Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Gazze; Suudi Arabistan ve İran normalleşmesini test ediyor

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, Gazze savaşıyla gerilimim arttığı ve her an sıcak bir çatışma yaşanma ihtimalinin bulunduğu bölgede, ilişkilerini yakın zamanda normalleştiren Suudi Arabistan ve İran’ın karşılaştığı ve karşılaşma ihtimali bulunan zorluklara odaklanıyor. Makaleye göre “İran ve Suudi Arabistan’ın mevcut motivasyonları ve hedefleri, İsrail’in Gazze’ye açtığı savaşın -en azından kısa vadede- aralarındaki yumuşamayı bozma ihtimalinin düşük olduğunu gösteriyor.” Ancak öngörülemeyen bölgesel dinamikler veya dış faktörler bu durumu tersine çevirebilir:

***

Suudi-İran Paktı Gazze Savaşına Nasıl Dayanıyor?

Gazze savaşı, Suudi Arabistan ve İran arasındaki yumuşamanın stratejik fayda ve dayanıklılığını ortaya koydu. Ancak bunun uzun vadede sürdürülebilirliği, öngörülemeyen bölgesel dinamiklere veya diğer dış faktörlere bağlı olabilir.

Ali Bakır ve Aziz Alghashian

Suudi Arabistan ve İran on yıllardır mezhepsel ve ideolojik farklılıkların yanı sıra jeopolitik çekişmelerin de körüklediği bölgesel çatışmaların karşıt uçlarında yer aldı. Bölgesel ve küresel güçlerin müdahalesi bu rekabeti daha da karmaşık hale getirdi. Ancak Mart 2023’te Riyad ve Tahran, Çin’in arabuluculuğunda ilişkilerin normalleştirilmesine yönelik anlaşma imzaladıklarını duyurarak diplomatik ilişkilerdeki yedi yıllık kopukluğun ve önceki on yıllarda uzun aralıklarla artan gerilimin ardından ilişkilerini iyileştirmeyi amaçlayan önemli bir değişime işaret ettiler.

Yeni bölgesel düzeni kucaklama

Başlangıçta Irak ve Umman tarafından kolaylaştırılan anlaşma, Çin’in Orta Doğu’daki en büyük iki aktör arasındaki anlaşmaya nezaret ettiğine tanık olan ABD ve Avrupalı güçler için sürpriz oldu. Dahası, İran’ı tecrit etme ve Tahran’la nükleer programı konusunda bir çatışma beklentisiyle Suudi Arabistan ile ilişkileri normalleştirme çabalarını sürdüren İsrail’in hesaplarını da zorlaştırdı. Suudi-İran normalleşmesi, Suudi Arabistan’ın İsrail ile normalleşme hesaplarında İran ile çatışmanın ana etken olduğu fikrine de meydan okudu. Hem Riyad hem de Tahran’ın bir yumuşama anlaşmasına varmak ve karşılıklı düşmanlığı azaltmak için zorlayıcı iç, bölgesel ve uluslararası nedenleri ve itici güçleri vardı.

Her iki ülke de Orta Doğu ve Güney Asya’da – Yemen ve Suriye’den Irak, Lübnan ve Pakistan’a kadar – büyük insani acılara ve maddi kayıplara yol açan vekalet çatışmaları ve rekabet ağına gömülmüş durumda. Her iki ülke de ekonomik zorluklarla boğuşuyor. Dahası, her iki ülke de ABD’nin Orta Doğu’ya yönelik politikasında, Başkan Joe Biden yönetiminin başta Çin ve Rusya olmak üzere diğer bölgelere ve sorunlara daha fazla önem vermesiyle birlikte gelen değişikliği gördü ve bu da her iki ülkenin birbirine yaklaşması için fırsat yarattı.

İran ve Suudi Arabistan, birbirlerinin güvenlik kaygılarına ve ekonomik hedeflerine saygı göstermeyi taahhüt ederek aralarındaki krizi yatıştırmak için zemin hazırladılar ve çatışma ve şiddeti önlemeyi ya da en azından hafifletmeyi amaçladılar. Ayrıca ticaret, yatırım ve kültürel etkileşimleri canlandırarak ekonomilerini güçlendirmeyi ve gelir akışlarını çeşitlendirmeyi hedeflediler. Ve yaptıkları anlaşmayı Çin’de duyurarak, küresel sahnedeki yeni çok kutuplu gerçekliği benimsediklerinin sinyalini verdiler ki bu da kendilerine ekonomik fayda ve bölgesel istikrarın artırılması gibi önemli avantajlar sağlayabilir. Riyad ve Tahran diyalog ve işbirliği yoluyla dış güçlere olan bağımlılıklarını azaltma ve bölgesel hakimiyet ve özerkliklerini güçlendirme arzusunu somutlaştırdılar. Dahası, on yıllık bir iç ve bölgesel çalkantıdan çıkmakta olan bir bölge için bürokrasinin güçlendirilmesindeki stratejik rollerinin farkına varmış görünüyorlar.

Yumuşama öncelikle hem Riyad hem de Tahran tarafından karşılıklı çıkarların pragmatik bir şekilde kabul edilmesinden kaynaklanıyor. Veliaht Prens Muhammed bin Selman yönetimindeki Suudi Arabistan, bir dönüşümden geçiyor ve Vizyon 2030’un bir parçası olarak iddialı mega projeleri hayata geçirerek bölgesel karışıklıklardan ulusal kalkınmaya doğru stratejik bir geçiş yapıyor. İran’la yumuşama, Suudilerin iç ekonomik zorluklar ile dış güvenlik tehditleri arasında çok fazla sıkışıp kalmaktan kaçınma çabasına işaret ediyor.

Buna karşılık, ekonomik çöküşün hızlanması, iç huzursuzluk ve nükleer programıyla ilgili dış güvenlik tehditleri ve uluslararası baskılar nedeniyle İran, muhtemelen yumuşamayı ABD ve İsrail ile olası çatışmalara karşı bir tampon olarak gördü. Tüm cephelerde savaşamayacağının farkında olan Tahran, Suudi Arabistan ile yaptığı anlaşma ile Körfez Arap ülkeleriyle rekabeti azaltarak Körfez’deki konumunu güvence altına aldı. Böylece Tahran, ABD ve İsrail’den kaynaklanan tehditlere odaklanabilecekti. Suudi Arabistan ve İran arasındaki bu uyum, uzun süredir devam eden çatışmaları çözümsüz bıraksa da mümkün olan her yerde yumuşamaya öncelik vermenin karşılıklı avantajlarına işaret ediyor.

Eylül 2023’te, 7 Ekim Hamas saldırılarından hemen önce, İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emirabdullahiyan Suudi mevkidaşı Faysal bin Ferhan ile Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun oturum aralarında bir araya geldi. Bakanlar ticaret, enerji, güvenlik ve kültür dahil çeşitli alanlarda işbirliğini geliştirme konusunda mutabık kaldılar. Gazze savaşı Riyad ve Tahran arasındaki yumuşamanın akıbeti konusunda soru işaretleri yarattı. Ancak çatışmaların başlamasından bu yana Suudi ve İranlı üst düzey diplomatların sırasıyla Ekim ve Aralık aylarında Cidde ve Cenevre’de olmak üzere en az iki kez bir araya gelmiş olması bu yumuşamanın devam ettiğini gösteriyor.

Gazze savaşı ve Suudi-İran ilişkilerinde yeni fırsatlar

Kasım 2023’te İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi, Riyad’da düzenlenen İslam İşbirliği Teşkilatı zirvesine davet edildi. Bu ziyaret, diplomatik ilişkilerin yeniden tesis edilmesinden bu yana bir İran devlet başkanının Suudi Arabistan’a yaptığı ilk ziyaretti. Zirve, Suudi-İran ilişkilerinin bu yeni dönemi için bir sınav teşkil eden ama aynı zamanda fırsatlar da sunan Gazze’deki çatışmaya odaklandı.

İran açısından savaş, İsrail’in caydırıcılık kabiliyetine ilişkin uzun süredir var olan algıları önemli ölçüde zayıflatmakla kalmadı, aynı zamanda Tahran ve vekillerine Suriye, Irak, Lübnan ve Yemen’deki çatışmalarda oynadıkları kötü rolü aklama ve kendilerini yeniden “direniş ekseni” olarak gösterme imkanı vererek bölge ve ötesindeki nüfuzlarını artırdı. En önemlisi de bu çatışma İran’a, bir sonraki ABD başkanlık seçimlerinde eski Başkan Donald J. Trump’ın Biden’a karşı kazanması halinde İran’ın nükleer programı konusunda olası bir çatışma beklentisiyle İsrail ve ABD’ye karşı vekillerinin kolektif ve koordineli eylemlerinin hazırlığını ve etkinliğini test etmek için eşsiz bir fırsat sağladı.

Bu arada Gazze savaşı Riyad’a bölgedeki etkinliğini göstermek için bir fırsat sundu. Suudi Arabistan hava sahasının ve topraklarının herhangi bir askeri aktör tarafından kullanılmasını reddederek İran’a, kendisine yönelik herhangi bir saldırı planının parçası olmadığı sinyalini verdi. Aynı şekilde Suudi Arabistan Husi insansız hava araçlarını engelleyerek diğer aktörlere kendisini savunmaktan geri durmayacağını hatırlattı.

Her iki ülke de endişeli olmakla birlikte çatışmanın daha geniş çaplı bir bölgesel savaşa dönüşmesini ya da savaşa doğrudan müdahil olmayı arzu etmiyor. Suudi Arabistan İran’ın Gazze savaşında fırsatçı davrandığını ve Yemen, Suriye ve Irak’taki İran yanlısı milis ağlarını kullandığını biliyor. Riyad, İran’ın bölgesel vekillerinin ABD ve İsrail karşıtı eylemlerinden kendine pay çıkarma, baskı arttığında ise bu eylemlerle arasına mesafe koyma eğiliminin farkında. Ancak Riyad bu duruma uyum sağlamış görünüyor ve hedef alınmadığı ve bölgesel istikrar önemli ölçüde zarar görmediği sürece İran’ın bu fırsatçılığını idare ediyor. France 24’e verdiği röportajda Faysal bin Ferhan’a İran’ın bu retorik fırsatçılığı sorulduğunda Suudi Dışişleri Bakanı, İranlı mevkidaşlarıyla yaptığı görüşmelere dayanarak “İranlıların daha geniş çaplı bir savaş istediğine inanmıyorum” dedi. Suudi Arabistan’ın Husilerin deniz tehditlerine karşı ABD öncülüğünde oluşturulan Kızıldeniz görev gücüne katılmayı reddetmesi dikkat çekti. Riyad gerilimi tırmandırmayarak stratejik pragmatizm sergiliyor, iç önceliklerine odaklanmak ve gereksiz bölgesel çatışmalardan kaçınmak gibi daha geniş hedefleriyle uyumlu hareket ediyor.

Buna ek, savaş Suudi Arabistan’a İsrail üzerinde bir koz verdi. İsrail Gazze’de net bir çıkış stratejisi olmayan bir bataklığa saplanmış durumda. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Arap ülkeleryle, özellikle de Suudi Arabistan’la Gazze’de savaş sonrası yeniden inşayı koordine etmeyi ve yardım sağlamayı tartışmayı umuyordu. Ancak Riyad’ın savaş sonrası Gazze operasyonunu iki devletli çözüme yönelik geri dönüşü olmayan adımlar içeren somut bir barış sürecine bağlaması, ABD ve İsrail ile ilişkilerinde elini güçlendiriyor. Dahası, İsrail hükümeti iki devletli bir çözüm ihtimalini reddettiği için Suudi Arabistan İsrail ile normalleşmeyi ancak belirli tavizler karşılığında masada tutarak söylemi değiştirdi ve İsrail’in barış anlaşmasını engellemekten sorumlu aktör olarak görülmesine katkıda bulundu.

İsrail ve ABD’nin bölgede geniş çaplı bir popülarite kaybına uğramasıyla birlikte, Suudi Arabistan’ın herhangi bir anlaşmaya katılması için önemli teşvikler sunmaları gerekecek. Muhammed bin Selman işbirliği karşılığında ABD ve İsrail’den önemli tavizler koparabilecek güçlü bir konumda ve bu kozdan vazgeçmek için acele etmiyor. Suudi Arabistan, ABD ve İsrail İran’la ilgili endişeleri paylaşırken, aynı zamanda Suudi Arabistan ve İran İsrail işgalinin sorunlu ve bölgesel istikrarsızlık kaynağı olduğu algısını paylaşıyor.

Teste dayanmak

Bununla birlikte, Suudi-İran normalleşme anlaşmasını test edecek birçok faktör ve senaryo var; bunların başında da İran’ın vekillerinin ve taşeronlarının gerilimi tırmandırma eğilimi geliyor. İran’ın Husiler gibi gruplar üzerinde bir dereceye kadar etkisi var gibi görünse de bölgedeki yüksek riskli durumlar yanlış hesaplama riskinin de yüksek olduğu anlamına geliyor. Bölgesel iklim ve Gazze’de devam eden savaş göz önüne alındığında, ilgili oyuncuların eylemlerini tahmin etmek zor. Suudi güvenliğini ya da hayati çıkarlarını tehdit eden bir saldırı ya da eylem gerçekleşirse Riyad karşılık vermek ve durumu ölçülü bir şekilde ele almak zorunda kalabilir. Ayrıca Tahran’ın Husiler üzerindeki nüfuzunu daha fazla kullanarak Husilerin Riyad’a yönelik doğrudan tehdidini kontrol altına almasını bekleyecektir. Suudi Arabistan, Tahran’ın yeterince çaba göstermediği ya da Husilerin düşmanca davranışlarını engelleyemediği sonucuna varırsa, tırmanan gerilim Suudi-İran yumuşamasının gücünü test edebilir.

Suudi-İran ilişkilerini test eden bir diğer husus ise yabancı nüfuz. Hem Suudi Arabistan hem de İran, başta ABD, İsrail ve Orta Doğu siyasetinin dinamiklerinde çıkarları olan diğer bölgesel aktörler olmak üzere güçlü müttefik ve düşmanların etkisi altında. Bu aktörlerin eylemleri veya baskıları Suudi-İran ilişkilerinin seyrini önemli ölçüde etkileyebilir.

Bölgesel ve uluslararası komplikasyonlara rağmen, Suudi-İran normalleşmesinin bu testlere dayanması daha olası. Aslında Suudi-İran normalleşmesinin stratejik faydasının boyutunu gösteren de tam olarak bu test senaryoları ve devam eden savaş. Diplomatik kanalların açılması iki ülkenin doğrudan iletişim kurmasını sağlıyor. Bu da her iki devletin de sadece neyin iletildiğini değil, nasıl iletildiğini de kontrol etmesini sağlıyor ki bu da aracılar vasıtasıyla iletişim kurmaktan daha etkili olabilir.

Ayrıca diplomatik ilişkiler her iki devletin, özellikle de Suudi Arabistan’ın gerilimi azaltmaya yönelik ortak çağrılarını daha kolay iletebilmelerine olanak tanıyor çünkü Suudi-İran diplomatik ilişkileri olmasaydı bu tür açıklamaları yapmak çok daha karmaşık olurdu. Elbette sonuçta bu tür diplomatik koordinasyon, yumuşamayı destekleyen iki taraflı stratejik mutabakat için sadece yapı taşlarını temsil ediyor.

Yumuşamanın sürdürülebilirliği İran ve Suudi Arabistan’ın bu yumuşamanın faydasını nasıl gördüğüne bağlı. Şu anda her iki ülke de stratejik hedefleri doğrultusunda anlaşmalarını sürdürmeye istekli görünüyor. Ne Riyad ne de Tahran Gazze’deki çatışmanın tırmanmasını ya da doğrudan müdahil olmayı istiyor. Bu durum, daha geniş hedefleri ve öncelikleriyle uyumlu olduğu için gerilimi azaltma konusundaki kararlılıklarını güçlendiriyor. Bölgesel dinamikler öngörülemez ve beklenmedik bir tırmanış en tehlikeli olasılık olsa da İran ve Suudi Arabistan’ın mevcut motivasyonları ve hedefleri, İsrail’in Gazze’ye açtığı savaşın -en azından kısa vadede- aralarındaki yumuşamayı bozma ihtimalinin düşük olduğunu gösteriyor.

Ortadoğu

Büyükelçi Barrack: Türkiye, hiçbir zaman İsrail ile savaş arayışında olmadı

Yayınlanma

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Ortadoğu Özel Temsilcisi Tom Barrack, yayıncı Mario Nawfal’a bölgedeki son askeri ve diplomatik gelişmeleri değerlendirdi. İsrail’in Suriye’ye yönelik hava saldırılarını ve Türkiye ile yaşanan gerilimi ele alan Barrack, Şam ve Beyrut hatlarındaki müzakere süreçlerinin perde arkasını paylaştı.

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Ortadoğu Özel Temsilcisi Tom Barrack, yayıncı Mario Nawfal’ın programına konuk olarak bölgedeki askeri hareketliliği, diplomatik girişimleri ve doğrudan çatışma risklerini değerlendirdi.

Barrack, Ortadoğu genelindeki gerilimlerin düşürülmesi ve diplomatik kanalların açık tutulması gerektiğini belirtti.

İsrail ile Suriye arasındaki sınır ilişkilerinin tarihsel arka planına değinen Barrack, iki ülke arasındaki temasların her zaman çalkantılı olduğunu hatırlattı. Barrack, 1923, 1949 ve 1974 yıllarındaki sınır mutabakatlarına işaret ederek, “1974 yılındaki mutabakat ve Birleşmiş Milletler Ateşkes Gözlem Gücü misyonu sonrasında, İsrail ile Suriye sınırı arasında zaman içinde üzerinde uzlaşılan çok sayıda sınır çizgisi belirlendi. İsrail o dönemde de sınırlarını koruma ve bu alanlarda ne tür askeri personelin ya da teçhizatın kullanılabileceği konusunda haklı bir endişe taşıyordu. Bu doğrultuda, zaman zaman her iki taraftan 5 kilometrelik alanı da kapsayan 90 kilometrelik bir hat tanımlandı ve tampon bölgenin korunması amacıyla Birleşmiş Milletler Barış Gücü devreye girdi” dedi.

“Suriye yönetimi İsrail’e karşı hasmane bir tutum içinde olmadığını açıkça belirtti”

Şam’da 8 Aralık tarihinde göreve gelen Ahmed eş-Şara liderliğindeki yeni hükümetin ardından İsrail tarafında yeni yapının niteliğine dair soru işaretleri doğduğunu ifade eden Barrack, sürecin 7 Ekim sonrasında daha da hassaslaştığını dile getirdi.

Barrack, “İsrail Başbakanı, sınırlarımızdan gelebilecek agresif veya belirsiz hiçbir saldırı riskini kabul etmeyeceğim açıklamasında bulundu. Suriye ise saldırgan bir tutum sergilemedi. Lübnan’da güney bölgesi ve İran’ın uzantısı olan Hizbullah varlığı nedeniyle durum farklıydı ancak Şam’daki yeni yönetimle böyle bir sorun yaşanmadı. Yeni yönetim, İsrail’e karşı hiçbir şekilde saldırgan veya hasmane olmadıklarını akıllıca ve sağduyuyla ifade etti” şeklinde konuştu.

Suriye tarafının talebi üzerine beş resmi ve birkaç gayriresmi arabuluculuk oturumuna ev sahipliği yaptıklarını aktaran Barrack, “Gazze meselesi sürerken ve Filistin meselesi çözümsüz kalmışken Suriye, tıpkı Suudi Arabistan gibi İbrahim Anlaşmaları müzakerelerine girmekte zorlandı. Ancak sınır hattında gerilimi düşürme anlaşması yapmaya, sınırları barışçıl yöntemlerle denetlemeye ve bu hatlardaki mekanizasyon ile kullanım koşullarını ele almaya istekliydiler. Müzakereler son derece olumlu ilerliyordu” ifadelerini kullandı.

Barrack, 8 Aralık’taki iktidar değişimi sırasında sahada yer alan ve İsrail tarafından disiplinsiz görülen yabancı savaşçı unsurların varlığının güvenlik endişelerini artırdığını söyledi.

Süveyda bölgesindeki Dürzilerin durumunun da hassasiyet yarattığını belirten Barrack, “İsrail’in tutumu daha büyük bir İsrail kurma arayışından kaynaklanmıyordu. Karşılarında nasıl bir yapının olduğunu görmek ve zaman kazanmak istiyorlardı. Bu esnada Suriye tarafı da Kürtlerle ve Suriye Demokratik Güçleri ile uğraşıyordu” dedi.

“General Mazlum Suriye Demokratik Güçleri’nin lağvedildiğini duyurdu”

ABD’nin IŞİD ile mücadele sürecinde Suriye Demokratik Güçleri ile birlikte hareket ettiğini hatırlatan Barrack, Kürt unsurların Şam yönetimine entegrasyon sürecinin başlatıldığını vurguladı.

Barrack, “General Mazlum zorlu bir dönemde bizlere yardımcı oldu. Dün kendisi Suriye Demokratik Güçleri’nin lağvedildiğini ve kuzeydoğudaki yapının askeri açıdan Suriye ordusuna tam entegrasyonunu duyurdu. Siyasi ve eğitimsel boyutlar üzerindeki çalışmalar ise sürüyor” açıklamasını yaptı.

Bölgedeki IŞİD varlığına ve tutukluların durumuna ilişkin kapsamlı veriler paylaşan Barrack, “Suriye genelindeki cezaevlerinde haklarında hiçbir resmi iddianame, dosya veya adli süreç bulunmayan 9 bin 400 IŞİD tutuklusu yer alıyor. 14 yıllık süreçte toplanan bu kişiler herhangi bir stratejik çözüm planı olmaksızın cezaevlerinde tutuldu. Bundan daha vahimi ise Hol ve Roj kamplarında bulunan ve bu tutukluların aileleri olan 75 bin kadın ve çocuktur. Sivil toplum kuruluşları ve Birleşmiş Milletler insani koşulları iyileştirmeye çalışsa da ortada kesin bir çözüm süreci bulunmuyor” dedi.

Türkiye’nin güney sınırındaki güvenlik yapılanmasını da değerlendiren Barrack, Ankara’nın PKK ile 40 yılı aşkın süredir mücadele yürüttüğünü anımsattı.

Barrack, “Kürt savaşçıların IŞİD ile mücadeledeki gücü nedeniyle ABD geçmişte bu yapının bir kısmını YPG olarak adlandırdı ve Suriye Demokratik Güçleri bünyesine katarak ayrı bir yapı kurdu. Türkiye de sınırlarını ve güvenliğini korumak amacıyla kuzeydoğu hattında derinlemesine kontrol noktaları ve askeri üsler kurdu; sınır boyunca binlerce asker konuşlandırdı” diye konuştu.

“İsrail Suriye hava kuvvetlerinin neredeyse tamamını devre dışı bıraktı”

İsrail’in 8 Aralık’taki rejim değişikliğinin hemen ertesinde 9 Aralık tarihinde Suriye’deki askeri hedeflere geniş çaplı hava harekatı düzenlediğini hatırlatan Barrack, “İsrail risk almak istemedi ve Suriye hava kuvvetlerinin neredeyse tamamını vurdu. Geriye yalnızca 14 veya 15 uçak kaldı ve askeri havaalanlarının büyük kısmı kullanılamaz hale geldi. İsrail, İran’a karşı yürüttüğü harekatlarda kendisine engel oluşturabilecek herhangi bir savunma radarı veya saldırı kabiliyeti istemiyor. Suriye hava sahasını İran’ı vurmak için temiz ve açık bir şekilde kullanmayı hedefliyor” dedi.

Bu süreçte taraflar arasında koordinasyon sağlamak amacıyla Ürdün’ün başkenti Amman’da teknik heyetlerden oluşan bir temas merkezi kurulduğunu açıklayan Barrack, Türkiye, İsrail ve Suriye arasında her akşam IŞİD teröristlerinin takibine dair istihbarat koordinasyonu yürütüldüğünü bildirdi.

İsrail’in Suriye’deki askeri tesislere yönelik son hava saldırısına değinen Barrack, saldırının arka planına dair üç ihtimal üzerinde durulduğunu belirtti.

Barrack, “İlk ihtimal sahada Türk askeri unsurlarının veya varlıklarının bulunduğu yönündeki istihbarattı ancak yaptığımız incelemelerde bunun doğru olmadığını tespit ettik. İkinci ihtimal İsrail istihbaratının derhal harekete geçmeyi gerektiren anlık bir hareketlilik tespit etmiş olmasıydı. Üçüncü ve en güçlü ihtimal ise Türkiye’nin bu tesiste bir eğitim programı planladığına dair istihbarat konuşmalarının yakalanmış olmasıdır” ifadelerini kullandı.

Türkiye’nin Suriye’nin egemenliğini desteklediğini vurgulayan Barrack, ABD Başkanı Donald Trump ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasındaki bir diyaloğu şu sözlerle aktardı:

“Başkan Trump daha önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, 8 Aralık’ta madem bu kadar etkiliydiniz neden Suriye’yi doğrudan kontrolünüz altına almadınız sorusunu yöneltti. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise ‘Çünkü biz orayı istemiyoruz. Suriye’nin bu zorlu coğrafyada egemen ve bağımsız bir ülke olarak kalmasını istiyoruz’ cevabını verdi.”

İsrail sınırına 85 kilometre mesafede bulunan T4 ve Palmira üslerine ilişkin daha önce de temaslar yürütüldüğünü belirten Barrack, Türk tarafının hiçbir zaman İsrail ile çatışma arayışında olmadığını ve sakin bir tutum izlediğini ifade etti.

“Türk ordusu ve istihbaratı son derece güçlü ve yetkindir”

Saldırı öncesinde Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ile yeni Mossad Başkanı arasında cuma günü iki saatlik verimli bir doğrudan görüşme yapıldığını kaydeden Barrack, sahadaki komutanların yanlış değerlendirmelerle pistleri hedef almış olabileceğini belirtti.

Barrack, “Türk ordusu ve Türk istihbaratı son derece güçlü ve yetkindir. Sınıra doğru yaklaşan uçakları gördüklerinde kendi jetlerini havalandırma aşamasına geldiler. Sağduyulu aktörlerin anlık müdahalesi sayesinde doğrudan bir askeri çatışmanın eşiğinden dönüldü” dedi.

Barrack, Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun sürekli temas ve diplomasi kanallarını açık tutma yönündeki çabalarının hayati önem taşıdığını ifade ederek, Tel Aviv Büyükelçisi Mike Huckabee ve bölgedeki diğer temsilcilerin koordinasyon içinde çalıştığını aktardı.

Lübnan’daki duruma da geniş yer ayıran Barrack, sivil yerleşim yerlerinin yıkılmasına ve masum sivillerin ölümüne şahsen ve ilkesel olarak kesinlikle karşı olduğunu vurguladı.

Barrack, Lübnan Cumhurbaşkanı Jozef Aun, Başbakan Nevvaf Selam, Meclis Başkanı Nebih Berri ve ABD’nin Beyrut Büyükelçisi Michel Issa’nın zor şartlar altında yürüttüğü çalışmaları takdir ettiğini söyledi.

İsrail’in Lübnan köylerindeki tünel ağlarına dair endişelerine işaret eden Barrack, “Hizbullah, Gazze’deki taktiklere benzer şekilde yerleşim yerlerinin altına geniş tüneller inşa etti ve bu tünellerde on binlerce roket ve füze barındırıyor. Ancak sivillerin evlerinin yıkılması ve köylerin yok edilmesi kabul edilemez. Lübnan ordusu ekonomik sıkıntılar nedeniyle zor durumda bulunuyor. Bir Hizbullah mensubu ayda 2 bin 400 dolar gelir elde ederken Lübnan ordusundaki bir asker yaklaşık 300 dolar alıyor” dedi.

“İran Hizbullah’a her ay yaklaşık 90 milyon dolar aktarıyor”

Lübnan’daki krizin çözümünde Hizbullah’ın silahsızlandırılması kadar ekonomik alternatiflerin üretilmesinin de şart olduğunu belirten Barrack, “İran geleneksel olarak örgüte ayda yaklaşık 90 milyon dolar mali kaynak aktarıyor. Bu finansman akışı kesilmeden ve askerlere alternatif bir yaşam sunulmadan yalnızca silah bırakmalarını istemek gerçekçi bir sonuç üretmiyor” değerlendirmesinde bulundu.

İsrail’in Lübnan topraklarını kalıcı olarak ilhak etme ihtimalinin düşük olduğunu belirten Barrack, “İsrail yönetimi böyle bir adıma uluslararası alanda ve ABD nezdinde izin verilmeyeceğini biliyor. Başkan Trump gerilimi düşürme çizgisini net bir şekilde ortaya koydu. Ancak Golan Tepeleri’ndeki işgal durumu uluslararası kararlara rağmen devam ediyor” ifadelerini kullandı.

Steve Witkoff ve Jared Kushner’ın İran ile yürütülen dolaylı müzakerelerde büyük gayret gösterdiğini dile getiren Barrack, İran’ın Lübnan’ı kendi etki alanında tutma çabalarına karşı Lübnan hükümetinin bağımsız kalma isteğini desteklediklerini belirtti.

Ortadoğu’daki tarihsel ve inançsal dinamiklere de değinen Barrack, “Başkan Trump’a bölgenin karmaşıklığını anlatırken şu ifadeyi kullandım: Musevilik ve Hristiyanlık tarihine bakıldığında 57 peygamberin tamamı bu coğrafyaya gönderildi. İslamiyet’e bakıldığında binlerce peygamber yine bu dar coğrafyada yer aldı. Bu coğrafyanın çözümü sabır ve sürekli diplomasi gerektiriyor” dedi.

Trump yönetiminin bölgesel aktörlere kendi güvenlik sorumluluklarını alma çağrısı yaptığını hatırlatan Barrack, ABD’nin artık tüm dünyanın tek güvenlik garantörü rolünü üstlenemeyeceğini ifade etti.

Barrack; Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’ın arabuluculuk çabalarının önemine değinirken, Türkiye’nin jeopolitik konumuna dikkat çekti:

“Türkiye sekiz komşusu, dört denizi, Orta Asya ve Hazar bağlantılarıyla güçlü, modern ve etkin bir güç merkezidir. Bölgedeki tüm zorluklara rağmen diplomasi ve sağduyunun hakim olacağına inanıyorum.”

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

ABD, Hürmüz Boğazı üzerinden petrol taşımak için gizli bir operasyon yürütüyor

Yayınlanma

ABD ordusu her gün milyonlarca varil petrol taşımak üzere Hürmüz Boğazı’na giriş ve çıkış için sessizce bir nakliye koridoru oluşturdu.

Axios’a bilgi veren kaynaklara göre bu, daha geniş kapsamlı savaşın bir çıkmaza girmiş olmasına rağmen dikkate değer bir başarı olarak değerlendiriliyor.

Son birkaç haftadır devam eden operasyon kapsamında, her gece 15–20 tanker, Umman kıyıları boyunca uzanan güney kanalından geçerek boğaza girip çıkıyor.

Yetkililer, günde yaklaşık 10 milyon varil petrolün (savaş öncesi hacminin yaklaşık yarısı) boğazdan dışarı taşınarak küresel enerji piyasasına aktarıldığını belirtti.

ABD öncülüğündeki operasyon, savaşın en acı verici yönlerinden birini hafifletiyor: ham petrol fiyatlarının fırlamasına neden olan petrol arzındaki aksaklık.

Yetkililer, boğazdan geçen petrol miktarının hâlâ savaş öncesi seviyelerin altında olmasına rağmen, küresel arzda gözle görülür bir fark yarattığını belirtiyor.

Bu çaba, gemilerinde petrol taşıyan giden tankerlere refakat etmenin ötesine geçiyor. ABD ordusu, boş tankerlerin Umman Denizi’nden boğaz üzerinden Körfez’e girmesine, bölgedeki ülkelerden petrol almasına ve ardından çıkmasına yardımcı oluyor.

Operasyonun tüm ayrıntıları daha önce kamuoyuna açıklanmamıştı. ABD’li bir yetkili, “İki aydır Hürmüz Boğazı’nın güney şeridini kontrol altında tutuyoruz. Devrim Muhafızları can sıkıcı olabilir, ancak boğazı onlar kontrol etmiyor. Kontrol bizde,” diye konuştu.

Hormuz operasyonunu denetleyen görev gücü, Kuzey Carolina’daki Fort Bragg’daki Kara Kuvvetleri Karargahı’ndan yönetiliyor.

Görev gücü, Körfez bölgesindeki ortaklarla koordinasyon halinde. Körfez’den Hürmüz Boğazı’nı geçerek Arap Denizi’ne giren gemilerin yanı sıra, Arap Denizi’nden boğazı geçerek Körfez ülkelerinin limanlarına daha fazla petrol yüklemek üzere giden kiralanmış boş tankerlerin günlük listesini hazırlıyor.

Her gece, gemilerin belirli bir zaman aralığında tek bir büyük çıkış hattında ve ayrı bir zaman aralığında tek bir büyük giriş hattında hareket etmesi planlanıyor.

Gemiler daha sonra ABD ordusunun yönlendirmelerine göre güney kanalından geçiyor.

ABD Hava Kuvvetleri, İran’ın seyir füzeleri ve insansız hava araçlarına karşı koruma sağlayan avcı uçaklarına sahip.

Yetkililer, bu operasyonun, İran’ın radar ve deniz gözetleme sistemlerini zayıflatan, ABD Merkez Komutanlığı’nın son iki haftadır sürdürdüğü askeri harekât sayesinde mümkün hale geldiğini belirtti.

İran, boğazın güney kanalındaki gemilerin görünürlüğünü azaltmıştı. ABD’li yetkililer, İran’ın izleme kapasitesinin, yeniden faaliyete geçirmeyi başardığı birkaç radar ile Devrim Muhafızları’na ait küçük hızlı teknelerde bulunan “gözcü”lerle sınırlı olduğunu ileri sürüyor.

İranlılar büyük ölçüde “kör” durumda oldukları için, gemilerin geçebileceği genel yöne doğru insansız hava araçları ve seyir füzeleri fırlatıyorlar.

Bazı gemiler İran saldırılarına maruz kaldı ama çoğu ABD ordusu tarafından durduruldu.

Örneğin bu haftanın başlarında, ABD güçleri sekiz İran insansız hava aracını ve iki seyir füzesini düşürdü.

ABD’li yetkililer, son iki hafta boyunca her gece 15–20 tankerin güney kanalından Hürmüz Boğazı’na girip çıktığını ve bu sayede ihracatın devam ettiğini belirtiyor.

ABD’li yetkililer, günlük ortalama ihracatın artmakta olduğunu ve şu anda 10 milyon varile yaklaştığını söylüyor.

Yetkililer, son birkaç hafta içinde bazı gecelerde Körfez’den çıkan petrol miktarının 15 milyon ila 20 milyon varil arasında olduğunu belirtiyor.

Yetkililerden biri, bu hafta bir gecede 20’den fazla geminin güney şeridinden boğaza girip çıkmasının planlandığını ve bu sayede yaklaşık 15 milyon varil petrolün boğazdan çıkabileceğini söyledi.

Trump çarşamba günü Axios’a verdiği demeçte, “Hürmüz Boğazı’ndan muazzam miktarda petrol geçiyor,” dedi.

ABD’nin şu anda İran’la müzakere etmediğini belirten Trump, “Onlar zaman kaybediyorlar. Onlarla müzakere etmek zaman kaybı. İranlıların hâlâ biraz mücadele gücü var fakat genel olarak eskisi gibi değiller,” diye devam etti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Suudi Arabistan, Irak’a “Şii milisler” baskısını artırdı

Yayınlanma

Suudi Arabistan, Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi’den, İran ile çatışmanın başlamasından bu yana krallığı hedef alan “Şii milisler” aleyhine cezai önlemler almasını istedi.

Riyad, geçen ay ABD ile birlikte Irak’ta misilleme amaçlı hava saldırıları düzenlediğini kamuoyuna açıklamıştı.

Fakat Al-Monitor’a göre krallık, çeşitli cephelerdeki tehditlere karşı koymak için savunma anlaşmaları imzalarken, aynı zamanda gerginliği azaltmayı amaçlayan İran ile ayrı gizli görüşmeler de yürütüyor.

Savaşın başlangıcından bu yana Suudi Arabistan’a yönelik saldırıların büyük bir kısmı Irak’tan kaynaklanıyor.

bölge yetkililerinden biri şöyle dedi:

“Suudiler, Suudi Arabistan’a saldırı düzenleyenlerin tutuklanıp cezalandırılmasını istiyor. Tetiği çekenler değil, emri verenler. Milis liderlerinin hesap vermesini istiyorlar. Sorumluların cezalandırılmasını istiyorlar.”

Irak Yüksek Yargı Konseyi Başkanı Faik Zeydan, ülkesinin komşusuyla gerginliği azaltmak amacıyla Suudi yetkililerle görüşmek üzere bu hafta Riyad’a gitti.

Sık sık “Irak kralı” olarak anılan Zeydan, Irak’taki en güçlü isimlerden biri olarak kabul ediliyor ve bazı gözlemcilere göre etkisi başbakanınkini bile aşıyor.

Mayıs ayında göreve geldiğinden beri Zeydan, Tahran ve Şii müttefiklerini kışkırtmadan İran’ın Irak üzerindeki etkisini azaltmak için çalışıyor.

Zeydi’nin, ABD’nin desteğiyle Trump yönetiminin Körfez müttefikleriyle ve Türkiye ile daha yakın ilişkiler kurma çabalarının bir parçası olarak, 30 Temmuz’da Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve fiili hükümdar Muhammed bin Selman ile görüşmek üzere Riyad’a gitmesi planlanıyordu.

Fakat 28 Temmuz’da ABD ve Suudi uçaklarının sekiz ildeki milis karargahlarını hedef alan çok sayıda hava saldırısı düzenlemesi üzerine gezi iptal oldu.

Riyad, bu saldırıların “İran destekli terörist milisler” tarafından krallığın enerji altyapısına yönelik gerçekleştirilen bir dizi insansız hava aracı saldırısına misilleme niteliğinde olduğunu açıkladı.

ABD Merkez Komutanlığı, İran’ı doğrudan suçlayarak Devrim Muhafızları’nın Suudi petrol tesislerine ve krallık içindeki ABD güçlerine yönelik saldırıları yönettiğini belirtti.

13 Ağustos’ta, hasarı telafi etmek amacıyla üst düzey bir Irak askeri ve istihbarat heyeti Suudi Arabistan’ı ziyaret etti.

Bir hafta önce, 7 Ağustos’ta Zeydi, Bağdat’ta Suudi istihbarat şefi Halid el-Humaydan ile bir araya gelmişti.

27 Temmuz’dan bu yana Irak topraklarından Suudi Arabistan’a yönelik herhangi bir saldırı bildirilmedi.

Tahminler farklılık gösterse de, Halk Seferberlik Güçleri (Haşd eş-Şabi) genel komutanlığına göre 28 Temmuz’daki saldırılarda en az 20 kişi öldü, 32 kişi yaralandı. 

Haşd eş-Şabi, 2014 yılında IŞİD ile mücadele etmek üzere kurulan milis gruplarının çatı örgütü.

Associated Press, Iraklı askeri yetkililere atıfta bulunarak, saldırılarda altı İranlı askeri danışmanın öldürüldüğünü bildirdi.

Bu kişilerin Haşd eş-Şabi tarafından teyit edilen 20 ölü arasında olup olmadığı hâlâ belirsiz.

Bölgesel yetkililerden birine göre belli olan şey ise, bu ölümlerin milislerin “Selefi Sünniler, Amerika’nın yardımıyla Şii kanı akıtıyor ve Zeydi de buna suç ortağı” şeklindeki söylemini beslediği.

Tüm devlet dışı silahlı grupların silahlarını teslim etmeleri ya da yasal sonuçlarla karşı karşıya kalmaları için belirlenen 30 Eylül son tarihi yaklaşırken, ortam giderek daha da gerginleşiyor.

Tahran ve Trump yönetiminin ortak desteğiyle başbakan olan Zeydi, bu son tarihin yerine getirileceğine söz verdi.

Başbakan, yolsuzluk yapan yetkililere karşı eşi görülmemiş bir baskı kampanyası başlatırken, milislerin üslerine de baskınlar düzenlemesini emretti.

En sert çizgideki gruplardan biri olan Nuceba Hareketi, yakın zamanda bir baskın girişimi sırasında Irak hükümet güçlerini geri püskürttü.

Bu hafta Zeydi’yi zor durumda bırakan bir başka gelişme daha yaşandı. Çarşamba günü, Bağdat’taki bir mahkeme, sadece birkaç gün önce gözaltına alınan Nuceba’ya bağlı istihbarat görevlisi Abbas Yakubi’yi beraat ettirdi.

Nuceba Hareketi, 28 Temmuz’daki hava saldırılarının ardından hükümeti tüm ABD güçlerini ülkeden çıkarmaya ve Suudi Arabistan ile ilişkilerini kesmeye çağırmış, bunun ABD ve Suudi çıkarlarına ağır bir bedel ödeteceğini söylemişti.

30 Eylül, tüm ABD güçlerinin Irak’tan çekilmesi için son tarih. Suudiler ve Zeydi için ek bir sorun ise Irak’ın, Trump yönetiminin öncelikler listesinde çok gerilere düşmüş olması.

Bu arka plan karşısında, Suudiler de dahil olmak üzere çok az kişi, başbakanın milisleri kontrol altına alabileceğine inanıyor.

“Suudilerin değerlendirmesi, Irak hükümetinin milisleri dizginleyemeyeceği yönünde,” diyen kaynaklardan biri, Zeydi’nin konumunu İran’a farklı derecelerde yakınlık gösteren Şii partiler koalisyonuna borçlu olduğunu belirtti. Fakat çıkarları örtüştüğünde İran’ın etkisi onun lehine işleyebilir.

Görünüşe bakılırsa, işaretler pek de umut verici değil. Pazartesi günü, Ketaib Hizbullah, Zeydi’yi ABD ile kurduğu yakın bağlar nedeniyle sert bir şekilde eleştiren bir açıklama yayınladı.

Açıklamada, silah bırakmayı ancak üç koşulun yerine getirilmesi halinde değerlendirecekleri belirtildi.

Bunlardan biri, tüm ABD güçlerinin Irak’tan ayrılması ve bir daha geri dönmemesi. Bir diğeri, Türk güçlerinin Kuzey Irak’tan çekilmesi. Son olarak da Kürdistan Bölgesi’ndeki Peşmerge güçlerinin lağvedilmesi.

Ketaib Hizbullah’ın tutumu, Suudi Arabistan için özellikle önemli. BM Güvenlik Konseyi’nin Yemen uzmanlar heyeti, 2024 yılında en az 80 Husi savaşçısının, Ketaib Hizbullah’ın önemli bir kalesi olan Curf es-Sahr bölgesinde Iraklı silahlı gruplardan eğitim aldığını bildirmişti.

Washington merkezli Savaş Araştırmaları Enstitüsü (Institute for the Study of War) geçen ay, Husilerin JCurf es-Sahr’da bir operasyon karargahı kurduğunu bildirdi.

Bağdat, Anbar ve Necef’in kesiştiği noktada yer alan ve Fırat Nehri’ne yakın olan bu bölge, muazzam bir stratejik ve tarımsal değere sahip.

Operasyonlar hakkında bilgi sahibi üç kaynak, Al-Monitor’a verdikleri bilgide, Suudilerin 28 Temmuz’daki operasyonlar sırasında Curf es-Sahr’a saldırmayı planladıklarını fakat Zeydi’nin bölgeyi kendisinin halletmek için zaman talep etmesi ve Irak ordusunun bu işi halledeceğini söylemesi üzerine saldırıları iptal ettiklerini aktardı.

Olaylar hakkında doğrudan bilgi sahibi olan bu kaynaklardan biri, kararın “bölgesel ortaklar arasında yapılan istişarenin ardından” alındığını söyledi. Kaynak, konuyla ilgili daha fazla ayrıntıya girmekten kaçındı.

Bir Batılı diplomata göre Irak ordusu Curf es-Sahr’a girmeye kalkışırsa, bu muhtemelen Zeydi’nin düşüşünü hızlandıracaktır.

Öte yandan milisler, Ağustos başında Suudi Arabistan’a karşı bir dizi karşı saldırı için hazırlık yaparken, Kudüs Gücü Başkanı İsmail Kaani, 10 Ağustos’ta önceden haber vermeden Bağdat’a gitti.

Çeşitli haber kaynaklarına göre Kaani, milis liderlerine kapalı kapılar ardında henüz silahlarını bırakmamalarını, bunun yerine hükümetle silahlı çatışmaya sürüklenmek yerine 30 Eylül’den önce barışçıl bir uzlaşma sağlamalarını söyledi.

Fakat Al-Monitor’a bilgi veren bölgesel yetkililerden biri, haberlerde yer almayan bir noktaya dikkat çekti: Kaani’nin milisleri Suudi Arabistan’a yönelik yeni saldırılardan kaçınmaları konusunda uyardığını belirtti.

Kaynak, bunun sadece ABD’nin daha fazla müdahalesini beraberinde getirebilecek daha geniş çaplı bir çatışmadan duyulan endişeden kaynaklanmadığını, aynı zamanda “Suudi Arabistan’ı Türkiye’nin kucağına daha da itmek istemedikleri” için de böyle bir uyarıda bulunulduğunu kaydetti.

30 Temmuz’da Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan, Mekke’de bir üyeye yönelik saldırının tüm üyelere yönelik saldırı olarak kabul edileceğini belirten bir savunma anlaşması imzaladı.

Anlaşma henüz sınanmadı, fakat NATO üyesi Türkiye, nükleer silaha sahip Pakistan ve Arap dünyasının önde gelen gücü Suudi Arabistan’ı bir araya getiren bu anlaşma, Başkan Donald Trump tarafından desteklendi.

Birkaç gün önce duyurulan, Kızıldeniz’de deniz güvenliği için Suudi Arabistan öncülüğünde kurulan bir başka ittifakın da açıkça Husileri caydırmayı amaçladığı görülüyor.

Fakat bu anlaşmalar dizisi, 20 Temmuz’da Bab el-Mandeb’de deniz ambargosu ilan eden Husiler üzerinde pek bir etki yaratmadı.

Bazı analistler Mekke anlaşmasının esas olarak İran’a yönelik olduğunu söylese de, Tahran bu tehdidi önemsiz göstermeye çalışıyor.

Johns Hopkins Üniversitesi İleri Uluslararası Çalışmalar Okulu’nda uluslararası ilişkiler profesörü olan İran asıllı Amerikalı Vali Nasr, Al-Monitor’a “İran, Mekke anlaşmasının çoğunlukla göstermelik olduğuna inanıyor” dedi.

Anlaşma imzalanmadan önce bile, BAE-İsrail ekseni karşısında İran ve Suudi Arabistan’ın tutumları birbirine yaklaşıyordu.

Nasr, “İslam Cumhuriyeti bunu kendisine yönelik bir tehdit olarak görmek yerine, daha çok İsrail-BAE-Hindistan bloğuna karşı dengeyi sağlayacak yararlı bir yanıt olarak değerlendiriyor,” diye belirtti.

Değişen ittifaklar, Irak’ta da Suudi-Irak gerilimini hafifletebilecek şekilde sonuçlanabilir.

Birleşik Arap Emirlikleri, Bağdat’ı dışlayan ülkeler arasında yer alıyor. 18 Ağustos’ta BAE, kendi topraklarına yakın deniz alanlarından fırlatılan iki balistik füze tespit ettiğini açıkladı. İran ise saldırıyla ilgisi olduğunu reddetti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English