Bizi Takip Edin

Görüş

New York Times’ın kışkırtılmış savaşı, küçük Napolyon ve Batı’nın ‘blöfle’ imtihanı

Avatar photo

Yayınlanma

ABD Genelkurmay Başkanı Mark Milley, bir yıl önce şu sıralarda “Rusya stratejik, operasyonel ve taktik açıdan kaybetti” diye buyurmuştu. Kendisi şimdi emekli. Halefi Charles Q. Brown ise geçenlerde “Rusya’nın kışkırtılmamış ve yasadışı savaşı üçüncü yılına girerken Ukrayna’nın bugün ve gelecekte başarısını garanti altına almak için müttefiklerimizle uyumlu hareket ediyoruz” buyurdu.

Halefin ve selefin sözleri bir yıl arayla boşa düşüyor. Batı medyası bile artık Kiev’in kaybetmekte olduğunu, silah, mühimmat ve insan kaynağının kalmadığını, Rusya’ya karşı ise ne diplomatik tecridin ne de ekonomik yaptırım savaşının işe yaradığını yazıyor.

Batı’nın 24 Şubat 2022 anlatısı, ‘Putin’in bir sabah uyanıp işgale karar verdiği’ yalanı üzerine kurulmuşken, kendimizi New York Times’ta ABD’nin Rusya’ya karşı Ukrayna üzerinden 10 yıldır yürüttüğü savaşı okurken bulduk.

ABD’de başkanlık seçimi yılında iç siyasi rekabet, Kiev’e savaş fonlarını kesmişken, 5 Kasım’a kadar çatışmayı sürdürme misyonunu üstlenen Avrupalılar ‘Napolyon ve Hitler ruhunu’ canlandıran bir çaresizliği sergiliyor.

ABD’nin 2014’teki Kiev darbesiyle yol açtığı Ukrayna iç savaşına Rusya Federasyonu’nun müdahalesinin ikinci yıldönümünde; Moskova’nın bütün tezleri Batı’da panik havası eşliğinde doğrulanıyor. Diplomasinin önü kesilerek kışkırtılmış bir çatışmanın jeopolitik sonuçlarını öngörmeye çalışıyoruz. Eteklerdeki taşlar dökülürken, rasyonel akıl yitimi nedeniyle insanlık için kaygılanmamak mümkün değil.

NEW YORK TIMES VE KIŞKIRTILMIŞ SAVAŞ

Bu iki yılda Batı’nın en başta cahil liberal kamuoyuna yutturduğu anlatı ‘NATO 2022’ye kadar Ukrayna’ya dahil olmadı’ temasıydı. New York Times’ın 25 Şubat’taki uzun haberinde ise Rusya’ya karşı örtülü savaşının 10 yıllık geçmişi anlatılıyor. Aslında ABD’nin CIA eliyle Ukraynalı aşırı milliyetçilik üzerinden yürüttüğü kirli savaşı teşhir etmekten ziyade kontrollü bir bilgi yayımı.

Ukrayna dosyasını azıcık bilenler, yani Soroscu 2004 renkli devrimlerini anımsayanlar veya İkinci Dünya Savaşı’nın ardından 1950’lerden başlayarak Sovyet Ukraynası’nda Nazilere yatırımın ayırdındaki ‘mürekkep yalamışlar’ açısından 2014 anlatısı da yalan ya, geçelim. (CIA’nın Ukraynalı BanderacıNnazilerle 1950’lerden itibaren yürütülen AERODYNAMIC operasyonu veya Prolog Research Corporation vakası gizliliği kaldırılmış belgelerle sabit.)

NYT yazarları Adam Entous ve Michael Schwirtz’in ‘Casus savaşı: CIA gizlice Ukrayna’nın Putin’le savaşmasına nasıl yardım ediyor?’ başlıklı haberinin girişi casus/savaş filmi kurgulu:

“Sık bir ormanın içinde yer alan Ukrayna askeri üssü terk edilmiş ve yıkılmış gibi görünüyor; komuta merkezi ise savaşın başlarında bir Rus füze saldırısının kurbanı olmuş. Ama bu yer üstünde. Çok uzakta olmayan gizli bir geçit, Ukraynalı askerlerden oluşan ekiplerin Rus casus uydularını izlediği ve Rus komutanlar arasındaki konuşmaları gizlice dinlediği yeraltı sığınağına iniyor…”

Haber özetle ne diyor?

2014 Meydan darbesinin akşamı Ukrayna casusluk şefi Valentyn Nalyvaichenko ilk raporunu CIA ve MI6’ya veriyor, ‘istihbarat ortaklığı istiyor’. CIA darbe rejimine yüksek teknolojili komuta ve kontrol merkezleri kurup finanse etmekle kalmıyor. Doğu Ukrayna, Kırım ve Rusya’nın diğer yerlerindeki Ruslara karşı suikastlar ve diğer provokasyonları gerçekleştiren Ukrayna istihbaratını ve paramiliter güçleri oluşturuyor, eğitiyor ve silahlandırıyor. Rusya ordusunun iletişimlerini tarayıp casus uydularının izlendiği ileri teknolojili yeraltı sığınakları inşa ediyor, 12 üs kuruyor. Finansman tamamen CIA’nın. Birim 2245’de yetişenlerden biri de bugünkü askeri istihbarat şefi Kirill Budanov.

NYT, CIA’nın Moskova’ya saldırısını genişletmenin yollarını aradığı, Lahey’de gizli bir toplantı düzenleyip Britanya’nın MI6’sı ve Hollanda istihbaratıyla gizli koalisyon kurduğunu belirtiyor. Bunlar daha özel harekat yokken yapılıyor. NYT yazarları Putin’in defalarca ABD-NATO’yu askeri ve istihbarat altyapısını Ukrayna’ya genişletmekle suçladığını anımsatırken, adeta onu doğruluyor.

Haber Ukrayna’nın ABD iç siyasetindeki kullanımını da sergiliyor. 2016 seçiminde Donald Trump’ın başkan seçilmesiyle düğmesine basılan Rusyagate komplosunun izini sürmek bakımından da faydalı. ‘Rusya’nın ABD seçimlerine müdahalesini önlemek’ temalı anlatı, açılan soruşturmalar ve son olarak Twitter ifşaatlarıyla gömülmüştü.

NYT’ın haberi, son iki yılda bizzat kendi yayınlarındaki anlatının sahteliğini göstermek bakımından da faydalı. Hedefinin ise Ukrayna rejiminin ABD askeri-istihbarat aygıtı tarafından kontrol edildiğini bildirerek, Cumhuriyetçilere savaş finansmanını desteklemeleri için baskı yapmak olduğu anlaşılıyor.

Ukrayna projesinin 5 Kasım seçimine kadar sancıları, Avrupa kanadındaki gelişmelerle birleştiğinde daha dikkat çekici.

NAPOLYON KIYAFETİ KUŞANAN MACRON VE İFŞACI SCHOLZ

Avrupa’nın paniği Batı medyasında da artık açıkça görünüyor. Ukrayna ordusunun geçen yıl yaz taarruzunun ağır mağlubiyetini ‘basit bir başarısızlık’ gibi sunma çabaları, Rusya ordusunun 10 yıldır Donetsk’i vuran Avdeyevka’yı kontrol altına alıp bütün cephelerde inisiyatifi ele geçirmesiyle tamamen çöktü. Kiev rejiminin mart-haziran aylarında top mermisi ve hava savunma füzelerinin bitişi kaygıları hakim.

İlk hamle son iki yılda tuhaf biçimde ara ara ‘arabuluculuk’ vasfı da yüklenen Fransa’dan geldi. Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 26 Şubat’ta 20 Avrupa liderini Elysee Sarayı’nda topladı. Kiev’e para ve mühimmat bulma paniğiyle ‘beyin fırtınası’ yapıldı. Durumu ilk izah eden Slovakya’nın sosyal demokrat lideri Robert Fico oldu. Fico, ‘bazı Avrupa ülkelerinin Ukrayna’ya asker göndermekten söz ettiğini’ söyledi, asla böyle bir şey yapmayacağını belirtti. ‘Barış ve diplomasi’ sözcüklerini duymamaktan yakındı.

Ardından Macron çıkıp asker göndermek için görüş birliğine varılamadığını ancak bunun ‘göz ardı edilemeyeceğini’ söyledi. Macron “Rusya bu savaşı kazanmasını engellemek için elimizden geleni yapacağız” dedi. Pek çok ülkeden itirazlar yükseldi. En başta şahin Britanya, Polonya ve Almanya’dan… En çarpıcı olanı Almanya Başbakanı Olaf Scholz. “Ukrayna’da hiçbir Alman askeri veya NATO askeri olmayacak. Askerlerimizi Ukrayna’ya göndermeyeceğim” dedi.

Son iki yılda ne dediyse 180 derece zıttını yapan Scholz, bir süredir Rusya başkenti Moskova’yı vurabilecek 500 km menzilli Taurus füzelerini verme baskısı altında. Almanya’nın bu füzeleri göndermesinin onları kullanabilecek askerleri de göndermesi anlamına geleceğini belirtip Britanya ve Fransa gibi yapamayacaklarını söyledi. İki müttefiki deşifre ediverdi.

Britanya’nın, Rusya’da ve Donbass’ta sivil katliamlara yol açan Storm Shadow füzeleri, Fransa’nın ise SCALP’lar için Ukrayna’da askeri personel bulundurduğunu söylemiş oldu. Britanyalılar öfkelendi, Scholz’ü ‘Ruslara yardım edebilecek istihbaratın suiistimali, sahadaki personeli tehlikeye atma’ eleştirisi yöneltildi.

Aslında Scholz bu çatışmanın ‘en kötü saklanan’ sırrını Batı kamuoyuna ifşa etmiş oldu. Şimdiye kadar ya ‘paralı asker’ diye geçiştirilmiş yahut ‘Rus komplo teorisi’ denmişti. Rusya başından beri farkındaydı. Yeni yıldaki Belgorod katliamının ardından 16 Ocak’ta Harkov’da Fransız askerlerin geçici konuşlanma yeri nokta atışıyla vurulmuş, 60’dan fazlası öldürülmüştü. Paris telaşla ‘askerimiz yok’ demişti.

Şimdi Macron müttefiklerinin tepkilerine rağmen asker göndererek Rusya ile doğrudan savaşa girmeye hevesli görünüyor. 7 Mart’ta Ukrayna’da siyasi parti liderleriyle ‘birlik gönderme’ temalı toplantı yapacak. Ukrayna’nın ‘bazı bölgelerini koruyabileceği’ sıvıyla Moskova için ‘stratejik bir ikilem’ yaratmanın hedeflendiği söyleniyor

‘Küçük Napolyon’a gülüp geçmeden önce ‘Bakın, zaten oradayız ve Ruslar bize nükleer bomba atmadı!’ mesajıyla Avrupa halkını NATO müdahalesine sinsice hazırlama hesabı yabana atılacak gibi değil.

ALMAN HAVACILARIN SAVAŞ HEYECANI

Üstelik ifşacı Scholz’un Almanya ayağı da karışık. Naifliğinden mi müttefiklerini resmen ifşa etti, yoksa Taurus gönderme baskılarına yanıtı mıydı, bilmiyoruz. Ne ki Alman Şansölyesi’nin kendi ordusunun arkasından çevirdiği işlerden haberi varmış gibi görünmüyor.

Rossiya Segodnya ve RT genel yayın yönetmeni Margarita Simonyan, cuma günü Rusya’nın Kırım Köprüsü’nün yani sivil altyapının nasıl bombalanacağını tartışan üst düzey Bundeswehr subaylarının sızdırılmış ses kaydını yayınladı. Scholz’a ‘makul inkâr edilebilirlik’ marjını bırakacak şekilde…

19 Şubat tarihli kayıtta, Alman Hava Kuvvetleri Komutanlığı Operasyon ve Tatbikat Daire Başkanı Graefe, Müfettiş Gerhartz ve Hava Harekât Merkezi yetkilileri Fenske ve Frostedt, Rusya’nın Kerç (Kırım) Köprüsünü Taurus’larla nasıl vuracaklarını, idareyi Britanyalılara verip veremeyeceklerini tartışıyor. İçlerinden biri ‘ya çocuk parkını vurursak’ derken işitiliyor.

Alman parlamentosu onayı olmadan yasadışı olan bu savaş hali Bundeswehr’in bazı seçkin üyelerinin heveslerini sergiliyor.

Bu arada da Kerç köprüsü daha önce Britanya tarafından vurulmuşken, iki yıl sonra bir kez daha vurulmasının stratejik etkisi tartışmalı. Zira mesele cephede gidişatsa eğer, karadan yol bağlantısı zaten tesis edildi.

Almanya Savunma Bakanlığı, soruşturma açıldığını duyurdu. Almanya, Ukrayna’yı ABD’den sonra en çok fonlayan ülke. Bedeli ülkenin sanayisizleşmesi. Dolayısıyla Scholz, sorumlu bir tutum mu sergileyecek? Yoksa tıpkı Leopard tanklarının enkaza dönüp namını söndüren tank koalisyonundaki gibi oldu-bittiyi mi kabullenecek?

NATO TEHDİDİ

İki yıllık Batı anlatısı, Ukrayna-Rusya savaşı. Halbuki NATO istihbarat uçakları Kiev için hedef belirleyip saldırı koordine ediyor, seyir füzeleri ateşliyor. Fransız ve Britanya özel birlikleri sahada cirit atıyor. ABD’li komutanlar komuta merkezlerini yönetiyor.

Ne ki askeri çabalar sonuç vermedi. Son dönemde Avrupa ülkeleri Kiev ile ikili güvenlik anlaşmalarını devreye soktu. Macron’un çıkışıyla Ukrayna’nın askeri çöküşünden kaygılı Batı’nın müdahale düğmesine bastığı anlaşılıyor. Avrupa halkının doğrudan çatışmaya hazırlanması yani… ABD Kongresi yüzünden sıkışan Biden yönetimi bu hafta cebinde aniden Kiev’e harcanacak 4 milyar dolar daha buldu. Uzun menzilli ATACMS gönderileceği açıkça söyleniyor. Kanada Savunma Bakanı Bill Blair de ‘doğru koşullar altında muharebe dışı birlikler göndermeye’ açık olduklarını söyledi.

Şimdiden Polonya üzerinden senaryolar gündemde. Polonya-Litvanya sınırı yakınında (Sulaweki boşluğu) geniş NATO tatbikatları (birlik yığınağı) yapılıyor. Beyaz Rusya lideri Lukaşenko’nun Batı’nın Polonya üzerinden bir ‘yanıltma operasyonuna’ girişebileceği ikazlarını bir kenara not etmeli.

Batı’nın tırmandırmaktan vazgeçecek gibi görünmediği bu çatışmada tek sorunu, resmen müdahaleye Rusya’nın yanıtını kestirememeleri.

PUTİN’İN UYARISI, BATI’NIN BLÖF ALGISI

Rusya lideri Putin yanıtı şimdiden Federasyon Konseyi konuşmasında verdi. Batı’nın, Ukrayna’da yaşananları ‘çizgi film zannettiğini’ söyledi. “Birçok ülkede çatışmaları kışkırtan Batı şimdi de Rusya’nın Avrupa’ya saldırma niyetinde olduğunu iddia ediyor. Bu bir saçmalık. İnanabiliyor musunuz? Yalan söylüyorlar” dedi. Macron’un asker gönderme çıkışı içinse “Biz, bir zamanlar ülkemizin topraklarına asker gönderenlerin akıbetini unutmadık. Artık olası müdahaleciler için bunun sonuçları çok daha trajik olacak. Topraklarındaki hedefleri vurabilecek silahlarımızın da olduğunu anlamalılar” diye ekledi. Misilleme kapasitelerine atıfla Ukrayna sahasında hipersonik Zircon’ların kullanımını ilk kez doğruladı.

Batı medyası ‘kışkırtılmamış’ diye sunduğu bu çatışmada Putin’in mesajlarını da iki temel başlıkla sundu: Tehdit ve blöf. Açıkçası bu sözler ne tehdit ne blöf içeriyor. Klasik caydırıcılık.

ABD yapımı bu eşi benzeri görülmemiş güvenlik ikilemi iki yılda; Rusya’nın Batı destekli saldırılarda kışkırtmalara gelmemesi ve özel askerî harekâtı kendi çizdiği çerçevede yürütmeye devam etmesiyle yönetilebildi. Bir nevi gayrı resmi ‘angajman kurallarıyla’. Ancak Rusya’yı ‘stratejik yenilgiye uğratma’ saplantısı artık Batı’nın pervasız asabiyetiyle birleşiyor.

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English