Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Hangi Ermenistan?

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Şimdi Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan, “AB ve ABD’nin Ermenistan’a yardım etmeye hazır olduğunu, böylece milyarlar kazanacaklarını ve dışarıdan kimin ne vereceğine bakmayacaklarını” söylüyor. Bugün Ermenistan’ın Batı ile ticaretinin gerçekte nasıl gittiğini gösteren istatistikler var.

ABD ile ticaretten bahsedecek olursak, Ermenistan’ın 2023 yılındaki ihracatı, ABD hükümetinin Ermenistan’dan alüminyum folyo alımına uyguladığı yüksek vergiler nedeniyle yüzde 40 oranında (78 milyon dolardan 48 milyon dolara) azaldı. Aynı zamanda, ABD’den yapılan ithalat yüzde 62 oranında (395 dolardan 638 milyon dolara) arttı.

AB’den yapılan ithalat da yüzde 29,4 oranında (1562 dolardan 2 bin 21 milyar dolara) arttı. Aynı zamanda, Ermenistan’ın AB ülkelerine ihracatı yüzde 8 oranında (772 milyon dolardan 710 milyon dolara) azaldı. Batı ülkelerinden yapılan ithalattaki artış, Rusya’ya (ve daha az oranda Belarus’a) yapılan yeniden ihracattan kaynaklanıyor. İhracattaki düşüş, Ermeni mallarının orada hoş karşılanmadığını gösteriyor.

Ermenistan, “dostlarının” vaatlerine boyun eğerse, karşılığında hiçbir şey almadan Rusya’ya yeniden ihraç ettiği mallardan elde ettiği geliri kaybedebilir.


Paşinyan’ın “gerçek” Ermenistan’ı “tarihsel” Ermenistan’dan ayırma niyetinin nesi yanlış?

Fyodor Lukyanov

Profile.ru

11 Nisan 2024

Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan, parlamento hükümetin geçtiğimiz yılki faaliyetlerine ilişkin bir rapor sunarken ilginç açıklamalarda bulundu. Erivan ile Moskova arasında yaşananları “tarihsel Ermenistan-Rusya ilişkilerinden gerçek ilişkilere” geçiş olarak nitelendirdi. Ve bunun daha genel bir sürecin; “sadece uyumsuz değil, aynı zamanda birbirleri için ciddi tehditler oluşturan” “gerçek ve tarihsel Ermenistan arasındaki sınırın kaldırılması sürecinin parçası olduğunu söyledi.

Geçen yıldan bu yana hızla değişen Rus-Ermeni ilişkileri konusuna, Rusya ile Batı arasındaki ihtilafın prizmasından bakılıyor. Bunun nedenleri açık ve Ermeni liderliği de bu yorumu destekleyerek yeni öncelikler ortaya koymaya istekli. Fakat Paşinyan, jeopolitik yönelimler arasında değil, geçmiş ve gelecek arasında bir seçimden bahsederek değişikliklere daha geniş bir ölçek veriyor. Geçmiş derken, sadece son açıklamalarına değil, en azından geçen yılki eylemlerine bakılırsa, Rusya’ya yönelik bir yönelimi değil, milli bilince içkin kültürel ve tarihsel algılar bütününü kastediyor.

Gerçeklik tarihe karşı

Nikol Paşinyan, aynı konuşmasında “tarihsel Ermenistan” imajının muhafaza edilmesini, “Ermenistan üzerinde emelleri olan ülkelerin” saldırgan politikaları için her zaman bir nedene ve açıklamaya sahip olacaklarının teminatı olarak nitelendirdi. Ancak “gerçek Ermenistan’ın uluslararası alanda tanınan sınırı, iştahları için sınırlayıcı bir faktör”. Ve Rusya ile ilişkiler konusunu kapatırken, “Tarihsel Ermenistan vizyonumuz bizi her zaman soykırım tuzağına sürükleyecek, onsuz var olamayacağımız bir kurtarıcıya her zaman ihtiyaç duyacağız ve soykırım korkusu bizi her zaman bir ileri karakol statüsünde tutacak,” dedi.

Bunu zarif bir şekilde ifade etti. Bu formüller mevcut duruma dayandırıldığında, azami pragmatizme —geriye kalanların dokunulmazlığına en büyük güveni duymak için ağırlaştırıcı koşulları (ihtilaflı bölgeler olarak okuyun) bir kenara bırakmak— dönük bir çağrı olarak anlaşılmalı. Ancak Paşinyan’ın kendisi, tavizlerin yeni taleplerin olmamasını garanti etmeyeceğini ama ısrarın muhakkak onları kışkırtacağını açıkça kabul ediyor.

Bu pek de inandırıcı gelmiyor. Paşinyan’ın dört ya da beş yıl önce tam tersi bir pozisyondan konuştuğu ve istediği etkiyi yaratmak için hem tarihe hem de milli travmalara atıfta bulunduğu hatırlanabilir. Fakat burada dışarıdan gelen tavsiye ve değerlendirmelerin bir önemi yok. Karabağ’ın kaybedilmesinden sonra Paşinyan ve ekibi, iktidarı kaybetme riskiyle ve hatta kitlesel bir öfkeyle karşı karşıya kalmadı. Toplumun çoğunluğu Başbakan’ın yeni keşfettiği minimalizmine ya sempati duyuyor ya da kayıtsız kalıyor. Bu da ona seçtiği çizgiyi sürdürmesi için zemin sunuyor. Dolayısıyla dışarıdan gözlemciler hadiseye Ermenistan’ın bu veya diğer aktörlerle ilişkileri açısından değil, modern uluslararası gelişmenin ayrı bir olgusu olarak bakmaya çalışmalı.

Dizlerinin üzerinde bir ulus

Öncelikle Paşinyan, Güney Kafkasya’da gelecek adına müdahale eden, geçmişi radikal bir şekilde kesip atmaya hazır olan ilk devlet adamı değil. Benzer bir görev, 2000’li yılların ortalarında etkili bir reformizm modeli olarak övülen Gürcistan’ın üçüncü cumhurbaşkanı Mihail Saakaşvili tarafından da üstlenilmişti. Kendisi de çeşitli zamanlarda kendisini Lee Kuan Yew ve Atatürk ile kıyaslamış ve onların yeni uluslar yaratmadaki rollerini vurgulamıştı.

Saakaşvili, eşsiz Gürcü sosyo-kültürel lezzetini oluşturan hiçbir şeyden hazzetmediğini gizlememişti, zira bu lezzet neoliberal dönüşümlerle iyi uyum sağlamıyordu. Yaklaşık on yıllık deneyin sonucu çift yönlü oldu. Bir yandan baskı etkisini gösterdi: Saakaşvili’nin düşmanları bile onun Gürcistan devlet aygıtını dönüştürmede kayda değer bir ilerleme kaydettiğini kabul ediyor. Öte yandan, Gürcülerin “hizmet ekonomisine” hizmet etmek için bir “hizmet ulusuna” dönüştürülmesinin, şimdi söyledikleri gibi, “sonu iyi olmadı”. Toplum, ilerici jandarma yöntemleriyle reformcuyu reddetti ve siyasi düşüşü sakin karşılandı. Ülkenin ve aktif sınıfının şerefine, “tarihsel Gürcistan”dan ayrılma teşebbüslerinden doğru dersler çıkarıldı; bu derslerin özü, ister sosyo-ekonomik ister (jeo)politik meseleler olsun, diz çökmenin iyi bir şey getirmeyeceğidir.

Saakaşvili’nin takip ettiği yolun unsurlarından biri, ülkenin etrafındaki gerçeklere bakmadan harekete geçebileceğini iddia etme teşebbüsüydü. O zamanki slogan esasında iktisadi reform sürecine liderlik etmek üzere Tiflis’e taşınan parlak ve yetenekli liberteryen girişimci Kaha Bendukidze’nin bir cümlesiydi. Bendukidze, evletlerarası çalkantılardan mustarip olan Rusya ile ilişkiler hakkında konuşurken, bu ülkeyi, pazarını ve fırsatlarını unutmaya çağırdı: “Orada bir deniz olduğunu hayal edin ve ekonomimizi diğerlerine odaklanarak inşa etmeliyiz, aynı zamanda rekabet gücümüzü de artırmalıyız”. Bu reçete ekonomide iyi sonuçlar vermedi ve siyasette (Saakaşvili bir noktada Rusya ile bu ruhla davranmaya karar verdi) savaşa ve ağır sonuçlara yol açtı.

2000’li yılların Gürcistan’ının deneyimini 2020’lerin Ermenistan’ıyla eş tutmak pek doğru değil, dünyadaki, bölgedeki ve ülkedeki durum oldukça farklı. Ve Ermenistan’da yıkıcı güç açısından Mihail Saakaşvili’ye denk bir figür yok gibi görünüyor. Ancak şu faydalı kanaate varmakta fayda var; sosyo-politik bir geleneği terk etmek sancılı ve riskli bir süreçtir. Bir kenara atılsa bile bumerang gibi geri dönme özelliğine sahiptir. Ve bu silahın beceriksizce kullanılması her şeyden önce sahibi için tehlikelidir.

Risk üstlenmek

Gürcistan deneyimine dönecek olursak, bir başka paralellik daha kurabiliriz. Saakaşvili’nin sosyal deneyleri, ABD ve AB’nin eski Sovyet coğrafyasındaki saldırgan politikalarının arka planında ve onların aktif desteğiyle ortaya çıktı. Fakat Tiflis, bu desteğin Rusya ile çatışma durumunda askeri garantiler anlamına geldiğini düşünerek ölümcül bir yanlış hesap yaptı. Aksi takdirde, Batı başkentleri tüm jeopolitik manzaranın kısa süre içerisinde Avrupa-Atlantik kurumları lehine yeniden tanımlanmasını ciddi bir şekilde bekliyordu. “Renkli devrimler” dönemi ve buna paralel olarak Orta Doğu’da “demokrasinin teşviki”, Batı’nın Atlantik bölgesinin güney ve doğusundaki toprakların doğrudan yeniden düzenlenmesine müdahil olmasının zirvesiydi. Bu anlamda, ülkenin dört bir yanına AB ve NATO bayrakları asan Mihail Saakaşvili’nin, “tarihi olmayan” Gürcistan’ın başka bir jeopolitik camiada hızlandırılmış bir yakınlaşma ve konsolidasyonunu beklemek için bazı nedenleri vardı. Ancak bu bahis iki nedenden ötürü —Tiflis’in patronunun dizginlenemeyen dürtüleri ve Batı politikasının bir bütün olarak karşılaşmaya başladığı sorunların sayısının artması— gerçekleşmedi.

Mevcut durum o zamanki duruma sadece Rusya ile Batı arasında keskinliği katlanarak artan çatışma açısından benziyor. Fakat o zaman Tiflis, sistematik (sınırsız olmasa da) desteğe güvenebiliyordu, şimdi ise kimse Erivan’a önemli bir şey vaat edemiyor. Tüm güçler başka bir yöne savrulmuş durumda. Ermenistan’ı Batı tarafına çekmek Rusya karşıtı koalisyonun göstermelik bir başarısı olsa da kimse sorumluluk üstlenmeyecek.

Yani, Ermenistan’a “kolektif Batı”ya doğru kendi riskini alarak ilerlemesi öneriliyor ve beraberinde sadece bir sorun getirmesine izin veriliyor, o da Rusya sorunu. Asıl sorun olan Azerbaycan ile barış anlaşması ve Türkiye’yle ilişkilerin düzeltilmesi konusunda ise Erivan’ın kendisine güvenmesi gerekecek. Rusya’nın hizmetleri terk edildi, AB ve ABD’ninkiler ise şevk veren çığlıklar eşliğinde boşlukta kayboldu.

Duruma bu açıdan bakarsak, Paşinyan’ın alçakgönüllülüğü ve yumuşak başlılığı anlaşılabilir; Erivan’ın güvenebileceği kimse yok ve çizgilerini savunma konusunda kendi kaynakları sınırlı. Bu noktada ülkenin nasıl bu hale geldiği, savunma kabiliyetindeki düşüşten kimin sorumlu olduğu ve müttefiklerin eksiklikleri ne ölçüde telafi edebileceği (ya da edemeyeceği) konusunda hararetli bir tartışmaya girebiliriz (Ermeni liderliği elbette kritik bir anda yardım eksikliği nedeniyle onları, özellikle de Moskova’yı suçluyor ve buna karşılık olarak çok makul olandan reklam amaçlı olanlara kadar değişen itirazlar var). Her ne olursa olsun, mevcut gerçeklerden hareket etmek zorundayız. Ve bu gerçeklerin geri döndürülemezliğini gerekçelendirmek Nikol Paşinyan tarafından önerilen argümanlar —komşuları yatıştırmak uğruna hırslardan ve tarihsel yorumlardan vazgeçmek— dizisini gerektiriyor. Bu yardımcı olacak mı?

Akıntıya karşı

Ermenistan Başbakanı’nın açıklamalarının en ilginç yönü, dünya siyasetinin şu anda gelişmekte olduğu eğilime karşı cesurca hareket etmiş olması. Paşinyan, modern devletin ayaklarına ağırlık gibi asılı duran tarihi hayaletleri bir kenara atmayı ve modern devletin gelişimine katılmayı öneriyor. Gerçekte olduğu gibi.

Bu fikir yeni ve mantıklı değil. Avrupa’da ve yakın çevresinde, devletlerin büyük bir kısmı kendi tarihsel ya da ahlaki ve etik anlayışlarına uymayan sınırlar içinde yaşıyor. Bu, sayısız savaşın ve sömürgelerin yeniden dağıtımının ürünü. Birey tarihsel adaletin restorasyonunun derinliklerine inebilir ve orada yok olabilir. Ya da kendi halkının yararı için yeni bir yaşam alanı donatmak mümkündür. Aslında, bir ve aynı ulus farklı dönemlerde farklı eylemlerde bulunma eğilimindedir. Önemli olan genel eğilimlerle uyum içinde olmaktır.

Dolayısıyla bu eğilimler şu anda minimalist pragmatizmle pek uyumlu değil. Önceki on yıllarda, yurttaşların refah ve güvenliğine öncelik veren ılımlılık ve ihtiyatlılık, küçük ve orta ölçekli ülkeler nezdinde en yüksek erdem olarak görülüyordu. Büyük güçler, resmi ve gayri resmî kurumlar aracılığıyla statükoyu garanti altına almak için, işlerin bu şekilde yapılmasını teşvik etmek üzere zımni veya örtülü bir taahhütte bulundular. Bu, dekolonizasyon ile küresel liberalizmin krizi arasındaki uzlaşıydı. Neyin doğru olduğuna dair kendi fikirlerine dayanarak bölgesel statükoyu değiştirmek isteyen düpedüz sorun çıkaranlar geri püskürtüldü. Fakat Soğuk Savaş’tan sonra, bir dizi büyük devletin (SSCB, Yugoslavya, Afrika ülkeleri) parçalanmasıyla alakalı olarak aşırılıklar giderek daha sık görülmeye başlandı; burada fikir birliği, ne kadar yapay olurlarsa olsunlar, parçalanmanın idari hatlarını korumaktı.

Şimdi farklı bir aşamaya gelindi. Küresel evrensellik çökerken, milli-tarihsel duygular her yerde uyanıyor. Tarih, ilginç bir şekilde hem muhafazakârlar hem de ilericiler açısından önemli bir siyasi araç haline geliyor. Ve yakın zamana dek tabu olarak görülen şeyler hızla izin verilebilir kategorisine giriyor. Mümkün olan her yerde, toprak ve sınır sorunlarına dönük zorlayıcı çözümler giderek daha az kurumsal ve siyasi engelle karşılaşıyor. Ve ayırt edici milli duygular, iyi ya da kötü, giderek devletin yeniden yapılandırılmasının ayrılmaz bir unsuru haline geliyor.

Bu da Ermenistan’ın makul ılımlılık ilkesi tarafından yönlendirilme arzusunun Azerbaycan gibi diğerlerinin niyetleriyle uyuşmayacağı anlamına geliyor. Aynısı Türkiye ve İran açısından olası olmayan ama imkânsız da olmayan bir şekilde geçerli. Mesele birilerinin doymak bilmez bir şekilde bir başkasının topraklarını ele geçirmesi değil (böyle olması da gerekmiyor), daha ziyade bir ilişkiler hiyerarşisi inşa etmek. Ermenistan’ın, yukarıda da belirtildiği gibi, bu çatışmada güvenebileceği kimse yok ve “kolektif Batı”nın ona en yakın temsilcisi Türkiye. Paşinyan’ın önerdiği gerçek ve tarihsel Ermenistan arasındaki sınırın çizilmesi senaryosunun, Ermeni özbilinci için en mahrem şey olan soykırım anısını gerçeklikten “ayırmaya” zorlayacağı da göz ardı edilemez. Aynı zamanda, böylelikle en önemli komşuyla ilişkiler radikal bir şekilde geliştirilecektir.

Bu düşünceler, konuyu bilen insanlara kesinlikle yüzeysel ve spekülatif gelecektir ve yazar da buna içtenlikle katılıyor. Yalnızca bir çekince ile; yüzeysellik ve spekülasyon düzeyi açısından Ermenistan lideri tarafından öne sürülen argümanları es geçmiyorlar. Küresel değişimler çağında kendinden menkul planlar inşa etme girişimleri başarısızlığa mahkumdur. Nikol Paşinyan’ın da söylediği üzere, “gerçek ve tarihsel Ermenistan arasındaki gerekli sınır çizme süreci çok daha acı vericidir, zira bu sınır çizme her birimizin içinde gerçekleşmektedir”. Bu imge üzerinde düşünürsek, tablo biraz uğursuz bir şekilde fizyolojiktir; herkes, acıya rağmen, tarihsel olanı kendinden atmaya davet edilmektedir. Böyle bir ameliyattan sonra geriye ne kalacağını henüz tahayyül edemiyoruz.

Not: Ermenistan-Rusya ilişkilerinin “tarihselden” “gerçeğe” geçişi, hafızanın parçalara ayrılmasından daha kolaydır. “Tarihsel” ilişkiler olmayacak, büyük ihtimalle “gerçek” ilişkiler çökecek. Aslında kimsenin buna ihtiyacı yok, zira her iki taraf da bundan istifade ediyor. Ama burada Ermenistan’ın sınır koyma baltası tarihsel Rus taşına çarpacaktır; biz hiçbir şeye sınır koymuyoruz…

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Yayınlanma

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.

David Santoro, Nikkei Asia

David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.

***

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.

ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.

Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.

İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.

İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.

İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.

Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.

Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.

Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.

Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.

ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Avatar photo

Yayınlanma

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1

Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.

Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.

Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.

Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.

Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.

Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.

NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.

Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.

Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.

Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.

Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.

Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.

Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.

[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).

[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English