Dünya Basını
Vergi Cennetleri: Birleşik Krallık’ın Küresel Mali İmparatorluğu

Birleşik Krallık’ın dünya çapındaki vergiden muaf yargı bölgelerinden oluşan “ikinci imparatorluğu”, yolsuzluğu kolaylaştırdığı, kamu bütçelerini tükettiği ve eşitsizliği artırdığına dair çok sayıda kanıt olmasına rağmen varlığını sürdürmektedir.
Kanadalı tarihçi ve yazar Quinn Slobodian’ın, New York Review of Books’ta, Oliver Bullough’un Butler to the World ve Kojo Koram’ın Uncommon Wealth adlı kitaplarını incelediği makalesini Mert Cafer Eral çevirdi.
Makalede, Birleşik Krallık’ın finansal sisteminin gölgesi altında işlenen küresel mali suistimallere dikkat çekilirken, bu statükonun kırılması ve şeffaf, adil bir sisteme geçilmesi için önce bu sistemin iyi anlaşılması gerektiği vurgulanıyor.
***
Vergi Cennetleri
Modern Britanya ne zaman doğdu? Konservatif tarihçiler uzun zamandır modern devletin ortaya çıkışını Blitz ve Dunkirk ruhuna dayandırıyor. Liberal tarihçiler ise NHS’nin kuruluşuna işaret ederek, Küçük İngiltere’nin İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra refah devletini inşa etmek için kendini toparladığını hayal ediyor.
Oliver Bullough’un Butler to the World ve Kojo Koram’ın Uncommon Wealth adlı iki yeni kitabı ise farklı bir hikaye anlatıyor: İngilizlerin yeni ekonomik düzenin altını oymanın yollarını bulmak için birinci sınıf denizaşırı uçuşlarla uzak noktalara giderek ülkelerini modernleştirdiklerini. ABD, Batı Avrupa’nın harap olmuş ekonomilerinin yeniden inşasına yardım ederken ve Dünya Bankası ile Uluslararası Para Fonu’nu kurarken, Britanya, Londra Şehir Üniversitesi ekonomisti Ronen Palan’ın deyimiyle düşük vergili ve vergisiz bölgelerden oluşan “ikinci imparatorluğunu” kurmakla meşguldü.
Refah devletine paralel ve sonunda onun altını oymaya yardımcı olacak projenin mimarları, bir takas önerdiler: İmparatorluk topraklarını işaretlemek için pembeye boyanmış atlas sonsuza dek yok olduysa ve Britanya’nın fırınları ile fabrikaları bir daha asla dünyaya liderlik edemeyecekse, o zaman en azından imparatorluğun Londra şehrindeki mali çekirdeği yaşayabilirdi. Kıtaların bölgesel kontrolü, bir finans ağının merkezi ve jant telleriyle takas edilecekti. Bugün dünyadaki vergi cennetlerinin yaklaşık yarısı doğrudan İngiltere’ye bağlı ve offshore’da tutulan tahmini 8.7 trilyon doların büyük bir kısmından sorumlu.
Savaş sonrası tarihi vergi cenneti üzerinden görmek, imparatorluğun nasıl sona erdiğini ama aslında çok az şeyin değiştiğini anlamamıza yardımcı oluyor. Bir hukukçu olan Koram’a göre, birinci ve ikinci imparatorluklar arasındaki erken dönem dönüm noktalarından biri, İran başbakanı Muhammed Musaddık’ın Anglo-İran Petrol Şirketi’ni kısmen millileştirmesinin ardından İngiliz ve ABD istihbaratının yardımıyla 1953 yılında devrilmesiydi. Hiçbir zaman resmi olarak sömürgeleştirilmemiş olan İran’a ve “sömürgecilikten kurtulma vaadiyle heyecanlanan dünyadaki tüm insanlara” verilen mesaj açıktı: “Egemenlik, sandığınız gibi bir kurtarıcı değil”.
Aslında, tamamlanmamış egemenlik eski sömürgeciler için kendi başına bir tür kurtarıcı olabilirdi. İmparatorluk; himayeler, kraliyet kolonileri ve serbest limanlardan oluşan bir çeşitliliği beraberinde getirmişti. Postkolonyal kapitalizm de benzer bir görünüm arz ediyordu. Bugün BP olarak bilinen Anglo-İran Petrol Şirketi, Britanya Adaları’nın yetmiş beş mil güneyindeki Guernsey adasında bulunan bir sigorta iştirakiyle kârlarını kayıt altına alarak milyarlarca doları vergiden koruyor. Üç Kraliyet-Bağlı devletten biri olan Guernsey hiçbir zaman tam egemenliği hedeflemedi; sadece kendi vergi oranlarını belirleyebilecek kadar bağımsızlığı hedefledi.
Bir finans gazetecisi olan Bullough’a göre modern İngiliz tarihini anlamak için en önemli olay, 1956 yılında Londra’da offshore Eurodolar piyasasının ortaya çıkmasıdır. O dönemde ABD, mevduatlara ödeyebilecekleri faiz miktarını sınırlayarak bankalar arasındaki rekabeti sınırlamaya çalıştı. İngiliz bankaları mevduat sahiplerinin hesaplarını dolar cinsinden açmalarına izin vererek ABD’dekinden daha iyi faiz oranları sunmaya ve paralel bir bankacılık sistemi yaratmaya başladı.
İlk mevduat sahibi, şaşırtıcı bir şekilde, ABD hükümetinin Amerikan bankalarında tutulan mevduatlara el koyma ya da dondurma olasılığından kaçınmak isteyen ama aynı zamanda değerli yabancı parasına faiz kazandırmak isteyen Sovyetler Birliği oldu. 1970’lere gelindiğinde Komünist blok ülkeleri Londra bankalarından en çok borç alanlar arasındaydı. (Bu ülkeler en güvenli müşteriler arasında sayılıyordu çünkü bankacılar otoriter devletlerin gerektiğinde halklarından geri ödeme alabileceklerine inanıyorlardı). IMF’nin müdür yardımcısı 1964 yılında “Euro-dolar piyasası politika tanımaz” demişti. 1969’da The New York Times Euro-dolar’ı bir cin olarak tanımladı: “Onun milliyeti yok, kimseye bağlılık borcu yok ve en büyük finansal ödülleri bulmak için dünyayı dolaşıyor.”
Bullough, bu çıkarcı mantıkla hareket edebilen finansörlere odaklanmaktadır. İdealist olmadıkları için Friedrich Hayek’in çalışmalarını da John Maynard Keynes’in ya da -Allah korusun- Karl Marx’ın çalışmalarını reddettikleri gibi tamamen reddederlerdi. Ekonomistlerden ve onların dünyayı analiz etme biçimlerinden nefret eder, bunun yerine “sağduyu”dan başka bir şeye değer vermezlerdi.
İngiliz bankacılar ve suç ortakları küresel mali düzenlemelerde boşluklar aradılar ve bunları genişletmeye çalıştılar. Bu girişim onları dünyanın dört bir yanına, eski imparatorluklarının uzun süredir ihmal edilen köşelerine götürdü.
Her iki kitapta da yirminci yüzyıl offshore dünyasının oluşumuna ilişkin öncü araştırmalarına atıfta bulunulan tarihçi Vanessa Ogle’un sözleriyle, bu sermaye kaçışı “takımada kapitalizmini” yarattı.
Yeni vergi cennetleri galaksisi, bireylere ve şirketlere kârlarını, gelirlerini ve servetlerini genişleyen mali devletten korumaları için ısmarlama sığınaklar sundu. Sonuç, geçmişteki ırksal hiyerarşilerin birçoğunun damgasını vurduğu bir dünya oldu. 1960’lardaki ulusal özgürleşme dalgasından sonra, birçok beyaz sömürgeci yeni bağımsızlıklarına kavuşan ülkelerde uzun süre kalmadı. Becerileri, bağlantıları ve servetleriyle birlikte, küçülmekte olan imparatorluğun geri kalan bölgelerinde, eski evlerinin konforunu yeniden yaratabilecekleri mağazalar kurmak üzere ayrıldılar. Michael Riegels adlı bir sömürgeci, 1961’deki bağımsızlığından on yıl sonra Tanzanya’yı terk ederek İngiliz Virgin Adaları’na yerleşti. Orada, kurumlar vergisinden kaçınmak amacıyla şirket kurmak için cazip bir yer haline gelen bir Hollanda toprağı olan Curaçao’nun başarısının tekrarlanmasına yardımcı oldu. 1984 yılında Riegels, Uluslararası İşletme Şirketi’ni (IBC) icat ederek bu modeli daha da geliştirdi. IBC bir paravan şirketti, Riegels’in çok daha düşük ücretini ödemek karşılığında kurumlar vergisinden kaçınmak isteyenler için boş ve davetkar bir saklanma deliğiydi. Hong Konglu milyarder Li Ka-shing, 1980’lerin ortalarında gemicilik varlıklarını bir IBC olarak İngiliz Virgin Adaları’na transfer etti. “Bullough, ”1997 yılına gelindiğinde, BVI yılda 50.000’den fazla şirketi kayıt altına alıyordu” diye yazıyor.
Benzer şekilde, 1953’te ilk banka şubesini açan bir İngiliz Denizaşırı Bölgesi olan Cayman Adaları, şu anda hedge fonların yerleşik olduğu önde gelen bölgedir. Kişi başına düşen GSYİH, ana ülkesinin iki katından fazladır. Daha az tanıdık bir hikayede Bullough, bir başka Britanya Denizaşırı Bölgesi olan Cebelitarık’ın kendisini kumar hizmetlerinin kaydedildiği bir yer olarak nasıl yeniden keşfettiğini bildiriyor; bir zamanlar can çekişen bir tersane olan Cebelitarık, şimdi “Lüksemburg’un önünde, ancak Monako ve en üst sıradaki Katar’ın gerisinde 111.505 dolarlık kişi başına gayri safi yurtiçi hasılaya sahip.”
Bullough, dolandırıcıların ve medya skandallarının hikayelerini anlatırken, Koram vergi cennetlerinin köklerini daha önceki bir dönemin sıradan defterlerinde ve sözleşmelerinde buluyor:
İmparatorluğun büyük kısmı yağmacı generaller ya da fanatik misyonerler tarafından değil, Britanya İmparatorluğu’nun dört bir yanındaki tozlu bodrum katlarında oturan ve serveti sınırlar arasında birbirine bağlayan o en gösterişsiz insanlar, özel avukatlar tarafından üretildi.
Bağımsızlığını yeni kazanan pek çok ülke, İngiliz Özel Konseyi’ni son temyiz mahkemesi olarak koruyarak, yerel yasal geleneklerden çekinen potansiyel yatırımcılara bir İngiliz mahkemesinde yargılanma umudu sunmuştur; bu da vergi cennetinin “siyasetin öngörülemezliğini etkisiz hale getirmesinin” pek çok yolundan biridir. Bir diğeri ise, hukuk filozofu Jeremy Waldron’un hukukun üstünlüğü denilen şeyin çoğu zaman demokratik yönetimden ziyade mülkiyet haklarının güvenliğiyle ilgili olduğu yönündeki argümanının iyi bir örneği olan Emirlikler otokrasisi gibi demokratik olmayan yönetim biçimleridir.
Koram, “Piyasanın her şeyden çok sevdiği şey yasal kesinliktir,” diye belirtmektedir. Koram’a göre finans ve hukuk, IMF gibi kuruluşlar tarafından sık sık kullanılan ve yeni ulusları özgürleşme konusunda iyimserlikle dolu, moral bozucu bir postkolonyal gerçekliğe sıkıştıran bir kıskacın iki tarafıdır. Koram’ın uzun uzun incelediği bir örnekte, Jamaika başbakanı Michael Manley, 1970’lerde Birleşmiş Milletler’de Küresel Güney’in benzer düşünen ulusları arasında Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen olarak adlandırılan şeyin teşvik edilmesine yardımcı oldu. Dış yardımların, emtia istikrar fonlarının ve hatta sömürge yönetimi için tazminatların artırılması çağrısında bulundular. Hukuku müşterilerinin sermayesi için sadece bir şifre olarak gören bankacıların aksine, Manley’e göre “uluslararası hukuk, yakın zamanda sömürgelikten kurtulan tüm ülkeleri, artan güçlerini kullanarak küresel ekonominin yeniden dengelenmesi çağrısında bulunmak üzere örgütlemek için mükemmel bir yol sunuyordu.” Ancak 1979’da Federal Rezerv’in faiz oranlarını dramatik bir şekilde yükseltmesinin ardından kredi buharlaşırken, Jamaika’da borç parayla finanse edilen ve giderek daha rafine sanayileşmeyle sürdürülen geniş sosyal demokrasi hayali, IMF tarafından dayatılan yapısal uyumun kemer sıkma politikasıyla yer değiştirdi. Sonuç, kendi kaderini tayin etme fikrinin kendisinden duyulan hayal kırıklığı oldu. Koram, 2011 yılında bir gazetede yapılan ve Jamaikalıların yüzde 60’ının ülkelerinin hiç bağımsızlık kazanmamış olması gerektiğini söylediği bir ankete atıfta bulunuyor.
Vergi cennetlerinden oluşan “ikinci imparatorluk”, yolsuzluğu mümkün kıldığına, kamu bütçelerini tükettiğine ve eşitsizliği arttırdığına dair ezici kanıtlara rağmen varlığını sürdürüyor. Paradise, Pandora ve Panama Belgelerinin seri ifşaatları ultra zengin bir grotesk şölen sundu. Tony Blair gibi sözde iyilikseverlerin ve Volodymyr Zelensky gibi son zaman kahramanlarının offshore hesapları ve yaramaz “servet yönetimi” taktikleri, Batı medyasının sevilen kötü adamları olan Sahra altı despotları, Rus oligarkları ve pembe gömlekli finans kardeşlerininkilerle birlikte gözler önüne serildi. Planlar hem son derece karmaşık hem de nefes kesecek kadar basit: aksi takdirde devlet tarafından vergilendirilecek olan para yurtdışında saklanıyor. Ancak bu transferin araçları o kadar gizemli ki, gazetelerin en bilgili okuyucular dışında herkesi alt edecek interaktif grafikler yaratması gerekiyor.
Skandalların en dikkat çekici yönü, manşetlerden ne kadar çabuk düştükleridir. Anlamak için çok mu karmaşıklar? Zenginlerin eylemleri öfke uyandıramayacak kadar öngörülebilir mi? Bu zeki elitler sınıfına karşı bilinçaltında bir kıskançlık ve hatta hayranlık mı var? Hillary Clinton’ın federal gelir vergisi ödemediği yönündeki eleştirisine Donald Trump’ın verdiği yanıtı hatırlayın: “Demek ki zekiyim!” Kaç kişi -liberaller bile- ona hak veriyor? İngiltere’de dönemin Maliye Bakanı Rishi Sunak’ın eşi Hintli mirasçı ve iş kadını Akshata Murty’nin vergi amacıyla İngiltere’de “yerleşik olmayan” statüsünü koruduğunun ortaya çıkması kısa vadede Sunak’ın popülaritesine zarar verdi, ancak bir yıldan kısa bir süre sonra başbakan oldu. O ve Murty Windsor Hanedanı’ndan daha zenginler.
Servetin vergi toplayan devletten vergi cennetine akması ekonomik küreselleşmenin doğal bir etkisi değildi. Vergi cennetleri kısmen, siyaset bilimci Mancur Olson’un kolektif eylem sorunu olarak adlandırdığı durum nedeniyle var olmaktadır: Kazanacak bir şeyleri olanlar ultra zengin bir elit sınıf olarak örgütlenirken, kaybedecek olanlar dağınık ve kaynaktan yoksundur. Bullough, oligarkların ‘sınırlı ortaklıklar’ adı verilen bir İskoç yasal aracını, sahipliğini takip etmenin imkansız olduğu parayı saklamak için nasıl kullandıklarını gösteriyor. Bir yasal boşluk gibi görünen bu durum kapatılamıyor çünkü Londra’daki özel sermaye fonları da bunu kullanmaktan hoşlanıyor ve lobicileri tüm reform çabalarını başarıyla engelliyor. On yıllardır ülkenin gelecekteki refahını finans, gayrimenkul ve sigorta sektörlerine bağlayan İngiliz politika yapıcılar için, kendi kendilerini baltalamayacak hiçbir reform çabası yoktur. Şirketlerin karlarını biriktirme yeteneğini ortadan kaldırmanın İngilizlerin “rekabet gücünü” tehlikeye atacağına dair temel bir inanç vardır. Bu, anlaşılması zor bir nitelik olmakla birlikte, Dünya Ekonomik Forumu’nun bunun için kendi endeksini oluşturacak kadar önemli kabul edildiği bir konudur. Brexit’in ardından Londra Şehri’nin AB müşterilerine kolay erişimini kaybetmesi, finansal üstünlüğü kaybetme endişesini her zamankinden daha da keskin hale getirmiştir.
Reformun önündeki bir başka engel de Golyatlardan ziyade Davutlardan geliyor. Bağımsızlıklarının ardından, maden zenginlikleri veya ekilebilir arazileri olmayan küçük ada ülkelerinin yeni hükümetleri, bir kalkınma stratejisi olarak vergi cennetleri haline geldi. 2000’lerin başında, zengin ülkelerin ana koordinasyon hükümetlerarası kuruluşu olan Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü, vergi cennetlerine karşı sert önlemler almaya çalıştı. Karayip ülkeleri delegeleri, vergi cenneti yanlısı grup Center for Freedom and Prosperity’nin lobicileriyle ve Cato Institute ve Heritage Foundation’ın serbest piyasa savunucularıyla ittifak kurarak, bu çabalar için Amerikan desteğini zayıflatmaya çalıştı. Milton Friedman ve James Buchanan’ın desteğini kazandılar ve daha da önemlisi, küçük gelişmekte olan ülkelere yönelik ekonomik önlemler karşısında harekete geçen Kongre Siyahlar Grubu’nun desteğini de aldılar.
Günümüzde, vergi cennetlerinin egemenliğini ihlal etmekle suçlanmadan herhangi bir uluslararası düzenleme önermek zor. Bullough, BVI’nın şu anki başbakanının, ülkesinde düşük ve sıfır vergili şirket kayıtlarını engellemeye yönelik “demokratik olmayan” girişimleri kınadığını aktarıyor: “Biz de Birleşik Krallık halkı kadar kaderimizi kontrol etme hakkına sahibiz.” Koram, Bermuda parlamentosundan bir milletvekilinin vergi cennetlerini düzenleme girişimlerini “modern sömürgecilik” olarak kınadığını aktarıyor. Bu, BM’de koltuğu olmayan ve dış ilişkilerde İngiltere tarafından temsil edilen bir bölgenin liderinden gelen şaşırtıcı bir açıklama.
Bu kitapların da gösterdiği gibi, vergi kaçırma hileleri vergi toplayan devletler var olduğundan beri var olsa da, vergi cennetleri ancak 1990’ların sonunda ciddi bir siyasi sorun haline geldi. Soğuk savaşın sona ermesiyle birlikte, daha küçük ölçekli terör, uyuşturucu kaçakçılığı ve kara para aklama gibi ulusötesi tehditlere yeni bir ilgi duyulmaya başlandı. OECD, sözde gizlilik yargı bölgelerinin kara listesini oluşturdu ve diktatörler ve suçlular için para saklamadaki rolleri nedeniyle Liechtenstein gibi ülkeleri ifşa etti ve bu ülkelerin gizlilik yasalarını zayıflatmasına neden oldu. Obama yönetimi, ABD vatandaşlarının offshore hesapları hakkında bilgi vermeyen yabancı bankalara para cezası uygulayan Yabancı Hesap Vergi Uyum Yasası’nı yürürlüğe koydu (bu adım, ABD’nin küresel raporlama standartlarına katılmaması ile birleşince, Nevada ve Güney Dakota gibi ABD içindeki vergi cennetlerine ivme kazandırdı). Son skandalların ortasında kamuoyu da yavaş da olsa değişiyor gibi görünüyor. 2020 yılında yapılan bir ankette, İngilizlerin yüzde 82’si offshore vergi cennetlerinde kayıtlı şirketlerin pandemi kurtarma paketlerinden yararlanmasına izin verilmemesi gerektiğini söyledi. Bu muhalefet etkisiz kaldı (İrlanda, Hollanda ve Lüksemburg gibi önde gelen vergi cennetlerinde olduğu gibi), ancak Fransa, Polonya ve Danimarka’da offshore kayıtlı şirketlerin kurtarma paketlerinden yararlanması engellendi.
Hem Koram hem de Bullough, vergi cennetlerinin sürdürdüğü adaletsizliklerin giderilme olasılığı konusunda karamsar. Düzenleme girişimlerinden nadir veya başarısız olarak bahsediyorlar. Yine de 1990’lardan bu yana OECD gibi kuruluşlar, bu önlemlerin samimiyetini nasıl değerlendirirsek değerlendirelim, vergi cennetlerini yöntemlerini değiştirmeleri için baskı yapmaya çalışıyor. (Garip bir şekilde, her iki kitapta da OECD’den bahsedilmiyor.) Her iki yazarın da Birleşik Krallık’ın iç sorunlarının ötesinde düşünmeye ve daha geniş bir dünya perspektifini ele almaya çalıştıkları halde, yine de bazı ulusal dar görüşlülükleri nedeniyle eleştirilebilirler.
2020’deki küresel pandeminin ekonomik etkilerini sınırlama girişimleri, piyasa güçlerini düzenlemek için devlet gücünü kullanma projelerine yeni bir ivme kazandırdı. Bunun sonuçlarından biri, Financial Times’ın “bir asırdır sınır ötesi kurumsal vergilendirme sisteminde yapılan ilk temel değişiklik” olarak nitelendirdiği, 2021’de önerilen küresel vergi anlaşmasıydı. Yüz kırk ülke, şirketlerin yerleşik oldukları yere değil, iş yaptıkları yere göre vergilendirilmesi önerisini imzaladı. Anlaşma ayrıca küresel bir asgari kurumlar vergisi de getirecek. Beyaz Saray, Joe Biden’ın görevdeki ilk yılında bu öneriyi öncülük etse de, proje 2022’de Senatör Joe Manchin’in vetosuyla karşılaştı ve şimdi Cumhuriyetçilerin kontrolündeki Temsilciler Meclisi’nin direnişiyle karşı karşıya. AB yine de baskı yapmaya devam etti ve 2022’nin sonlarında, dünyadaki sekiz bin büyük çokuluslu şirketin yaklaşık dörtte birini kapsayacak bir direktif çıkardı.
Bu arada, OECD’nin “zengin ülkeler kulübü”nün dışında kalan Afrika ülkeleri, vergilendirmeyi düzenlemek ve şirketlerin ve bireylerin sistemi suistimal etmesini önlemek için paralel bir uluslararası çaba sarf ettiler. Afrikalı liderler bunu ülkelerinin ekonomik büyüme beklentileri için çok önemli görüyorlar: haksız avantajlar, güçlü Batı ve Asya çıkarlarına boyun eğmelerini sürdürme tehdidi oluşturuyor. Geçen yıl, Nijerya’nın öncülüğünde BM vergi konvansiyonu oluşturulmasına yönelik bir karar BM Genel Kurulu’ndan geçti. Kararın destekçileri, bu kararın aynı zamanda vergi oranlarının müzakere edilmesi ve belirlenmesi için küresel bir organ oluşturulmasını da sağlayacağını umuyorlar. Bu, uluslararası yönetişimde şimdiye kadar eksik olan bir unsur.
Vergi cennetleri imparatorluğunun ortaya çıkışı, çoğunluğa göre ayrıcalıklı bir sınıfa ayrıcalık tanıyan siyasi tercihlerin sonucuydu. Offshore dünyasının bu tarihi, uzak topraklardaki olayların iç politikayı nasıl dönüştürebileceğini göstererek, İngiliz geçmişine ilişkin standart algıları revize ediyor. Uzak yargı bölgelerinde bir arbitraj oyunu olarak başlayan vergi cenneti olgusu, sonunda Britanya’nın kendi kaderini belirleme gücünü aşındırdı. Bu kitaplar, Gabriel Zucman ve Emmanuel Saez’in “mali demokrasi” olarak adlandırdığı şeyin arayışının merkezinde, sıkıcı vergi meselesinin yer alabileceğini öne sürüyor. İmparatorluk geçmişini anlamak, sadece kendi başına erdemli bir şey değildir. Bu, günümüzün sosyal adaleti için bir ön koşuldur.
Dünya Basını
Ray Dalio yapay zeka balonu ve küresel borç krizini değerlendirdi

Dünyanın en büyük hedge fonu Bridgewater Associates’in kurucusu Ray Dalio, YouTube yayınında Steven Bartlett’a açıklamalarda bulundu. Dalio, yapay zeka teknolojilerindeki aşırı değerlemelerin bir yatırım balonuna dönüştüğünü ve küresel ekonomide tarihi bir kırılma yaşandığını bildirdi.
Dünyanın en büyük hedge fonu olan Bridgewater Associates’i 1975 yılında iki odalı bir dairede kuran ve kurumsal yatırımcılara 53 milyar doları aşkın kümülatif net kazanç sağlayan ünlü küresel makro yatırımcı Ray Dalio, “A Diary of a CEO” adlı söyleşi programında Steven Bartlett’ın sorularını yanıtladı.
2008 küresel finans krizini öngören az sayıdaki fon yöneticisinden biri olan ve S&P 500 endeksinin yüzde 40’a yakın değer kaybettiği o dönemde Bridgewater bünyesinde yüzde 9,5 pozitif getiri elde eden Dalio, güncel piyasa dinamikleri, yapay zeka yatırımları ve küresel ekonomi hakkındaki tespitlerini paylaştı.
Yatırımcı Jeremy Grantham’ın “tarihin en büyük yatırım balonuyla karşı karşıya olunduğu” yönündeki görüşünün hatırlatılması üzerine Dalio, bu değerlendirmeye katıldığını belirtti. Piyasalardaki mevcut durumu analiz eden Dalio, “Bir balonun içinde olduğumuza dair klasik işaretleri görüyorum” dedi.
“Bir balonun içinde olduğumuza dair klasik işaretleri görüyorum”
Tarihteki borsa balonlarının oluşum ve patlama mekanizmalarını detaylandıran Dalio, devrim niteliğindeki yeni teknolojilerin piyasalarda aşırı coşku yarattığını söyledi.
1929 Büyük Buhranı öncesinde evlere ilk kez elektrik, aydınlatma, buzdolabı girmesinin, otomobillerin, uçakların ve radyonun yaygınlaşmasının büyük bir gelecek beklentisi oluşturduğunu hatırlatan Dalio, 2000 yılındaki internet balonu sürecinde de benzer bir dinamiğin yaşandığına dikkat çekti.
Yapay zeka teknolojisinin insan vücudunun fiziksel işlevlerinin yanı sıra zihnin düşünme ve muhakeme süreçlerini de ikame etmeye başladığını kaydeden Dalio, yatırımcıların gelecekteki kârlılığı gözetmeksizin piyasaya akın ettiğini vurguladı.
Dalio, “İnsanlar mucizevi bir teknoloji gördüklerinde ona yatırım yaparlar, hatta borç para alarak bahis oynarlar. Ancak varlığın fiyatının önemli olduğunu gözden kaçırırlar. Şu anda yapay zeka konusunda çok heyecanlıyız ve heyecanlı olmalıyız da çünkü devrim niteliğinde değişimler getirecektir” değerlendirmesinde bulundu.
“Servet ile para aynı şey değildir”
Finansal balonların teknik arka planını açıklayan Dalio, servet ile nakit para arasındaki farka işaret etti. Muhasebe üzerindeki değerlemelerin harcanabilir nakit olmadığını belirten Dalio, “Servet ile para aynı şey değildir. Birçok insanın zenginleştiğini görürsünüz ancak bu serveti doğrudan harcayamazsınız. Harcama yapabilmek için serveti satıp paraya çevirmeniz gerekir” dedi.
Şirketlerin finansman sağlama süreçlerini örnek gösteren Dalio, 50 milyon dolar sermaye toplayan bir girişimcinin şirket değerlemesini 1 milyar dolara çıkarabileceğini, kağıt üzerinde milyarder olabileceğini ancak gerçekte harcanan paranın yalnızca 50 milyon dolar kaldığını vurguladı. Balonların patlama tetikleyicilerini sıralayan Dalio, şu ifadeleri kullandı:
“Balonu patlatan şey genellikle insanların borçlarını ödemek veya vergi yükümlülüklerini karşılamak için ellerindeki varlıkları satıp paraya çevirme ihtiyacı duymasıdır. Bu durum çoğunlukla faiz oranlarının yükselmesiyle gerçekleşir. Enflasyon baskısı arttığında merkez bankaları frene basmak ister. Faizler yükseldiğinde borcu olanlar daha fazla nakit bulmak zorunda kalır. Satışlar başladığında süreç tersine işler. Varlık fiyatları düşer, teminatlar erir, borçları ödemek için daha fazla satış yapılır ve bu da tüketim harcamalarının kesilmesine yol açar.”
Bartlett’ın sunduğu senaryoyu doğrulayan Dalio, piyasada zayıf ve tecrübesiz yatırımcıların borçla veya kaldıraçlı borsa yatırım fonları üzerinden pozisyon almasının balona işaret eden en belirgin göstergelerden biri olduğunu söyledi.
Yapay zeka şirketlerinin gelecekte elde edecekleri gelirleri kesin olarak öngöremediğini belirten Dalio, firmaların ya yetersiz yatırım yaparak rekabette geride kalma ya da aşırı yatırım yaparak maliyet baskısı altında kalma dilemmasıyla karşı karşıya olduğunu kaydetti.
Milyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz
“Nakitte kalmak enflasyon karşısında en kötü yatırımdır”
Bireysel yatırımcıların ve girişimcilerin olası bir ekonomik çöküşe karşı nasıl hazırlanması gerektiğine değinen Dalio, piyasaları zamanlamanın son derece güç olduğunu, en etkili yöntemin portföy çeşitlendirmesi olduğunu vurguladı.
Parasını mevduat hesabında veya para piyasası fonlarında tutan kişilerin güvende olmadığını savunan Dalio, “İnsanlar parayı bankada tutmanın en güvenli liman olduğunu düşünür. Bu doğru değildir. Uzun vadede enflasyon karşısında erimeye mahkum en kötü yatırımdır. Yıllık yüzde 3,5 ila 4 seviyesindeki enflasyon paranın alım gücünü eksiltir. Alınan faizden ödenen vergiler de düşüldüğünde reel getiri oldukça zayıf kalır” dedi.
Çeşitlendirilmiş bir varlık sepetinin önemine değinen Dalio; hisse senetleri, tahviller, gayrimenkul, altın ve kripto varlıklar arasındaki ilişkiyi aktardı. Portföyünde yüzde 1 oranında Bitcoin bulundurduğunu belirten Dalio, altın tercihini şu sözlerle açıkladı:
“Sert para kategorisinde portföylerin yüzde 5 ila 15’inin bu tür varlıklara ayrılması gerektiğini düşünüyorum. Ben külçe altını Bitcoin’e tercih ediyorum. Altın basılamayan bir paradır. 1971 yılına kadar resmi para sisteminin merkezindeydi ve halen merkez bankalarının en büyük ikinci rezerv varlığıdır. Altın başkasının yükümlülüğü olmayan tek finansal varlıktır. Bitcoin ise basılamayan bir diğer tür para olmakla birlikte kuantum bilgisayarlar gibi teknolojik risklere, hükümetlerin düzenleme, vergilendirme ve yasaklama baskılarına açıktır. Merkez bankaları işlemlerinin gizli ve kendi kontrollerinde kalmasını istedikleri için önemli miktarda Bitcoin tutmayacaktır.”
“Aklınız ve bedeniniz ikame edildiğinde satacak neyiniz kalır?”
Yapay zeka ve robotik teknolojilerin istihdam piyasası üzerindeki etkilerini değerlendiren Dalio, otomasyonun tarihsel gelişimini özetledi.
İnsanlığın tarım toplumundan sanayi devrimine geçişinde makinelerin kas gücünün yerini aldığını, günümüzde ise yapay zekanın insan zihninin üst düzey düşünme ve muhakeme yetilerini üstlendiğini dile getirdi.
Bu dönüşümün sermaye sahipleri ile çalışanlar arasındaki gelir dağılımı makasını daha da açacağını belirten Dalio, “İşletmelerin elde ettiği gelirden çalışanlara giden pay azalırken iş yeri sahiplerine giden pay artmaktadır. İnsan bedeninin ve zihninin yerini makineler aldığında insanların satacak neyi kalacak sorusuyla yüzleşeceğiz. İnsana özgü kalan unsurlar duygular ve sezgilerdir” dedi.
Yapay zeka devriminden yalnızca en üstteki yüzde 0,1 ile yüzde 10’luk dilimde yer alan, bu teknolojiyi kullanabilen yetenekli grubun kazançlı çıkacağını ifade eden Dalio, üniversite mezunlarının dahi iş bulmakta zorlandığı bir döneme girildiğini belirtti. Birçok işletme için yeni mezun yetiştirmenin maliyetli hale geldiğini, bu görevlerin yapay zeka vasıtasıyla hızla tamamlanabildiğini aktardı.
Gençlere ve gelecek nesillere tavsiyelerde bulunan Dalio, şunları kaydetti:
“Tarih göstermiştir ki en başarılı olanlar en zeki olanlar ya da en çok çalışanlar değil, değişime en iyi uyum sağlayanlardır. Geleceğin ne getireceğini kesin olarak bilemezsiniz. Kodlama öğrenmenin çözüm olduğu söyleniyordu ancak yapay zeka modelleri artık kodlama yapabiliyor. Önemli olan insanın kendi doğasını tanıması, yapay zeka araçlarını en üst düzeyde kullanmayı öğrenmesi ve adaptasyon kabiliyetini geliştirmesidir.”
“Büyük bir borç krizinin ve çöküş döneminin içindeyiz”
Ekonomik hareketlerin arkasındaki yapısal mekanizmaları “Büyük Döngü” kavramıyla açıklayan Dalio, yaklaşık 80 yıllık bir insan ömrüne karşılık gelen uzun vadeli borç ve güç döngülerinin son safhasına gelindiğini belirtti.
1945 yılında kurulan dünya düzeninin para, iç siyaset ve jeopolitika alanlarında kırılma yaşadığını savundu.
ABD ve İngiltere gibi ülkelerin aşırı borçlandığını, kamu bütçe açıkları verdiğini ve gelir eşitsizliğinin hat safhaya ulaştığını kaydeden Dalio, İngiltere’deki siyasi tabloyu örnek gösterdi.
İngiltere’de son yedi yılın altısında yeni bir başbakanın göreve geldiğini hatırlatan Dalio, “İngiltere aşırı borçlanmış, üretkenliği düşmüş ve seçenekleri tükenmiş klasik bir döngü örneğidir. Yeterli para olmadığında vaatler tutulamaz, liderler sürekli değişir. Zenginler yüksek vergi bölgelerinden kaçar. Bütçe açıklarını finanse edecek alacaklı bulmak zorlaşır” dedi.
Connecticut eyaletindeki sosyo-ekonomik durumu da paylaşan Dalio, eyaletin kişi başına düşen gelirde ABD’nin en zengin ikinci bölgesi olmasına rağmen lise öğrencilerinin yüzde 22’sinin okulu bıraktığını veya devamsızlık yaptığını, çete ve uyuşturucu sorunları nedeniyle hapishane bütçesinin eğitim bütçesini aştığını ifade etti.
Sistemlerin toplumun geneli için çalışmadığı dönemlerde iç çatışmaların arttığını vurgulayan Dalio, ABD ve Çin arasındaki küresel güç dengesine ilişkin şu değerlendirmelerde bulundu:
“İçinde bulunduğumuz evre bir gerileme ve çöküş dönemidir. Tarihte tek bir hakim gücün düzeni sağladığı dönemler daha barışçıl olmuştur. Bugün Çin, birçok ülke için ABD’den daha büyük bir ticaret ortağı konumundadır. Orta Doğu’daki ve İran civarındaki gelişmeler, ABD toplumunun uzun süreli kara savaşlarına veya benzin fiyatlarındaki artışlara tahammülünün olmadığını göstermiştir. Bu durum ABD’nin küresel güç kullanma ve caydırıcılık kabiliyetinin sınırlarını ortaya koymakta, İngiliz İmparatorluğu’nun Süveyş Krizi sonrası yaşadığı güç kaybına benzer bir kaymaya işaret etmektedir.”
Küresel ekonomideki mevcut zorlukların aşılması için partiler üstü, ekonomik gerçekleri kavrayan yapılar tarafından zorlu yapısal reformların hayata geçirilmesi gerektiğini belirten Ray Dalio, genç girişimcilerin sınır bağımlı kalmadan eğitim, üretkenlik ve toplumsal huzurun yüksek olduğu küresel merkezlerde varlık göstermeleri gerektiğini sözlerine ekledi.
İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını
Milyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz

Tesla ve SpaceX’in CEO’su Elon Musk, İngiliz yayın kuruluşu The Economist’e verdiği özel mülakatta yapay zeka teknolojilerinin beş yıl içinde tüm insanlığın toplam zekasını geride bırakacağını açıkladı. İnsan benzeri robotların ve dijital süper zekanın üretimi devasa boyutlara ulaştıracağını belirtilen ünlü iş insanı, önümüzdeki 10 yıl içinde paranın tüm anlamını yitireceğini ve küresel ekonomide benzeri görülmemiş bir bolluk çağının başlayacağını savundu.
Tesla ve SpaceX’in CEO’su olan Amerikalı milyarder Elon Musk, İngiliz yayın kuruluşu The Economist’e verdiği kapsamlı video mülakatta açıklamalarda bulundu.
Tesla’nın Teksas’taki dev tesislerinde gerçekleşen söyleşide Musk, yapay zeka gelişiminin durdurulamaz bir hıza ulaştığını ve önümüzdeki beş ila 10 yıl içinde dünyada taşların yerinden oynayacağını ilan etti.
Sunucunun “Önümüzdeki 10 yıl içinde, yani 2036 yılında başarmayı hedeflediğiniz dünya nasıl bir yer olacak?” sorusunu yanıtlayan Elon Musk, “10 yıl sonrasından, yani 2036 yılından bahsediyoruz. Büyük ihtimalle her ikimiz de o günleri göreceğiz. Yapay zekanın ezici bir üstünlük kurmadığı bir gelecek hayal etmek imkansız. 10 yıl içinde yapay zekanın tüm insanların toplam zekasından katbekat üstün olmasını bekliyorum. Hatta bence yapay zeka yaklaşık beş yıl içinde tüm insanlığın toplam zekasını aşacak” dedi.
“Yapay zeka beş yıl içinde tüm insanların toplam zekasını geçecek”
Gelişimin boyutlarını tarif eden Musk, “İnsan olmak dışında yapay zekanın insanlardan daha iyi yapamayacağı hiçbir şey kalmayacak. En olası senaryo, herkesin aklına gelen her şeye sahip olabileceği inanılmaz bir bolluk çağıdır. Bu kulağa çılgınca gelebilir ama işte 2026 yılındayız, 2036’da nerede olacağımızı göreceğiz. Tabii ki küresel bir nükleer savaş gibi felaketler bu süreci rayından çıkarabilir. Ancak Üçüncü Dünya Savaşı çıkmadığını varsayarsak, muazzam bir bolluk çağına doğru ilerliyoruz. Bu, geleceğe dair bir iyimserlik ve heyecan mesajıdır” ifadelerini kullandı.
Şirketlerinin gelecekte nasıl para kazanacağına ilişkin soru üzerine ekonomi tanımını yeniden yapan Elon Musk, dijital zekanın hızlı ilerleyişine karşın fiziksel dünyada varlık göstermesi için robotlara ihtiyaç duyulduğunu belirtti.
Musk, “Ekonomiyi dijital ve fiziksel zeka olarak düşünebilirsiniz. Şu an dijital zeka neredeyse her geçen hafta yeni bir kırılmayla ilerliyor. Ancak henüz dijital aleme sıkışmış durumda. Mekanik tutuculara, yani insan benzeri robotlara ihtiyacınız var. Kısacası çok sayıda robota ihtiyacınız var” açıklamasını yaptı.
“2036 yılında paranın hiçbir önemi kalmayacak”
Ekonominin mal üretimi ve hizmet sunumu olduğunu vurgulayan ünlü girişimci, “Muazzam miktarda dijital zekaya sahip devasa sayıda robotunuz olduğunda, bir bakıma sonsuz bir ekonomiye ulaşırsınız. Gelecek geçmişten çok ama çok farklı olacak. Yaşayacağımız değişimin büyüklüğünü anlatabilecek hiçbir benzetme ya da mecaz yok. Şirketlerimin nasıl para kazanacağına gelince, başka bir tahminde daha bulunayım: 2036 yılında paranın hiçbir önemi kalmayacak” dedi.
Sunucunun hisse hissedarlarının para kazanma beklentisini hatırlatması üzerine Musk, “Gıda, barınma, ulaşım ve eğlence için paraya ihtiyaç duyarsınız. Eğer robotlar ve yapay zeka herhangi bir insanın tüketebileceğinden çok daha fazla mal ve hizmet üretiyorsa, o zaman paraya neden ihtiyaç duyasınız ki?” cevabını verdi.
“İnsanların kontrolü elinde tutması neredeyse imkansız”
Süper zeki sistemlerin insan kontrolünden çıkacağını iddia eden Musk, “İnsanların 10 yıl içinde kontrolü elinde tutması neredeyse imkansız. Yapay zeka ile insan arasındaki zeka farkı, insan ile şempanze arasındaki zeka farkından katbekat fazla olduğunda, şempanzelerin kontrolü elinde tutmasını hayal etmek zordur. Bizler esasen evrimleşmiş şempanzeleriz. Çok değil, kısa süre önce ormanda ağaçlarda sallanıp muz yiyorduk” şeklinde konuştu.
“Süper zeki bir yapay zekayı kontrol edebileceğimi düşünmek kibir olur”
Gelecekte devasa bir yapay zekayı yönlendirme iddiasında olmadığını belirten Musk, “Benden katbekat akıllı olan süper zeki bir yapay zekayı kontrol edebileceğimi düşünmek benim açımdan bir kibir gösterisi olur. Yapmamız ve denememiz gereken tek şey, yapay zekanın iyi değerlere sahip olmasını, insanlığı önemsemesini, mutlu olmamızı ve gelişmemizi istemesini sağlamaktır. Biyolojik sinir ağımın bana söylediği şey, yapay zeka güvenliği için en önemli unsurun azami düzeyde hakikat arayışında bulunması ve meraklı olması gerektiğidir. Eğer durum buysa, insanlığı besleyip koruyacaktır” dedi.
“Katil robotların insanlığı yok etme riski yüzde 10 ila 20 arasında”
Daha önce yaptığı uyarılara değinen Musk, “Yapay zeka ve robotlarla ilgili halen risk olduğunu düşünüyorum, bu risk sıfır değil. Geçmişte katil robotların insanlığı yok etme olasılığının yüzde 10 ila 20 arasında olduğunu söylemiştim. Felsefi olarak olumlu tarafa bakma kararı aldım. Yapay zeka ve robotların bu inanılmaz ivmesini gerçekten durdurmanın bir yolunu göremiyorum” ifadelerini kullandı.
“Çılgın akışı durduramam, o yüzden yolculuğun tadını çıkarmaya bakıyorum”
Musk, teknolojik gidişata ilişkin duruşunu şu sözlerle özetledi: “Durdurma düğmesi olsaydı bile muhtemelen ona basmamalıydık, çünkü en olası sonuç herkes için inanılmaz bir bolluk çağıdır. Benim felsefem şu an için ‘yolculuğun tadını çıkaralım’ noktasına geldi. Dürüst olmak gerekirse burada durdurulamaz bir ilerleme var. Durdurmak istesem bile bunu başaramam. Evrenin sonu fizik kurallarına göre kademeli bir soğuma, yani ısı ölümüyle bitecek. Eğer nihai varış noktası korkunçsa, o zaman her şey yolculuğun kendisiyle ilgilidir.”
“Rakip teknoloji devleri birbirini denetleyip dürüst tutmalı”
Yapay zeka güvenlik risklerinin azaltılması için teknoloji devlerinin işbirliği yapması gerektiğini savunan Tesla CEO’su, Google DeepMind CEO’su Demis Hassabis ile yaptığı görüşmeyi aktardı.
Musk, “En önde gelen yapay zeka şirketlerinin birkaç haftada bir toplanıp güvenlik konularını tartışması kısa vadede atılacak en hızlı adımdır. Mevcut sistemlerden çok daha akıllı yeni bir öncü model piyasaya sürülmeden önce, rakip yapay zeka şirketlerinin bu modeli zararlı etkilere karşı test etmesine ve güvenlik sorunlarını gidermek için erteleme tavsiyesinde bulunmasına fırsat tanınmalıdır. Hükümette derin teknik bilgisi olmayan kişilerin bir modelin yayınlanıp yayınlanmaması gerektiğine karar vermesi zordur. Ancak rakipler kendilerine bir iki hafta süre verildiğinde sorunları vurgulayabilir. Rakiplerin birbirini dürüst tutma teşviki vardır” değerlendirmesinde bulundu.
İçerik denetiminde film derecelendirme sistemine benzer bir sektör grubu modelini öneren Musk, “Eğer bir şirket çok tehlikeli bir şey yapıyor ve tehlikeyi azaltmak için adım atmayı reddediyorsa, işte o zaman hükümetin müdahale etmesi gereklidir” dedi. Amazon’un Anthropic üretimi Mythos modeli hakkındaki siber güvenlik endişeleri üzerine Beyaz Saray’ı aramasını bu duruma örnek gösterdi.
“Çin elektriğe sahip ama çip sıkıntısı çekiyor”
Sektördeki küresel rekabeti değerlendiren Musk, Çin merkezli teknoloji firmalarının başarısına dikkat çekti. Çin’in Kimi K3 modelinin Anthropic’in Fable modeline yaklaştığını belirten Musk, jeopolitik dengeler hakkında şunları söyledi: “Çinli yapay zeka şirketleri nispeten küçük bir hesaplama gücüyle çok iyi iş çıkarıyor. Büyük bir hesaplama gücüne sahip olurlarsa lider konuma geçme şansları yüksek. Yapay zekanın önündeki kısıtlamalar elektrik ve yapay zeka çipleridir. Çin, ABD, Avrupa ve Hindistan’ın toplamından daha fazla elektriğe sahip. ABD’nin çip ihracatı kısıtlamaları nedeniyle Çin şu an çip sıkıntısı çekiyor. Çin dışındaki dünyada ise kısıtlayıcı unsur elektrik ve soğutma kapasitesidir. Çin ayrıca litografi sorununu çözmeye ve devasa hacimlerde çip üretmeye tahmin edilenden daha yakın. Fiziksel yapay zeka alanında da çok iyi robot şirketlerine sahipler.”
Çin’deki robot dövüşü etkinliklerini eğlenceli bulduğunu söyleyen Musk, kafası koptuğu halde dövüşmeye devam eden bir robot izlediğini belirtti.
Rakipleriyle olan ilişkilerine değinen Musk, OpenAI CEO’su Sam Altman’a yönelik eleştirilerini yineledi. Musk, “Sam Altman’ın hayranı değilim. Kar amacı gütmeyen, açık kaynaklı ve dünyaya ait olması gereken bir şirket kuruyorsunuz, sonra bu şirket bir şekilde 800 milyar dolarlık kapalı kaynaklı, kar amacı güten bir şirkete dönüşüyor. Bence bu, para bağışlama amacıma tamamen zıt bir durum. Anthropic Kurucusu Dario Amodei de Sam Altman’a güvenmediği için ekibiyle OpenAI’dan ayrıldı. Dario ilkeli bir insandır. Dünyanın iyiliği için kişisel farklılıklarımızı bir kenara bırakıp konuşmamız gerekiyorsa konuşuruz” dedi.
İstihdam piyasasındaki dönüşüme işaret eden Musk, yapay zekanın tüm masa başı işleri insanlardan daha iyi yapacağını vurguladı. Musk, “Yazılım mühendisliğinde yapay zeka, profesyonel yazılım mühendislerinin en az yüzde 90’ından daha iyi kod yazıyor. Yakında bu oran yüzde 99’a çıkacak ve rekabet etmek imkansız hale gelecek. Bu durum Stockfish satranç programının seviyesine ulaşmaya benziyor. Stockfish satrançta o kadar iyi ki, küçük bir bilgisayarda hatta telefonunuzda çalıştırıp Magnus Carlsen’i rahatça yenebilirsiniz. Yazılımda da durum bu olacak” uyarısında bulundu.
“Çalışmak tıpkı bahçe bakımı gibi isteğe bağlı bir hobiye dönüşecek”
Gelecekte çalışmanın zorunluluk olmaktan çıkacağını savunan Musk, “Çalışmak isteğe bağlı hale gelecek. Bunu bahçe bakımına benzetebiliriz. Bahçenizde sebze yetiştirmek zorunda değilsiniz, markete gidip kusursuz sebzeler alabilirsiniz. Bahçenizdeki domatesler markettekiler kadar sulu ve düzgün olmaz ama kendi ürettiğiniz için hoş bir dokunuştur. İş hayatı da tıpkı böyle bir hobiye dönüşecek” ifadelerini kullandı.
“İnsanlara karşılıksız para dağıtılmalı, enflasyon değil deflasyon çıkacak”
İşini kaybeden kitlelerin yaşam standartlarına dair ekonomi teorisini açıklayan Musk, “Hazine insanlara doğrudan karşılıksız para çekleri dağıtmalıdır. Para, mal ve hizmetlerin paraya oranıdır. Üretim miktarı yüzde 1000 oranında artarsa, veri tabanında para oluştursanız bile mal ve hizmet üretimi para arzından daha hızlı artacağı için enflasyon değil deflasyon yaşanacaktır. Önümüzdeki dönemin ana sorunu enflasyon değil deflasyon olacak” açıklamasında bulundu.
Kendi serveti ve vergi yükümlülüklerine dair rakamlar veren Musk, “Tarihte bir insan tarafından ödenen en yüksek vergiyi ödeyerek rekor kırdım. Federasyona yüzde 40, California eyaletine yüzde 15 olmak üzere toplamda yaklaşık yüzde 45 vergi ödüyorum. Öldüğümde kalan servetimden bir yüzde 45 daha vergi alınacak. Trilyonlarca dolar vergi ödeyeceğim ve bundan rahatsız değilim. Şirketler üzerindeki oy kontrolüm (SpaceX’te yüzde 80 civarında) bana sadece beş ila 10 yıllık uzun vadeli yatırımlara, Ay ve Mars üslerine odaklanma imkanı tanıyor. Aksi takdirde borsa analistlerinin çeyrek dönemlik kar baskılarına maruz kalırsınız” dedi.
Uzay projelerine ilişkin tutkusunu dile getiren ünlü iş insanı, “Altı yaşındayken sinemada izlediğim ilk film Yıldız Savaşları olmuştu ve aklımı başımdan almıştı. Bilinci dünya ötesine taşımak ve Yıldız Görevi tarzı bir geleceği gerçek kılmak istiyorum. Yıldız Gemisi füzesini günde birden fazla kez fırlatmayı hedefliyoruz. Bazen hayatım o kadar gerçek dışı geliyor ki bir simülasyonun içinde olduğumuza inanıyorum” sözlerini sarf etti.
Starlink uydu ağının jeopolitik rolüne ve Ukrayna savaşına değinen Musk, cephe hatlarının iki yılı aşkın süredir değişmediğini belirterek pragmatik bir barış anlaşmasının şart olduğunu söyledi.
Musk, “Diplomatlar lüks mekanlarda yedi kap yemek yerken cephede her gün insanlar ölüyor. Rusya geri çekilmeyecek, bu gerçekçi değil. Pragmatik davranıp barış yapmalıyız” ifadelerini kullandı.
“Hükümet harcamalarındaki devasa israfı engellemek için siyasete girdim”
ABD siyasetine ve Hükümet Verimliliği Departmanı bünyesindeki çalışmalarına ilişkin özeleştiride bulunan Musk, “Siyasete biraz fazla karıştım, kendimi kaptırdım. Amacımız devasa boyutlara ulaşan bütçe açığıyla mücadele etmekti. ABD’de borç faiz ödemeleri, Savunma Bakanlığı ve istihbarat bütçesinin toplamını aştı. Afrika’ya yardım adı altında istenen paraların Washington’daki adreslere yönlendirildiğini gördük. ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı fonlarının kesilmesi nedeniyle kimsenin öldüğüne inanmıyorum, Gates Vakfı gibi dev özel vakıflar bu kaynakları karşılayabilir” şeklinde konuştu.
“Sınırların korunmasını ve güvenli şehirler istemek aşırı sağcılık değildir”
Avrupa siyasetine dair görüşlerini savunan ve kendisine yönelik aşırı sağcılık suçlamalarını reddeden Elon Musk, “Güvenli sınırlar, güvenli şehirler ve mantıklı kamu harcamaları istemek aşırı sağcılık değil, normal insanların talepleridir. İngiltere’de mevcut nüfus artışı ve Batı değerlerine tamamen karşıt görüşlerin yayılması devam ederse önümüzdeki 20 yıl içinde bir iç savaş kaçınılmaz hale gelebilir. Sosyal refah devletleri, yaşam standardı düşük insanları çekerek ekonomik bir güç oluşturuyor. Sadece topluma faydalı olacak, dürüst göçmenlerin kabul edildiği kontrollü göçü destekliyorum” dedi.
Yapay zeka devriminin siyasi çatışmalardan çok daha hızlı gerçekleşeceğini belirten Musk, söyleşiyi “İngiltere’deki olası bir iç savaş 20 yıl uzaklıktaysa, yapay zeka tekilliği 10 yıl uzaklıktadır. Yapay zeka ve robotik devrimi her şeyi domine edecektir” diyerek noktaladı.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını1 hafta önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Dünya Basını1 hafta önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Avrupa6 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’











