin, Hindistan, İran, Kazakistan, Kırgızistan, Pakistan, Rusya, Tacikistan ve Özbekistan’dan oluşan Şanghay İşbirliği Örgütü yer alıyor. BRICS ülkeleri şu anda dünya nüfusunun yüzde 40’ını, Japonya dahil Batılı G7 ülkeleri ise yalnızca yüzde 12,5’ini temsil ediyor. BRICS ülkelerinin gayrisafi yurtiçi hasılası G7 ülkelerinden daha büyük.

Bu jeopolitik takımyıldızında Avrupa’nın yeri ne?

Enerji tedariki açısından Rusya’ya bağımlı, güvenliği açısından ABD’ye bağımlı, iktisadi ve teknolojik olarak — özellikle de dijitalleşme alanında — hem ABD hem de Çin’e bağımlı, Rusya’ya yönelik yaptırımlar nedeniyle iktisadi ve enerji politikaları açısından ciddi biçimde zayıflamış, iç çelişkiler ve merkezkaç kuvvetler nedeniyle kendi yarattığı zorluklarla mücadele eden Avrupa, büyük güçlerin güç aritmetiğinde giderek daha da geriye düştü.

Trump, Avrupa’nın güvenliği açısından oldukça önemli olan Avrupa Stratejik Nükleer Silahlar Antlaşması INF’i 2019’da feshettiğinde, bunu Avrupa açısından yarattığı riskler konusunda sadece Cumhurbaşkanı Macron eleştirmişti. Macron, kelimenin tam anlamıyla Avrupa’nın “Çin’e, Rusya’ya ve hatta ABD’ye karşı” kendini savunabilmesi gerektiğini söylemişti. Macron, Amerika’nın aldığı kararın Avrupa’nın bağımsız bir nükleer caydırıcılığı düşünmesi için fırsat olarak görülmesi gerektiğini de sözlerine eklemişti. Macron’un INF antlaşmasının feshini, Rusya’nın ikinci vuruş nükleer kapasitesi nedeniyle Amerikan kıtalararası nükleer silahlarının artık Avrupa’nın güvenliğini sağlayamayacağı ve antlaşmanın feshi sonucunda Rusya’nın artık Avrupa’da stratejik nükleer bileşeni inşa etme kısıtlamalarına tabi olmadığı şeklinde yorumladığı anlaşılıyor. Hatta ABD’nin Ukrayna savaşının NATO Avrupa’sına yayılması halinde stand-by yükümlülüklerini yerine getirmeye istekli ve muktedir olup olmadığı konusunda şüpheler de artıyor. 1990’lardaki “Şok ve Korku” doktrininin yazarı olan Amerikalı strateji uzmanı Harlan Ullman bu nedenle şimdiden kaygıyla şu soruyu soruyor: “ABD, Çin ve Rusya’ya karşı iki cepheli stratejik bir askeri çatışma başlatarak önlenmesi mümkün olan ya da olmayan bir hata mı yaptı?” Ullman, ABD’nin iki cepheli stratejisini “saatli bomba” olarak nitelendiriyor.

Ukrayna savaşı, Avrupa’yı bir yol ayrımına getirdi. Bu savaş sadece Ukrayna’nın güvenliği ve toprak bütünlüğüyle ilgili değil, aynı zamanda Rusya da dahil Avrupa kıtasındaki tüm ülkelerin yer aldığı Avrupa güvenlik ve barış düzeniyle ilgili. Bununla beraber bu savaşın bir sanayi ve iş merkezi olan Avrupa açısından yarattığı dramatik küresel iktisadi sonuçlar da giderek daha belirgin hale geliyor.

Avrupa Birliği, Rusya ile girdiği ekonomik savaşta kapsamlı yaptırımlar uygulamayı sürdürerek ABD’nin yanında durdu. Her ne kadar bu yaptırımlar Rusya’yı Ukrayna’ya saldırmaktan vazgeçmeye zorlamak amacıyla başlatılmış ve yaptırımların enerji maliyetlerini etkilemeyeceği ya da Avrupa ülkeleri açısından dezavantaj yaratmayacağı gibi naif bir önermeye dayandırılmış olsa da tam tersi oldu. Aynı zamanda Avrupa Birliği, savaşın uzamasıyla giderek daha fazla yıkıma uğrayan Ukrayna’nın siyasi ve iktisadi istikrarı için milyarlarca euro yatırım yapıyor. Daha bugünden yeniden inşa maliyetinin 750 milyar euro olduğu tahmin ediliyor. Savaşın sonunda bu meblağın kaça tekabül edeceğini kimse bilmiyor.

Özellikle Almanya, Avrupa’nın artık eskisi gibi olmadığından yakınıyor. Bu neyle ilgili?

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya’nın savaş sonrası güvenli ve istikrarlı bir düzenin yaratılması için büyük yatırımlar yaptığını, ancak bunun karşılığında yeniden birleşme yoluyla çok şey aldığını bilmek önemli. Almanya çok erken bir tarihte Fransa ve Polonya ile uzlaşma arayışına girdi ve Willy Brandt’ın Ostpolitik’i ile Soğuk Savaş döneminde bile Doğu Avrupa ülkeleriyle yakınlaşarak gerilimin azaltılmasına ve uluslararası durumun istikrara kavuşmasına katkıda bulundu. En önemli katkılardan biri de Almanya’nın kaybettiği topraklardan nihayet vazgeçmeyi kabul etmesiydi. Bu politika, Kuzey Atlantik İttifakı çerçevesinde ve 1967’den bu yana “güvenlik ve yumuşama” kavramı ve ABD’nin korumasıyla güvence altına alındığı içinde başarılı oldu.

Birleşmeden sonra Alman siyaseti nasıldı?

Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından Avrupa’nın güvenlik politikasındaki hedeflerle her zaman uyumlu olmasa da ABD ile Almanya arasındaki yakın bağlar devam etti.

Almanya, Rusya’nın yeniden birleşme konusundaki tavizini de göz önünde bulundurarak Rusya’ya dönük önceki yumuşama politikasını bir dereceye kadar sürdürdü. Aynı zamanda Alman hükümeti, eski Varşova Paktı ülkelerinin NATO’ya entegrasyonunu diğer hiçbir NATO üyesi ülkede olmadığı kadar destekledi. Bu öncelikle kültürel ve tarihsel sebeplerden ileri geliyordu, fakat aynı zamanda Avrupa’da kalıcı bir barış ve güvenlik düzeni yaratmayı da amaçlıyordu. Aynı zamanda Rusya’nın NATO ile yakınlaşması, Rusya’nın ortaklaşa tanınan kurallara bağlı olması gerektiği inancıyla desteklendi.

Bu ABD’den onay almadı mı?

1989 yılında Başkan Baba Bush, programatik Mainz konuşmasında Sovyetler Birliği’ne meşru güvenlik çıkarlarına saygı gösterileceği konusunda güvence vermişti. Ancak 1997 gibi erken bir tarihte Zbigniew Brzeziński “Büyük Satranç Tahtası” adlı kitabında ABD’nin “tek gerçek dünya gücü” olarak yeni bir dünya düzeni için Avrasya’daki “büyük satranç tahtası” üzerindeki hakimiyetini teminat altına alması gerektiğini yazdı. Almanya hem Almanya’nın Avrupa’daki nüfuzu hem de Almanya’nın Rusya ile ilişkileri açısından ABD’nin jeopolitik ve güç dengelerine dayalı siyasi satranç tahtasında kayda değer bir figür. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı, ABD’nin Alman sermayesi ve teknolojilerinin Rus hammaddeleri ve üretim potansiyeliyle ilişkilenmesi konusunda uzun süredir var olan çekincelerini belirgin kıldı.

Bu Almanya için ne anlama geliyor?

Almanya, Amerika’nın Alman-Rus ilişkileri konusundaki kaygılarını gidermek için büyük iktisadi dezavantajları kabul etti. Alman hükümeti, Rusya’dan enerji tedarikini kesti ve mali katkılar, silah ve askeri teçhizat tedariki ve Rusya’ya karşı yaptırımlar yoluyla Ukrayna’ya kayda değer bir destek sağlıyor. Mültecilerin cömertçe karşılanması Ukrayna halkıyla empati kurulduğunun bir göstergesi. Sonuç olarak Alman vatandaşlarına mali ve iktisadi yüklerin yanı sıra hayatın pek çok alanında giderek daha fazla kısıtlama dayatılıyor.

Alman hükümetinin dayanışma temelli tutumunun Amerika’nın Ukrayna savaşına ilişkin korkularını giderip gidermediğini bilmiyoruz ama her halükârda buna dair bir işaret yok. Çin ile yaşanan çatışmada Almanya’nın G7 ve NATO üyesi bir ülke olarak konumu da ABD için büyük önem taşıyor. ABD’nin elinde Çin’in Rusya’ya silah tedarik etmek istediğine dair “istihbarat” olduğu iddia ediliyor. Bu yüzden Çin’e yaptırım uygulanırsa Alman hükümeti, en önemli ticaret ortağına karşı harekete geçmek zorunda kalacak ve bu Alman ekonomisini daha fazla zarara uğratacak.

Almanya, Ukrayna savaşına özellikle siyasi, mali ve Ukrayna’ya silah tedariki yoluyla müdahil oluyor. Bunun siyasi gerekçeleri neler?

Ukrayna’ya karşı yürütülen saldırı savaşı, “kurallara dayalı uluslararası düzen” olarak adlandırılan düzenin ihlali. Bu, özellikle Birleşmiş Milletler Şartı temelinde, halkların barış içinde bir arada yaşamasına yönelik uluslararası anlaşmalar ve hukuki normlar sistemine işaret ediyor. Geçen yüzyılın ikinci yarısında pek çok uluslararası çatışma ve savaş yaşandı ve şu anda bile dünyanın pek çok yerinde bu düzen hunharca ihlal ediliyor. ABD de buna riayet etmekte başarısız oldu. Ayrıca, örneğin Paris Şartı yoluyla Avrupa’da istikrarlı bir barış ve güvenlik düzeni yaratma teşebbüsleri de başarısızlıkla sonuçlandı. Dahası bu savaş siyasi, iktisadi ve askeri etkileri nedeniyle özel bir öneme sahip. Zira bu savaşın ortaya çıkmasına yol açan nedenler savaşın sonunda — nasıl ve ne zaman biterse bitsin — ortadan kalkmış olmayacak. Bu nedenle ileriye dönük politika, Avrupa’da hem Ukrayna’nın hem de Rusya’nın içinde yer alacağı yeni bir barış ve güvenlik düzenini şimdiden planlamalı. Buna Almanya, Fransa ve Polonya’nın öncülük etmesi iyi olur.

Şu an bu yönde herhangi bir işaret görüyor musunuz?

Hayır, ne yazık ki böyle bir şey söz konusu değil. Modern muharebe tanklarının teslimatına ilişkin tartışmanın da gösterdiği gibi Alman hükümeti, ABD’nin bazı Avrupalı müttefiklerin de destek olduğu ağır baskısına maruz kalıyor. Almanya’nın kendi modern muharebe tanklarını tedarik etme kararının ardından Amerikan hükümetinin gözle görülür isteksizliği, Almanya’yı Ukrayna’ya silah tedarik ederek Rusya karşısında tek başına bırakma gayesi olduğunu akla getiriyor. Dolayısıyla silah sevkiyatı konusunda rasyonel bir askeri amaç-araç ilişkisine dayanan ve ulusal güvenlik çıkarlarımız doğrultusunda gerçekçi hedefler tanımlayan bir stratejinin olmaması son derece riskli. Rasyonel bir genel strateji aşağıdaki sorulara yanıt vermeli:

Alman hükümeti, Ukrayna’nın hangi askeri ve siyasi hedeflerini desteklemek istiyor?

Bu destek yalnızca Ukrayna’nın hedefleri Almanya’nın güvenlik çıkarlarıyla uyumlu olduğu sürece mi yoksa Almanya’nın güvenliğine yönelik tehditleri tetiklemesine göre mi sağlanacak?

Federal hükümet, yaptırımların Alman ekonomisine uzun vadede ve muhtemelen geri dönüşü olmayan zararlar vermesini kabul etmeye en kadar hazır?

Rusya, NATO’nun doğuya doğru genişlemesini kendi güvenliğine yönelik bir tehdit olarak tanımlamış ve savaştan önce ABD ve NATO’dan güvenlik garantileri talep etmişti. Bu taleplerin gerekçesi ne?

Yeni üyelerin rotası 1997 yılında Madrid’de yapılan NATO zirvesinde belirlenmişti. Polonya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan ile yapılan ilk katılım müzakerelerinde Rusya’nın jeostratejik gerekçelerle bazı üye adayları hakkında çekinceleri olduğu ortaya çıkmıştı. Öte yandan Rusya’nın kendisi de üyelik hedefi olmaksızın NATO ile yakınlaşma niyetindeydi. Rus hükümeti, aralarında bulunan eski Varşova Paktı ülkeleri nedeniyle NATO ile gerginlik ve hatta çatışma yaşanabileceğinden endişe ediyordu. Bunu önlemek için ortak düzenlemeler ve karar alma mekanizmaları üzerinde mutabık kalınması gerekiyordu. Bu nedenle Temel Antlaşma müzakerelerinde Rusya, güvenlik çıkarlarını etkileyen konularda ortak karar hakkı talep etti. Sadece üye ülkelere tanınan ortak karar alma hakkı tanınmaksızın bu durumu dikkate alan bir formül bulundu. Rusya hem Avrupa-Atlantik Ortaklık Konseyi’ne hem de NATO-Rusya Konseyi’ne dahil oldu. Bu temelde, yakın güvenlik politikası koordinasyonu ve askeri işbirliği aşaması başladı. Fakat bu durum Rusya’nın NATO’nun genişlemesine ilişkin temel çekincelerini ortadan kaldırmadı. Bu durum 2008 yılında dönemin ABD Başkanı Bush’un Bükreş’teki NATO zirvesinde Gürcistan ve Ukrayna’yı NATO’ya katılmaya davet etmesiyle belirginleşti. Bunda başarısız olunca da — bu tür durumlarda alışılageldiği üzere — zevahiri kurtarmak için temel bir katılım perspektifi telaffuz edildi. Ancak Rusya’nın bakış açısına göre bu kırmızı çizgiyi aşıyordu. O dönemde ABD’nin Moskova Büyükelçisi olan şimdiki CIA Direktörü William Burns, Amerikan hükümetini uyarmıştı: “[…] Stratejik sonuçları göz ardı edilemez; bu, Rusya’nın Kırım ve Ukrayna’nın doğusuna müdahalesi için uygun bir zemin yaratacaktır. […] Putin’in buna sert bir şekilde karşılık vereceğine şüphe yok.”

Rusya’nın ABD’nin politikasından ötürü duyduğu kuşkular makul muydu?

İki büyük güç arasındaki ilişkilerde yaşanan diğer dönüm noktaları net olarak Rusya’nın kaygılarını doğruladı; ABD’nin aldığı kararlar, Rusya tarafından stratejik dengeyi kendi aleyhine değiştirme teşebbüsü olarak yorumlandı. Örneğin Anti-Balistik Füze Antlaşması’nın feshi, INF Antlaşması ve Açık Semalar Antlaşmasından çekilme gibi. NATO Balistik Füze Savunma Sistemi’ndeki Amerikan sistemlerinin Polonya ve Romanya’ya konuşlandırılması, bu sistemlerden fırlatılacak seyir füzelerinin Rus kıtalararası balistik füze silolarına ulaşabileceği ve Rusya’nın ikinci vuruş kabiliyetini devre dışı bırakabileceği endişelerini de beraberinde getirdi.

İkinci Minsk Anlaşması’nın Ukrayna-Rusya ilişkilerindeki önemi ne? Merkel ve Hollande, anlaşmayı hiçbir zaman uygulamak istemediklerini itiraf etmediler mi?

Anlaşmanın kilit unsurlarından biri, Ukrayna hükümetinin Donbass’taki Rusça konuşan nüfusa 2015 yılı sonuna kadar bir anayasa değişikliği yoluyla özerklik şeklinde daha fazla azınlık hakkı tanıma taahhüdüydü. Ukrayna bu taahhüdü yerine getirmedi ve Rusya da bunu saldırısının bir başka gerekçesi olarak gösterdi. Sayın Merkel ve eski Fransa Cumhurbaşkanı Hollande, Ukrayna’nın anlaşmaya riayet etme niyetinin hiçbir zaman olmadığını açıkça teyit ettiler. Bu, ayrıca Ukrayna’ya askeri yığınak yapması için zaman kazandırmıştı. Bu arada İkinci Minsk Anlaşması, BM Güvenlik Konseyi kararıyla uluslararası hukuk açısından bağlayıcı hale geldi. İmzacı ülkeler ek bir deklarasyonla kararı uygulayacaklarını açıkça taahhüt ettiler. Bunun gerçekleşmemiş olması “kurallara dayalı uluslararası düzenin” ihlali ve BM Güvenlik Konseyi kararına karşı yapıldığı için daha da ciddi.

ABD’de de bu iki hususun —Ukrayna’nın NATO’ya üye olmaması ve Ukrayna federe devleti içerisinde Rusça konuşan nüfusa daha fazla özerklik tanınması— ciddi bir şekilde tartışılmış olması halinde savaşın önlenebileceğine inanan çok sayıda insan var.

Bu savaşla birlikte, insanın gerçekliği, özellikle de savaşla ilişkili riskleri görmesini engelleyen “savaş sisi” ifadesi hatırlatılıyor.

Benim izlenimim de bu yönde. Gelen manada Batılı olarak adlandırılan ülkeler, yani öncelikler NATO üyesi ülkeler, geniş çapta saldırı altındaki Ukrayna’nın safında birleşmiş durumdalar. Ve bunu savaşın her üç boyutunda da yapıyorlar: Silah ve teçhizat tedarikinin yanı sıra Ukraynalı askerlerin eğitimi yoluyla askeri çatışmada, Rusya’ya karşı yaptırımlar ve Ukrayna’ya mali bağışlar yoluyla ekonomik savaşta, ağırlıklı olarak tek taraflı habercilik ve kısmen de hedefli dezenformasyon yoluyla medya savaşında. Savaş uzadıkça uluslararası hukuka ve BM Şartı’nın 51. maddesine uygun destek ile savaş eylemlerine dolaylı ve doğrudan katılım arasındaki sınırı belirlemek giderek zorlaşıyor. Özellikle de bir ülke doğrudan operasyonel amaçlara hizmet eden ve stratejik hedeflerin uygulanmasına kararlı bir şekilde katkıda bulunan keşif ve hedefleme bilgileri sağladığında. Bu durum Ukrayna’daki savaşın Ukrayna adına bir savaşa dönüşmesi ve tüm Avrupa kıtası açısından risklerin giderek daha az yönetilebilir hale gelmesi tehlikesini artırıyor.

Riskleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir savaşın başlangıç noktası belirli bir siyasi gruplaşmadır, siyasi sebepleri olur. Savaş yeni bir siyasi duruma yol açar ve bu durum devam edecekse siyasi olarak kabul edilmelidir. Bu yüzden Clausewitz savaşta siyasetin üstün gelmesini ve savaşa rağmen devam etmesini salık verir. Buradan hareketle savunma kabiliyetinin güvence altına alınması ve eş zamanlı olarak üzerinde müzakere edilmiş bir barışa ulaşılması için çaba sarf edilmesi şeklinde ikili bir yaklaşım ortaya çıkıyor. Eğer siyaset ve diplomasi aylardır olduğu gibi askıda kalırsa o zaman savaş, Clausewitz’in tanımladığı gibi sadece bir “güç gösterisi olur ve bu gücün kullanımında sınır olmaz; böylece her biri diğerine ültimatom verir ve kavramın tanımı gereği aşırıya götüren bir etkileşim ortaya çıkar”. Ve şu anda şahit olduğumuz gelişme de tam olarak bu. Dolayısıyla can alıcı soru şu: Gitmekte olduğumuz en uç nokta ne?

Bunlardan biri, savaşı sona erdirecek gerçekçi bir strateji olmaksızın devam eden silah ve mühimmat sevkiyatıyla beslenen ve yıllarca sürebilecek bir yıpratma savaşı. Bir diğer risk ise çatışmaların diğer ülkelere yayılması ve bunun neticesinde Rusya ile NATO’nun doğrudan karşı karşıya gelmesi. Son olarak nükleer savaş riski de göz ardı edilemez.

Nükleer savaş riskinin gerçekçi olduğunu düşünüyor musunuz?

Gerçekleşme ihtimali düşük ama sonuçları hesaplanamayacak kadar büyük ve muhtemelen yönetilemez olan riskler; bu, gerçekleşme ihtimali yüksek ama sonuçları daha az ciddi ve yönetilebilir olan risklerden daha fazla ilgi gösterilmeyi hak ediyor. Ukrayna adına verilen savaşın varoluşsal bir boyutu var; Rusya için de Ukrayna’nın, kullanılması Rusya için varoluşsal bir tehdit oluşturan geniş kapsamlı silah sistemleri elde etmesi durumunda benzer etkileri olabilir. Bu durum Kırım’a yönelik saldırılar için de geçerli.

Rusya’nın tehditlerinden kaçınmak gerektiği argümanı, bana göre “taktik” veya nükleer “savaş alanı” silahlarının kullanımının kontrol edilebilir olduğu iddiası kadar sorumsuzca. Bir nükleer silahın her ilk kullanımı savaşın tabiatını temelden değiştirir.

Neden taktik nükleer silahlardan söz ediyoruz?

Öncelikle nükleer savaş riskini bir perspektife oturtmak için. Taktik silah sistemleri menzillerine göre atılan araçlar. Nükleer savaş başlığı, Hiroşima’ya atılan bombanın on katı bir patlayıcı güce ulaşabilir. İlk nükleer saldırıda bile öncelikle amaç, mümkünse rakibin askeri potansiyeline karşı belirleyici bir darbe ile birlikte siyasi bir etki elde etmek olur. Savaş alanıyla ve düşmanın münferit birliklerine karşı sınırlı bir nükleer konuşlandırma olası değil zira etkisi, tetikleyeceği nükleer savaşın riskleriyle orantısız olur.

Ukrayna’nın savaşı kazanmasından başka alternatif olmadığı tekrar tekrar dile getiriliyor. Bu gerçekçi bir alternatif mi?

Bir savaşı, düşmanınıza karşı uğruna savaştığınız siyasi hedeflerinize ulaşırsanız kazanırsınız. Bu savaşın ne Rusya ne de ABD ve ne de kesinlikle Ukrayna, kazananı var. İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya girmesi bile tek başına ciddi bir gerileme olur. ABD de aynı şekilde jeopolitik rakibi olan Rusya’yı ortadan kaldırmayı başaramayacak. Ukrayna’nın en büyük nükleer güce askeri bir yenilgi tattıramayacağı da anlaşılmalı. Fakat çok daha yüksek bir olasılıkla Batı’dan silah ve mühimmat akışının devam etmesine rağmen Ukrayna kuvvetleri, en azından şimdiye kadar başarıya ulaşan fetihlerin pekiştirilmesi söz konusu olduğu takdirde Rusya’nın askeri başarısını önleyemeyecek. Rus kuvvetlerini konvansiyonel yenilginin eşiğine ancak NATO’nun tamamının katılacağı geniş çaplı bir askerî harekât getirebilir. Böyle bir durumda Rus liderliği, varoluşsal krizi önlemek için nükleer bir ilk saldırı sorunuyla karşı karşıya kalacak.

ABD, Çin’in böyle bir gelişmeye izin vermeyeceğinin ve Rusya’yı teskin edeceği, nükleer savaşı engelleyeceği ve en önemlisi Tayvan’a karşı kendi çıkarlarını savunmak için harekete geçeceğinin farkında. Fakat aynı zamanda ABD de iki cepheli bir savaş yürütemeyeceğinin farkında.

Çin’den tekrar tekrar bahsettiniz. Çin esasında ne kadar güçlü?

Nükleer strateji açısından Çin, iki nükleer süper güç olan ABD ve Rusya’yı yakaladı. Konvansiyonel silahlı kuvvetlerinin büyük ölçüde silahlandırılması da ilerleme kaydediyor. Bugün Çin, halihazırda en güçlü ikinci askeri güç konumunda. Çin ordusunun 2035 yılına kadar tümüyle modernize edilmesi ve 2049 yılına kadar dünya standartlarına ulaşması hedefleniyor. Bununla kastedilen, Çin’in ABD’yi yakalayacağı ve önemli alt başlıklarda üstün olacağı. İktisadi açıdan Çin, ABD’nin ardından ikinci sıraya yerleşti ve birkaç yıl içinde bir numara olacak. Bu nedenle ABD Savunma Bakanı Austin, ülkesinin yeni askeri stratejisinde Çin’i açıkça “önümüzdeki on yıllar boyunca en önemli stratejik rakip” olarak nitelendiriyor. Hatta ABD Stratejik Komutanlığının eski komutanı Amiral Charles Richard, 2022’de şunları söylemişti: “Şu anda içinde bulunduğumuz Ukrayna krizi sadece bir ısınma turu. Asıl büyük kriz henüz gelmedi. Uzun zamandır sınanmadığımız bir şekilde sınanacağız. […] Çin’e karşı caydırıcılığımızın seviyesini değerlendirecek olursam, gemimiz ağır ağır batmakta.”

Burada Avrupa’nın konumu ne?

Yalnızca Amerikan yönetimi değil, Avrupalılar da Ukrayna angajmanlarının jeostratejik dinamiklerini net biçimde hafife aldılar. Ukrayna savaşı, Avrupa’nın siyasi, iktisadi, teknolojik ve en önemlisi askerî açıdan jeopolitik olarak kendini kanıtlama yolunda kararlılıkla ilerlemesinin bir işareti.

Başkan Biden savaşın müzakerelerle sona ereceğini söylüyor. Bu müzakereleri beraberinde getirecek bir strateji var mı?

Başkan Biden, geçen yılın mayıs ayında New York Times’ta yayımlanan makalesinde savaşın “ancak diplomasi yoluyla sona ereceğini” ilan etmişti. Muhtemel toprak kayıpları konusunda ise diplomatik bir dille şunları ifade etmişti: “Ukrayna hükümetine toprak tavizi vermesi için baskı yapmayacağım”. Şubat sonunda New York Times, Moskova ve Kiev’in savaşın başlamasından çok kısa bir süre sonra önce Belarus’ta sonra da Türkiye’de doğrudan müzakerelerde bulunduğuna dikkat çekti. Anlaşma, Rusya’nın askerlerini savaş başlamadan önce bulundukları yere çekmesi ve karşılığında Ukrayna’nın da NATO üyeliğinden feragat etmesiydi.

Fakat müzakerelerin başarısızlığa uğramasının ardından her iki taraf da yeni bir başlangıç için ön koşulları o kadar yüksek tuttu ki müzakerelere yeniden başlamak zor olacak. Yine de aralık ayının sonlarında Putin, “İlgili herkesle makul çözümleri müzakere etmeye hazırız” açıklamasında bulundu. ABD de Zelenskiy’i müzakereler konusunda daha diplomatik olmaya çağırdı.

ABD’nin gerçekten başarmak istediği şey ne?

ABD, barış müzakereleri için konumunu güçlendirmek amacıyla Ukrayna’yı gerektiği kadar destekleme niyetinde ama zaman sınırı koymuyor. Alman hükümeti de benzer bir tutuma sahip. BM Genel Kurulu kararı ve Çin yönetiminin Şubat 2023 tarihli pozisyon belgesi, savaşın sona erdirilmesi yönündeki uluslararası baskının arttığı izlenimini veriyor. Her iki belge de üzerinde müzakere edilmiş bir barış için diplomatik çaba gösterilmesi çağrısında bulunuyor, fakat Çin açıkça müzakerelerin yeniden başlatılmasını talep ediyor.

Peki burada Almanya nasıl bir rol oynayabilir?

Savaşın sona erdirilmesi konusunda müzakere edilip edilmeyeceği ve ne zaman sona erdirileceği kararının Ukrayna hükümetine bırakılması gerektiği görüşü, bu savaşın halihazırda Avrupa’ya ve bazı durumlarda küresel yansımaları olduğu ve tüm Avrupa’nın bir Rusya-NATO savaşına ve hatta muhtemelen nükleer bir savaşa evrilme riskiyle karşı karşıya olduğu hakikatini göz ardı ediyor.

Alman hükümeti, 2 Mart 2022 tarihinde Ukrayna tarafından hazırlanan ve diğer hususların yanı sıra BM’nin, “Genel Kurul, Rusya Federasyonu ile Ukrayna arasındaki ihtilafın siyasi diyalog, müzakereler, arabuluculuk ve diğer barışçıl yollarla derhal barışçıl bir çözüme kavuşturulması çağrısında bulunur” ifadelerini içeren karar taslağını imzalamıştı.

Şubat ayında BM Genel Kurulu’nda Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırısını kınayan ve Rus kuvvetlerinin ülkeden koşulsuz olarak geri çekilmesi çağrısında bulunan bir başka karar kabul edildi. Fakat aynı zamanda üye ülkelere ve uluslararası kurumlara “Ukrayna’da kapsamlı, adil ve kalıcı bir barışın sağlanmasına yönelik diplomatik çabalara olan desteklerini iki katına çıkarmaları” çağrısında bulunuldu.

Almanya, özellikle de anayasanın barış yükümlülüğü gereği, çatışmaların sona ermesi için çalışmakla yükümlü. Savaşı yalnızca siyasi yollarla sınırlandırmak ve en kısa diplomatik yolla sona erdirmek mantıklı bir dış ve güvenlik politikasına karşılık gelir ve bizim kadar Ukrayna’nın da çıkarlarına hizmet eder. Bu nedenle Şansölye, savaşı sona erdirecek bir strateji için Başkan Biden’a dönük lobi faaliyetlerinde Cumhurbaşkanı Macron’un yanında yer almalı. Şansölye, Başkan Biden ile olan yakın ilişkisini vurguluyordu, dolayısıyla en iyi ön koşullara sahip. Cumhurbaşkanı Macron, Çin ziyareti sırasında Şi Cinping’in desteği için Putin’e yönelik lobi yapabilir.

Umulur ki kısa süre içerisinde savaşı kontrol altına almak ve tüm Avrupa’ya yayılmasını önlemek mümkün olur. Tarihçiler, Avrupalı güçlerin nasıl olup da 20. yüzyılın ilk felaketi olan Birinci Dünya Savaşı’na sendeleyerek girdiklerini defalarca kez sormuşlardı. Umarım gelecekte tarihçiler Ukrayna savaşının nasıl olup da 21. yüzyılın ilk felaketi haline gelebildiğini sormak zorunda kalmazlar.

Sayın General Kujat, söyleşi için teşekkür ederim.


*1 Mart 1942 doğumlu emekli General Harald Kujat, Alman Silahlı Kuvvetleri Genel Müfettişi ve NATO Askeri Komitesi Başkanı olarak NATO’daki en yüksek rütbeli subay. Aynı zamanda NATO-Rusya Konseyi ve Avrupa-Atlantik Ortaklık Konseyi başkanlığı görevlerinde bulundu. Harald Kujat, hizmetlerinden dolayı Fransa Cumhuriyeti Onur Lejyonu Komutan Haçı, Letonya, Estonya ve Polonya’dan Komutan Haçı Liyakat Nişanı, Liyakat Lejyonu dahil olmak üzere çok sayıda ödülle onurlandırıldı. ABD ve Belçika Krallığından Büyük Leopold Nişanı Kurdelesi, Federal Almanya Cumhuriyeti Büyük Liyakat Madalyası ve Malta, Macaristan ve NATO’dan da dahil olmak üzere diğer yüksek ödüller aldı.

Dünya Basını

ABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor

Yayınlanma

Eski ABD New Jersey Yüksek Mahkemesi Yargıcı Andrew Napolitano’nun hazırlayıp sunduğu, uluslararası kamuoyunda ve bağımsız medya çevrelerinde geniş kitleler tarafından takip edilen “Judging Freedom” (Özgürlüğü Yargılamak) programı, Latin Amerika’da son dönemde yaşanan sarsıcı askeri, siyasi ve insani gelişmeleri ele aldı.

Programa konuk olan The Grayzone haber portalı muhabiri ve araştırmacı gazeteci Anya Parampil, Venezuela’da geçen hafta yaşanan iki büyük depremin ardından ortaya çıkan insani tabloyu ve Kolombiya’da tartışmalı bir süreçle sonuçlanan devlet başkanlığı seçimlerini değerlendirdi.

Kurumsal Darbe: Venezuela Nasıl Kurtarıldı? kitabının da yazarı olan Parampil, bölgedeki askeri hareketliliği, yaptırımların arama kurtarma çalışmalarına etkisini ve Washington yönetimi ile bölge ülkeleri arasındaki gizli diplomatik pazarlıkları çarpıcı bilgilerle izleyicilere aktardı.

Programda ilk olarak Venezuela’yı sarsan çifte depremin yol açtığı yıkımın boyutları ele alındı. Gazeteci Anya Parampil, resmi veriler ile sahadaki bağımsız gözlemler arasındaki büyük uçuruma dikkat çekerek söze başladı.

Venezuela hükümetinin ilk tahminlerine göre can kaybının 600 civarında olduğunu belirten Parampil, yeni verilerin bu sayının 900’e yaklaştığını gösterdiğini ifade etti.

Bağımsız sivil toplum kuruluşlarının ise kayıp sayısını çok daha yüksek tahmin ettiğini vurgulayan gazeteci, şu ifadeleri kullandı:

“Resmi istatistikler hala ölü sayısını 600 civarında gösteriyor ve binlerce insanın kayıp olduğunu bildiriyor. Ancak sahadaki diğer bağımsız gruplar bu sayının 50 bin civarında olabileceğini öne sürüyor. Bu durumun temel sebebi, depremlerin merkez üssü olan ve başkent Caracas yakınlarında bulunan La Guaira eyaletinin merkezinde yüzlerce binanın saniyeler içinde tamamen yerle bir olması. Ülkede saniyeler arayla iki büyük deprem meydana geldi. Bunlardan ilki Richter ölçeğine göre 7,2, hemen ardından gelen ikincisi ise 7,5 şiddetine ulaştı. Venezuela son bir asırdır bu ölçekte bir doğal afet görmedi.”

Parampil, La Guaira kentinin tarihi boyunca büyük felaketlerle karşılaştığını hatırlatarak, 1999 yılında yaşanan heyelan faciasına gönderme yaptı.

O dönemde aşırı yağışlar nedeniyle dağlardan kopan devasa çamur kütlelerinin on binlerce insanı denize sürüklediğini ifade eden deneyimli gazeteci, bugünkü felaketin altyapısal boyutu itibarıyla çok daha yıkıcı bir nitelik taşıdığını aktardı.

“Yaptırımlar enkaz altındaki insanları kurtarmayı engelledi”

Depremin hemen ardından başlayan arama kurtarma çalışmalarının, ABD tarafından uygulanan tek taraflı ekonomik yaptırımlar nedeniyle felç olduğunu belirten Parampil, bu durumun doğrudan can kayıplarını artırdığını savundu. Venezuela hükümetinin enkaz kaldırmak için gerekli ağır iş makinelerine erişemediğini söyleyen gazeteci, şunları kaydetti:

“Asıl sorun, ABD yaptırımlarının Venezuela’nın bu tür afet durumlarında ihtiyaç duyduğu ağır kaldırma ekipmanlarını ve iş makinelerini satın almasını engellemesi. Günlerce insanlar enkaz altında kurtarılmayı bekledi. Venezuela’nın elinde insanları kurtaracak ne kamyon ne de gerekli teknolojik donanım bulunuyordu. Arama kurtarma faaliyetlerinde ilk saatler hayati bir önem taşıyor. Eğer enkazlar düzgün bir şekilde kaldırılabilseydi, bugün hala hayatta olan pek çok insan kurtarılma şansı bulacaktı. Maalesef bu imkan sağlanamadı.”

Parampil, felaketin dördüncü gününde ancak komşu ülkelerden gelen yardımların sahaya ulaşabildiğini aktardı. El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gönderilen iş makineleri ve kamyonların bölgeye girmesiyle temizlik ve kurtarma çalışmalarının fiilen başlayabildiğini ifade etti.

Bu sürece kadar kurtarma ekiplerinin ellerindeki yetersiz imkanlarla adeta çaresiz kaldığını dile getiren Parampil, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Bugün nihayet El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gelen yardım kamyonlarını görüyoruz. Gerçek temizlik ve enkaz kaldırma çalışması henüz yeni başlıyor. Şimdiye kadar her şey durma noktasına gelmişti. Kurtarma görevlileri, beton blokları ve demir yığınlarını hareket ettirecek güce sahip olmadıklarından şikayet ediyordu. Bu kamyonların alınamaması tamamen ABD yaptırımlarının bir sonucu. ABD içindeki muhalif gruplar ise bu durumu sanki Venezuela hükümeti çok beceriksizmiş ve bu tür araçları hazırda tutmaktan acizmiş gibi sunarak propaganda yapıyor. Oysa bağımsız uzmanlar ve akademik çalışmalar, bu malzemelerin tedarik edilememesinin tek sorumlusunun yaptırımlar olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Şimdi sormak gerekiyor: Sırf o kamyonların ülkeye girişine izin vermediğimiz için kaç insan enkaz altında can verdi?”

“ABD ordusu Venezuela’da fiili bir rejim değişikliği yürütüyor”

Yargıç Andrew Napolitano’nun olayın jeopolitik boyutuna ve Washington’ın bu krizi nasıl fırsata çevirdiğine yönelik sorusuna yanıt veren Parampil, ülkenin içinde bulunduğu yönetim boşluğunu ve askeri yayılmacılık tehlikesini detaylandırdı.

Ocak ayında ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini gece yarısı yatak odalarından kaçırarak alıkoyduğunu hatırlatan Parampil, bu olayın ardından bile yaptırımların kaldırılmadığını belirtti. Washington yönetiminin yalnızca kendi şirketlerinin çıkarına olan petrol ve iş anlaşmalarına yönelik özel muafiyetler tanıdığını, ancak halkın genelini ilgilendiren yaptırımları sürdürdüğünü vurgulayan gazeteci, şu tespitleri paylaştı:

“ABD yönetimi, Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırdıktan aylar sonra bile yaptırımları gevşetmedi. Sadece kendi çıkarlarına uygun gördükleri petrol anlaşmalarına izin veren özel düzenlemeler yaptılar. Bunun da ötesinde, Venezuela halkına ait olan ve ABD ile yurt dışındaki banka hesaplarında dondurulan yaklaşık 30 milyar dolarlık varlık bulunuyor. Biz bu parayı, orada kurduğumuz hayali bir gölge hükümeti tanıyarak resmen çaldık ve hala geri vermedik. Şimdi Uluslararası Para Fonu, bu dondurulan varlıkların bir kısmını insani yardım amacıyla serbest bırakacağını açıklıyor. Ancak Venezuela’daki yabancı yardım kuruluşlarının geçmişine baktığımızda, bu sürecin son derece yozlaşmış bir mekanizmayla işleyeceğini öngörebiliriz.”

Parampil, Washington’ın yardım operasyonlarını kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet eden özel aktörler aracılığıyla yönetmek istediğini ifade etti.

Bu bağlamda, The Grayzone kurucusu ve eşi Max Blumenthal’in yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunarak, eski hükümet yetkilisi Mauricio Claver-Carone’nin oynadığı role dikkat çekti:

“Mauricio Claver-Carone gibi Trump yönetiminde resmi bir görevi dahi bulunmayan bir figürün, kendisini adeta Latin Amerika’nın Jared Kushner’ı olarak tanımlayarak bizzat özel iş müzakerecisi gibi hareket ettiğini ortaya çıkardık. Bu şahıs, arka planda çeşitli anlaşmalar kesiyor. Eğer ABD ve müttefikleri bu yardım sürecini yönetecek ve dondurulan varlıkları bu şartlar altında serbest bırakacaksa, Claver-Carone gibi isimlerin bu yardım mekanizmasında çok büyük bir rol oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu durum, felaketi bir iş fırsatına dönüştürmekten başka bir anlam taşımıyor.”

Yargıç Andrew Napolitano’nun, “Bir ülkenin hayat kurtarıcı ekipmanları satın almasını engelleyen yaptırımlar uygulamak savaş suçudur” şeklindeki çıkışına katılan Parampil, insani yardım adı altında yürütülen askeri yayılmacılığı şu sözlerle eleştirdi:

“ABD ordusu ve özellikle Güney Komutanlığı kuvvetleri, sahada yardım dağıtım operasyonlarını bizzat kendilerinin yöneteceğini duyurdu. Karşımızda duran tablo, aslında fiili bir devlet çöküşü durumunu gösteriyor. Devlet felç olduğu için krize müdahale edemiyor; çünkü kendi uluslararası varlıklarını kontrol etmesine izin verilmiyor, gerekli makine ve ekipmanı satın alması engelleniyor. Ve şimdi de ABD ordusu gelerek kendi dağıtım ağını kuruyor. Bu, iktidarda hala Chavismo çizgisinde bir hükümet bulunmasına rağmen, yürütülen fiili bir rejim değişikliği hamlesini oluşturuyor.”

Parampil, ABD’nin egemenlik ihlallerinin yeni olmadığını, ocak ayında Maduro’nun görevden uzaklaştırılmasının hemen ardından Venezuela topraklarına askeri operasyon düzenlendiğini hatırlattı.

Bu operasyonda “Tren de Aragua” adlı suç örgütünün lideri olduğu iddia edilen Nino Guerrero’nun öldürüldüğünü belirten gazeteci, bu yapının aslında Washington tarafından askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılan yapay bir tehdit unsuru olduğunu savundu:

“ABD, zaten Venezuela’nın egemenlik haklarını açıkça ihlal ederek askeri saldırı düzenlemiş ve Nino Guerrero’yu öldürmüştü. Bahsettikleri bu suç grubu, aslında meşru bir uyuşturucu karteli gibi çalışmayan, aksine Trump yönetiminin ve Senatör Marco Rubio’nun Venezuela’ya yönelik bombalamaları ve müdahaleleri meşrulaştırmak için icat ettiği bir öcü olarak kullanılıyordu. Şimdi de deprem felaketi, ABD’nin ülkedeki askeri varlığını kalıcı olarak artırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Bu durum, Kolombiya ve Ekvador gibi komşu ülkelerin de bağımsız politikalarından vazgeçerek kendi topraklarında ABD askeri operasyonlarıyla koordinasyon kurmaya başladığı bir döneme denk geliyor. Bu askeri genişleme dalgasının, bölge sınırlarını aşarak Meksika’ya kadar uzanmasından endişe ediliyor.”

“Chavismo hareketi devlet yapısından bağımsız bir güce sahip”

Programın ilerleyen dakikalarında Napolitano, Maduro sonrasındaki geçiş hükümetinin durumunu ve yeni Devlet Başkanı Delcy Rodriguez’in halk nezdindeki meşruiyetini sorguladı.

Anya Parampil, Rodriguez’in son derece yetenekli ve pragmatik bir siyasetçi olduğunu belirterek, yeni yönetimin iç ve dış politikadaki denge arayışlarını analiz etti. Rodriguez’in ilk resmi yurt dışı seyahatini Hindistan’a gerçekleştirmesini son derece stratejik bir hamle olarak niteleyen Parampil, şu ifadeleri kullandı:

“Delcy Rodriguez’in Maduro’nun ardından göreve gelen güçlü bir kadın olduğunu kimse inkar edemez. Kendisi uluslararası temaslarına hız verdi. İlk büyük seyahatini Hindistan’a yapması son derece ilginç bir tercihti. Çünkü Hindistan bir BRICS üyesi olmakla birlikte, bu birlik içinde ABD ile ilişkileri en sıcak olan ülke konumunda bulunuyor. Rodriguez oraya giderek ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ABD’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Sergio Gore ile gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Zira mevcut aşamada doğrudan bir Washington ziyareti, kendi başkanlığı açısından çok büyük bir iç siyasi sarsıntı doğuracaktı. Bu dolaylı diplomasiyle ABD ile yeni köprüler kurmaya çalışıyor.”

Rodriguez’in, Nicolas Maduro veya daha önceki Hugo Chavez dönemlerinin aksine, Amerikan iş dünyası temsilcileri ve Uluslararası Para Fonu ile masaya oturmaktan çekinmediğini belirten Parampil, bu liberalleşme adımlarının ülkede hem ekonomik hem de sosyal kutuplaşmalara yol açtığını kaydetti:

“Rodriguez, Venezuela ekonomisini dışa açarak ve liberalleştirerek, yıllardır ağır yaptırımlar altında ezilen ülkede geçici veya kalıcı bir ekonomik rahatlama sağlayabilir. Eğer ABD tarafı bu yeni dönemde işbirliğine yanaşır ve yatırım yapmayı kabul ederse, Rodriguez bu müzakereleri yürütecek en uygun figür olarak öne çıkıyor. Ancak diğer taraftan, onun bu adımlarına, özellikle de kendisinden önceki liderleri kaçıran güçlerle işbirliği yapmasına büyük tepki gösteren geniş bir kesim bulunuyor. Bu durum onun için oldukça hassas ve zorlu bir süreci beraberinde getiriyor.”

Napolitano’nun, “Venezuela halkı bu süreçte yeni başkanı destekliyor mu, yoksa Maduro’nun gidişinden dolayı bir burukluk var mı?” sorusu üzerine Parampil, halkın desteğinin devlet mekanizmalarından bağımsız olarak gelişen toplumsal örgütlenmelerde aranması gerektiğini savundu:

“Şu an bizzat Venezuela’da bulunmadığım için halkın nabzını doğrudan aktarmam doğru olmaz. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da Chavismo hareketinin ve bu harekete gönül veren halk tabanının devletten ve mevcut hükümetten bağımsız bir dinamizme sahip olduğu. Venezuela’da geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının yanı sıra, anayasal bir statüye kavuşmuş olan çok güçlü bir ‘komün hükümeti’ kolu yer alıyor. Bu komünler, devletten bağımsız olarak kendi tarım çiftliklerini fonluyor, gıda egemenliğini ve yerel üretimi canlandırmak için çalışıyor. Hükümet dış dünyayla anlaşmalar yaparak ayakta kaldığı ve bu bağımsız halk projelerini desteklemeyi sürdürdüğü müddetçe, Chavismo’yu ayakta tutan toplumsal taban varlığını koruyacaktır.”

Parampil, ülke dışındaki bazı muhalif kesimlerin Rodriguez’i hızlı bir şekilde “hain” ilan ederek sosyal medyada karalama kampanyaları başlattığını, ancak sahadaki gerçekliğin bu tür yüzeysel analizlerden çok daha karmaşık olduğunu ifade etti. Venezuela’daki yerel gazetecilerin aktarımlarına dayanarak, hükümetin bazı kararları tartışmalı görünse de, halkın büyük çoğunluğunun Chavismo projelerine olan bağlılığının sürdüğünü ekledi.

“Kolombiya’da seçim hileleri Amerikan yanlısı adayları öne çıkarıyor”

Mülakatın son bölümünde ise Latin Amerika’daki genel siyasi dönüşüm ve komşu Kolombiya’daki başkanlık seçimleri ele alındı. Andrew Napolitano, bir önceki gün gazeteci Max Blumenthal ile yaptıkları röportajda, Kolombiya seçimlerinde Trump’ın desteklediği adayın kazanması için büyük usulsüzlükler yapıldığının iddia edildiğini hatırlatarak Parampil’in bu konudaki görüşlerini sordu.

Anya Parampil, Kolombiya’da muhafazakar ve Amerikan yanlısı aday Abelardo De La Espriella’nın kazandığı ilan edilen seçimlerin arkasındaki şaibeleri şu sözlerle anlattı:

“Yayın öncesinde Başkan Trump’ın, Kolombiya’daki başkanlık seçimini kazanan Abelardo De La Espriella’nın zaferini övdüğü konuşmasını izliyordum. Espriella, seçim sürecinin başında anketlerde neredeyse hiç esamesi okunmayan, tamamen tanınmayan bir isimdi. Ancak Trump’ın kamuoyu önünde kendisine destek vermesinin ardından adeta bir mucize gerçekleşti ve seçimi kazandığı açıklandı. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro ise seçimlerde devasa boyutlarda usulsüzlük yapıldığını savunarak sonuçları tanımayı reddediyor. Petro, bu seçim hilelerinin arkasında İsrail’in parmağı olduğunu iddia ediyor. İlginç bir şekilde, yeni seçilen bu başkan da İsrail ile ilişkileri daha da derinleştireceğine ve ilk iş olarak Kudüs’ü ziyaret edeceğine dair söz veriyor.”

Latin Amerika genelinde aşırı sağcı hükümetlerin iktidara gelir gelmez ilk olarak İsrail ile yakın ilişkiler kurma yoluna gittiğini belirten Parampil, bu durumun arkasındaki finansal ve teolojik ağları deşifre etti:

“Arjantin’de de benzer bir sürecin yaşandığını gördük. Oradaki aşırı sağcı yönetimler de iktidara adım atar atmaz hemen Kudüs’e gidip bağlılıklarını bildiriyor. Bunun arkasında tamamen finansal çıkarlar yatıyor. Örneğin Arjantin’de Habad Lubaviç gibi siyonist grupların çok büyük bir lobicilik gücü bulunuyor. Bu yapılar, ülkenin dört bir yanındaki maden arama haklarını ve geniş arazileri ellerinde tutuyor. Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerde ise bu durum, Latin Amerika geneline yayılmış olan köktendinci Hristiyan siyonizmi akımıyla doğrudan ilişkili. Bu yapılar, kendi dogmatik inançları doğrultusunda İsrail’e koşulsuz destek verilmesini savunuyor.”

Parampil, İsrail’in son birkaç gün içinde Venezuela’ya tıbbi ve insani yardım ekipleri göndereceğini açıklamasını da bu yeni jeopolitik denklemin bir parçası olarak değerlendirdi. Hugo Chavez döneminde İsrail ile diplomatik ilişkilerin tamamen kesildiğini hatırlatan gazeteci, deprem felaketinin bu ambargoları delmek için de bir zemin hazırladığını belirtti.

Yeni seçilen Kolombiya Başkanı Abelardo De La Espriella’nın kişiliği ve geçmişi hakkında da konuşan Parampil, onun devlet yönetme liyakatinden son derece uzak bir figür olduğunu savundu:

“Bu kişinin sıfırdan gelip nasıl bu kadar hızlı yükseldiğinin gerçek hikayesini öğrenmek gerekiyor. Ancak kendi geçmişinde, yavru kedilere havai fişek bağlayıp onları yakarak çığlıklarını izlemekle övünen birinden bahsediyoruz. Bu karakterdeki birinin, bir ülkeyi yönetmek için seçilmesini kabul etmek mümkün görünmüyor.”

Kolombiya’daki mevcut hükümetin bu şaibeli seçim sonuçlarına karşı nasıl bir tavır alacağına dair öngörülerini paylaşan Parampil, Latin Amerika’daki benzer tarihsel süreçlere dikkat çekerek sözlerini tamamladı:

“Devlet Başkanı Petro seçim sonuçlarını tanımayacağını açıkladı. Ancak geçmiş tecrübelerimiz, büyük hilelerle de olsa Washington destekli bu adayların bir şekilde iktidara yerleştirildiğini gösteriyor. Honduras ve Bolivya’da da bunun birebir örneklerini yaşadık. Honduras’ta halk, hileli rejime karşı tamamen yeni bir siyasi parti örgütlemek zorunda kaldı. Bolivya’da ise köylüler ve yerli çiftçiler askeri diktatörlüğe karşı silahlanarak genel grev başlattı ve rejimi ancak bu şekilde geriletebildi. Kolombiya’da da benzer şekilde iktidarın el değiştireceğini ve ABD’nin bu ülkedeki askeri konuşlanmasını artıracağını öngörebiliriz. ABD, Venezuela’daki deprem krizini ve Kolombiya’daki siyasi istikrarsızlığı kullanarak tüm bölgeyi kendi askeri denetim alanı haline getirmeyi hedefliyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

Yayınlanma

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra  yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.

İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:

Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor

İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.

İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.

İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.

Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.

Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.

İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.

Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.

Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.

İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.

Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.

Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.

Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.

Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.

Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.

Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.

Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.

Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.

Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.

Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.

Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.

Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.

Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.

Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.

Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.

Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.

Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.

Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

Yayınlanma

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, JustMoney Movement platformuna verdiği mülakatta, küresel finansal sistemin spekülatörler eliyle nasıl bir kumarhaneye dönüştürüldüğünü ve bu yapının halklar ile gezegen üzerindeki yıkıcı etkilerini anlattı. Borç temelli zenginleşme modellerini ve Elon Musk örneği üzerinden vergi kaçırma yöntemlerini eleştiren Pettifor, adil bir küresel düzen için köklü reform çağrısında bulundu.

Küresel finansal sistemin işleyişi, spekülatörlerin piyasalar üzerindeki tahakkümü ve bu yapının hem halkların geçim kaynakları hem de ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ekonomi çevrelerinde en çok tartışılan konuların başında yer alıyor.

JustMoney Movement adlı sivil toplum kuruluşunun yönetici direktörü Sarah Edwards moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte konuşan dünyaca ünlü İngiliz ekonomi politik uzmanı ve yazar Ann Pettifor, küresel finans mimarisini sert ifadelerle eleştirdi.

“Küresel Casino: Wall Street İnsanlık ve Gezegenle Nasıl Kumar Oynuyor” (The Global Casino: How Wall Street Gambles with People and Planet) adlı son kitabından yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Pettifor, finans dünyasının arka planında dönen mekanizmaları, sıradan insanların anlayabileceği bir dille ve ahlaki bir perspektifle masaya yatırdı.

“Elon Musk zenginliğini şaibeli yollarla katlıyor”

Konuşmasına bugün dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan Tesla, SpaceX ve sosyal medya platformu X’in (eski adıyla Twitter) sahibi Elon Musk örneğiyle başlayan Ann Pettifor, zenginlerin hiçbir vergi ödemeden servetlerini nasıl katladıklarını detaylı bir şekilde anlattı.

Pettifor, ABD yasalarındaki boşlukların milyarderler tarafından nasıl suiistimal edildiğini şu sözlerle aktardı:

“Elon Musk şu anda bir trilyoner. Bu, öğrenmek zorunda kaldığımız yeni bir kelime. Kendisi muhtemelen dünyanın en güçlü insanlarından biri. Sadece muazzam miktarda paraya erişimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu siyasi gücü, örneğin Amerikan devletinin dünyadaki en yoksul insanlara yardım etme kabiliyetini elinden almak için kullanıyor. Kongo’daki insanların şu anda çektiği ilaç sıkıntısı, büyük ölçüde Elon Musk’ın bir iki yıl önce Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı bütçesinde yaptığı kesintilerle ilgili.”

Musk’ın zenginleşme yönteminin temelinde vergi ödememek olduğunu vurgulayan Pettifor, sistemin işleyişini şu şekilde açıkladı:

“ABD yasalarına göre, finansal varlıklara sahipseniz, bu varlıkları satana kadar vergi ödemezsiniz. Eğer onlara sadece tutunursanız, bunları teminat olarak kullanabilir ve ek finansman sağlamak için kaldıraç olarak kullanabilirsiniz. Twitter’ı satın alırken Tesla’da hisseleri olduğunu söyledi. Bu hisseler üzerinden hiçbir vergi ödemedi. Bunların nakit olmadığını, dolayısıyla satıp nakde çevirene kadar vergi ödemesinin beklenemeyeceğini savundu. Ancak Twitter’ı satın almaya gelince parası yoktu. Bankalara gidip ‘Elimde bu hisseler var’ dedi. Yani aynı teminatı birden fazla kez kullandı. Sıradan bir insan bir mülkü iki farklı bankaya teminat gösterip kredi çekmeye çalışsa bu yasa dışıdır. Ancak o bunu yaptı ve bankalar Tesla hisselerini teminat kabul ederek ona borç verdi. Twitter’ı satın almak için borçlandığı bu para da bir borç olduğu için, bunun üzerinden de vergi ödemedi. Zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalanımızın ise yerinde saydığı şaibeli yöntem budur.”

“Yatırım riski sıradan insanların omuzlarına yükleniyor”

Milyarderlerin kurduğu finansal düzeneklerin sıradan yatırımcıları büyük bir risk altına soktuğunu ifade eden Pettifor, Tesla ve SpaceX hisselerinin halka arz süreçlerinde yaşanan anomalilere dikkat çekti.

Pettifor, “Musk’ın yaptığı, varlıklarının risk yükünü sıradan küçük yatırımcıların omuzlarına kaydırmaktır. İnsanlar onun ne yaptığının farkında değil. Yapay zeka şirketleri de aynı şeyi yapıyor. Nakitleri bitti, çok fazla borçlandılar ve şimdi zor durumdalar. Onlar da halka arzlar başlatacaklar ve sıradan insanlar şu anda devasa bir balon olan bu alana yatırım yapmak için koşacak” şeklinde konuştu.

Bu durumun emeklilik fonlarını da tehlikeye attığını belirten İngiliz iktisatçı, Nasdaq borsasındaki kuralların siyasi nüfuz kullanılarak esnetildiğini söyledi:

“Donald Trump ile olan bağlantıları sayesinde düzenleyicileri ikna ederek emeklilik fonlarının onun hisse senetlerini satın almasını zorunlu hale getirdi. Normalde borsa kuralları, bir şirketin değerinin yatırımcılar tarafından düzgün bir şekilde değerlendirilebilmesi için üç ay borsa pazarında kalmasını gerektirir. O ise bunu 15 güne indirmeyi başardı. Böylece sadece bireysel yatırımcılardan değil, emeklilik fonlarını yöneten BlackRock gibi küresel varlık yönetim şirketlerinden de zorunlu olarak para akışı sağladı. BlackRock şu anda 13 trilyon dolarlık finansal varlığı yönetiyor. Eğer bu şirketlerin başına bir şey gelirse, sadece bireysel yatırımcılar değil, milyonlarca insanın emeklilik fonları da çökecek.”

“Gıda ve enerji fiyatları Chicago’da kumar oynayanlar tarafından belirleniyor”

Ekonominin sadece ev bütçesi ya da ulusal bütçelerden ibaret olmadığını, asıl kararların “stratosfer” olarak adlandırdığı küresel düzeyde alındığını belirten Pettifor, enerji ve gıda fiyatlarının nasıl belirlendiğine dair gerçekleri paylaştı.

İngiltere’de hükümetin enerji faturalarını düşürmek istemesine rağmen küresel piyasalar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hatırlatan iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:

“ABD şu anda hidrolik çatlatma ve Meksika Körfezi’ndeki keşifler sayesinde petrol ve gaza boğulmuş durumda. Kendi ihtiyaçlarından çok daha fazlasına sahipler. Yine de Amerikalılar benzin istasyonunda küresel fiyatı ödüyorlar. Bu fiyat, ülkedeki arz ve taleple hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Chicago Ticaret Borsası’nda (Chicago Mercantile Exchange) belirlenen bir fiyattır. 2000 yılında Başkan Bill Clinton, Larry Summers ve Alan Greenspan ile birlikte emtia piyasalarındaki denetimleri kaldırmaya karar verdi. O günden beri bu piyasalarda iki tür tüccar var: Gerçek petrolü alıp satan fiziki tüccarlar ve ellerinde tek bir damla petrol bile olmayan, sadece fiyatın düşüp yükseleceği üzerine bahis oynayan kağıt üzerindeki spekülatörler. Spekülasyon yapmak, petrolü topraktan çıkarmaktan, gemilerle taşımaktan çok daha kolay ve zahmetsiz bir zahmetsiz kazanç yöntemidir.”

Aynı durumun gıda fiyatları için de geçerli olduğunu vurgulayan Pettifor, “Buğday, pirinç, soya fasulyesi gibi tüm temel gıda maddelerinin fiyatları Chicago Ticaret Borsası’nda belirleniyor. İnsanların hayatı, bu borsalarda kumar oynayan spekülatörlerin kararlarına bağlı” dedi.

“Kredi kartınızda para yoktur, sadece bir ödeme vaadi vardır”

Ekonomi biliminin en çok kafa karıştıran kavramlarından birinin “para” olduğunu belirten Pettifor, paranın altın ya da gümüş gibi sınırlı bir meta değil, toplumsal bir sözleşme olduğunu belirtti.

Muhafazakar iktisatçıların parayı kıt bir meta gibi sunarak kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını ifade eden yazar, paranın doğasını şu örnekle açıkladı:

“Eğer parayı toplumsal bir sözleşme olarak anlarsanız, onun aslında bir ödeme vaadi olduğunu bilirsiniz. 10 sterlinlik banknotun üzerinde ‘Ödemeyi taahhüt ediyorum’ yazar. Bir kafeye gidip kartınızı makineye okuttuğunuzda, bankanız o dükkana ‘Ann Pettifor’a güvenebilirsiniz, kahvesinin parasını ödeyecektir’ der. Bir mağazadan beyaz eşya almak için kredi kartınızı kullandığınızda kartın içinde aslında para yoktur. Bankalar sizin mevduatlarınızdan değil, verdiğiniz sözlerden para kazanırlar. Kredi kartınızı kullandığınızda yaptığınız tek şey, arkasında ticari bankaların ve nihayetinde İngiltere Merkez Bankası’nın durduğu bir ödeme vaadinde bulunmaktır.”

Bu sistemin ayakta kalabilmesi için güçlü kamu kurumlarına, standartlaştırılmış muhasebe sistemlerine ve güvenilir bir adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Pettifor, Malawi gibi gelişmekte olan ülkelerin bu kurumsal altyapıdan mahrum bırakılarak IMF ve Dünya Bankası tarafından borç sarmalına itildiğini söyledi.

“Yüksek faiz oranları doğayı daha fazla sömürmemize neden oluyor”

Pettifor, faizin sadece ekonomik bir yük değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın da en büyük tetikleyicisi olduğunu savundu. Tarihsel olarak tefeciliğin büyük bir günah olarak kabul edildiğini hatırlatan iktisatçı, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Eski Floransa’da bir banker olarak yüksek faiz uyguluyorsanız aforoz edilebilirdiniz. Kızınız kilisede evlenemez, cenazeniz kutsal topraklara gömülemezdi. Protestanlığın yükselişiyle birlikte tefeciliği bir günah olarak konuşmayı bıraktık. Faiz oranları katlanarak artan matematiksel bir sistemdir. Geliriniz borçlanma maliyetinizin altına düştüğünde ciddi sorunlar başlar. Yüksek reel faiz oranları, borçlarımızı ödeyebilmek için doğayı daha fazla sömürmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Brezilya’yı düşünün; borçlarını ödemek için ormanlarını yok etmek zorunda kalıyor. Denizleri talan etmek, ormanları kesmek ve toprağı değersizleştirmek zorundayız çünkü borçlar üzerindeki faiz katlanarak artıyor.”

“2008 krizini tahmin ettim, bugün durum çok daha vahim”

2007-2009 küresel finansal krizini önceden tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, bugünkü borç tablosunun o dönemden çok daha tehlikeli bir boyutta olduğunu vurguladı:

“Küresel borç, IMF verilerine göre küresel gelirin yüzde 235’ine ulaşmış durumda. Bu borcun ezici çoğunluğu, yani yüzde 143’ü özel borçtur. Bu borcun asla ödenemeyeceğini biliyorum. Bir borç krizinden kurtulmanın üç yolu vardır: Ya enflasyonla borcu eritirsiniz ki bu alacaklıların hiç işine gelmez; ya borçları ödemezsiniz yani temerrüde düşersiniz; ya da bu borcu ödeyecek geliri yaratırsınız. Ancak sıradan insanların reel gelirleri düşerken, yüzde 1’lik kesimin serveti hızla artıyor. Tıpkı 2007’de olduğu gibi, sıradan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiğinde tüm sistem büyük bir gürültüyle çökecektir.”

“Bretton Woods ilkelerine geri dönmeliyiz”

Küresel finansal krizlerin önüne geçebilmek için 1945 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’nın temel ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini savunan Pettifor, çözüm önerilerini şu şekilde özetledi:

“Sınır ötesi sermaye hareketlerini kontrol etmeliyiz. Faiz oranlarını düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutmak için yönetmeliyiz. Paranın spekülasyon ve kumar için değil, üretken faaliyetler için kullanılmasını sağlamalıyız. Bugün bunu bir dereceye kadar yapabilen tek ülke Çin’dir. Çin, sermaye kontrolleri uyguluyor, sınırlarından para giriş çıkışını yönetiyor ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Çin otoriter bir devlet, bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum ancak bunun yapılabileceğini gösteren somut bir örnektir. Politikacılarımızın ise bu konularda hiçbir fikri yok.”

JustMoney gibi toplulukların ve inanç gruplarının ahlaki değerleri yeniden savunarak sistemin dönüşümünde öncü rol oynaması gerektiğini belirten Ann Pettifor, “Tarih bize insanların örgütlendiğinde ve sistemi anladığında büyük bir değişim gücü yaratabildiğini gösterdi. Gençlerden ve sıradan insanların içindeki iyilik duygusundan umutluyum” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English