Bizi Takip Edin

Görüş

Bangladeş pazar günü kargaşa içinde seçimlere gidiyor

Yayınlanma

Imtiaz Ahmed, Gazeteci
Bangladeş – Dakka

Bangladeş, ana muhalefet partisi Bangladeş Milliyetçi Partisi (BNP) ile bazı sol ve sağ İslami siyasi partilerin boykotu altında 7 Ocak 2024 Pazar günü 12. Jatiya Sangsad (Ulusal Meclis) seçimlerine gidiyor.

Seçim Komisyonu (SK) yetkililerine göre, 7 Ocak’taki seçimlerde 28 siyasi partiden 1.534 ve 436 bağımsız olmak üzere toplam 1.970 aday 299 parlamento koltuğu için yarışıyor.

Komisyon ülke genelinde eş zamanlı olarak 300 seçim bölgesinin tamamı için seçim takvimi açıklamasına rağmen, Naogaon-2 seçim bölgesinden bir yarışmacının hayatını kaybetmesi nedeniyle seçimler 299 bölgede yapılacak.

Bangladeş hükümeti seçim günü olan 7 Ocak’ı resmi tatil ilan etti.

Oy verme işlemi 7 Ocak günü sabah saat 8.00’de başlayacak ve aynı gün saat 16.00’ya kadar devam edecek.

Perşembe günü adayların seçim kampanyası yürütmeleri için son gün olduğundan milletvekili adaylarının birçoğu kapı kapı dolaşarak kendileri için oy isterken görüldü.

Bangladeş, Başbakan Sheikh Hasina’nın liderliğinde son 15 yılda muazzam bir kalkınmaya tanık oldu. Güney Asya ülkesi 2021 yılında orta gelir grubuna üye oldu ve 2026 yılına kadar en az gelişmiş ülke (LDC) statüsünden çıkmaya hazırlanıyor.

Ülkede son 15 yılda Padma Köprüsü, Chittagong’daki Karnaphuli nehrinin altına inşa edilen Bangabandhu Sheikh Mujibur Rahman Tüneli, Hazrat Shahjalal Uluslararası Havalimanı’nın genişletilmesi, Dakka şehrinde metro demiryolu hizmetinin başlatılması ve Chittagong’da yapımı devam eden Matarbari Derin Deniz Limanı inşasına şahit oldu.

Bangladeş’te 2014 ve 2018 yıllarında yapılan son iki parlamento seçimine ilişkin tartışmalar devam etmekte olup ana muhalefet partisi BNP, iktidardaki Bangladeş Awami Ligi’ni seçim sürecine müdahale etmekle suçlamıştır.

Bangladeş ilk parlamento seçimini 1973 yılında gerçekleştirmişti ve Bangladeş Awami Ligi 300 sandalyeden 293’ünü kazanarak ezici bir zafer elde etmişti.

Askeri yöneticiler General Ziaur Rahman ve General Hossain Mohammad Ershad 1979 ve 1986 yıllarında parlamento seçimlerini gerçekleştirmiş ve partileri – Bangladeş Milliyetçi Partisi ve Jatiya Partisi – sırasıyla seçimleri kazanmıştı.

Bangladeş ayrıca 1991, 1996, 2001 ve 2008 yıllarında geçici hükümetler altında parlamento seçimleri gerçekleştirmiş olup, sivil toplum üyeleri, ekonomistler, gazeteciler, iş dünyası liderleri, tarihçiler, eğitimciler ve hatta önde gelen iktidar ve muhalefet siyasi partilerinin çoğuna göre belki de ülke tarihindeki en güvenilir seçimlerdir.

Ülke 1971 yılında Pakistan ordusuyla girdiği kanlı bir savaş sonucunda bağımsızlığını kazandı. Kurtuluş savaşında yaklaşık 30 bin kişi hayatını kaybetti ve yaklaşık 3 bin kadın ve kız çocuğu fiziksel saldırıya uğradı.

Güney Asya’daki ülkeler -Hindistan, Nepal, Sri Lanka, Maldivler, Butan ve hatta Pakistan- yıllar içinde güvenilir ve şeffaf bir seçim sistemi geliştirmiş olsalar da Bangladeş’te başlıca siyasi partiler arasında parlamento seçimlerinin yürütülmesine ilişkin tartışmalar hala devam etmektedir.

Tarafsız siyasi kişilere göre, muhalefet partilerine saygı gösterme kültürü son 52 yılda gelişmedi ve hatta son yıllarda durum daha da kötüleşti.

Bangladeş’in eski Seçim Komiseri (2007-2012) M Sakhawat Hossain katıldığı çeşitli programlarda ana muhalefet partisi Bangladeş Milliyetçi Partisi’nin (BNP) yer almadığı bir parlamento seçiminin ülkedeki siyasi krizi derinleştireceği görüşünde.

32’den fazla kitap yazan Taswar Ahmad, ulusal ve uluslararası televizyonlarda güvenlik ve savunma analisti olarak köşe yazarlığı ve serbest yorumculuk yapmaktadır.

Kuzey Güney Üniversitesi Bilgisayar Bilimi ve Mühendisliği Bölümü öğrencisi Taswar Ahmad, muhabirimize yaptığı açıklamada hayatında ilk kez parlamento seçimlerinde oy kullanacağı için heyecanlı olduğunu söyledi.

Eskaton Garden’da önde gelen bir İngilizce gazetenin genç çalışanı Ahmed Rasel, bu parlamento seçimini boykot edeceğini söyledi ve bunu iktidardaki siyasi partinin alay konusu olarak nitelendirdi.

ABD ve Hindistan’dan farklı açıklamalar

Bu arada ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Matthew Miller geçtiğimiz günlerde düzenlediği olağan basın brifinginde ABD’nin barışçıl bir şekilde yürütülen özgür, adil ve güvenilir bir seçim istediğini söyledi.

“Bangladeş’te bir siyasi partiyi desteklemiyoruz; bir siyasi partiyi diğerine tercih etmiyoruz. Tüm tarafları itidalli davranmaya, şiddetten kaçınmaya ve barışçıl bir şekilde yürütülecek özgür ve adil seçimlerin koşullarını yaratmak için birlikte çalışmaya çağırıyoruz” dedi.

Büyükelçi Peter Haas’a yönelik son tehdit iddiaları sorulduğunda ise ABD Dışişleri sözcüsü şunları söyledi: “Yurtdışındaki diplomatlarımızın emniyeti ve güvenliği elbette bizim en önemli önceliğimizdir. Onlara yönelik her türlü tehdidi çok ciddiye alırız. Diplomatik personelimize yönelik şiddet ya da şiddet tehditleri kabul edilemez. Büyükelçi Haas’a yönelik tehditkâr söylemlere ilişkin endişelerimizi Bangladeş Hükümeti’ne defalarca ilettik. Kendilerine Diplomatik İlişkiler Hakkında Viyana Sözleşmesi uyarınca ABD diplomatik misyonlarının ve personelinin emniyet ve güvenliğini sağlama yükümlülükleri olduğunu hatırlatırız.”

Bu arada Avrupa Birliği’nin (AB) Bangladeş Büyükelçisi Charles Whiteley de Bangladeş’te barışçıl, adil ve katılımcı seçimlere vurgu yaptı.

Awami Ligi Genel Sekreteri ve Karayolu Taşımacılığı ve Köprüler Bakanı Obaidul Quader ile görüşmesinin ardından gazetecilere yaptığı açıklamada “Bangladeş’te barışçıl, özgür, adil ve katılımcı seçimleri teşvik ediyoruz” dedi.

Perşembe günü Yeni Delhi’de düzenlenen haftalık basın brifinginde Hindistan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Randhir Jaiswal ise, “Bangladeş’teki seçimler – ve bunu çok tutarlı bir şekilde söylüyoruz – Bangladeş’in iç meselesidir” dedi.

“Geleceklerine karar vermek Bangladeş halkının görevidir” diye ekledi.

Söz konusu açıklamaları gazetecilerin 7 Ocak’ta Bangladeş’te yapılacak seçimlere ana muhalefet partilerinin katılmaması nedeniyle seçimlerin güvenilirliği konusunda Hindistan’ın ne düşündüğünü sorması üzerine yaptı.

Gazeteciler ayrıca Hindistan’ın Bangladeş’e herhangi bir resmi gözlemci ekibi gönderip göndermediğini sordular, Randhir bu soruya yorum yapmadı.

Kıdemli diplomat Randhir Jaiswal çarşamba günü Arindam Bagchi’nin yerine Hindistan Dışişleri Bakanlığı’nın yeni sözcüsü olarak göreve başladı.

Başbakan Hasina’dan ‘sandığa sahip çıkın’ çağrısı

Bu arada Bangladeş Awami Ligi Başkanı ve Başbakan Sheikh Hasina çarşamba günü yaptığı açıklamada halkı 7 Ocak genel seçimlerinde oylarını kullanarak BNP ve Cemaat’in kundaklama şiddetine uygun bir cevap vermeye çağırdı.

“Sadece oyunuzu kullanmakla kalmayın, oyunuzu koruyun da. Kundaklama şiddetine, militan ve terörist BNP ve Cemaat’e uygun bir cevap verin,” dedi AL Dhaka City Güney ve Kuzey birimleri tarafından şehrin Dhanmondi bölgesindeki Kalabagan Krirachakra Alanında ortaklaşa düzenlenen seçim mitinginde yaptığı konuşmada.

Bangladeş halkından “ülkeyi yok etmek isteyen kundakçı BNP ve Cemaat’e karşı her zaman uyanık olmalarını” istedi.

“BNP ve Cemaat kundaklama şiddetine başvurarak yaklaşan seçimlerde oylarınızı çalmak istiyor” dedi.

Başbakan, seçmenleri 7 Ocak sabahı sandık başına gitmeye ve oylarını kullanmaya çağırdı, böylece kimse oy haklarını ve seçimlerini ellerinden alamayacaktı.

BNP’nin oylara hile karıştırmayı alışkanlık haline getirdiğini iddia eden Başbakan, partinin oy çalamayacağı için seçimleri boykot ettiğini söyledi.

“Seçime katılmak istemiyorlar, daha ziyade seçimi bozmak istiyorlar… Ama seçimi durduracak kadar cesaretleri yok. Bunu yapamayacaklar” diye devam etti.

BNP’nin 2008 seçimlerindeki kötü performansına da değinen Hasina, birçok kişinin daha önce BNP’nin çok güçlü bir parti olduğunu ve o seçimlerde Awami League’e eşit ya da daha fazla sandalye kazanacağını düşündüğünü söyledi.

“Artık halkın oylarını alıyoruz çünkü her sektörde onlar için çalışarak halkın kalbini kazandık. Oylara hile karıştırmamıza gerek yok” dedi ve BNP’nin oylara hile karıştırmadan kazanamayacağını, bunun 2008 seçimlerinde kanıtlandığını sözlerine ekledi.

Başbakan, hükümetinin Buriganga, Balu ve Turag da dahil olmak üzere Dakka’yı çevreleyen nehirleri kirlilikten arındırmak, gezilebilirliklerini artırmak ve kıyılarında yürüyüş yolları inşa etmek için projeler üstlendiğini söyledi.

Dakka’nın güzelliğini artırmak ve böylece şehir sakinlerinin güvenliğini sağlamak için farklı hizmetlere ait havai kabloların aşamalı olarak yer altına alınacağını söyledi.

Başbakan 2024 yeni yılı vesilesiyle herkesi selamladı.

AL Başkanı, partisinin Dakka’daki farklı seçim bölgelerinden 12. parlamento seçimlerinde yarışan 15 adayını tanıtarak onlar için oy istedi.

Ana muhalefet partisinden protesto ve boykot çağrısı

Bangladeş’in ana muhalefet partisi Bangladeş Milliyetçi Partisi (BNP) lideri Abdul Moyeen Khan ise perşembe günü yaptığı açıklamada hükümetin 7 Ocak’ta yapılacak ‘göstermelik’ seçimle ezici bir yenilgiye uğrayacağını iddia etti.

“Hükümet 7 Ocak’ta zafer kazanacağını düşünüyor. Gerçek şu ki Awami Ligi 7 Ocak’ta Bangladeş’te ağır bir yenilgiye uğrayacak” dedi.

Bir mitingde konuşan BNP lideri ayrıca bağımsızlık yanlısı bir güç olduğunu iddia eden Awami League’in yanlış yolda yürüdüğünü söyledi. “Eğer yanlış yolda yürümeye devam ederlerse, tarihin çöplüğüne atılacaklar. Siz (AL) bu acı gerçeğin farkına varmalısınız.”

BNP yanlısı profesyonellerin oluşturduğu bir platform olan Bangladeş Smmalita Peshajibi Parishad, 7 Ocak’ta yapılması planlanan 12. parlamento seçimlerini protesto etmek amacıyla Jatiya Basın Kulübü önünde bir miting düzenledi.

Daha sonra BNP daimi komite üyesi Moyeen, liderler ve farklı meslek kuruluşları ile birlikte yayalara seçimi boykot etmeleri çağrısında bulunan broşürler dağıttı.

Hükümeti, seçimi iptal ederek, parlamentoyu ve kabineyi feshederek ülkede barışı yeniden tesis etmek için doğru yola gelmeye çağırdı. “Bangladeş’in 18 milyon insanını kurşunlarla, ses bombalarıyla ve göz yaşartıcı gazla bastıramayacaksınız. Bu yüzden müzakere yoluna gelin, barış yoluna gelin.”

BNP lideri, aralarında BNP’nin de bulunduğu 63 siyasi partinin liberal, demokratik ve barışçıl siyasete inandıkları için seçimi boykot ettiklerini söyledi: “Bu nedenle hükümete yanlış yoldan geri dönmesi çağrısında bulunuyorum. Ülke halkının görüşlerine nasıl saygı duyulacağını öğrenmeye çalışın. Özgürlük Savaşı yanlısı güçler olduğunuzu iddia ediyorsunuz. Eğer durum buysa, neden demokrasiyi feda ettiniz?”

Hem Bangladeş halkının hem de yabancıların 7 Ocak seçimlerine güvenmediğini söyledi.

Moyeen, farklı uluslararası medya kuruluşlarından gazetecilerin Dakka’ya gelerek Bangladeş’te nasıl sözde bir seçim yapıldığını raporlarıyla ortaya koyduklarını söyledi.

Bu arada BNP Kıdemli Genel Sekreteri Ruhul Kabir Rizvi sabah saatlerinde Uttara Rajuk Okulu yakınlarında BNP’nin pazar günkü seçimleri boykot etme çağrısını içeren broşürler dağıttı.

Burada gazetecilere konuşan Rizvi, hükümet hangi stratejiye başvurursa başvursun pazar günü sandık başına sıradan seçmenlerin değil sadece Awami Ligi liderleri ve çalışanlarının gideceğini söyledi.

BNP lideri, “Hükümet sahte adaylar göstererek demokratik dünyaya adil bir seçim yapıldığını göstereceğini düşündü… ancak Bangladeş’te sahne yönetimli bir seçim yapıldığı demokratik dünya için açık hale geldi” dedi.

Rizvi, hükümetin devlet mekanizmasını kullanarak sahte bir seçim düzenleyerek iktidarda kalamayacağını söyledi. “Eğer siz (hükümet) ülkeyi tehlikeye doğru iterseniz sonuçları iyi olmayacaktır. İnsanlar seçimi boykot edecek ve sandık başına gitmeyecekler” dedi.

Rizvi salı günü yaptığı açıklamada da 28 Temmuz 2023 tarihinden bu yana muhalefet partisi tarafından uygulanan siyasi programlar nedeniyle polis tarafından açılan 1.124 davada yüz binden fazla BNP lideri ve aktivistinin suçlandığını iddia etmişti.

Rizvi, düzenlediği sanal basın toplantısında, bu süre zarfında BNP’nin 24,541 lider ve aktivistinin tutuklandığını ve aralarında gazetecilerin de bulunduğu 27 kişinin öldürüldüğünü söyledi.

Rizvi, “Hapishane yetkilileri BNP Genel Sekreteri Syed Moazzem Hossain Alal’ın hapishane içindeki bölüm olanaklarını iptal etti” diye ekledi.

Öğle saatlerinde Gülşan-2 bölgesinde bildiri dağıtan Rizvi, halkı bir kez daha yaklaşan seçimleri boykot etmeye çağırdı ve anketleri bir maskaralık olarak nitelendirdi.

“Ulus yasadışı sahte seçimlerle aldatılıyor; bu tüm ulusa karşı yapılmış bir sahtekarlıktır. Bu yasadışı seçime karşı durmalı ve boykot etmeliyiz” dedi.

Seçmenleri seçimleri engellemeye çağırarak, “Faşist Awami Ligi hükümeti insanların oy kullanma hakkına hile karıştırdı; ifade özgürlüğünü ellerinden aldılar. Ülkeyi tek partili bir devlet olarak şekillendirmek istiyorlar ama bu bağımsız topraklarda mümkün olmayacak” dedi. Ayrıca BNP’nin Bangladeş’te demokrasiyi barışçıl bir süreçle yeniden canlandıracağını söyledi.

Diğer bazı partilerin yanı sıra BNP de seçimlerin 2011 yılında anayasal hükmü kaldırılan bir geçici hükümet altında yapılması çağrısında bulunmuştu.

Bu arada BNP, 12. Jatiya Sangsad seçimlerini protesto etmek amacıyla cumartesi sabahından itibaren 48 saatlik bir grev ilan etti. Rizvi perşembe günü yaptığı sanal basın brifinginde, muhalefet partisi ve müttefiklerinin cumartesi sabah 6’dan pazartesi sabah 6’ya kadar grev programına uyacaklarını duyurdu.

Seçim Komisyonundan açıklama

Seçim Komisyonu Başkanı (SKM) Kazi Habibul Awal perşembe günü yaptığı açıklamada Seçim Komisyonu’nun farklı yabancı ülkelerin diplomatlarına ve farklı uluslararası kuruluşların temsilcilerine yaklaşan parlamento seçimlerinin özgür, adil ve güvenilir olacağına dair güvence verdiğini söyledi.

Farklı yabancı ülkelerin diplomatlarına ve farklı uluslararası kuruluşların temsilcilerine 12. parlamento seçimlerinin son ve genel durumu hakkında bir şehir otelinde brifing verdikten sonra gazetecilere verdiği demeçte “Yaklaşan parlamento seçimleri özgür, adil ve güvenilir olacak” dedi.

Seçim Komiserleri (EC) Brig Gen Md Ahsan Habib Khan (Retd), Rashida Sultana, Md. Alamgir, Md. Anisur Rahman, Dışişleri kıdemli sekreteri Masud Bin Momen, Bilgi ve Yayın kıdemli sekreteri Md. Humayun Kabir Khandaker, Seçim Komisyonu Sekreteri Md. Jahangir Alam, Baş Enformasyon Görevlisi Md. Shahinoor Miah da hazır bulundu.

Awal, Seçim Komisyonunun 7 Ocak’ta yapılması planlanan parlamento seçimlerinin özgür, adil ve güvenilir bir şekilde gerçekleştirilmesi için gerekli tüm tedbirleri aldığını söyledi.

“Şeffaf, güvenilir, özgür ve adil olması için parlamento seçimiyle ilgili tüm durumlara odaklanıyoruz,” diye ekledi.

Awal, farklı ülkelerin diplomatlarının ve farklı yabancı kurumların temsilcilerinin birçok kez Seçim Komisyonuna gelerek özgür, adil ve güvenilir bir genel seçim yapılması yönündeki arzularını dile getirdiklerini söyledi.

Yabancı diplomat ve temsilcilerin ilgi ve isteklerine cevaben, “Yaklaşan parlamento seçimlerinin özgür, adil ve güvenilir bir şekilde yapılacağı konusunda onları temin edebildik. Seçim Komisyonu parlamento seçimlerinin tüm durumlarını sürekli olarak denetliyor” dedi.

Seçimlere ilişkin girişimlerin bir parçası olarak Awal, “Seçim günü her iki saatte bir oy kullanma yüzdesini öğrenmek için seçim yönetimi uygulamalarını tanıtacağız” dedi.

Awal, yeni tanıtılan seçim yönetimi uygulamalarının, her iki saatte bir oy kullanan seçmenlerin yüzdesini göstereceği için parlamento seçimlerinin şeffaf olmasına yardımcı olacağını ve bu uygulamalar aracılığıyla herkesin oylama yüzdesini öğrenebileceğini de sözlerine ekledi.

Toplantı sırasında yabancı diplomatların hükümetin seçmenler üzerinde oylarını kullanmak üzere sandık başına gitmeleri için herhangi bir baskı oluşturup oluşturmadığını öğrenmek istediklerini belirten Awal, hükümetin seçmenler üzerinde herhangi bir baskı oluşturmadığını söyledi. Seçim farkındalık kampanyasının bir parçası olarak komisyonun halkı oylarını kullanmak üzere sandık başına gitmeye teşvik ettiğini de vurguladı.

Yabancı gözlemciler ülkeye ulaştı

Bu arada Dışişleri Bakanı Masud Bin Momen, 127 yabancı gözlemci ya da uzmandan 60’ının ulusal seçimler öncesinde ülkeye ulaştığını söyledi.

“Şu ana kadar 60 yabancı gözlemci ya da uzman buraya geldi ve toplamda 127 kişinin gelmesi planlanıyor. Ayrıca 73 yabancı gazeteci akreditasyon aldı ve bunlardan 17’si çoktan geldi,” dedi baş seçim komiserinin Dakka’da görevli yabancı diplomatları bilgilendirmesinin ardından gazetecilere konuşurken.

Mesud, “Yabancı seçim gözlemcileri ve gazetecilerin çoğu bu gece ve yarın sabah buraya ulaşacak. Dakka’da ve Dakka dışında seçimleri izleyecekler” dedi. “Nereye gideceklerini belirleyemiyoruz, ancak hava bağlantısı olan destinasyonları seçmelerini önerdik” diye ekledi.

Dışişleri Bakanı, hükümetin yabancı diplomatlara güvenlik sağlayacağını ve diğer ülkelerin seçim komisyonları yetkililerine yerel misafirperverlik sunacağını söyledi.

Dakka’da görev yapan farklı ülkelerden 50’den fazla diplomatın katıldığı brifingde pazar günkü seçim hazırlıklarına ilişkin son gelişmeleri aktardı.

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English