Bizi Takip Edin

Görüş

Bangladeş pazar günü kargaşa içinde seçimlere gidiyor

Yayınlanma

Imtiaz Ahmed, Gazeteci
Bangladeş – Dakka

Bangladeş, ana muhalefet partisi Bangladeş Milliyetçi Partisi (BNP) ile bazı sol ve sağ İslami siyasi partilerin boykotu altında 7 Ocak 2024 Pazar günü 12. Jatiya Sangsad (Ulusal Meclis) seçimlerine gidiyor.

Seçim Komisyonu (SK) yetkililerine göre, 7 Ocak’taki seçimlerde 28 siyasi partiden 1.534 ve 436 bağımsız olmak üzere toplam 1.970 aday 299 parlamento koltuğu için yarışıyor.

Komisyon ülke genelinde eş zamanlı olarak 300 seçim bölgesinin tamamı için seçim takvimi açıklamasına rağmen, Naogaon-2 seçim bölgesinden bir yarışmacının hayatını kaybetmesi nedeniyle seçimler 299 bölgede yapılacak.

Bangladeş hükümeti seçim günü olan 7 Ocak’ı resmi tatil ilan etti.

Oy verme işlemi 7 Ocak günü sabah saat 8.00’de başlayacak ve aynı gün saat 16.00’ya kadar devam edecek.

Perşembe günü adayların seçim kampanyası yürütmeleri için son gün olduğundan milletvekili adaylarının birçoğu kapı kapı dolaşarak kendileri için oy isterken görüldü.

Bangladeş, Başbakan Sheikh Hasina’nın liderliğinde son 15 yılda muazzam bir kalkınmaya tanık oldu. Güney Asya ülkesi 2021 yılında orta gelir grubuna üye oldu ve 2026 yılına kadar en az gelişmiş ülke (LDC) statüsünden çıkmaya hazırlanıyor.

Ülkede son 15 yılda Padma Köprüsü, Chittagong’daki Karnaphuli nehrinin altına inşa edilen Bangabandhu Sheikh Mujibur Rahman Tüneli, Hazrat Shahjalal Uluslararası Havalimanı’nın genişletilmesi, Dakka şehrinde metro demiryolu hizmetinin başlatılması ve Chittagong’da yapımı devam eden Matarbari Derin Deniz Limanı inşasına şahit oldu.

Bangladeş’te 2014 ve 2018 yıllarında yapılan son iki parlamento seçimine ilişkin tartışmalar devam etmekte olup ana muhalefet partisi BNP, iktidardaki Bangladeş Awami Ligi’ni seçim sürecine müdahale etmekle suçlamıştır.

Bangladeş ilk parlamento seçimini 1973 yılında gerçekleştirmişti ve Bangladeş Awami Ligi 300 sandalyeden 293’ünü kazanarak ezici bir zafer elde etmişti.

Askeri yöneticiler General Ziaur Rahman ve General Hossain Mohammad Ershad 1979 ve 1986 yıllarında parlamento seçimlerini gerçekleştirmiş ve partileri – Bangladeş Milliyetçi Partisi ve Jatiya Partisi – sırasıyla seçimleri kazanmıştı.

Bangladeş ayrıca 1991, 1996, 2001 ve 2008 yıllarında geçici hükümetler altında parlamento seçimleri gerçekleştirmiş olup, sivil toplum üyeleri, ekonomistler, gazeteciler, iş dünyası liderleri, tarihçiler, eğitimciler ve hatta önde gelen iktidar ve muhalefet siyasi partilerinin çoğuna göre belki de ülke tarihindeki en güvenilir seçimlerdir.

Ülke 1971 yılında Pakistan ordusuyla girdiği kanlı bir savaş sonucunda bağımsızlığını kazandı. Kurtuluş savaşında yaklaşık 30 bin kişi hayatını kaybetti ve yaklaşık 3 bin kadın ve kız çocuğu fiziksel saldırıya uğradı.

Güney Asya’daki ülkeler -Hindistan, Nepal, Sri Lanka, Maldivler, Butan ve hatta Pakistan- yıllar içinde güvenilir ve şeffaf bir seçim sistemi geliştirmiş olsalar da Bangladeş’te başlıca siyasi partiler arasında parlamento seçimlerinin yürütülmesine ilişkin tartışmalar hala devam etmektedir.

Tarafsız siyasi kişilere göre, muhalefet partilerine saygı gösterme kültürü son 52 yılda gelişmedi ve hatta son yıllarda durum daha da kötüleşti.

Bangladeş’in eski Seçim Komiseri (2007-2012) M Sakhawat Hossain katıldığı çeşitli programlarda ana muhalefet partisi Bangladeş Milliyetçi Partisi’nin (BNP) yer almadığı bir parlamento seçiminin ülkedeki siyasi krizi derinleştireceği görüşünde.

32’den fazla kitap yazan Taswar Ahmad, ulusal ve uluslararası televizyonlarda güvenlik ve savunma analisti olarak köşe yazarlığı ve serbest yorumculuk yapmaktadır.

Kuzey Güney Üniversitesi Bilgisayar Bilimi ve Mühendisliği Bölümü öğrencisi Taswar Ahmad, muhabirimize yaptığı açıklamada hayatında ilk kez parlamento seçimlerinde oy kullanacağı için heyecanlı olduğunu söyledi.

Eskaton Garden’da önde gelen bir İngilizce gazetenin genç çalışanı Ahmed Rasel, bu parlamento seçimini boykot edeceğini söyledi ve bunu iktidardaki siyasi partinin alay konusu olarak nitelendirdi.

ABD ve Hindistan’dan farklı açıklamalar

Bu arada ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Matthew Miller geçtiğimiz günlerde düzenlediği olağan basın brifinginde ABD’nin barışçıl bir şekilde yürütülen özgür, adil ve güvenilir bir seçim istediğini söyledi.

“Bangladeş’te bir siyasi partiyi desteklemiyoruz; bir siyasi partiyi diğerine tercih etmiyoruz. Tüm tarafları itidalli davranmaya, şiddetten kaçınmaya ve barışçıl bir şekilde yürütülecek özgür ve adil seçimlerin koşullarını yaratmak için birlikte çalışmaya çağırıyoruz” dedi.

Büyükelçi Peter Haas’a yönelik son tehdit iddiaları sorulduğunda ise ABD Dışişleri sözcüsü şunları söyledi: “Yurtdışındaki diplomatlarımızın emniyeti ve güvenliği elbette bizim en önemli önceliğimizdir. Onlara yönelik her türlü tehdidi çok ciddiye alırız. Diplomatik personelimize yönelik şiddet ya da şiddet tehditleri kabul edilemez. Büyükelçi Haas’a yönelik tehditkâr söylemlere ilişkin endişelerimizi Bangladeş Hükümeti’ne defalarca ilettik. Kendilerine Diplomatik İlişkiler Hakkında Viyana Sözleşmesi uyarınca ABD diplomatik misyonlarının ve personelinin emniyet ve güvenliğini sağlama yükümlülükleri olduğunu hatırlatırız.”

Bu arada Avrupa Birliği’nin (AB) Bangladeş Büyükelçisi Charles Whiteley de Bangladeş’te barışçıl, adil ve katılımcı seçimlere vurgu yaptı.

Awami Ligi Genel Sekreteri ve Karayolu Taşımacılığı ve Köprüler Bakanı Obaidul Quader ile görüşmesinin ardından gazetecilere yaptığı açıklamada “Bangladeş’te barışçıl, özgür, adil ve katılımcı seçimleri teşvik ediyoruz” dedi.

Perşembe günü Yeni Delhi’de düzenlenen haftalık basın brifinginde Hindistan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Randhir Jaiswal ise, “Bangladeş’teki seçimler – ve bunu çok tutarlı bir şekilde söylüyoruz – Bangladeş’in iç meselesidir” dedi.

“Geleceklerine karar vermek Bangladeş halkının görevidir” diye ekledi.

Söz konusu açıklamaları gazetecilerin 7 Ocak’ta Bangladeş’te yapılacak seçimlere ana muhalefet partilerinin katılmaması nedeniyle seçimlerin güvenilirliği konusunda Hindistan’ın ne düşündüğünü sorması üzerine yaptı.

Gazeteciler ayrıca Hindistan’ın Bangladeş’e herhangi bir resmi gözlemci ekibi gönderip göndermediğini sordular, Randhir bu soruya yorum yapmadı.

Kıdemli diplomat Randhir Jaiswal çarşamba günü Arindam Bagchi’nin yerine Hindistan Dışişleri Bakanlığı’nın yeni sözcüsü olarak göreve başladı.

Başbakan Hasina’dan ‘sandığa sahip çıkın’ çağrısı

Bu arada Bangladeş Awami Ligi Başkanı ve Başbakan Sheikh Hasina çarşamba günü yaptığı açıklamada halkı 7 Ocak genel seçimlerinde oylarını kullanarak BNP ve Cemaat’in kundaklama şiddetine uygun bir cevap vermeye çağırdı.

“Sadece oyunuzu kullanmakla kalmayın, oyunuzu koruyun da. Kundaklama şiddetine, militan ve terörist BNP ve Cemaat’e uygun bir cevap verin,” dedi AL Dhaka City Güney ve Kuzey birimleri tarafından şehrin Dhanmondi bölgesindeki Kalabagan Krirachakra Alanında ortaklaşa düzenlenen seçim mitinginde yaptığı konuşmada.

Bangladeş halkından “ülkeyi yok etmek isteyen kundakçı BNP ve Cemaat’e karşı her zaman uyanık olmalarını” istedi.

“BNP ve Cemaat kundaklama şiddetine başvurarak yaklaşan seçimlerde oylarınızı çalmak istiyor” dedi.

Başbakan, seçmenleri 7 Ocak sabahı sandık başına gitmeye ve oylarını kullanmaya çağırdı, böylece kimse oy haklarını ve seçimlerini ellerinden alamayacaktı.

BNP’nin oylara hile karıştırmayı alışkanlık haline getirdiğini iddia eden Başbakan, partinin oy çalamayacağı için seçimleri boykot ettiğini söyledi.

“Seçime katılmak istemiyorlar, daha ziyade seçimi bozmak istiyorlar… Ama seçimi durduracak kadar cesaretleri yok. Bunu yapamayacaklar” diye devam etti.

BNP’nin 2008 seçimlerindeki kötü performansına da değinen Hasina, birçok kişinin daha önce BNP’nin çok güçlü bir parti olduğunu ve o seçimlerde Awami League’e eşit ya da daha fazla sandalye kazanacağını düşündüğünü söyledi.

“Artık halkın oylarını alıyoruz çünkü her sektörde onlar için çalışarak halkın kalbini kazandık. Oylara hile karıştırmamıza gerek yok” dedi ve BNP’nin oylara hile karıştırmadan kazanamayacağını, bunun 2008 seçimlerinde kanıtlandığını sözlerine ekledi.

Başbakan, hükümetinin Buriganga, Balu ve Turag da dahil olmak üzere Dakka’yı çevreleyen nehirleri kirlilikten arındırmak, gezilebilirliklerini artırmak ve kıyılarında yürüyüş yolları inşa etmek için projeler üstlendiğini söyledi.

Dakka’nın güzelliğini artırmak ve böylece şehir sakinlerinin güvenliğini sağlamak için farklı hizmetlere ait havai kabloların aşamalı olarak yer altına alınacağını söyledi.

Başbakan 2024 yeni yılı vesilesiyle herkesi selamladı.

AL Başkanı, partisinin Dakka’daki farklı seçim bölgelerinden 12. parlamento seçimlerinde yarışan 15 adayını tanıtarak onlar için oy istedi.

Ana muhalefet partisinden protesto ve boykot çağrısı

Bangladeş’in ana muhalefet partisi Bangladeş Milliyetçi Partisi (BNP) lideri Abdul Moyeen Khan ise perşembe günü yaptığı açıklamada hükümetin 7 Ocak’ta yapılacak ‘göstermelik’ seçimle ezici bir yenilgiye uğrayacağını iddia etti.

“Hükümet 7 Ocak’ta zafer kazanacağını düşünüyor. Gerçek şu ki Awami Ligi 7 Ocak’ta Bangladeş’te ağır bir yenilgiye uğrayacak” dedi.

Bir mitingde konuşan BNP lideri ayrıca bağımsızlık yanlısı bir güç olduğunu iddia eden Awami League’in yanlış yolda yürüdüğünü söyledi. “Eğer yanlış yolda yürümeye devam ederlerse, tarihin çöplüğüne atılacaklar. Siz (AL) bu acı gerçeğin farkına varmalısınız.”

BNP yanlısı profesyonellerin oluşturduğu bir platform olan Bangladeş Smmalita Peshajibi Parishad, 7 Ocak’ta yapılması planlanan 12. parlamento seçimlerini protesto etmek amacıyla Jatiya Basın Kulübü önünde bir miting düzenledi.

Daha sonra BNP daimi komite üyesi Moyeen, liderler ve farklı meslek kuruluşları ile birlikte yayalara seçimi boykot etmeleri çağrısında bulunan broşürler dağıttı.

Hükümeti, seçimi iptal ederek, parlamentoyu ve kabineyi feshederek ülkede barışı yeniden tesis etmek için doğru yola gelmeye çağırdı. “Bangladeş’in 18 milyon insanını kurşunlarla, ses bombalarıyla ve göz yaşartıcı gazla bastıramayacaksınız. Bu yüzden müzakere yoluna gelin, barış yoluna gelin.”

BNP lideri, aralarında BNP’nin de bulunduğu 63 siyasi partinin liberal, demokratik ve barışçıl siyasete inandıkları için seçimi boykot ettiklerini söyledi: “Bu nedenle hükümete yanlış yoldan geri dönmesi çağrısında bulunuyorum. Ülke halkının görüşlerine nasıl saygı duyulacağını öğrenmeye çalışın. Özgürlük Savaşı yanlısı güçler olduğunuzu iddia ediyorsunuz. Eğer durum buysa, neden demokrasiyi feda ettiniz?”

Hem Bangladeş halkının hem de yabancıların 7 Ocak seçimlerine güvenmediğini söyledi.

Moyeen, farklı uluslararası medya kuruluşlarından gazetecilerin Dakka’ya gelerek Bangladeş’te nasıl sözde bir seçim yapıldığını raporlarıyla ortaya koyduklarını söyledi.

Bu arada BNP Kıdemli Genel Sekreteri Ruhul Kabir Rizvi sabah saatlerinde Uttara Rajuk Okulu yakınlarında BNP’nin pazar günkü seçimleri boykot etme çağrısını içeren broşürler dağıttı.

Burada gazetecilere konuşan Rizvi, hükümet hangi stratejiye başvurursa başvursun pazar günü sandık başına sıradan seçmenlerin değil sadece Awami Ligi liderleri ve çalışanlarının gideceğini söyledi.

BNP lideri, “Hükümet sahte adaylar göstererek demokratik dünyaya adil bir seçim yapıldığını göstereceğini düşündü… ancak Bangladeş’te sahne yönetimli bir seçim yapıldığı demokratik dünya için açık hale geldi” dedi.

Rizvi, hükümetin devlet mekanizmasını kullanarak sahte bir seçim düzenleyerek iktidarda kalamayacağını söyledi. “Eğer siz (hükümet) ülkeyi tehlikeye doğru iterseniz sonuçları iyi olmayacaktır. İnsanlar seçimi boykot edecek ve sandık başına gitmeyecekler” dedi.

Rizvi salı günü yaptığı açıklamada da 28 Temmuz 2023 tarihinden bu yana muhalefet partisi tarafından uygulanan siyasi programlar nedeniyle polis tarafından açılan 1.124 davada yüz binden fazla BNP lideri ve aktivistinin suçlandığını iddia etmişti.

Rizvi, düzenlediği sanal basın toplantısında, bu süre zarfında BNP’nin 24,541 lider ve aktivistinin tutuklandığını ve aralarında gazetecilerin de bulunduğu 27 kişinin öldürüldüğünü söyledi.

Rizvi, “Hapishane yetkilileri BNP Genel Sekreteri Syed Moazzem Hossain Alal’ın hapishane içindeki bölüm olanaklarını iptal etti” diye ekledi.

Öğle saatlerinde Gülşan-2 bölgesinde bildiri dağıtan Rizvi, halkı bir kez daha yaklaşan seçimleri boykot etmeye çağırdı ve anketleri bir maskaralık olarak nitelendirdi.

“Ulus yasadışı sahte seçimlerle aldatılıyor; bu tüm ulusa karşı yapılmış bir sahtekarlıktır. Bu yasadışı seçime karşı durmalı ve boykot etmeliyiz” dedi.

Seçmenleri seçimleri engellemeye çağırarak, “Faşist Awami Ligi hükümeti insanların oy kullanma hakkına hile karıştırdı; ifade özgürlüğünü ellerinden aldılar. Ülkeyi tek partili bir devlet olarak şekillendirmek istiyorlar ama bu bağımsız topraklarda mümkün olmayacak” dedi. Ayrıca BNP’nin Bangladeş’te demokrasiyi barışçıl bir süreçle yeniden canlandıracağını söyledi.

Diğer bazı partilerin yanı sıra BNP de seçimlerin 2011 yılında anayasal hükmü kaldırılan bir geçici hükümet altında yapılması çağrısında bulunmuştu.

Bu arada BNP, 12. Jatiya Sangsad seçimlerini protesto etmek amacıyla cumartesi sabahından itibaren 48 saatlik bir grev ilan etti. Rizvi perşembe günü yaptığı sanal basın brifinginde, muhalefet partisi ve müttefiklerinin cumartesi sabah 6’dan pazartesi sabah 6’ya kadar grev programına uyacaklarını duyurdu.

Seçim Komisyonundan açıklama

Seçim Komisyonu Başkanı (SKM) Kazi Habibul Awal perşembe günü yaptığı açıklamada Seçim Komisyonu’nun farklı yabancı ülkelerin diplomatlarına ve farklı uluslararası kuruluşların temsilcilerine yaklaşan parlamento seçimlerinin özgür, adil ve güvenilir olacağına dair güvence verdiğini söyledi.

Farklı yabancı ülkelerin diplomatlarına ve farklı uluslararası kuruluşların temsilcilerine 12. parlamento seçimlerinin son ve genel durumu hakkında bir şehir otelinde brifing verdikten sonra gazetecilere verdiği demeçte “Yaklaşan parlamento seçimleri özgür, adil ve güvenilir olacak” dedi.

Seçim Komiserleri (EC) Brig Gen Md Ahsan Habib Khan (Retd), Rashida Sultana, Md. Alamgir, Md. Anisur Rahman, Dışişleri kıdemli sekreteri Masud Bin Momen, Bilgi ve Yayın kıdemli sekreteri Md. Humayun Kabir Khandaker, Seçim Komisyonu Sekreteri Md. Jahangir Alam, Baş Enformasyon Görevlisi Md. Shahinoor Miah da hazır bulundu.

Awal, Seçim Komisyonunun 7 Ocak’ta yapılması planlanan parlamento seçimlerinin özgür, adil ve güvenilir bir şekilde gerçekleştirilmesi için gerekli tüm tedbirleri aldığını söyledi.

“Şeffaf, güvenilir, özgür ve adil olması için parlamento seçimiyle ilgili tüm durumlara odaklanıyoruz,” diye ekledi.

Awal, farklı ülkelerin diplomatlarının ve farklı yabancı kurumların temsilcilerinin birçok kez Seçim Komisyonuna gelerek özgür, adil ve güvenilir bir genel seçim yapılması yönündeki arzularını dile getirdiklerini söyledi.

Yabancı diplomat ve temsilcilerin ilgi ve isteklerine cevaben, “Yaklaşan parlamento seçimlerinin özgür, adil ve güvenilir bir şekilde yapılacağı konusunda onları temin edebildik. Seçim Komisyonu parlamento seçimlerinin tüm durumlarını sürekli olarak denetliyor” dedi.

Seçimlere ilişkin girişimlerin bir parçası olarak Awal, “Seçim günü her iki saatte bir oy kullanma yüzdesini öğrenmek için seçim yönetimi uygulamalarını tanıtacağız” dedi.

Awal, yeni tanıtılan seçim yönetimi uygulamalarının, her iki saatte bir oy kullanan seçmenlerin yüzdesini göstereceği için parlamento seçimlerinin şeffaf olmasına yardımcı olacağını ve bu uygulamalar aracılığıyla herkesin oylama yüzdesini öğrenebileceğini de sözlerine ekledi.

Toplantı sırasında yabancı diplomatların hükümetin seçmenler üzerinde oylarını kullanmak üzere sandık başına gitmeleri için herhangi bir baskı oluşturup oluşturmadığını öğrenmek istediklerini belirten Awal, hükümetin seçmenler üzerinde herhangi bir baskı oluşturmadığını söyledi. Seçim farkındalık kampanyasının bir parçası olarak komisyonun halkı oylarını kullanmak üzere sandık başına gitmeye teşvik ettiğini de vurguladı.

Yabancı gözlemciler ülkeye ulaştı

Bu arada Dışişleri Bakanı Masud Bin Momen, 127 yabancı gözlemci ya da uzmandan 60’ının ulusal seçimler öncesinde ülkeye ulaştığını söyledi.

“Şu ana kadar 60 yabancı gözlemci ya da uzman buraya geldi ve toplamda 127 kişinin gelmesi planlanıyor. Ayrıca 73 yabancı gazeteci akreditasyon aldı ve bunlardan 17’si çoktan geldi,” dedi baş seçim komiserinin Dakka’da görevli yabancı diplomatları bilgilendirmesinin ardından gazetecilere konuşurken.

Mesud, “Yabancı seçim gözlemcileri ve gazetecilerin çoğu bu gece ve yarın sabah buraya ulaşacak. Dakka’da ve Dakka dışında seçimleri izleyecekler” dedi. “Nereye gideceklerini belirleyemiyoruz, ancak hava bağlantısı olan destinasyonları seçmelerini önerdik” diye ekledi.

Dışişleri Bakanı, hükümetin yabancı diplomatlara güvenlik sağlayacağını ve diğer ülkelerin seçim komisyonları yetkililerine yerel misafirperverlik sunacağını söyledi.

Dakka’da görev yapan farklı ülkelerden 50’den fazla diplomatın katıldığı brifingde pazar günkü seçim hazırlıklarına ilişkin son gelişmeleri aktardı.

Görüş

Heidegger’in kulübesindeki Avrupa solu

Yayınlanma

Güneşli bir pazar sabahı Paris’in sessiz sokağında usulca yürüyen genç kadının adımlarıyla başlayan Güzel Bir Sabah (Un Beau Matin) filmi, hasta babasıyla kızı arasında koşturan genç bir annenin var olma mücadelesini anlatıyor.

Paris’in ihtişamlı sokaklarında, mutluluğun ne denli kırılgan olduğunu zarif üslupla anlatan film, bir yandan Paris’in bakıma muhtaç yaşlılar için ne kadar korkunç bir şehir olduğunu gösteriyor.

Emekli felsefe profesörü babası, görme yetisini tamamen yetirmiştir. Babası için uygun bir huzur evi arayan genç kadın, emekli bir profesörün maaşının hiçbir huzur evinin ücretini karşılayamadığını kısa sürede anlar. Geriye tek bir seçenek kalır. İçinde binlerce kitabın bulunduğu ev derhal satılığa çıkarılır. Ne var ki bu kadar çok kitabı kimse evine alamaz. Kitapların bir kısmı eski öğrencilere verilir, geriye kalanlarsa Paris’in sokaklarına terk edilir.

Film, sadece Fransa’daki sosyal devletin ve sağlık sistemin çöküşünü kör bir filozofun ‘gözünden’ aktarmaz. Çöken belki de Fransa’daki yüzlerce yıllık felsefe geleneğidir.

Raflardaki kitaplar özellikle Alman felsefesinin başyapıtlarıyla doludur. Kant, Hegel, Nietzsche, Arendt, Heidegger….

Şüphesiz her izleyici filmin başka bir noktasına odaklanacaktır. Genç kadının Almanca çevirmeni olması, babasının Alman felsefesi üzerine akademik çalışma yapması, bende bambaşka bir konuyu tetikledi.

Alman felsefesi, Fransa’yı nasıl etkiledi? Özgürlük felsefesi olarak bildiğimiz Alman felsefesi, modern özgürlüğü icat eden Fransa’ya ne öğretebilmiştir? Yoksa Alman felsefesi, Fransa’nın ‘körleşmesine’ mi neden olmuştur?

Tarihsel olarak Alman felsefesinin, Fransız topraklarına ilk kez hangi filozoflarla girdiği ve nasıl etkilediği, Kant ya da Hegel’in mirasına dair akademik soruşturma bu yazının konusu değil.

Bu yazıdaki amacım çok basit ve sınırlı. İkinci Dünya Savaşı sonrası Heidegger’in felsefesinin, Fransız felsefesini, özellikle Fransız sol düşüncesini nasıl sakatlayıp körleştirdiğine dair birkaç köşe notu sunmak.

Nazi işgaline direnen onurlu Resistance’ın Fransa’sı, nasıl oldu da Nazi taraftarı Heidegger’in felsefesine teslim olabildi?

İçerideki işbirlikçi kim?

Sartre’ın çarpıcı bir sözü vardır: “Alman işgali sırasında, şimdikinden çok daha özgürdük.” Sartre’ın çağdaşı birçok düşünür bu konuda hemfikirdi. Ancak bu değerlendirmeyi Sartre’in yapması oldukça dramatik, belki de ironik!

Nazi işgali sürerken Sartre, 1943 yılında, belki de en önemli felsefe eserini yayımladı: Varlık ve Hiçlik. Kitabının isminden de anlaşılacağı gibi Sartre’ın eseri, Heidegger’in Varlık ve Zaman kitabına doğrudan gönderme yapmaktadır. Eleştirel mesafesine rağmen Sartre, Heidegger’in ontolojik felsefesinden etkilenerek kendi felsefesini ortaya koydu.

Nazi askeri işgali, direniş karşısında adım adım geri çekilirken, Sartre Nazilerin fikirlerini bir anlamda arka kapıdan içeri almıştı. Demek ki Sartre işgal sırasında dahi bu ‘özgürlüğe’ sahip değildi.

Son dönemlerinde verdiği bir röportajda Varlık ve Hiçlik kitabını yazdığı dönemde henüz Marksizm ile tanışmadığını söyleyerek çok naif bir şekilde özeleştiri veren Sartre, savaş sonrası sadece Fransa’da değil tüm dünyada solun en önemli figürlerinden biri olarak sahnenin yıldızıydı. Sadece sokaklarda, grevlerde yer almadı. Varoluşçu felsefesiyle Marksizm arasında sentez kurmaya çalıştı. Yöntem Araştırmaları kitabıyla başlayıp Diyalektik Aklın Eleştirisi eseriyle Marksizm’e yeni bir bakış sunmayı amaçladı. Marx’ın felsefesiyle ve solun özgürlük mücadelesiyle geçen yıllar, Sartre’ın özgürlüğüne en çok yaklaştığı dönemdi.

Sartre’ın 1960’lardaki radikal siyasetine, Marksist felsefeyle hemhal olmasına rağmen, Heidegger’in felsefesi esrarlı biçimde Fransız entelektüelinin zihnini efsunlamaya başlamıştı. Kurt artık sürüye karışmıştı bir kere!

Demir Özlü Paris Günleri kitabında, 1960’larda felsefe okumak için gittiği Sorbonne Üniversitesi’nden çarpıcı gözlemini not eder günlüğüne: “Felsefe kürsüsü koridorlarında neredeyse tüm öğrenciler Heidegger okuyor.”

Birkaç yıl sonra, 1968’de yakın geçmişin en önemli toplumsal hareketini başlatan Sorbonne öğrencileri demek ki barikatlara koşarken zihinlerinde Heidegger’in hayaleti gezinmekteydi. 68 hareketinin başarısızlığının toplumsal koşullarına dair çok şey yazılıp söylendi, ancak sokaktaki bu insanların zihniyetine dair çok az konuşuldu. Belki romantize edildiğinin tersine, 68 mücadelesini veren birçok insanın Marx ile, devrimci felsefeyle ilişkisi sanılanın aksine oldukça zayıftı. Tartışmak gerek!

68 yenilgisi sonrası Fransız solunun, geleneksel Marksizm’le bağlarını hızlıca kopararak, bugünkü liberal solu doğuran, New Left hareketine yönelmesinde, zihinlerinin kıvrımlarında gezen Heidegger’in felsefesine dikkat çekilmelidir. Çünkü bu etki Avrupa’daki sol popülist düşüncenin içinde varlığını sürdürmektedir. Sol popülizmin fikirsel kurucularından Chantal Mouffe’un politik felsefesini, iki Nazi taraftarı Carl Schmitt ve Heidegger’in felsefesine referansla ortaya koyması çok şey anlatır.

Ellen Meiksins Wood yıllar önce, Fransız solundaki ters yöne doğru gidişi, ‘Sınıftan Kaçış’ olarak tanımlamıştı. Ancak Wood, cepheden kaçan bu solcuların nereye kaçtıklarını söylemedi: Sınıftan kaçıp faşizme sığındılar!

Bugün yükselen aşırı sağa karşı tek alternatif olarak sunulan sol popülist hareketin, aslında sağın düşünsel geleneğine yakınlığını unutmamak gerekir.

Heidegger’in müritleri

Heidegger’in sol düşünce üzerindeki etkisi Avrupa kıtasını aşıp Amerika’ya kadar ulaşmıştı. Amerika kıtasına kötülüğün tohumlarını taşıyanın Frankfurt Okulu’nun en önemli temsilcilerinden birisi olması dikkate değerdir.

Herbert Marcuse da Amerika’daki 68 öğrenci hareketlerinde simgesel bir rol oynamıştı tıpkı Sartre gibi. Daha sonra Marcuse, 1970’lerin başında ortaya çıkan Yeni Sol’un fikirsel çerçevesinin oluşmasında etkili olmuştu. Marcuse, daha 1928 yılında Freiburg Üniversitesi’ne Heidegger’in yanına giderek, Heidegger’in Varlık felsefesiyle Marx’ın felsefesini sentezlemek istemiştir.

Bunları birkaç kilometre taşı olarak koyuyorum.

Derinlemesine düşünülmesi gereken, Batı’da sol ya da Marksizm’e yakın birçok düşünürün Heidegger’in felsefesinin çekiminden kaçamamasıdır. Böylesine renksiz, kahverenginin en koyu haline duyulan bu ilgiyi anlamak hayli zor.

Aslında Heidegger’e ilgi, derin iki hayal kırıklığından kaynaklanmaktır. İlk hayal kırıklığı, gerek Rusya’daki deneyimin gerekse Almanya’da işçi sınıfının Marx’ın öngördüğü şekilde devrimi gerçekleştirmekten ziyade faşist partinin saflarında yer almasıdır. Batılı sol eğilimli düşünürler böylece Marx ve Marksizm’in temel prensiplerini sorgulamaya başladı.

Daha genel ve derin hayal kırıklığı ise, bütün Batılı entelektüelleri etkiyen, Aydınlanma düşüncesinin krizidir. Aklın, bilimin, evrensel değerlerin kökten sorgulanması hem Heidegger felsefesini yaratan koşulları sağlamış hem de Heidegger’in düşüncesini bu denli etkili kılacak iklimi oluşturmuştu.

Dekadans kuşağının insanı Heidegger, ‘teknolojik dünya’ diyerek yadsıdığı modern toplumun bütün ilerlemelerine, sıçramalarına sırt çevirdi. Bu anlamda Heidegger, Alman romantizminin Aydınlanma karşıtı gerici geleneğini devam ettirdi. Geçmişe dair nostaljik özlem Heidegger ve kuşağındaki birçok kişinin Nazizm saflarına savrulmasına neden olmuştur.

Heidegger felsefesinde muhafazakarlık, Aydınlanma ve ilerlemeye olan karşıtlıktan çok daha derindir. Felsefesinin temel taşı Dasein, insanın edilgen, pasif biçimde tamamlanmış, sonlanmış bir dünyaya fırlatıldığı fikrine dayanır. Hem dünyanın değişimine, dönüşümüne kapalı olması hem de insanın imkanlarını, potansiyelini gerçekleştirecek eyleminin yadsınması, Heidegger’in özgürlük karşıtı filozofların listesine yazılması için yeterlidir.

Ülkemizde ve dünyadaki Heidegger hayranları kimlerdir? İflah olmaz muhafazakarlarla yeminli liberal solcuları, Heidegger etrafında birleştiren, Aydınlanma’nın mirasına ve cumhuriyetçiliğe olan karşı duruşları, düşmanlıklarıdır.

Heidegger, modernizmin çelişkileriyle yüzleşmek yerine ormandaki kulübesine çekilmiştir. İnsanın varoluşunu sakatlayan, varlığını gerçekleştirmesini engelleyen kapitalizmin krizlerine dair tek kelime dahi söylememiştir. Kapitalizmle modernite arasında hiçbir tarihsel ilişki yokmuş gibi, yalnızca modernitenin neden olduğu yabancılaşmanın, geçmişin zengin birikiminin kaybolmasının yasını tutar her muhafazakâr gibi. Ne kadar tanıdık!

Bu anlamda Heidegger korkunun filozofudur. Karamsarlığın ufuk çizgisini kapladığı böyle dönemlerde korku, insanın geleceğin bilinmezliklerine doğru bakışını engeller, geçmişin saadetlerine sığınmak ister insan. Kurt puslu havayı sever, bu nihilizm havası Heidegger gibi filozofları öne çıkartır.

Marksist Alman filozof Ernst Bloch’un dediği gibi “umuda felsefe getirme çabası” ile bu korkunun sefil filozoflarını aşarak felsefe kendi hakikatine kavuşur.

Ernst Bloch, Umut İlkesi kitabında Heidegger’e sert cevap verir: “Kendini sadece pasif biçimde Olanın içine, özü anlaşılmayan üstelik acıklı bir biçimde benimsenmiş bir Olmakta Olan’a fırlatılmış hisseden köpek hayatına tahammül etmez.”

Vahşi kapitalizmin cehenneminde, bu köpek hayatının dışında başka imkanları, reel mümkünleri göremeyenler Heidegger’in izbe kulübesine sığınmaya devam ediyor.

Umut etmeyi öğrenerek, henüz-gerçekleşmemiş dünyayı iradeleriyle dönüştürmek isteyenler için dünyanın sonsuz, rengarenk seçenekleri kendisini sunmakta.

Habermas ve Alman Felsefesinin Sefaleti

Okumaya Devam Et

Görüş

Moldova, quo vadis? Bağımsızlığının 35. yılında yol ayrımı

Yayınlanma

Dr. Violeta Stratan İlbasmiş, Moldova Devlet Üniversitesi Gazetecilik ve İletişim Bilimleri Fakültesi öğretim görevlisi

Bağımsızlığını ilan etmesinin üzerinden 35 yıl geçen Moldova Cumhuriyeti, modern tarihinin en önemli dönemlerinden birini yaşamaktadır. Avrupa-Atlantik alanı ile Rusya’nın geleneksel etki sahasının kesişim noktasında yer alan ülke, aynı anda üç temel süreçle karşı karşıyadır: devlet kurumlarının güçlendirilmesi, Avrupa Birliği’ne yakınlaşma ve Ukrayna’daki savaşın yol açtığı jeopolitik etkilerin yönetilmesi.

Bu bağlamda, “Moldova, Quo vadis?*” sorusu yalnızca Avrupa’nın doğu sınırında yer alan bir devletin geleceğine ilişkin bir değerlendirme değildir. Aynı zamanda Karadeniz bölgesinin genel istikrarını da yakından ilgilendirmektedir. Karadeniz havzasında stratejik bir aktör ve Moldova Cumhuriyeti’nin geleneksel ortaklarından biri olan Türkiye açısından, Kişinev’de yaşanan gelişmeler ikili ilişkilerin çok ötesinde bir anlam taşımaktadır.

Ukrayna savaşı ve yeni güvenlik gerçekliği

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Moldova Cumhuriyeti’nin güvenlik ortamını köklü bir şekilde değiştirdi. Bağımsızlığını ilan etmesinden bu yana ilk kez ülke, geniş çaplı konvansiyonel bir savaşa doğrudan komşu olma gerçeğiyle karşı karşıya kaldı.

Moldova’nın güvenliğine yönelik riskler yalnızca teorik düzeyde değildir. Transdinyester bölgesindeki Rus askeri varlığının sürmesi, Cobasna’daki silah depolarının mevcudiyeti ve Moskova’nın hibrit araçlar yoluyla ülkenin iç siyasi süreçlerini etkilemeye yönelik tekrarlanan girişimleri, Moldova Cumhuriyeti’ni Rusya ile Batı arasındaki jeopolitik rekabetin ön cephesine yerleştirmektedir.

Son yıllarda Kişinev yönetimi, ülkenin iç istikrarını zayıflatmayı amaçlayan çok sayıda dezenformasyon kampanyası, siber saldırı ve etki operasyonu tespit ettiğini bildirmiştir. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), 2024 yılında gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri ve Avrupa entegrasyonuna ilişkin anayasa referandumu ile 2025 parlamento seçimlerinin, dış müdahale girişimleri, dezenformasyon kampanyaları ve yasa dışı finansman faaliyetlerinin gölgesinde gerçekleştiğini ortaya koymuştur.

Tüm bu baskılara rağmen Moldova, istikrarsızlaşmayı önlemeyi başarmış ve güvenlik alanında Avrupa Birliği ile Batılı ortaklarıyla iş birliğini güçlendirmiştir. Belirsizliklerin ve jeopolitik dalgalanmaların hâkim olduğu bir bölgede, bu dayanıklılık kapasitesi Moldova devletinin son yıllardaki en önemli başarılarından biri olarak öne çıkmaktadır.

Demokratik dayanıklılığın sınavı

Moldova Cumhuriyeti’nin demokratik dayanıklılığı açısından en önemli sınavlarından biri, 2024–2025 dönemindeki seçim süreci olmuştur.

Avrupa entegrasyonuna ilişkin anayasa referandumu ile Ekim 2024’te gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri, yoğun dezenformasyon kampanyalarının ve firari oligark Ilan Șor ile bağlantılı ağlar aracılığıyla oy satın alma iddialarının gölgesinde, son derece gergin bir atmosferde gerçekleşmiştir.

Benzer olgular 2025 parlamento seçimleri sırasında da gözlemlenmiştir. Uluslararası seçim gözlem misyonları, dış müdahale girişimlerine, siber saldırılara ve koordineli bilgi manipülasyonu operasyonlarına dikkat çekmiştir. Buna rağmen gözlemcilerin vardığı sonuç nettir: devlet kurumları seçim sürecini demokratik standartlara uygun şekilde yönetmeyi başarmıştır.

Elbette kırılganlıklar tamamen ortadan kalkmış değildir. Ancak son yılların deneyimi, Moldova kurumlarının dış baskılara karşı bugün geçmişe kıyasla çok daha hazırlıklı olduğunu göstermektedir. Bu durum, ülkenin demokratik olgunlaşma sürecinin önemli göstergelerinden biri olarak değerlendirilmektedir.

Gagavuzya: Türk kökenli kimlik ve jeopolitik kırılganlık

Moldova Cumhuriyeti’nin geleceğine ilişkin en hassas meselelerden biri, Gagavuz Özerk Bölgesi’nin durumudur. Ülkenin güneyinde yaşayan, Ortodoks Hristiyan inancına sahip Türk kökenli bir halk olan Gagavuzlar, Moldova ile Türkiye arasında doğal bir köprü oluşturmaktadır. Son otuz yılda Ankara, bölgede eğitim, kültür ve ekonomi alanlarında çok sayıda projeye sürekli destek vererek yerel altyapının modernizasyonuna katkıda bulunmuş, aynı zamanda Gagavuz toplumu ile Türkiye arasındaki ilişkilerin güçlenmesini sağlamıştır.

Ancak buna paralel olarak Moskova, Kişinev üzerinde siyasi baskı kurmak amacıyla bölgedeki yerel kırılganlıklardan sürekli yararlanmaya çalışmıştır. Rus medya etkisi, ekonomik bağımlılıklar ve bazı yerel siyasi liderlere verilen destek, Avrupa entegrasyonuna yönelik şüpheciliği beslemiş ve siyasi kutuplaşmayı derinleştirmiştir.

Bu bağlamda, Gagavuz Özerk Bölgesi Başkanı Yevgeniya Guțul vakası dikkat çekici bir örnek oluşturmaktadır. Özerk bölgenin lideri, Moskova ve Ilan Șor ile bağlantılı siyasi ağlarla doğrudan ilişkiler geliştirmiş, daha sonra ise Moldova mahkemeleri tarafından siyasi oluşumların yasa dışı finansmanına ilişkin suçlardan hüküm giymiştir. Hukuki boyutunun ötesinde bu dava, Rusya’nın bölgede sürdürdüğü siyasi ve mali etkinin boyutlarını gözler önüne sermiştir.

Temel sorun, bu etkinin yalnızca Komrat ile Kişinev arasındaki ilişkileri etkilemekle sınırlı olmamasıdır. Aynı zamanda Gagavuz toplumu ile Türkiye arasındaki daha derin bir iş birliği potansiyelini de kısıtlamaktadır. Birçok durumda Türk kökenli kültürel ve dilsel kimlik, bölgenin kalkınmasına değil, dış aktörlerin çıkarlarına hizmet eden siyasi amaçlar doğrultusunda araçsallaştırılmaktadır.

Bu nedenle, bölgesel iş birliği ve Türk dünyası ile Avrupa arasında bir bağlantı modeli oluşturabilecek bir topluluk, daha geniş çaplı bir jeopolitik rekabetin aracı hâline gelme riskiyle karşı karşıya bulunmaktadır.

Bağımsızlığının 35. yılında Moldova Cumhuriyeti, artık 1990’lı yılların kırılgan ve kararsız devleti değildir. Kırılganlıklar varlığını sürdürse de ülkenin stratejik yönelimi bugün her zamankinden daha nettir. Avrupa entegrasyonu güçlü bir kurumsal destekten yararlanırken, Batılı ve bölgesel ortaklarla iş birliği de önemli ölçüde derinleşmiştir.

Ülkenin geleceği; reformları sürdürme, Avrupa yönelimli toplumsal ve siyasi uzlaşıyı koruma ve tüm etnik ve kültürel topluluklarını ortak bir kalkınma projesi etrafında birleştirme kapasitesine bağlı olacaktır.

Türkiye açısından Moldova Cumhuriyeti’nin istikrarını, refahını ve toprak bütünlüğünü desteklemek yalnızca önemli bir ortağa yapılan bir yatırım anlamına gelmemektedir. Günümüzün bölgesel koşullarında bu destek, aynı zamanda Karadeniz havzasının tamamının güvenliğine ve istikrarına doğrudan bir katkı niteliği taşımaktadır.

Bağımsızlığının 35. yılında, “Moldova, Quo vadis?” sorusunun yanıtı ülkenin yakın tarihindeki herhangi bir dönemden daha net görünmektedir. Bugün Moldova’nın stratejik yönü Avrupa’ya dönüktür. Ancak ülkenin başarısı, bu yönelimi kendi kültürel çeşitliliğini koruyarak ve Doğu ile Batı arasında bir köprü olma özelliğini sürdürerek gerçekleştirebilmesine bağlı olacaktır.


(*) Quo vadis, Latince “Nereye gidiyorsun?” anlamına gelen bir soru ifadesidir. Günümüzde genellikle bir kişinin, kurumun veya toplumun izlediği yolun gidişatını ve gelecekte varacağı yeri sorgulamak amacıyla mecazi bir ifade olarak kullanılır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5

Avatar photo

Yayınlanma

Yeni kabuğa uygun strateji senaryoları

Öte yandan İran’ın, uzlaşmacı kanat bunu ne çok istiyor olursa olsun, zenginleştirilmiş uranyumu egemenlik alanı dışına çıkarması gerçekçi görünmüyor. Tersine, bu gerekçeyle çeşitli biçimlerde saldırının devam etmesi halinde, halihazırda yüzde 60 olan uranyum zenginleştirme oranını yüzde 90’a çıkartması gayet mümkün. İran parlamentosu güvenlik komisyonu başkanı İbrahim Rezai, 12 Mayıs’ta gayet sarih şekilde, ABD’nin İran’a tekrar saldırması halinde bu amaçla bir parlamento oturumu yapacaklarını söylemişti. 24 Mayıs’ta da, Reuters’e göre bu defa Mücteba Hamaney’in askeri danışmanı Muhsin Rezai şöyle dedi: “Bu eğilimin sürmesi halinde İran’ın stratejik ve mücbir seçeneklerinden biri, karşı taraf için ağır sonuçlar doğuracak olan, NPT’den çıkmaktır.”

Bu durumda ne olacak?

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4

Birinci senaryo. Büyük ve yıkıcı bir saldırı. Sadece İran yönetiminin değil artık konsolide olmuş İran halkının da direncini kırmak için böyle bir saldırının çok büyük, çok yıkıcı ve neredeyse anlık olması gerekli. Eğer yeterince büyük, yeterince yıkıcı ve yeterince anlık olmazsa arkasından gelecek misillemeler ABD’nin Körfez’deki mevcut askeri varlığını ve herhalde Tel Aviv’i de büyük ölçüde yok edebilir. Bu kapsamda bir saldırı bir veya bir dizi taktik ve hatta stratejik nükleer silah kullanmayı içerir. ABD yönetiminin mesihçi ideolojik manyaklığı bunu tamamen ihtimal dışı bırakmıyor; ancak hem böyle bir saldırının ardı sıra oluşacak bulutların komşu ülkelerden başka (onların önemi yok) İsrail’e kadar da ulaşacak olması, hem de ABD ordusunun bunu engellemek için ciddi bir direnç göstereceği ve muhtemelen engelleyeceği kabul edilebilir. Dolayısıyla, bu şimdilik çok küçük bir ihtimal.

İkinci senaryo. Yaklaşan ve pek ümit vaat etmeyen Senato seçimlerinde Hollywood çıkarmasıyla fotoğraf çektirme girişiminde bulunabilirler. Ama filmini çekmek için yeterli süre yok, dolayısıyla başarılı bir fotoğraf verilse bile beklenen siyasi etki çok zayıf olur. Dahası, böyle bir girişimin yeni bir Isfahan faciasıyla sonuçlanması riski de çok büyük.

Üçüncü senaryo. Savaşın ilk iki ayındaki tempoyla devam etmek. En olmayacak senaryo bu, çünkü (her ne kadar finans, gübre, kimyasal, enerji kaynakları yoluyla Avrupalı şeyleri sömürgeleştirme yolunda hatırı sayılır bir ivme sağlıyorsa da) savaş sanayisi bu tempoyu kaldıramıyor, ayrıca ABD her şeye rağmen emperyalist bloktaki belki de tek gerçek demokrasidir ve Senato seçimlerini geçirmek zorunda. Ayrıca çok açık ki doğrudan saldırganlığın devamı halinde İran da misillemelerden geri durmayacaktır, hatta (20 Mayıs’ta Fars’ın Devrim muhafızlarına atıfla yazdığı gibi) savaşı “bölge sınırlarının dışına taşıması” da imkansız değildir.

Dördüncü senaryo. Ablukanın sürmesi. Eğer çatışmayı ABD’nin tek başına veya asli kuvvet olarak sürdürmesine karar verilirse ilk bakışta en az maliyetli senaryo bu, üstelik de çok kârlı; ama zafer getirmiyor ve İran’da uzlaşmacıların iktidardaki gerilemesi ölçüsünde ABD’ye bedeli kaçınılmaz olarak artacak. Abluka İran gemilerine saldırılara, bu saldırılar da İran’ın misillemelerine yol açacak ve Amerikan yönetimi için seçimler öncesi en kaşıntı verici sahneler yeniden yaşanacak, üstelik çatışmanın istikametini tayin etme imkanı şimdi İran’ın elinde olacağı için abluka yüzünden doğacak çatışmaların siyasi sonuçları da daha ağır hissedilecek.

Beşinci senaryo. İran’a karşı zafer kazanamamış olsa bile İran’ın sorunlarını beşinci kol ve vekil veya doğrudan dış saldırganlıklar yoluyla derinleştirmek. Başka deyişle, kabuk değiştirmiş siyasi hedefi zamana yayarken “kestaneleri ateşten alma” işini düşük veya alçak yoğunluklu ama az çok sürekli çatışmalar yoluyla başkalarına havale etmek.

Beşinci senaryoya az sonra tekrar döneceğim. Ancak bütün bu senaryolar içinde İsrail faktörünü gözden kaçırmamak gerek. Epstein koalisyonu İran’ın altyapısını yok ederken İran da amiyane deyişle armut toplamadı; İsrail’e çok ağır bir zarar verdi. İran’ın zararını biliyoruz ama İsrail’inkini bilmiyoruz; çünkü, malum, İran “diktatörlük”, İsrail ise “bölgedeki tek demokrasi”.

Doğrusu, faşist Netanyahu ve avanesinin, İsrail siyasetini daha ne kadar domine edebileceğini bilmiyorum. Savaş İran’dakiyle karşılaştırılınca çok daha zayıfsa bile İsrail toplumunda yeni bir militarist konsolidasyon yaratmış görünüyor; ancak iç siyasetteki gerilimler, şimdi cumhurbaşkanında Herzog’un önünde duran yolsuzluk dosyası üzerinden bu faşist başbakana siyasi baskı imkanını artırıyor.

Bu meseleyi hatırlamak yerinde olacaktır. Kasım ayında ABD başkanı Herzog’a bir mektupla başvuruda bulunup faşist başbakanı “affetmesini” istedi. Herzog buna, mevzuat gereği önce af başvurusunun sunulması gerektiği cevabını verdi. Bunun üzerine Netanyahu, Herzog’a bu dilekçeyi yazdı. Herzog ise dilekçeyi işleme koymayı erteledikçe erteledi (ve bu kuşkusuz Netanyahu’nun boynuna yular takma çabasıydı); 26 Nisan’da ise açıkça, dilekçeyi işleme koymayacağını bildirdi, çünkü Netanyahu önce savcılıkla anlaşma çalışmalıydı, ancak bu yol tükendikten sonra af başvurusu görüşülebilirdi (ve bu da Netanyahu’nun boynuna geçen yuları sıkma çabasıydı).

Faşist başbakan ve avanesi, on yıllardır pekiştirdikleri ideolojik atmosferin de etkisiyle bu güçlükten de sıyrılabilirler, yeni bir savaş için tetiğe basabilirler (nitekim Axios’un birkaç günde bir “İsrail endişeli” haberleri yapması boşuna değil); ama eğer İsrail’de yeni bir savaşın risklerini ölçüp tartan az çok özerk bir yüksek bürokrasi varsa herhalde bundan kaçınacaklardır. ABD’yi kışkırtırken Tel Aviv’de rahat oturmanın mümkün olmadığı da ortaya çıktığına göre, eğer İsrail’de iktidarın bütün bileşenleri İran’a karşı saldırganlığın devamından yanalarsa, Netanyahu tersine ısrar etse bile beşinci senaryoyla yetinmeleri gerekebilir.[1] 

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 3

Beşinci senaryo

Başkasının eliyle savaş gayet hoş bir seçenek; ancak bütün mesele bu başkasının kim olacağında düğümleniyor. Her ne kadar 16 Mayıs gibi geç bir tarihte bile The Telegraph’a göre ABD yönetiminin BAE’den İran’a karşı savaşta aktif katılım ve Lavan adasını ele geçirmesini istediğine bakılırsa bu konuda yoklamalar devam ediyor, ama bu rolün Körfez monarşilerine düşmesi pek ihtimal dairesinde değil. 40 yıldır savaşın her biçiminde uzmanlaşmış olan İran silahlı kuvvetleri bu kırılgan cüceleri kolaylıkla enterne eder. Kaldı ki bu ülkeler ancak Epstein koalisyonunda tali, büyük ölçüde lojistik müttefikler olarak kalırlar; bu da üçüncü, en olmayacak senaryonun tekrarı anlamına gelir.

Beşinci senaryo bu çerçevede, ABD’nin siyasi açıdan başrol oynamaya devam ederken askeri açıdan tali rol oynaması üzerine kurulur. Yani hem askeri hem siyasi güçlerin sevk ve idaresi ABD tarafından yapılır, ancak ABD kuvvetleri çatışmaya ancak geçici ve sınırlı seviyede (zaman zaman birkaç gemiye el konulması, birkaç seyir füzesi fırlatılması) girer. Bu durumda NATO’nun çatışmaya az çok doğrudan ama sınırlı girmesi de beklenebilir. Bloomberg’in 19 Mayıs’ta, İran eğer temmuz başına kadar Hürmüz üzerindeki “ablukasını” kaldırmazsa NATO’nun “seyrüsefer güvenliğinin sağlanmasına” katılabileceğini yazması, Brüksel’de bu meselenin görüşüldüğünü ve en azından yaklaşım birliğine varıldığına yorulmalı.

Her ne kadar görünüşte kıt zekalı bir kamera manyağını andırsa da Beyaz Saray sözcüsü Anna Kelly’nin 27 Mayıs’ta Semafor’a verdiği mülakat bu açıdan önemli. Kelly, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün, Mısır, Pakistan ve Türkiye’nin de İbrahim anlaşmalarına katılmalarının, İran’la olası bir anlaşmanın ön şartlarından olabileceğini söyledi; başka deyişle, eğer İran karşıtı bölgesel cephe genişletilirse (veya pekiştirilirse) bu durumda ABD’nin anlaşması daha kolay olur; ama bölgesel cephe zaten saldırganlığın süreğenleşmesidir.

Eğer öyleyse beşinci senaryo İran’a karşı görece düşük yoğunluklu bölgesel bir savaş ihtimalini dışarıda bırakmıyor demektir. Ancak bu senaryonun temel bileşenleri başka yerde.

Birincisi, Belucistan ve Türkiye (Irak sınırında İran’la ilişkilerini bozmaya niyeti olmayan KYB’nin sıkı kontrolü dikkate alınırsa bu bölge daha küçük ihtimal) üzerinden sızmalarla İran kuvvetlerinin dikkatinin dış saldırganlıktan iç istikrarsızlığa çevrilmesidir. Bunun başarılı olması gerekmez, hatta başarısız ama sürekli bir istikrarsızlık daha çok tercih edilir, çünkü böylece kuvvet, enerji ve iradenin erimesi beklenir. İkincisi, bunlara zaman zaman eşlik edecek, İran’ın misillemelerini göze alan kontrollü füze saldırılarıdır. Üçüncüsü, bir kuzey cephesi açılmasıdır.

Kuzeyden, malum, bu iş için sadece iki seçenek var: Ermenistan ve Azerbaycan. 23 Nisan’da Trump’ın kendi sosyal medya şirketinden yayınlandıktan sonra silindiği iddia edilen sözüm ona Trump’ın Paşinyan’dan İran’a karşı saldırılar için onay aldığını söylediği esrarengiz tweet gerçek değilse bile (Ermenistan hükümeti kısa süre içinde yalanladı) böyle bir sahte görseli üretenler her kimse, herhalde Ermenistan’ın bir potansiyel tehdit oluşturulabileceğini düşünüyor ve, ya bunu teşvik ya da gerçekleşmeden baltalama amacı güdüyorlardı. Her iki durumda da hiç haksız sayılmazlar — Ermenistan hükümetinin “Trump barış yolu” iştahı ve ucuz efelenmelerle süslediği Avrasya Ekonomik Birliği’nden çıkıp AB’ye girme hayalleri (Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olacağı kesin hayaller) orada sağlam bir işbirlikçi damar olduğunu gösteriyor.

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 2

İkinci seçenek, Azerbaycan’dır.

“Uçurumun eşiğinde” üçüncü bölümü yazarken Azerbaycan’ın İran’a karşı olası bir saldırganlık içinde yer alma ihtimalini etraflıca değerlendirmiş, böyle bir saldırganlığın Şuşa beyannamesi yüzünden Türkiye için de sonuçlar doğurabileceğini vurgulamış ve şöyle demiştim: “Büyük Azerbaycan hayali, hiçbir tarihi temeli olmamaktan başka, bugünün dünyasında toy bir romantizm olmak şöyle dursun ancak eskilerin deyimiyle resm-i necis olabilir.”

Böyle bir tehlikenin önündeki tek iç engel, şimdilik, Aliyev rejiminin pragmatizmidir. Doğrusu ihtirasları ve hırsı bu kadar yüksek bir rejimi, ona içkin pragmatizmin bile ne kadar sınırlayabileceğinden emin değilim. Dolayısıyla, eğer Aliyev rejimini dizginleyecek bir şey varsa bu dışarıda aranmalıdır.

Normal şartlarda olası dış engellerin başında Rusya geliyordu. Ancak onun da bu kapasitesi en azından ikinci Karabağ savaşının ardından, 2021’den bu yana büyük ölçüde zayıfladı; geçen yılki diaspora olaylarının ve Azerbaycan’ın gözaltı ve tutuklamalarla misillemelerinin ardından neredeyse tamamen kaybetti. Müdahale imkanlarındaki bu daralmanın, Rusya karşıtı oryantasyonunu her geçen gün pekiştiren Azerbaycan yönetimindeki son pragmatist aklıselim kırıntılarını da silip süpürmesi benim için hiç şaşırtıcı olmaz.

Bu durumda Azerbaycan’ı dizginleyebilecek tek güç belki de Çin’dir.

Bu yazı dizisinin ilk bölümünde Çin’in İran’a sunabileceği en ciddi (belki de tek) desteğin, son bölümde ele alacağım 5’inci senaryo kapsamında olabileceğini yazmıştım. Şimdi oraya gelmiş bulunuyoruz.

Svobodnaya Pressa, Rusya Federasyonu Komünist Partisi’ne yakın bir yayın organıdır. 17 Mayıs’ta burada, müstear isim olduğu çok açık bir “Aleks Ksendz” imzasıyla şu başlığı taşıyan bir yazı yayınlandı: “Baku uçurumun kıyısında: İran’la savaş Azerbaycan’ın sonu olur”. Yazının gerçek sahibi belirsiz; belki Komintern dönemi alışkanlığıyla Rusça müstear isim kullanan Çinli bir siyasetçidir; her halükarda yayının Komünist Partisi’yle ilişkisi, İran değil ama Çin merkezli bir görüş olduğunu düşündürüyor.

Yazının spotunda şöyle deniyor: “Rusya ve Çin, İran konusunda tutumlarını belirlediler; Aliyev’den tek istenen, ölümcül bir hata yapmaması.” Yazı, benim de “Uçurumun eşiğinde” önemle vurguladığım, mart ayı başında Nahçıvan’a yapılan dron provokasyonunu hatırlatıyor ve Azerbaycan yönetiminin bu sırada “herhangi bir bahaneyle savaşa girmek için büyük bir kararlılık gösterdiğini”, ancak İran yönetiminin ateşi söndüremese bile yayılmasını engellemek için “muazzam diplomatik kaynakları seferber ettiğini” ve bu “asgari programa” erişmeyi şimdilik başardığını söylüyor. Yazıya göre İran parlamentosunda “kuzeybatıdan, yani Azerbaycan-Türkiye tandeminden” gelebilecek olası bir saldırı riskinin üstü örtülmeden tartışılmakta olduğu vurgulanıyor. “İkinci cephenin ortaya çıkmasından en çok faydalanacak olan, bu çatışmaya bataklığa saplanır gibi saplanmış durumdaki ABD, ateşe benzin döküyor.” Yazara göre ABD “her iki ülke için de baş belası olan” Ermenistan’la ilgili vaatlerde bulunuyor. Ancak Azerbaycan yöneticileri kuşkudalar, “Amerikan vaatleri ile Çin parası arasında bir tercih yapmak zorundalar” ve bu para, Azerbaycan’da da büyük yatırımlarda bulunuyor. Oysa: “Çinli şirketler savaş bölgelerinde çalışmaktan hoşlanmaz; siyasetçiler de başkalarının savaşları yüzünden milyarlarca dolarlık sözleşmeleri kaybetmek istemez.” Yazı, bundan başka, Rusya ve İran arasında bu yılın başında imzalanan 55 milyar metreküp taşıma kapasiteli doğalgaz boru hattının da Azerbaycan yönetimini cezbetmesi gerektiğini, ikinci cephe açılırsa bu bedavadan transit gelirinin elinden kayacağını ve bu sayede “bölgesel nüfuzunu güçlendirme fırsatını” kaçıracağını hatırlatıyor.

Bu yazı dizisini daha da uzatmak pahasına, Svobodnaya Pressa’nın makalesinden şu satırları da aktarmak gerek:

“Eğer Azerbaycan askerleri Kuzey İran dağlarında yakıtsız ve mühimmatsız şekilde, İran toprakları üzerinden geçen tüm yolların kapanması nedeniyle lojistik destekten yoksun kalmış olarak tuzağa düşerlerse; Tahran’ın nüfuz ağlarına sahip olduğu İran’daki Azerbaycanlılarla çatışmalar başlarsa; Amerikan birlikleri Zagros Dağları’nın tozlu geçitlerinde yürümek yerine Basra körfezindeki uçak gemilerinde dolaşmaya devam edecektir. … Baku’nun önünde hem mecazi hem de gerçek anlamda tek bir adım kalmıştır… Ya Çin ve Rusya ile güvenin yeniden tesis edilmesini sağlayacak ya da Azerbaycan ekonomisini ve siyasi istikrarını dibi görünmeyen bir uçuruma sürükleyecektir. Üçüncü bir yol yoktur. Bulabildiği her şeyden fayda sağlamayı en iyi öğrenmiş ülke olan Çin için İran, petrol, doğalgaz, tedarik güvenliği ve milyarlarca dolarlık yatırımlar anlamına gelmektedir. Diplomatik stratejisini karşılıklı sadakat ilkesine dayandıran Rusya için ise Azerbaycan önemli bir ortaktır; ancak güvenilirliğini kanıtlamış bir müttefik olan İran’la ilişkilerini feda edecek kadar önemli değildir.”

Onurlu bir halkın geleceği

İran’a geri dönelim. Her halükarda İran, üstelik yönetimdeki bölünmeye rağmen (veya belki bu sayede demek gerek) milli birliğini güçlendirmeyi, ilk defa kitlelerle arasında gerçek anlamda siyasi bir konsolidasyon kurmayı, böylece Epstein koalisyonunun saldırganlığının karşısına dikilmeyi ve onu, siyasi hedeflerini ve askeri stratejisini gözden geçirip eski ve alışıldık numaralara dönmek zorunda bırakmayı başardı.

Savaş bitmedi, dolayısıyla bir zaferden söz edilemez; direnişteki kayıpların hatırası kuru bir nostalji olarak kalırsa ve İran kendi sosyal ve ekonomik sorunlarını çözemezse bu hatıralar masalsı bir geçmişten farksız hale gelecek, İran devleti koşar adım yeniden sömürgeleşme sürecine girecek. Bunu durdurup sorunlarını çözmeyi başarmak mümkün mü, bilmiyorum; ama bu güçlü ve dirençli halkın onurlu varlığını koruması belki de sadece buna bağlıdır.

[1] Bu yazı artık tamamlandıktan sonra, 2 Haziran’da, ABD’nin narsist ve başkanının İsrail’in faşist başbakanıyla telefon görüşmesinde Lübnan’a İsrail saldırılarının devam etmesinden ötürü ağzına geleni söylediği haberleri düştü. The Telegraph’tan çevirmeden aktarıyorum: “You’re f***ing crazy. You’d be in prison if it weren’t for me… I’m saving your ass. Everybody hates you now. Everybody hates Israel because of this.” “I’m ****. What the f*** are you doing?”

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 1

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English