Bizi Takip Edin

Görüş

FHKC – Lübnan yetkilisi Khaled al-Yamani, Aruri suikastının yansımalarını yazdı

Yayınlanma

Khaled al-Yamani, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) Lübnan üst düzey yetkilisi

İşgalci İsrail savaş uçakları, 2 Ocak Salı akşamı Beyrut’un güney banliyösündeki El Müşerrefiye bölgesinde, İslami Direniş Hareketi Hamas’ın siyasi büro başkan yardımcısı ve Batı Şeria lideri Salih El Aruri ile iki Kassam lideri Samir Fendi ve Azzam El-Aqra’nın şehit olduğu bir saldırı düzenledi. El-Aruri’ye yönelik suikast, işgalcilerin direnişi ortadan kaldırmak amacıyla Gazze Şeridi’ne karşı başlattığı saldırgan savaşın ışığında gerçekleşti.

El-Aruri uzun yıllar boyunca “İsrail” tarafından suikast için aranan ilk isimler arasında yer aldı ve işgal liderleri daha önce birçok kez ona suikast düzenlemek için çeşitli tehditlerde bulunmuştu, ayrıca Amerika Birleşik Devletleri onu yıllardır “terörizm” listesine dahil etti ve onun hakkında bilgi veren herkese para ödülü vadetti.

Hamas’ın siyasi büro başkan yardımcısı, Batı Şeria’daki dosyaların taşınmasında ve hareketin yurtdışındaki askeri faaliyetlerinde en önde gelen kişi ve Hamas ile direniş ekseni güçleri arasındaki daimi iletişim bağlantısı olan Aruri’nin öldürülmesi, bu suikastın sonuçları ve savaşın gidişatı üzerindeki beklenen yansımaları hakkında birçok soruya kapı açıyor. Özellikle de suikastın Hizbullah’ın en güçlü kalesi olan Beyrut’un güney banliyösünde gerçekleşmesi ve Hamas hareketinin işgal altındaki topraklar dışındaki en önde gelen adamını hedef alması nedeniyle. Lübnan sınırının Hizbullah ve işgal ordusunun karşılıklı bombardımanının yanı sıra Filistinli direniş gruplarının zaman zaman gerçekleştirdiği füze atışları ve tek tük operasyonlarla alev alev yandığı bir dönemde gerçekleşmesi ise ayrıca dikkat çekici.

Beklenen bir suikast

Salih El-Aruri gibi büyük, statü sahibi ve önemli bir lidere suikast düzenlenmesi büyük bir olay olsa da, işgalcilerin suikast stratejisine başvurması kalıcı bir eylem biçimi olduğundan ve işgalcilerin direnişi ve yapısını kökünden söküp atmayı ve ortadan kaldırmayı amaçlayan geniş çaplı bir savaş başlatması da bu stratejinin kullanımını güçlendirdiğinden, şaşırtıcı bir olay değildir. İşgal liderlerinin açıklamaları, işgal altındaki toprakların içinde ve dışında, nerede olurlarsa olsunlar direniş liderlerini hedef almaya yönelik doğrudan tehditler taşıyordu.

El-Aruri’ye yönelik suikast tehdidi, Gazze Şeridi’ne yönelik saldırgan savaşın koşullarının ortaya çıkmasıyla ya da Aksa Tufanı’nın tezahürleriyle ortaya çıkmadı, aksine “İsrail” El-Aruri’yi işgal altındaki Batı Şeria’daki gerilla operasyonlarının arkasında olmakla ve birçok silahlı direniş oluşumundan sorumlu olmakla suçladığı için yıllar öncesine dayanıyordu. Batı Şeria’daki ikmal, finansman ve adam toplama hatlarının yönetilmesi ve finanse edilmesi sorumluluğunun yanı sıra Lübnan’daki Hamas hareketinin silahlı kanadının oluşturulmasından da sorumlu olan El-Aruri, “İsrail “in son yıllarda Lübnan topraklarından düzenlenen ve en önemlisi bir yıldan kısa bir süre önce işgalcilerin Mescid-i Aksa’ya yönelik saldırılarına yanıt olarak fırlatılan 30’dan fazla füzenin vurulması dahil birçok atış operasyonundan sorumlu tutuluyordu.

El-Aruri’ye yönelik suikast kararının Gazze Şeridi’ne yönelik mevcut savaştan bir süre önce yürürlüğe girdiği kesindir, savaş ise bu kararı uygulamak için altın bir fırsat teşkil etti. Ancak direnişe yönelik mevcut savaş olmasa bile, bu kararı uygulama olasılıklarının çok büyük olduğu söylenebilir. Özellikle Batı Şeria’daki direnişin tırmanmasıyla birlikte, El-Aruri yerleşimciler ve işgal askerleri arasında ölüm ve yaralanmalara neden olan en fazla sayıda operasyonun doğrudan sorumlusu olmakla suçlandı.

Bu dönemde El-Aruri’ye yönelik suikastı geciktiren en önemli faktör, öncelikle Hizbullah’ın işgale dayattığı angajman kurallarının oluşturduğu caydırıcılık durumuyla ilgiliydi ve partinin Lübnan topraklarında bulunan tüm direniş liderlerini hangi milletten olursa olsun koruma ve hatta her türlü direniş lideri için gerekli tüm koruma önlemlerinin alınmasına katkıda bulunma taahhüdünü içeriyordu.

Ancak angajman kurallarının Hizbullah’a dayattığı özel durum, işgalin Komutan El-Aruri’ye ya da Lübnan’daki direniş liderlerinden herhangi birine suikast düzenlemek gibi haince bir suç işlemesine karşı yıllarca caydırıcı bir unsur oluşturmuş olsa da, mevcut savaş devam etse de etmese de bu caydırıcılık uzun sürmeyecekti. İşgalin El-Aruri’den intikam alması, Batı Şeria’yı etkisiz hale getirmesi ve buradaki silahlı direnişi ateşleme ve harekete geçirme girişimlerini engellemesi, er ya da geç benzer büyük bir adım atmasını gerektirecekti – ki şehit El-Aruri ve Hamas liderliği bunun çok iyi farkındaydı.

Netanyahu’nun ikilemi ve başarı arayışı

El-Aruri’yi Siyonist suikastlar listesine yerleştiren tüm hususlara rağmen, Netanyahu’nun Gazze Şeridi’nde yaklaşık üç ay süren saldırgan savaşın ardından başarı olarak sunabileceği bir operasyona duyduğu ihtiyaç, Salih El-Aruri’ye suikast kararını fazla hesap gerektirmeyen bir öncelik haline getirdi. İşgal yanıyor ve savaş konseyi bir volkan kraterinin üzerinde oturuyor ve dağılma tehlikesi en üst safhada, buna ek olarak savaş destekçilerinin morali de somut zaferler elde etme olasılığından umudunu kesmelerinin ardından sürekli düşüyor.

Netanyahu çok sayıda başarı imajı arayışıyla savaşı uzatıyor ve bu imajların en önemlileri iki spesifik başarı ile temsil ediliyor: birincisi, direniş tarafından esir alınan yerleşimcileri ve askerleri kurtarmak için operasyonlar gerçekleştirme yeteneği ve ikincisi, direnişin liderlerine, özellikle de “İsrail’in” Aksa Tufanı operasyonunda sorumlulukla suçladığı kişilere karşı suikastlar gerçekleştirme başarısı.

Bu da Netanyahu’nun El-Aruri suikastında, savaşına daha fazla zaman kazandırmak, kötüleşen krizlerin boyutunu azaltmak ve savaş konseyinin uyumunu korumak için istediği şeyi bulduğu anlamına gelirken, suikast, Gazze Şeridi’ndeki muharebe operasyonlarının çamurunda sürekli boğulmaya ve yıpratma savaşına dönüşen bu savaşın sonuçlanmasını sağlayacak bir varlık içeriyor… Direniş, işgal mekanizmalarını ve askerlerini kendi pençesine çekmeyi başarıyor.

Gazze Şeridi’ne yönelik saldırgan savaş tamamen durdurulmadan, esir takası ve pazarlığı konusunu görüşmeyi reddeden direnişin uzlaşmaz tutumu da bu noktada önemli bir unsurdur. Bu tutum ilk olarak, Şalit anlaşmasından bu yana tüm takas müzakerelerinde ve bunların koşul ve kriterlerinde önemli bir oyuncu olan şehit Salih El Aruri tarafından, alçakça suikasta kurban gitmesinden önceki son müzakere oturumuna kadar ifade edilmiştir. Bu pozisyon, işgalcileri hareketin başkan yardımcısına suikast düzenlemek gibi önemli bir karar almaya iten ek bir faktör oluşturdu.

Amerikan müdahalesi ve dahli

Amerika’nın “USS Gerald Ford” uçak gemisini Doğu Akdeniz sularından çekerek Amerika Birleşik Devletleri’ndeki ana üssüne geri gönderdiğini duyurması ile bu olayın gerçekleşmesi arasındaki kısa zaman marjı bağlantısından kaçınmak ise mümkün değildir.

Akdeniz sularındaki ABD destroyerleri ve uçak gemileri, Biden yönetimi tarafından Gazze Şeridi’ne yönelik saldırgan savaşını sürdürmesi için İsrail’e sağlanan mutlak desteğin bir biçimini oluşturdu ve direniş ekseninin bileşenlerini Gazze Şeridi’ndeki direnişi desteklemeye daha geniş bir şekilde katılmaktan caydırmada, en önemlisi de arenayı etkisiz hale getirmede önemli bir rol oynadı. Lübnan’ı “İsrail”e karşı geniş çaplı bir savaşa girmekten ve Siyonist suç karşısında cephe birliği denklemini uygulamaktan alıkoymuştur.

Suikast operasyonu, Lübnan cephesinde gerilimi daha da tırmandırmayı, Amerikan yönetiminin bölgede kalmasını sağlamayı, işgal için gerekli sigortayı dayatmayı ve Suriye ve bölgedeki parti ya da müttefik gruplar tarafından gerçekleştirilebilecek büyük saldırılara karşı savunmasız bırakmayı amaçlıyor.

Hizbullah ve karşılık denklemleri

Suikast, Hizbullah’ı angajman kurallarının bu bariz ihlaliyle başa çıkmak için çok önemli bir konuma getirmektedir. Bir yandan suikast, Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah’ın Lübnan topraklarında hangi milletten olursa olsun herhangi bir kişiye yönelik suikasta ciddi bir karşılık verme tehdidine karşı açık ve net bir meydan okuma teşkil etmektedir.

Öte yandan suikastın gerçekleştiği yer de önemli anlamlar taşımaktadır, zira suikast Litani Nehri’nin güneyinde ve Lübnan sınırında 7 Ekim’den bu yana devam eden operasyon ve çatışmaların yaşandığı yerlerde gerçekleşmemiştir. Suikast daha ziyade Komutan El-Aruri’yi hedef alarak Beyrut’un güney banliyösündeki bir binada, yani Hizbullah Partisi’nin ana ağırlık merkezinde gerçekleştirilmiştir. Dolayısıyla Siyonistlerin bu bölgedeki saldırıları, 7 Ekim’den bu yana çatışmayı yöneten tüm angajman kurallarının büyük bir ihlalini teşkil etmektedir, zira operasyonlar çoğunlukla askeri hedeflerin karşılıklı olarak hedef alınmasıyla karakterize edilmiştir (her iki tarafın da sınırlı ihlalleri olsa da).

Suikastın boyutuna ve yerine uygun bir karşılık verilmesi talebi Hizbullah için büyük bir zorluk yaratmaktadır. Bir yandan, parti şu anda başarılı bir saldırının pek çok özelliğinden yoksundur. Yaklaşık üç aydır devam eden çatışmalar Lübnan sınırını azami alarm bölgesine dönüştürürken, işgalciler de işgal altındaki Filistin’in kuzeyindeki şehir ve kibbutz sakinlerini tahliye ediyor.

Öte yandan, özellikle Beyrut’ta ikamet eden direniş liderlerinin sayısı az olmadığı için, angajman kurallarını koruyan, güney banliyölerine tahkimat havasını geri kazandıran ve İsrail’in suçu tekrarlama heveslerini caydıran niteliksel bir yanıt aramak zorunda kalıyor.

Hizbullah, işlenen suçun ve güney banliyösünün büyüklüğüne paralel olarak belirli bir hedefi vurmaya çalışacaktır, ancak bu yanıt “İsrail” ile büyük bir savaşa girmemeyi dikkate alacaktır.

Bu yetki ise, işgalin Hizbullah’tan beklediği karşılıkla ilgili bir soruyu gündeme getirmektedir. Eğer işgal Hizbullah’ı hedef alan geniş çaplı bir saldırı başlatmak için temel bir neden arıyorsa, Hizbullah’ın gerçekleştireceği herhangi bir operasyon bölgeyi ateşleyen bir kıvılcıma dönüşebilir.

Filistin direnişi ve Batı Şeria

Suikastın Filistin direnişinin faaliyetlerinin niteliği ve hızı üzerindeki etkisine gelince; Filistin direnişi, özellikle Gazze Şeridi’ni ve Filistin direnişini hedef alan son on yılların en büyük savaşıyla karşı karşıyadır. Liderlerinin bir kısmına suikast düzenlenmesi senaryosu, işgal altındaki toprakların içindeki ve dışındaki liderleri de kapsayan mevcut bir senaryoyu kapsamaktadır.

Şehit El-Aruri’nin suikastı Batı Şeria’daki direniş hareketinin devamı için bir teşvik oluşturacaktır, zira Aruri Hamas hareketinin faaliyetlerine liderlik ettiği alanda büyük bir popülariteye sahiptir ve belki de suikast sürecinin yarattığı bu teşvik, Gazze Şeridi’nin Batı Şeria’sında uzun süredir etkili bir destek faaliyetinin olmamasını telafi edecektir.

Komutan Salih El-Aruri’nin büyüklüğünde ve etkisinde bir kişiliğin yokluğu, şehidin kendisinin liderlik ettiği projeler üzerinde büyük bir yük oluşturacak olsa da, bu, El-Aruri’nin uzlaşma ve birlik dosyalarındaki önemli rolüne ek olarak, işgal altındaki toprakların dışından Filistin direniş eyleminin tırmanmasına, Batı Şeria’daki direnişin devrimcileştirilmesine, silahlandırılmasına katkı sunabilir. Direniş yıllarca suikast senaryolarıyla başa çıkmak için hazırlandı ve yaklaşımı çalışma programlarına dönüştüren entegre bir kuruma dönüştürmek için kurumsal çalışma bağlarını sağlamlaştırmaya çalıştı. Elbette karizmanın herhangi bir görevin yönetiminin doğası üzerinde hala etkisi olduğunu ve Salih El-Aruri’nin karizmasına ve niteliklerine sahip bir kişiliğin yokluğunun doldurulmasının zor bir boşluk oluşturacağını kabul etsek de, ana koordinatörlerin yokluğunda bile çalışma programları tamamlanır.

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English