Ortadoğu
Gazze; Suudi Arabistan ve İran normalleşmesini test ediyor

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, Gazze savaşıyla gerilimim arttığı ve her an sıcak bir çatışma yaşanma ihtimalinin bulunduğu bölgede, ilişkilerini yakın zamanda normalleştiren Suudi Arabistan ve İran’ın karşılaştığı ve karşılaşma ihtimali bulunan zorluklara odaklanıyor. Makaleye göre “İran ve Suudi Arabistan’ın mevcut motivasyonları ve hedefleri, İsrail’in Gazze’ye açtığı savaşın -en azından kısa vadede- aralarındaki yumuşamayı bozma ihtimalinin düşük olduğunu gösteriyor.” Ancak öngörülemeyen bölgesel dinamikler veya dış faktörler bu durumu tersine çevirebilir:
***
Suudi-İran Paktı Gazze Savaşına Nasıl Dayanıyor?
Gazze savaşı, Suudi Arabistan ve İran arasındaki yumuşamanın stratejik fayda ve dayanıklılığını ortaya koydu. Ancak bunun uzun vadede sürdürülebilirliği, öngörülemeyen bölgesel dinamiklere veya diğer dış faktörlere bağlı olabilir.
Ali Bakır ve Aziz Alghashian
Suudi Arabistan ve İran on yıllardır mezhepsel ve ideolojik farklılıkların yanı sıra jeopolitik çekişmelerin de körüklediği bölgesel çatışmaların karşıt uçlarında yer aldı. Bölgesel ve küresel güçlerin müdahalesi bu rekabeti daha da karmaşık hale getirdi. Ancak Mart 2023’te Riyad ve Tahran, Çin’in arabuluculuğunda ilişkilerin normalleştirilmesine yönelik anlaşma imzaladıklarını duyurarak diplomatik ilişkilerdeki yedi yıllık kopukluğun ve önceki on yıllarda uzun aralıklarla artan gerilimin ardından ilişkilerini iyileştirmeyi amaçlayan önemli bir değişime işaret ettiler.
Yeni bölgesel düzeni kucaklama
Başlangıçta Irak ve Umman tarafından kolaylaştırılan anlaşma, Çin’in Orta Doğu’daki en büyük iki aktör arasındaki anlaşmaya nezaret ettiğine tanık olan ABD ve Avrupalı güçler için sürpriz oldu. Dahası, İran’ı tecrit etme ve Tahran’la nükleer programı konusunda bir çatışma beklentisiyle Suudi Arabistan ile ilişkileri normalleştirme çabalarını sürdüren İsrail’in hesaplarını da zorlaştırdı. Suudi-İran normalleşmesi, Suudi Arabistan’ın İsrail ile normalleşme hesaplarında İran ile çatışmanın ana etken olduğu fikrine de meydan okudu. Hem Riyad hem de Tahran’ın bir yumuşama anlaşmasına varmak ve karşılıklı düşmanlığı azaltmak için zorlayıcı iç, bölgesel ve uluslararası nedenleri ve itici güçleri vardı.
Her iki ülke de Orta Doğu ve Güney Asya’da – Yemen ve Suriye’den Irak, Lübnan ve Pakistan’a kadar – büyük insani acılara ve maddi kayıplara yol açan vekalet çatışmaları ve rekabet ağına gömülmüş durumda. Her iki ülke de ekonomik zorluklarla boğuşuyor. Dahası, her iki ülke de ABD’nin Orta Doğu’ya yönelik politikasında, Başkan Joe Biden yönetiminin başta Çin ve Rusya olmak üzere diğer bölgelere ve sorunlara daha fazla önem vermesiyle birlikte gelen değişikliği gördü ve bu da her iki ülkenin birbirine yaklaşması için fırsat yarattı.
İran ve Suudi Arabistan, birbirlerinin güvenlik kaygılarına ve ekonomik hedeflerine saygı göstermeyi taahhüt ederek aralarındaki krizi yatıştırmak için zemin hazırladılar ve çatışma ve şiddeti önlemeyi ya da en azından hafifletmeyi amaçladılar. Ayrıca ticaret, yatırım ve kültürel etkileşimleri canlandırarak ekonomilerini güçlendirmeyi ve gelir akışlarını çeşitlendirmeyi hedeflediler. Ve yaptıkları anlaşmayı Çin’de duyurarak, küresel sahnedeki yeni çok kutuplu gerçekliği benimsediklerinin sinyalini verdiler ki bu da kendilerine ekonomik fayda ve bölgesel istikrarın artırılması gibi önemli avantajlar sağlayabilir. Riyad ve Tahran diyalog ve işbirliği yoluyla dış güçlere olan bağımlılıklarını azaltma ve bölgesel hakimiyet ve özerkliklerini güçlendirme arzusunu somutlaştırdılar. Dahası, on yıllık bir iç ve bölgesel çalkantıdan çıkmakta olan bir bölge için bürokrasinin güçlendirilmesindeki stratejik rollerinin farkına varmış görünüyorlar.
Yumuşama öncelikle hem Riyad hem de Tahran tarafından karşılıklı çıkarların pragmatik bir şekilde kabul edilmesinden kaynaklanıyor. Veliaht Prens Muhammed bin Selman yönetimindeki Suudi Arabistan, bir dönüşümden geçiyor ve Vizyon 2030’un bir parçası olarak iddialı mega projeleri hayata geçirerek bölgesel karışıklıklardan ulusal kalkınmaya doğru stratejik bir geçiş yapıyor. İran’la yumuşama, Suudilerin iç ekonomik zorluklar ile dış güvenlik tehditleri arasında çok fazla sıkışıp kalmaktan kaçınma çabasına işaret ediyor.
Buna karşılık, ekonomik çöküşün hızlanması, iç huzursuzluk ve nükleer programıyla ilgili dış güvenlik tehditleri ve uluslararası baskılar nedeniyle İran, muhtemelen yumuşamayı ABD ve İsrail ile olası çatışmalara karşı bir tampon olarak gördü. Tüm cephelerde savaşamayacağının farkında olan Tahran, Suudi Arabistan ile yaptığı anlaşma ile Körfez Arap ülkeleriyle rekabeti azaltarak Körfez’deki konumunu güvence altına aldı. Böylece Tahran, ABD ve İsrail’den kaynaklanan tehditlere odaklanabilecekti. Suudi Arabistan ve İran arasındaki bu uyum, uzun süredir devam eden çatışmaları çözümsüz bıraksa da mümkün olan her yerde yumuşamaya öncelik vermenin karşılıklı avantajlarına işaret ediyor.
Eylül 2023’te, 7 Ekim Hamas saldırılarından hemen önce, İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emirabdullahiyan Suudi mevkidaşı Faysal bin Ferhan ile Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun oturum aralarında bir araya geldi. Bakanlar ticaret, enerji, güvenlik ve kültür dahil çeşitli alanlarda işbirliğini geliştirme konusunda mutabık kaldılar. Gazze savaşı Riyad ve Tahran arasındaki yumuşamanın akıbeti konusunda soru işaretleri yarattı. Ancak çatışmaların başlamasından bu yana Suudi ve İranlı üst düzey diplomatların sırasıyla Ekim ve Aralık aylarında Cidde ve Cenevre’de olmak üzere en az iki kez bir araya gelmiş olması bu yumuşamanın devam ettiğini gösteriyor.
Gazze savaşı ve Suudi-İran ilişkilerinde yeni fırsatlar
Kasım 2023’te İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi, Riyad’da düzenlenen İslam İşbirliği Teşkilatı zirvesine davet edildi. Bu ziyaret, diplomatik ilişkilerin yeniden tesis edilmesinden bu yana bir İran devlet başkanının Suudi Arabistan’a yaptığı ilk ziyaretti. Zirve, Suudi-İran ilişkilerinin bu yeni dönemi için bir sınav teşkil eden ama aynı zamanda fırsatlar da sunan Gazze’deki çatışmaya odaklandı.
İran açısından savaş, İsrail’in caydırıcılık kabiliyetine ilişkin uzun süredir var olan algıları önemli ölçüde zayıflatmakla kalmadı, aynı zamanda Tahran ve vekillerine Suriye, Irak, Lübnan ve Yemen’deki çatışmalarda oynadıkları kötü rolü aklama ve kendilerini yeniden “direniş ekseni” olarak gösterme imkanı vererek bölge ve ötesindeki nüfuzlarını artırdı. En önemlisi de bu çatışma İran’a, bir sonraki ABD başkanlık seçimlerinde eski Başkan Donald J. Trump’ın Biden’a karşı kazanması halinde İran’ın nükleer programı konusunda olası bir çatışma beklentisiyle İsrail ve ABD’ye karşı vekillerinin kolektif ve koordineli eylemlerinin hazırlığını ve etkinliğini test etmek için eşsiz bir fırsat sağladı.
Bu arada Gazze savaşı Riyad’a bölgedeki etkinliğini göstermek için bir fırsat sundu. Suudi Arabistan hava sahasının ve topraklarının herhangi bir askeri aktör tarafından kullanılmasını reddederek İran’a, kendisine yönelik herhangi bir saldırı planının parçası olmadığı sinyalini verdi. Aynı şekilde Suudi Arabistan Husi insansız hava araçlarını engelleyerek diğer aktörlere kendisini savunmaktan geri durmayacağını hatırlattı.
Her iki ülke de endişeli olmakla birlikte çatışmanın daha geniş çaplı bir bölgesel savaşa dönüşmesini ya da savaşa doğrudan müdahil olmayı arzu etmiyor. Suudi Arabistan İran’ın Gazze savaşında fırsatçı davrandığını ve Yemen, Suriye ve Irak’taki İran yanlısı milis ağlarını kullandığını biliyor. Riyad, İran’ın bölgesel vekillerinin ABD ve İsrail karşıtı eylemlerinden kendine pay çıkarma, baskı arttığında ise bu eylemlerle arasına mesafe koyma eğiliminin farkında. Ancak Riyad bu duruma uyum sağlamış görünüyor ve hedef alınmadığı ve bölgesel istikrar önemli ölçüde zarar görmediği sürece İran’ın bu fırsatçılığını idare ediyor. France 24’e verdiği röportajda Faysal bin Ferhan’a İran’ın bu retorik fırsatçılığı sorulduğunda Suudi Dışişleri Bakanı, İranlı mevkidaşlarıyla yaptığı görüşmelere dayanarak “İranlıların daha geniş çaplı bir savaş istediğine inanmıyorum” dedi. Suudi Arabistan’ın Husilerin deniz tehditlerine karşı ABD öncülüğünde oluşturulan Kızıldeniz görev gücüne katılmayı reddetmesi dikkat çekti. Riyad gerilimi tırmandırmayarak stratejik pragmatizm sergiliyor, iç önceliklerine odaklanmak ve gereksiz bölgesel çatışmalardan kaçınmak gibi daha geniş hedefleriyle uyumlu hareket ediyor.
Buna ek, savaş Suudi Arabistan’a İsrail üzerinde bir koz verdi. İsrail Gazze’de net bir çıkış stratejisi olmayan bir bataklığa saplanmış durumda. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Arap ülkeleryle, özellikle de Suudi Arabistan’la Gazze’de savaş sonrası yeniden inşayı koordine etmeyi ve yardım sağlamayı tartışmayı umuyordu. Ancak Riyad’ın savaş sonrası Gazze operasyonunu iki devletli çözüme yönelik geri dönüşü olmayan adımlar içeren somut bir barış sürecine bağlaması, ABD ve İsrail ile ilişkilerinde elini güçlendiriyor. Dahası, İsrail hükümeti iki devletli bir çözüm ihtimalini reddettiği için Suudi Arabistan İsrail ile normalleşmeyi ancak belirli tavizler karşılığında masada tutarak söylemi değiştirdi ve İsrail’in barış anlaşmasını engellemekten sorumlu aktör olarak görülmesine katkıda bulundu.
İsrail ve ABD’nin bölgede geniş çaplı bir popülarite kaybına uğramasıyla birlikte, Suudi Arabistan’ın herhangi bir anlaşmaya katılması için önemli teşvikler sunmaları gerekecek. Muhammed bin Selman işbirliği karşılığında ABD ve İsrail’den önemli tavizler koparabilecek güçlü bir konumda ve bu kozdan vazgeçmek için acele etmiyor. Suudi Arabistan, ABD ve İsrail İran’la ilgili endişeleri paylaşırken, aynı zamanda Suudi Arabistan ve İran İsrail işgalinin sorunlu ve bölgesel istikrarsızlık kaynağı olduğu algısını paylaşıyor.
Teste dayanmak
Bununla birlikte, Suudi-İran normalleşme anlaşmasını test edecek birçok faktör ve senaryo var; bunların başında da İran’ın vekillerinin ve taşeronlarının gerilimi tırmandırma eğilimi geliyor. İran’ın Husiler gibi gruplar üzerinde bir dereceye kadar etkisi var gibi görünse de bölgedeki yüksek riskli durumlar yanlış hesaplama riskinin de yüksek olduğu anlamına geliyor. Bölgesel iklim ve Gazze’de devam eden savaş göz önüne alındığında, ilgili oyuncuların eylemlerini tahmin etmek zor. Suudi güvenliğini ya da hayati çıkarlarını tehdit eden bir saldırı ya da eylem gerçekleşirse Riyad karşılık vermek ve durumu ölçülü bir şekilde ele almak zorunda kalabilir. Ayrıca Tahran’ın Husiler üzerindeki nüfuzunu daha fazla kullanarak Husilerin Riyad’a yönelik doğrudan tehdidini kontrol altına almasını bekleyecektir. Suudi Arabistan, Tahran’ın yeterince çaba göstermediği ya da Husilerin düşmanca davranışlarını engelleyemediği sonucuna varırsa, tırmanan gerilim Suudi-İran yumuşamasının gücünü test edebilir.
Suudi-İran ilişkilerini test eden bir diğer husus ise yabancı nüfuz. Hem Suudi Arabistan hem de İran, başta ABD, İsrail ve Orta Doğu siyasetinin dinamiklerinde çıkarları olan diğer bölgesel aktörler olmak üzere güçlü müttefik ve düşmanların etkisi altında. Bu aktörlerin eylemleri veya baskıları Suudi-İran ilişkilerinin seyrini önemli ölçüde etkileyebilir.
Bölgesel ve uluslararası komplikasyonlara rağmen, Suudi-İran normalleşmesinin bu testlere dayanması daha olası. Aslında Suudi-İran normalleşmesinin stratejik faydasının boyutunu gösteren de tam olarak bu test senaryoları ve devam eden savaş. Diplomatik kanalların açılması iki ülkenin doğrudan iletişim kurmasını sağlıyor. Bu da her iki devletin de sadece neyin iletildiğini değil, nasıl iletildiğini de kontrol etmesini sağlıyor ki bu da aracılar vasıtasıyla iletişim kurmaktan daha etkili olabilir.
Ayrıca diplomatik ilişkiler her iki devletin, özellikle de Suudi Arabistan’ın gerilimi azaltmaya yönelik ortak çağrılarını daha kolay iletebilmelerine olanak tanıyor çünkü Suudi-İran diplomatik ilişkileri olmasaydı bu tür açıklamaları yapmak çok daha karmaşık olurdu. Elbette sonuçta bu tür diplomatik koordinasyon, yumuşamayı destekleyen iki taraflı stratejik mutabakat için sadece yapı taşlarını temsil ediyor.
Yumuşamanın sürdürülebilirliği İran ve Suudi Arabistan’ın bu yumuşamanın faydasını nasıl gördüğüne bağlı. Şu anda her iki ülke de stratejik hedefleri doğrultusunda anlaşmalarını sürdürmeye istekli görünüyor. Ne Riyad ne de Tahran Gazze’deki çatışmanın tırmanmasını ya da doğrudan müdahil olmayı istiyor. Bu durum, daha geniş hedefleri ve öncelikleriyle uyumlu olduğu için gerilimi azaltma konusundaki kararlılıklarını güçlendiriyor. Bölgesel dinamikler öngörülemez ve beklenmedik bir tırmanış en tehlikeli olasılık olsa da İran ve Suudi Arabistan’ın mevcut motivasyonları ve hedefleri, İsrail’in Gazze’ye açtığı savaşın -en azından kısa vadede- aralarındaki yumuşamayı bozma ihtimalinin düşük olduğunu gösteriyor.
Ortadoğu
Mélenchon ve “yeni Fransa”, Le Pen ve “düzen”e karşı

Bu ay Fransa’da yaşanan ayaklanmaların ardından Fransa, Jean-Luc Mélenchon ve “yeni Fransa” projesi ile Marine Le Pen ve “kanun ve düzen” arasında ikiye bölünmüş durumda.
Öğrencilerin isyanı ile birlikte tetiklenen ulusal kimlik meselesi, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin merkezine yerleşti.
“İşte Mélenchon’un ‘yeni Fransa’sı,” diyen Ulusal Birlik (RN) lideri Jordan Bardella ve Kimlik ve Özgürlük (ID) partisinin lideri Marion Maréchal Le Pen, şiddet görüntülerini bu ifadeyle birleştirdi.
Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) liderinin son dönemdeki birçok konuşmasına göre, “yeni Fransa”, göç, kadın hakları, değişen aile yapısı, sosyal hareketlilik ve genç nesillerin siyasi talepleri sayesinde olumlu yönde dönüşmüş bir ülke anlamına geliyor.
Mélenchon, seçmenlerin gelecek yıl kendisini cumhurbaşkanı olarak seçmesi halinde bu iyimser vizyonun gerçeğe dönüşebileceğini savunuyor.
İki Fransa hafta sonu karşı karşıya gelecek
Fakat Nisan 2027 seçimleri yaklaşırken, Mélenchon’un “yeni Fransa” vizyonu, Fransız kimliği konusundaki temel bir ayrılığı özetlediği için Marine Le Pen’in partisi RN için tekrar eden bir hedef haline geldi.
Le Pen’in partisi, yeniden canlandırılmış milliyetçi bir geçmişe duyulan nostaljiden beslenirken, Mélenchon’un “yeni Fransa” vizyonu eski düzenle kopmayı öngörüyor.
Bu iki vizyon, bu hafta sonu tam anlamıyla çatışacak gibi görünüyor. Le Pen, Orléans’ta 10.000 destekçinin katılımıyla bir toplantı düzenleyecek ve RN yetkililerinin belirttiğine göre bu toplantı otorite, Fransız kimliği ve kamu düzeni konularına odaklanacak.
Mélenchon’un partisi LFI’nın ise, Le Pen’in milliyetçi bir sembol olarak gördüğü eski Fransız kasabası Jeanne d’Arc’ta, diğer sol güçler ve sendikalarla birlikte RN’ye karşı düzenlenecek gösterilere katılması bekleniyor.
“Yeni Fransa”da Sartre esintileri: Özcülüğe karşı değişim
LFI “yeni Fransa” kavramını eleştirilere karşı savunurken, bunun filozof Jean Paul Sartre’ı biraz okumadan ve solun uzun ideolojik savaşlarının biriktirdiği mirası anlamadan kavranamayacağını ileri sürüyor.
Sartre perspektifinden “yeni Fransa” sabit, özcü bir kimlik değil, değişken ve akışkan bir durum.
“Biz buyuz” demek yerine, bu bakış açısı “yaşadığımız şey budur” temeline dayanır ve güvencesiz işçiler, kadınlar, Fransız kökenli olmayanlar ve genç seçmenlerin karşı karşıya kaldığı farklı gerçeklikleri betimler.
Buna göre onların deneyimleri, ne sağın ne de solun geleneksel ulusal temsillerine uyar.
Mélenchon, kadınları “yeni Fransa”nın yüzü olarak tanımlıyor. Buna karma aileler, gençler, LGBT hakları, uzun mesafe işe gidip gelenler ve ataları yabancı ülkelerde doğmuş Fransızlar da dahil.
Sağdan salvolar, soldan eleştiriler
Bu ifadeyi yıllardır kullansa da bazı anketçilerin belirttiği gibi, kimlik siyaseti kampanyalarında daha büyük bir yer edinmeye başladıkça bu ifade giderek daha öne çıktı.
Siyasi yelpazenin her kesiminden eleştirmenler için “yeni Fransa”, “eski Fransa”nın bir kenara atıldığını ima ediyor.
Örneğin Muhafazakâr Bruno Retailleau bunu “Fransa’nın sonu” olarak nitelendiriyor.
Eski LFI müttefiki François Ruffin ise Mélenchon’u soldan eleştiriyor. Ruffin’e göre LFI lideri, işçi sınıfı kasabaları ve sanayisizleşmiş bölgeleri feda ederek, sınıfsal temelli bir siyasi cazibeyi, çeşitli kentsel seçmenlere yönelik bir cazibeyle değiştiriyor.
Diğerleri ise bunu, her türlü kültürel ayrım çizgisi boyunca kutuplaşmaya yol açmak için uydurulmuş bir slogan olarak görmezden geliyor.
Mélenchon Mayıs ayında, Fransa belediye seçimleri öncesinde bu kavramı yaygınlaştırırken, “Yeni Fransa, Fransa’nın bir kısmının diğerine karşı olması değildir; bu, tüm Fransa’dır,” dedi.
Bir ay sonra, mitinglerinde “On est chez nous!” ya da “Burası bizim evimiz!” sloganını attıklarını söyledi.
Rapporteur’e göre genellikle aşırı sağcı toplantılarla ve “Fransa bizimdir” varyantıyla ilişkilendirilen bu slogan, iki kampın gerçekte ne için mücadele ettiğini ifade etmenin daha basit bir yolu: Fransız kimliğini kim tanımlayacak ve Fransa’da kim evinde hissedecek?
Ortadoğu
ABD ve İsrail, ara seçimlerin ardından İran’ı vurmayı planlıyor

New York Times gazetesinin haberine göre ABD ve İsrail savunma bakanlıkları, İran’daki nükleer tesisleri, enerji altyapısını ve cephanelikleri hedef alan yeni bir askeri harekat planı hazırladı. Kongre ara seçimlerinin ardından başlatılması gündemde olan operasyon için ABD üç uçak gemisi dahil geniş bir askeri gücü bölgeye sevk ediyor.
ABD ve İsrail savunma bakanlıkları, İran’a yönelik yeni bir saldırı planı hazırladı. Planlanan harekatın ABD’de 3 Kasım’da yapılacak Kongre ara seçimlerinin ardından başlaması gündemde yer alıyor.
The New York Times gazetesinin kaynaklara dayandırdığı habere göre, hazırlıkları yapılan plan kısa süreli ancak yoğun bir operasyonu öngörüyor.
Askeri birimlerin tatbikatlarını artırdığı bu süreçte, ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth olası saldırı senaryolarını İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile ele aldı.
Hedef listesinde İran’ın nükleer tesisleri, enerji altyapısı ile füze ve insansız hava aracı cephanelikleri var.
Gazeteye konuşan bazı yetkililer, yeni saldırı dalgasının İran ekonomisine ağır zarar verebileceğini ve Tahran yönetimini taviz vermeye zorlayabileceğini öne sürüyor.
Buna karşılık bazı kaynaklar, çatışmaların yeniden başlamasının şubat ile nisan ayları arasındaki önceki harekattan daha başarılı olacağından şüphe duyuyor.
Söz konusu önceki harekat, enerji fiyatlarının yükselmesine ve ABD’nin önleme füzeleri stoklarının tükenmesine yol açmıştı.
ABD Başkanı Donald Trump’ın bu operasyonu onaylayıp onaylamayacağı henüz netlik kazanmadı.
Planların seyrinde İsrail’deki iç siyasi durumun da etkili olabileceği değerlendiriliyor; zira ülkede genel seçimler 27 Ekim’de yapılacak.
Gazeteye görüş veren bazı uzmanlar, Netanyahu’nun savaş tehdidini ulusal birlik hükümeti kurmak amacıyla kullanabileceğini savunurken, diğerleri muhalefetin başbakana yönelik güvensizliğine dikkat çekiyor.
Washington bölgesel yayılmadan çekiniyor
Washington yönetimi, çatışmaların bölge geneline yayılma ihtimalinden de endişe duyuyor. ABD Dışişleri Bakanlığı, İran destekli Husilerin saldırıları nedeniyle Çarşamba günü Suudi Arabistan’daki zorunlu olmayan kamu personelinin ve ailelerinin ülkeden ayrılması talimatını verdi.
Üç uçak gemisi, savaş uçakları ve özel kuvvet birliklerini kapsayan ABD askeri gücünün kasım ayı başına kadar bölgeye tamamen konuşlandırılması planlanıyor.
Masadaki hedefler arasında “Pickaxe” adlı yer altı nükleer tesisi de yer alıyor. Trump bu tesise karşı “tüm bombaların anası” olarak bilinen yüksek tahrip gücüne sahip GBU-43/B bombasının kullanılabileceğini dile getirdi; ancak uzmanlar bu mühimmatın yerin derinliklerindeki kompleksi imha edebileceğinden şüphe ediyor.
Tahran yönetimi ise gerilimin olası tırmanışına karşı kendi hazırlıklarını yürütüyor ve hedef listesini genişletme tehdidinde bulunuyor. İran’ın olası karşı saldırılarında gemiler ve enerji altyapısının yanı sıra veri merkezleri ile deniz altı internet kablolarının da hedef alınabileceği belirtiliyor.
İranlı müzakerecinin danışmanı Mehdi Muhammedi, ABD’nin yeni harekatı 72 saat içinde bitirme hesabını “hayal” olarak nitelendirdi. Muhammedi, Tahran’ın vereceği yanıtın daha şiddetli ve beklenmedik olacağını kaydetti.
Financial Times ise daha önce İsrail’in 10 Ekim için planladığı İran operasyonunun, ABD Başkanı’nın Kongre ara seçimleri öncesinde geniş çaplı çatışmalara dönmek istememesi nedeniyle iptal edildiğini aktarmıştı.
Habere göre ordu, Netanyahu’nun talimatıyla nükleer tesislere, İran yönetimine, elektrik santrallerine ve sivil altyapıya yönelik çok günlük bir saldırı hazırlamıştı. Bu harekatın şubatta başlayan operasyondan daha yoğun olması tasarlanmıştı.
Washington yönetimi Tahran’dan Hürmüz Boğazı ve nükleer program konularında bir anlaşma koparmayı hedefliyor.
Financial Times‘a konuşan bir kaynak, “Ya bir anlaşma olacak ya da bir saldırı” diyerek önümüzdeki haftalarda operasyonun başlayabileceğini ifade etti.
Aynı gazeteye konuşan bir başka yetkili, İsrail’in hazırlıklarının müzakerelerde İran üzerinde baskı kurma amacı taşıyabileceğini dile getirdi.
Axios da Pentagon’un saldırıların yeniden başlatılması için hazırlık emri verdiğini, ancak belgede belirli bir tarihin yer almadığını ve Trump’ın nihai kararı henüz vermediğini bildirmişti.
ABD ve İsrail, İran’a karşı operasyonu 28 Şubat’ta başlatmıştı. İran bu hamleye bölgedeki ABD ve İsrail tesislerine saldırarak ve Hürmüz Boğazı’ndaki gemi geçişlerini kısıtlayarak karşılık vermişti.
Taraflar haziran ayında ateşkesi ve Hürmüz Boğazı’ndaki ablukanın kaldırılmasına yönelik müzakereleri öngören bir mutabakat zaptı imzalamış, ancak ABD ile İran arasındaki karşılıklı saldırılar devam etmişti.
Ortadoğu
İsrail’in İran bombardımanı Trump’ın Kongre seçimi hesabına takıldı

Financial Times gazetesinin haberine göre İsrail ordusunun 10 Ekim için hazırladığı çok günlük İran bombardımanı, ABD Başkanı Trump’ın 3 Kasım’daki Kongre ara seçimleri öncesinde çatışmayı büyütmek istememesi nedeniyle rafa kalktı. Güncellenen hedef listesinde nükleer tesislerin yanı sıra elektrik santralleri gibi sivil yapılar da yer aldı.
İsrail ordusunun 10 Ekim için planladığı kapsamlı İran operasyonu, ABD Başkanı Donald Trump’ın 3 Kasım’daki Kongre ara seçimleri öncesinde geniş çaplı savaştan kaçınma kararı nedeniyle gerçekleşmedi.
Financial Times gazetesinin konuya aşina kaynaklara dayandırdığı habere göre, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun talimatıyla günlerce sürecek bir bombardıman hazırlığı yapılmıştı.
Hedef listesinde nükleer tesisler ve İran liderliğine ait noktaların yanı sıra elektrik santralleri ile diğer sivil altyapı tesisleri de yer aldı.
Planlanan saldırıların yoğunluk bakımından ABD ve İsrail’in şubat ayında başlattığı ortak harekatı geride bırakması öngörülüyordu.
Beyaz Saray Sözcü Vekili Anna Kelly, gazeteye yaptığı açıklamada, “Birleşik Devletler ara seçimlerden önceki herhangi bir tarihte İran’a saldırmayacak” ifadesini kullandı.
Kelly, Tahran yönetiminin hem ekonomik hem de askeri açıdan zor durumda olduğunu, İran limanlarına uygulanan abluka ile ABD’nin Hürmüz Boğazı üzerinden petrol sevkiyatını güvenceye alma çabalarının sonuç verdiğini savundu.
Gazeteye konuşan kaynaklardan biri, saldırıların önümüzdeki haftalarda yeniden başlama ihtimaline değinerek “Ya bir anlaşma olacak ya da saldırı” değerlendirmesinde bulundu.
Aynı kaynak, Washington’ın Hürmüz Boğazı ve nükleer program başlıklarında çatışmayı tamamen bitirecek bir uzlaşma hedeflediğini aktardı; iptal edilen operasyona ABD’nin doğrudan katılıp katılmayacağı ise netleşmedi.
Bir diğer kaynak ise operasyon hazırlığının müzakerelerde Tahran üzerinde baskı kurma aracı olarak kullanılmış olabileceğini, yeni bir askeri adımda nihai kararın ABD Başkanına ait olduğunu ifade etti.
Hegseth İsrail’de güncellenen hedef listesini görüştü
İsrailli bir yetkili, ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth’in 19 Ekim’de İsrail’i ziyaret ederek Netanyahu ve üst düzey temsilcilerle bir araya geldiğini aktardı.
Bir başka kaynak, İsrail tarafının yeni istihbarat verileriyle hazırladığı ve bu yıl daha önce vurulmamış sivil altyapı unsurlarını da içeren güncel hedef listesini Amerikalı muhataplarına sunduğunu belirtti.
Söz konusu temaslara ilişkin soruları Pentagon yanıtlamadı; Netanyahu’nun ofisi ve İsrail ordusu da açıklama yapmaktan kaçındı.
Operasyonun ertelenmesine rağmen Trump ve Netanyahu kamuoyu önünde İran’a yönelik askeri uyarılarda bulunmayı sürdürdü.
Netanyahu 19 Ekim’de yayımlanan videoda Trump’a hitaben “Donald, bu işi bitirmemiz gerektiğini söyledin ve bunu birlikte bitireceğiz” dedi; Trump ise hoparlör üzerinden “Sen büyük bir savaşçısın ve bunu çok yakında kanıtlayacağız” karşılığını verdi.
Liderlerin bu temasları iki ülkedeki kritik seçim süreçleriyle kesişiyor.
İsrail’de parlamento seçimleri ABD’deki oylamadan bir hafta önce, 27 Ekim’de düzenlenecek.
Ülkedeki kamuoyu yoklamalarının büyük kısmı muhalefet bloğunu Netanyahu koalisyonunun az farkla önünde gösterse de tarafların net bir çoğunluğu bulunmuyor.
ABD merkezli yayın organı Axios da Pentagon’un İran’a dönük saldırı hazırlıklarını tamamlama talimatı verdiğini, ancak direktifte belirli bir tarihin yer almadığını ve Trump’ın kesin kararını vermediğini aktarmıştı.
15 Ekim’de CNN kanalı, “tüm bombaların anası” olarak bilinen GBU-43/B tipi mühimmatın İran nükleer tesislerine karşı kullanım planını haberleştirdi; yayına konuşan Amerikalı yetkililer bombanın derindeki sığınakları imha kapasitesine şüpheyle yaklaştı.
Tahran yönetimi diplomatik çözüme açık olduğunu duyururken olası bir operasyona sert karşılık verileceğini bildirdi.
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, rakiplerinin askeri çatışmayı seçmesi halinde yanıtın “öncekinden çok daha sert” olacağını vurguladı.
ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta başlattığı operasyona karşılık İran bölgedeki hedefleri vurmuş, Hürmüz Boğazı’ndaki gemi geçişlerini sınırlandırmıştı.
Taraflar haziran ayında ateşkesi ve boğazdaki ablukanın kaldırılmasına dönük müzakereleri içeren bir mutabakata varsa da ABD ile İran arasındaki karşılıklı saldırılar kesilmedi.
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika4 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum
Rusya2 hafta önceRusya, Trump ile varılan mutabakatla dizel ihracatını kısmen serbest bıraktı
Avrupa2 hafta önceBerlin’de Sol Parti, SPD-Yeşiller koalisyonu için “İsrail’in var olma hakkı”nın altını çizdi









