Bizi Takip Edin

Avrupa

IKEA, “zorla çalıştırma” iddiasıyla Doğu Alman mahkûmlarına tazminat ödeyecek

Yayınlanma

Federal Almanya Parlamentosu (Bundestag) ve IKEA Deutschland salı günü, mobilya devinin Alman Demokratik Cumhuriyeti (ADC) “mağdurlarını” tazmin etmek üzere tasarlanan yeni bir Alman hükümet fonuna 6 milyon avro katkıda bulunacağını açıkladı.

Parlamentonun ADC mağdurlarına yardım için özel temsilcisi Evelyn Zupke salı günü yaptığı açıklamada, şirketin mekanizmaya ödeme yapma niyetini teyit ettiğini söyledi. Fon henüz Alman parlamentosu tarafından onaylanmadı, fakat bu bir formalite olarak görülüyor.

Deutsche Welle’nin (DW) aktardığına göre Zupke, “Bana göre IKEA’nın eziyet fonunu destekleme taahhüdü, şirket tarihinin daha karanlık bölümlerine de vicdani bir yaklaşımın ifadesidir. Mahkumların Doğu Almanya hapishanelerinde çektiklerini geri alamayız. Fakat bugün onlara saygı gösterebilir ve belirli zorluklarla karşılaştıklarında onları destekleyebiliriz. IKEA tam da bu yolu izlemeye karar verdi ve ben de bu konuda kendisine minnettarım,” dedi.

IKEA’nın katkısı gönüllülük esasına dayanıyor ve bu konuda harekete geçmesi için herhangi bir yasal zorunluluk bulunmuyor.

IKEA, Soğuk Savaş sırasında ADC’ye taşeron olarak üretim yapan birkaç batılı şirketten biriydi.

İddiaya göre bazı durumlarda ADC, mahkûmları üretimde çalışmaya zorluyordu. DW’ye göre bu olguyu IKEA’ya bağlayan kanıtlar 2011 ve 2012 yıllarında ortaya çıkmaya başladı.

Şirket hızlı bir şekilde denetçilere bir soruşturma yaptırdı ve bu soruşturma hem iddiaların haklı olduğunu hem de IKEA’nın o dönemki yönetiminin bir kısmının mahkûmların bu işe karıştığından haberdar olduğunu ortaya koydu.

IKEA Almanya CEO’su ve CSO’su Walter Kadnar salı günü yaptığı açıklamada, “Bu olayın gerçekleşmiş olmasından derin üzüntü duyuyoruz. IKEA ürünlerinin Doğu Almanya’daki siyasi tutuklular tarafından da üretildiği bilindiğinden beri, IKEA sürekli olarak bir çözüm için çalışmıştır,” dedi.

Şirketin “IWAY” politikasına atıfta bulunarak IKEA’nın “en ilerici ve tanınmış tedarikçi davranış kurallarından birine” olan modern taahhütlerine dikkat çeken Kadnar, şirketin geçmişte insan haklarına veya çevreye karşı yapılan ihlallerin zararlarını en aza indirmek için adımlar atmak isteyeceğinin açık olduğunu söyledi.

Kadnar, “Etkilenenlere, desteklerine katkıda bulunacağımıza dair söz verdik. Bu nedenle eziyet fonunun hayata geçirilmesini memnuniyetle karşılıyoruz ve sözümüzü tutabildiğimiz için mutluyuz,” dedi.

“Komünist Diktatörlük Mağdurları Dernekleri Birliği” UOKG’nin başkanı Dieter Dombrowski, IKEA’yı son yıllardaki yaklaşımından dolayı övdü.

Dombrowski, “IKEA, şirketin hapishanelerde zorla çalıştırma faaliyetlerine karıştığının ortaya çıkmasının ardından görüşme davetimizi kabul etti. Birlikte bir çözüm yolu çizdik ve IKEA bu durumdan etkilenenlerle doğrudan görüştü. Bugün alınan karar çığır açıcı niteliktedir. Diğer şirketlerin de IKEA’yı örnek alacağını umuyoruz,” dedi.

Dombrowski ADC’de “siyasi bir mahkum” idi ve Batı Almanya’ya yasadışı yollardan geçmek ve “yıkıcı temaslarda bulunma” suçlamasıyla dört yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. 1970’lerde Batı Berlin’e taşındıktan sonra Hıristiyan Demokratlara (CDU) katıldı.

1980’lerde Dombrowski, CDU’nun gençlik örgütü JU’nun Hambach Kalesi’ne düzenlediği geziye katılanların nazi Horst Wessel’in şarkısını söyledikleri ve Hitler selamı verdiklerinin tespit edilmesinin ardından halkı kışkırtma suçlamasıyla açılan bir davada tanık olarak ifade verdi. 

Dombrowski nazi sembollerinin ve şarkılarının kullanımını “fark etmediğini” ileri sürmüştü. İki genç adam nefrete teşvik ve anayasa karşıtı nazi sembolleri taşımaktan suçlu bulunmuştu. Mahkeme, iddianamede belirtilenden çok daha fazlasının yaşandığına dikkat çekmiş ve tur rehberi Dombrowski’nin ifadesinin “en az ikna edici” olan olduğuna dikkat çekmişti. Sanıklar temyizde beraat etti.

Dombrowski daha sonra 1994 yılında, eski Doğu’da Brandenburg’da bir bölge için Federal Meclis üyesi oldu. 

Avrupa

The Times, Infantino hakkındaki ikinci maaş haberini geri çekerek özür diledi

Yayınlanma

The Times gazetesi, FIFA Başkanı Gianni Infantino’nun 2024 yılında Dünya Kupası organizasyon şirketinden 1,76 milyon dolarlık gizli bir ikinci maaş aldığı yönündeki haberini geri çekerek özür diledi. Gazete, İsviçre raporlama kuralları gereği harcama geri ödemelerinin maaş sayılmadığını ve Infantino’nun Miami’deki şirketle ya da gayrimenkulle bir ilgisinin olmadığını kabul etti.

İngiliz gazetesi The Times, FIFA Başkanı Gianni Infantino hakkında yayımladığı ve gizli bir “ikinci maaş” aldığını öne sürdüğü haberi yalanlayarak FIFA’dan özür diledi.

FIFA’nın X platformu üzerinden aktardığı açıklamaya göre gazete, 13 Ekim tarihli haberindeki iddiaların gerçeği yansıtmadığını bildirdi.

The Times, söz konusu haberinde bir vergi beyannamesine dayanarak Infantino’nun 2024 yılında FIFA’dan kamuoyuna açıklanmayan 1,76 milyon dolarlık ikinci bir maaş aldığını iddia etmişti.

İddiaya göre bu ödeme, 2026 Dünya Kupası’nın organizasyonunu yürütmek amacıyla FIFA bünyesinde kurulan FWC2026 adlı yapı üzerinden aktarılmıştı.

Yayımladığı tekzip metninde iddiaların gerçeğe aykırı olduğunu kaydeden gazete, ortada herhangi bir ikinci maaş olmadığını belirtti.

Açıklamada, İsviçre raporlama kuralları uyarınca harcama ve geri ödemelerin tazminat sayılmadığı, bu nedenle düzenlemelerin FIFA’nın yıllık raporunda Infantino’nun aldığı bu masraf kalemlerini göstermesini zorunlu kılmadığı açıklandı.

The Times ayrıca Infantino’nun Miami’de değerinin altında bir bedelle gayrimenkul satın almadığını ve Shadi LLC şirketiyle hiçbir bağlantısı olmadığını kabul etti.

Açıklamada, “Ne Infantino ne de ailesi, iddia ettiğimiz gibi Shadi LLC’nin yasal ya da intifa hakkı sahibi değildir ve bu şirket üzerinde herhangi bir kontrolleri yoktur. Yapılan hatalar nedeniyle Sayın Infantino ve FIFA’dan özür dileriz” ifadelerine yer verildi.

İddiayı gündeme getiren tek yayın organı The Times değildi. ABD’deki kâr amacı gütmeyen kuruluşların her yıl doldurmak zorunda olduğu 990 numaralı IRS vergi beyannamesine atıfta bulunan ESPN de benzer bir haber yayımlamıştı; bu haberde Infantino’nun 2024’te FWC2026’dan 1,72 milyon dolar aldığı öne sürülmüştü.

Gelişmelerin ardından FIFA, ağustos ayında federasyonu ve başkanını yıpratmaya yönelik koordineli girişimlere işaret ettiklerini hatırlattı.

Yapılan açıklamada, “FIFA, asılsız ve karalayıcı bilgilerin yayılmasını engellemek için medyayı sorumlu davranmaya ve tüm kaynakları titizlikle doğrulamaya çağırmaktadır. Bu olayda olduğu gibi haberler hatalı, yanıltıcı ya da tamamen gerçek dışı olduğunda FIFA bunlara doğrudan ve kararlılıkla karşı çıkmayı sürdürecektir” denildi.

Avrupa federasyonları başkanlık seçiminde desteğini çekmişti

Infantino, 2026 yazında kapsamlı yolsuzluk suçlamalarıyla karşı karşıya kalmıştı.

Bu süreçte bazı Avrupa futbol federasyonları, yaklaşan FIFA başkanlık seçiminde Infantino’ya verdikleri desteği geri çekmişti.

Söz konusu tepkilerin gerekçeleri arasında 2026 Dünya Kupası eleme turlarındaki bir kriz yer alıyordu.

ABD Milli Takımı forveti Folarin Balogun’un cezasının kaldırılması kararı ile FIFA’nın Dünya Kupası’na ait bazı ticari hakları dış yatırımcılara satma planı yoğun eleştirilere yol açmış, federasyon bu ticari planları geri çekmek zorunda kalmıştı.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Ukrayna’nın 70 milyar avroluk açığı için İngiltere ve Kanada devrede

Yayınlanma

Politico’nun haberine göre Avrupa Birliği, Ukrayna’nın 2027 yılındaki 70 milyar avroluk finansman açığını kapatabilmek için İngiltere ve Kanada’ya yardım desteğini artırma çağrısı yapmaya hazırlanıyor.

Avrupa Birliği, Ukrayna’nın 2027 yılında oluşacak 70 milyar avroluk finansman açığını kapatmak için İngiltere ve Kanada’yı yardımlarını artırmaya ikna etmeyi planlıyor.

Politico‘nun Avrupalı yetkililere ve diplomatlara dayandırdığı habere göre Brüksel, bu konuyu 29-30 Ekim tarihlerinde Kanada ve 20 Kasım’da İngiltere ile yapılacak zirvelerde gündeme getirmeyi hedefliyor.

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, ay başında Brüksel’deki zirvede ülkenin 2027 yılındaki askeri harcamalarının 155 milyar avroya ulaşacağını belirterek Avrupalı liderlerden ek 70 milyar avro talep etmişti.

Brüksel yönetimi ise daha önce onaylanan 90 milyar avroluk kredinin tüm maliyetleri karşılamaya yetmediğini belirterek diğer müttefikleri devreye sokmak istiyor.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, “Diğer ortaklarımızın çabalarını acilen artırmasına ihtiyacımız var” diyerek AB ve üye ülkelerin Ukrayna’ya sağlanan dış yardımların yüzde 80’ini üstlendiğini hatırlattı.

Birlik verilerine göre AB ve üye devletler şimdiye kadar Ukrayna’ya 231 milyar avrodan fazla kaynak aktardı.

Brüksel yardım çağrısını ticari şartlara bağlamayacak

Avrupalı yetkililer, yardım miktarını yükseltme çağrısının İngiltere ya da Kanada’ya yönelik bir eleştiri niteliği taşımadığını vurguluyor.

Gazeteye konuşan bir Avrupalı diplomat, Brüksel’in Ukrayna’ya desteği doğrudan ticaret veya savunma işbirliği koşullarıyla ilişkilendirmeyeceğini belirterek, “AB, Trump gibi hareket edip ortaklarına yönelik olumlu yaklaşımını Ukrayna’ya verecekleri katkılara açıkça bağlamayacak” dedi.

AB, Ukrayna’nın 2026-2027 yıllarındaki gereksinimlerinin yaklaşık üçte ikisini karşılamak üzere daha önce 90 milyar avroluk kredi sağlama taahhüdünde yer almıştı.

Brüksel yönetimi; Kanada, Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Norveç gibi ortaklardan da 45 milyar avro toplamayı bekliyordu ancak bu kaynağın bir bölümü henüz tahsis edilmedi.

Londra yönetimi Ukrayna’ya 25 milyar sterlin taahhüt ettiğini belirtirken Kanada ise 5,4 milyar avro değerinde askeri yardım ile 8,2 milyar avroluk doğrudan mali destek sözü verdi.

Kanada Danışma Meclisi sözcüsü Catherine Séguin, ülkesinin Ukrayna’nın sarsılmaz bir destekçisi olduğunu vurgulayarak askeri, mali, insani yardım ve kalkınma desteği için yaklaşık 26 milyar Kanada doları taahhüt ettiklerini dile getirdi.

Brüksel ayrıca Japonya’ya da yardım miktarını artırması yönünde çağrı yapıyor.

Tokyo’nun tutumuna yakın bir kaynak, Japonya’nın Kiev’e yaklaşık 20 milyar dolar sağladığını ve Ukrayna’nın talebi doğrultusunda ek kaynak ayırabileceğini ifade etti.

Ukrayna Merkez Bankası Başkanı Andriy Pışnıy, yaz aylarında yaptığı açıklamada çatışmanın başlangıcından bu yana Batı’dan yaklaşık 200 milyar dolar doğrudan bütçe finansmanı sağlandığını duyurmuştu.

Ukrayna Maliye Bakanlığı ise haziran ayı sonunda ülkenin 2026-2029 dönemindeki dış finansman ihtiyacını 145,9 milyar dolar olarak hesaplamıştı.

Maliye Bakanı Serhiy Marçenko, Batı’dan gelen desteğe rağmen ülkenin finansman ihtiyacının yüksek kalmaya devam ettiğini belirtmişti.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Prof. Murphy: Finansal servet odaklı sistem Avrupa’da çöküşe uğruyor

Yayınlanma

İktisatçı Prof. Richard Murphy, Fransa’da başlayan ve Avrupa geneline yayılan kitlesel protestoların anlık bir tepki değil, 1979’dan bu yana uygulanan piyasa politikalarının sonucu olduğunu belirtti. Murphy, konut krizinden nitelikli genç işsizliğine kadar genişleyen tıkanmanın üretken sermaye yerine finansal ranta öncelik verilmesinden kaynaklandığını vurguladı.

Fransa genelinde sokaklara taşan kitlesel eylemler, sokağa çıkma yasakları ve hükümetin olağanüstü hal ihtimalini tamamen dışlamayan açıklamalarıyla birlikte Avrupa genelinde yeni bir toplumsal fay hattını görünür kılıyor.

Paris sokaklarındaki öfkeyi ve kıta geneline yayılan hoşnutsuzluğu değerlendiren siyasi iktisat profesörü Richard Murphy, yayıncı Mario Nawfal ile gerçekleştirdiği mülakatta, krizin anlık bir patlama olmadığını belirtti.

Murphy, Fransa sokaklarındaki çatışmaların ardında kırk beş yıldır uygulanan ve üretken sermayeyi tahrip eden iktisadi modelin yer aldığını vurguladı.

Nawfal’ın Fransa’daki sarsıntının Avrupa’nın geri kalanı için ne anlama geldiğine dair sorusunu yanıtlayan Murphy, hükümetlerin hazırlıksız yakalandığını ifade etti.

“Fransızlar herkesten önce öfkelenir; sokak söz konusu olduğunda son derece hareketlidirler”

Fransa’nın toplumsal reflekslerine değinen Murphy, Britanya ile Fransa arasındaki yaklaşım farkını şu sözlerle aktardı: “Fransızlar herkesten önce öfkelenir; sokak söz konusu olduğunda son derece hareketlidirler. Eşim her zaman Britanya’da omuz silkip yolumuza devam ettiğimizi, Fransa’da ise birkaç kaldırım taşını söküp fırlatmaya başladıklarını söyler. Fransa’da olan tam olarak budur.”

1968 Mayıs olaylarını hatırlayacak yaşta olduğunu belirten Murphy, meselenin yalnızca Fransa sınırlarıyla çevrili kalmadığını kaydetti. Murphy, “Avrupa genelinde şu anda öfke dip dalgasının bulunmadığı neredeyse hiçbir ülke yok. Bu durumu Avrupa genelinde aşırı sağ siyasi partilerin yükselişinde açıkça görüyoruz; Fransa’da, Birleşik Krallık’ta, Almanya’da ve diğer ülkelerde bu partilere rastlıyoruz” dedi.

“Toplumun yaklaşık yüzde 25 ila 30’u ciddi şekilde geride bırakıldığını hissediyor”

Murphy, sahada gerçek insanlarla konuşarak siyasi iktisat yaptığını ve toplumdaki yabancılaşmanın son derece somut bir zemine oturduğunu anlattı. Özellikle genç kuşakların ve onların ebeveynlerinin büyük bir hayal kırıklığı yaşadığına işaret etti.

Toplumsal yapının farklı kesimlerindeki kırılmayı özetleyen Murphy, “Toplumun yaklaşık yüzde 25 ila 30’u ciddi şekilde geride bırakıldığını hissediyor. Bunların birçoğu genç, birçoğu çok çalışarak, üniversiteye giderek, borç yükünün altına girerek parlak bir geleceğe kavuşacağı vadedilen ama bu geleceğe ulaşamayan mezunlar” değerlendirmesini yaptı.

Emeklilikte huzurlu bir yaşam bekleyen ebeveynlerin de çocuklarının ellerinden alınan olanaklar yüzünden öfkeli olduğunu belirten Murphy, otuzlu yaşlardaki kuşağın ev alamadığını, yuva kuramadığını ve çocuk sahibi olmaya maddi güçlerinin yetmediğini söyledi. İspanya ve Portekiz’in yanı sıra Milano’da da sokak çatışmaları yaşandığını hatırlatan Murphy, Akdeniz kuşağından kuzeye doğru ilerleyen bir hoşnutsuzluğun şekillendiğini kaydetti.

Fransa’daki eğitim sisteminin katılığını eleştiren Murphy, okullarda öğretmen açığı bulunduğunu, binaların fiziki yetersizlikler yaşadığını ve gençlerin sistemin kendilerini yüzüstü bıraktığını doğrudan gördüklerini ifade etti. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un aksine halkın büyük kısmının katı devlet okullarında eğitim aldığını hatırlatan Murphy, gençlerin artık bu kuralları sorgulamaya başladığını aktardı: “Gençler kendileri düşünüyor ve gördükleri şeyin kendilerini yarı yolda bıraktığını söylüyorlar. Sokağa çıkıp polise taş atamayacağınız, havai fişek fırlatamayacağınız yönündeki tabu bir kez kırıldığında olaylar yayılır; nitekim Paris, Lyon, Marsilya ve Bordeaux sokaklarında yarım milyon insan var.”

“Ekonominin gerçek üretken servet yerine finansal servet birikimi için işletilmesi fikri bizi bu noktaya getirdi”

Yayıncı Nawfal’ın sistemin nerede ve ne zaman aksamaya başladığına ilişkin sorusunu yanıtlayan Murphy, sürecin başlangıç noktasını Margaret Thatcher’ın Birleşik Krallık Başbakanı olduğu Mayıs 1979 tarihine dayandırdı. Bu dönemin üniversiteden mezun olduğu tarihe denk geldiğini belirten Murphy, neoliberalizmin köklerini şu ifadelerle açıkladı:

“Margaret Thatcher ile birlikte Friedrich Hayek ve Milton Friedman’ın fikirleri geldi; ardından Ronald Reagan ile ABD’ye ve bütün Avrupa’ya yayıldı. Ekonominin gerçek üretken servet yerine finansal servet birikimi için işletilmesi fikri bizi bu noktaya getirdi. Neoliberalizm toplumda piyasaların mutlak egemen olduğunu, bireylerin faydayı azamiye çıkarmak için piyasa takaslarına katılan eşit özneler olduğunu varsayar ki bu açıkça anlamsızdır.”

Siyasi iktisadın güç ve kaynak dağılımı meselesi olduğunu hatırlatan Murphy, bu modelin servet sahiplerine daha fazla servet biriktirme gücü aktardığını söyledi. Thatcher döneminde kamu konutlarının vatandaşa satılmasının orta sınıfı konut fiyatlarına bağımlı kıldığını ancak bunun üretken bir servet yaratmadığını belirtti: “Bir evin fiyatını iki katına çıkarabilirsiniz ancak toplumda yeni bir yatak odası yaratmış olmazsınız; Birleşik Krallık’ta konut sorununun büyümesinin sebebi budur.”

Nawfal’ın hisse senedi ve varlık sahiplerinin zenginleşirken varlığı bulunmayan geniş kesimlerin güven endekslerinde tarihi düşüşler yaşadığı yönündeki verisini değerlendiren Murphy, hükümetlerin 1979 sonrasında kamusal alandan çekildiğini kaydetti. Su, elektrik, gaz ve ulaşım gibi altyapı hizmetlerinin özelleştirildiğini ancak piyasanın vaat edilen yatırımları yapmadığını anlatan Murphy, kamusal eğitimin de rantiye yapılarına teslim edildiğini söyledi.

Murphy, rant kavramını iktisadi anlamıyla tarif etti: “Buradaki rant yalnızca arazi kullanımı karşılığı ödenen para değil, bir varlığı üretken kullanıma sokmak için gereken normal getiri oranının üzerindeki her türlü fazlalıktır. Tekel karları da birer ranttır.”

“Ekonomi o kadar kötü durumda ki en iyi üniversitelerden mezun olanlar bile barista olarak çalışıyor”

Birleşik Krallık’ta nüfusun en alttaki yüzde 70’lik diliminin 12 trilyon sterlinlik toplam varlıktan neredeyse hiç pay alamadığını vurgulayan Murphy, genç işsizliği ve atıl kalan nitelikli iş gücü konusundaki gözlemlerini paylaştı.

Murphy, istihdam piyasasındaki tıkanmayı somut örneklerle ortaya koydu: “Ekonomi o kadar kötü durumda ki en iyi üniversitelerden mezun olanlar bile barista olarak çalışıyor. Ülkedeki en iyi 15 üniversiteyi kapsayan Russell Grubu mezunları bile çok geçerli alanlarda derece yapmalarına rağmen iş bulamıyor. İşverenler risk almıyor; bilişim alanında yapay zekanın insanların yerini alacağını söyleyerek alım yapmıyorlar, maliye ve muhasebede stajyer istihdam etmiyorlar.”

Kendi gençlik dönemi ile günümüz arasındaki alım gücü uçurumunu kişisel tecrübesi üzerinden anlatan Murphy, Londra’da yirmi dört yaşında mesleğe başladığı dönemi hatırlattı: “Yıllık 14 bin sterlin kazanıyordum ve Londra’nın güneyinde üç odalı bir daireyi 28 bin sterline, yani yıllık maaşımın iki katına satın alabilmiştim. Bugün aynı daire yaklaşık 500 bin sterlin değerinde ve başlangıç maaşı ancak 40 bin sterlin civarında; yani evin değeri gelirin on katından fazla bir seviyeye çıktı. Eskiden tek başıma alabildiğim bir evi bugün iki kişinin yüksek gelirle dahi alması neredeyse imkansız.”

Bu ekonomik şartlar altında Fransa’daki gençlerin sokaklara dökülmesine şaşırmadığını belirten Murphy, kendisini asıl şaşırtan hususun Britanya, Almanya ve İsveç gençliğinin henüz sokaklara çıkmaması olduğunu kaydetti.

“Siyasi sınıf bütünüyle neoliberalizme teslim olmuş durumda ve başka seçenek görmüyor”

Mevcut siyasi elitlerin Thatcher’ın meşhur formülünü benimsediğini aktaran Murphy, alternatif politikaların bilinçli şekilde dışlandığını söyledi: “Siyasi sınıf bütünüyle neoliberalizme teslim olmuş durumda ve başka seçenek görmüyor. Margaret Thatcher’ın ‘alternatif yok’ yaklaşımını sürdürüyorlar; oysa ben ‘gerçek bir alternatif var’ yaklaşımından yanayım. Ancak iktidarlar sokaktaki öfkeyi aşırı solcuların vandallığı olarak niteleyerek geçiştirmeye çalışıyor.”

Fransa’daki siyasi tabloyu değerlendiren Murphy, Marine Le Pen liderliğindeki aşırı sağın da halkın sorunlarına çare üretemeyeceğini ifade etti. Macron yönetiminin Avrupa Merkez Bankası kuralları doğrultusunda 80 milyar avroluk bütçe kesintisi planlarken Le Pen’in yıllık 140 milyar avroluk kesinti vadettiğine işaret eden Murphy, bu politikaların toplumsal yapıyı büsbütün dağıtacağını savundu.

Mevcut mali kuralların finansal servet piramidini korumak için inşa edilmiş bir kumdan kale olduğunu söyleyen Murphy, yapının bir saadet zincirine dönüştüğünü ve ABD merkezli teknoloji piyasalarındaki yapay zeka balonuyla birlikte çöküşün eşiğinde olduğunu kaydetti. Murphy, 2000 yılındaki teknoloji balonu döneminde iki şirketin finans direktörlüğünü yürüttüğünü ve Londra borsasının o dönemde yüzde 50 değer kaybettiğini hatırlatarak benzer bir sarsıntının yeniden kapıda olduğunu dile getirdi.

Murphy, finansal piyasaların birbiriyle olan karmaşık bağlarının yaratacağı riskleri anlattı: “Hedge fonlar, özel sermaye fonları ve ikincil bankacılık sistemi çökebilir; bu durum doğrudan temel bankacılık sistemini de aşağı çekebilir. Devletler domino etkisiyle batacak bankaları kurtarmak zorunda kalacak ancak bu defa paradan çok daha fazlasına, parayı nereye harcayacaklarını bilmeye ihtiyaçları var.”

“Para bir hükümet harcama yaptığı her an yeniden yaratılır”

Hükümetlerin kırk beş yıldır piyasa karşısında çaresiz olduklarını iddia ettiklerini ancak 2008 küresel krizinde İngiltere Merkez Bankası, ABD Merkez Bankası ve Avrupa Merkez Bankası aracılığıyla para basarak bankaları kurtardıklarını hatırlatan Murphy, paranın mahiyetine dair değerlendirmelerde bulundu.

Murphy, modern para teorisinin finansal yapıyı doğru açıkladığını vurguladı: “Para bir hükümet harcama yaptığı her an yeniden yaratılır. Neoliberal siyasetçiler paranın son derece kıt olduğunu ve kendilerinin bunu kontrol eden güçler olduğunu düşünmenizi istiyor ama bu doğru değil. Hükümetler parayı yaratma ve yönlendirme gücüne sahiptir; kriz anında da bunu harcamaktan başka çareleri kalmayacak.”

Birleşik Krallık siyasetinde Muhafazakar Parti, İşçi Partisi veya Liberal Demokratların hükümette bulunmasının politikaları değiştirmediğini belirten Murphy, bu tek tipleşmenin seçmenin tercih hakkını fiilen yok ettiğini ve aşırı sağı besleyen asıl zeminin bu umutsuzluk olduğunu kaydetti.

Aşırı sağ partilerin halkın ekonomik sorunlarını çözemeyeceğini, aksine daha derin bütçe kesintileri getireceğini söyleyen Murphy, piyasa ekonomisine karşı olmadığını ancak devletin düzenleyici kurallarına ihtiyaç duyulduğunu belirtti: “Kırk iki yıl yeminli mali müşavirlik yaptım, şirketler yönettim; piyasanın gücünü bilirim. Ancak kuralların olmadığı bir piyasa, Manchester City karşısına sahaya bir takımın on bir, diğerinin on üç kişiyle çıkmasına benzer; bu adaletsizliği yalnızca kamusal akıl giderebilir.”

Tasarrufların üretken yatırımlara yönlendirilmesi gerektiğini savunan Murphy, Britanya’da emeklilik fonlarına sağlanan yıllık 90 milyar sterlinlik vergi teşviklerinin atıl mevduat olarak bankalarda beklediğini, bunun yerine kamusal bir yatırım bankası aracılığıyla yeşil dönüşüm, konut inşası, ulaşım ve eğitim alanlarına doğrudan kaynak aktarılması gerektiğini belirtti.

“Sorun göçmenler değil; neoliberalizmin başarısızlıklarının faturası başkalarına kesiliyor”

Mülakatın son bölümünde Nawfal’ın göçmen nüfus ve toplumsal uyum konusundaki sorularını yanıtlayan Murphy, meselenin ekonomik bir tehdit olarak sunulmasının siyasi bir saptırma olduğunu kaydetti. Kendi ailesinin de İrlanda kökenli göçmenler olduğunu ve eşinin hekimlik, kendisinin ise mali müşavirlik ve akademisyenlik yaparak topluma değer kattığını anlattı.

Aşırı sağın ve neoliberal düzenin başarısızlıklarını örtbas etmek için hedef tahtasına göçmenleri koyduğunu söyleyen Murphy, şu değerlendirmeyi yaptı: “Sorun göçmenler değil; neoliberalizmin başarısızlıklarının faturası başkalarına kesiliyor. 2008 yılındaki ekonomik çöküş İngiltere’deki bir hastanede çalışan Eritreli bir hemşire yüzünden yaşanmadı. Birleşik Krallık Ulusal Sağlık Hizmeti bünyesindeki çalışanların üçte biri birinci veya ikinci nesil göçmenlerden oluşuyor; göçmen doktorları dışlarsanız tedavi görecek sağlık personeli bulamazsınız.”

Britanya’ya yılda gelen kayıt dışı teknelerin 45 bin kişilik bir hacme sahip olduğunu ve 67 milyonluk nüfus içinde bu sayının ekonomik dengeleri bozacak bir büyüklük taşımadığını ifade eden Murphy, göçmen düşmanlığının en yoğun yaşandığı yerlerin yabancı nüfusun neredeyse hiç bulunmadığı kırsal bölgeler olduğuna dikkat çekti. Kendi yaşadığı bölgedeki tarımsal hasadın Bulgar işçiler sayesinde yapılabildiğini hatırlatan Murphy, iklim krizi, kuraklık ve kıtlık kaynaklı zorunlu göç dalgalarının önümüzdeki on yılda daha da büyüyeceğini ve küresel sistemin bu gerçekle yüzleşmek zorunda olduğunu sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English