Diplomasi
Prof. Diesen: Diplomasi canlanmazsa yeni dünya savaşla doğacak
Editörün notu: Norveçli siyaset bilimci Prof. Glenn Diesen, 26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında gerçekleştirdiği bu konuşmada, tek kutuplu dünya düzeninin çöküşünü ve uluslararası sistemin içinden geçtiği sarsıntılı dönüşümü irdeledi. Diesen, Batı merkezli hegemonik evrenselciliğin yapısal açmazlarını sergilerken, yükselen güçlerin medeniyet devletleri ekseninde çok kutuplu yeni bir denge inşa ettiğine dikkat çekti. Avrupa’nın içine düştüğü kimlik ve güvenlik bunalımının altını çizen Diesen, diplomasinin yeniden canlandırılmaması halinde yeni küresel düzenin savaş yoluyla şekillenebileceği uyarısında buldu.
***
Tek kutuplu dünya düzeni çöktü; nerede hata yapıldığını anlamak ve dünyanın içinden geçtiği çalkantılı dönüşümü kavramak adına bir otopsi yapmamız gerekiyor. 1989’da Francis Fukuyama, siyasi Batı tarafından geniş ölçüde ideolojik bir rehber kabul edilen meşhur “Tarihin Sonu” makalesini yayımladı. Dünyada tek bir süper güç ve tek bir ideoloji vardı; beklenti ise dünyanın ABD liderliği ve liberal demokratik değerler etrafında birleşeceği yönündeydi. Tek bir güç merkezi bulunması sebebiyle ABD hakimiyeti uluslararası anarşiye ve güvenlik rekabetine son verecek; ABD hegemonyası, evrensel değerleri paylaşan kapsayıcı bir topluluk inşa etmek üzere liberal demokrasinin rolünü yüceltecekti. Batı, otuz yılı aşkın bir süre boyunca, kendi kolektif hegemonyasının tüm insanlığın yararına olduğuna inanan yeni nesil siyasetçiler yetiştirdi; bu siyasetçiler, geçmişin kaotik dünyasından ebedi barışa geçişi idare edecek yöneticilerdi. Peki, ne ters gitti?
Tek kutuplu anın geçici bir olgu olarak kalması kaçınılmazdı; zira ABD’nin kaynaklarını tüketeceği ve yükselen güçleri kendisini kolektif biçimde dengelemeye sevk edeceği öngörülebiliyordu. Ne var ki hegemonik evrenselcilik kendi içinde de yapısal bir çelişki barındırıyor; çünkü evrensel değerler tek bir güç odağına bağlanıyor. Bir hegemon, özgürlük, demokrasi ve insan hakları gibi evrensel değerleri temsil ettiğini öne sürse de bu evrenselcilik belirli bir tarihsel, kültürel ve jeopolitik düzen üzerinden dayatılıyor.
Eşitliği savunan evrensel değerler, ABD’nin baskın konumunu kurumsallaştırmak için kullanılıyor. Kapsayıcılığı savunan evrensel değerler, kapsayıcı bir Pan-Avrupa güvenlik mimarisi geliştirmek yerine NATO gibi dışlayıcı bloklar inşa etmeye yarıyor. John Herz daha 1950’de, devletlerin kendi içlerinde demokratikleştikçe, liberal değerleri çoğunluğun tahakkümünden korumak adına uluslararası kurumlarda baskın bir konum elde etme konusunda daha fazla ısrarcı göründüklerine dikkat çekmişti. Liberal değerler, tüm insanların ve devletlerin iyi bir yaşama ve kendi kalkınma yollarına dair farklı fikirlere sahip olması sebebiyle hoşgörünün zorunlu olduğu düşüncesine dayanır; ancak değerlerin evrenselliği iddiası, bütün devletlerin aynı çizgide gelişmesi gerektiğini öne sürer. Böylece liberal demokrasinin bayraktarlığını yapan siyasi Batı, dünyanın geri kalanını “ehlileştirmeye” çalışan bir medeniyet öğretmenine dönüşür. Eşit egemenler arasındaki diplomasinin yerini, “medeniyet öğrencilerinin” bu “medeniyet öğretmenleri” tarafından ödüllendirildiği veya cezalandırıldığı bir ilişki alır. Hegemon güç, hem kendi değerlerini benimsemeyen devletleri hizaya sokar hem de fazlasıyla güçlenip kendi hegemonik konumunu sarsan devletleri cezalandırır. Neticede liberalizm, hegemonik bir norm kisvesiyle yayılmıştır.
Modern dünya düzeni, evrenselci iddialarla meşrulaştırılan hegemonik bir sistemin yerini devletlerin kültürel özgünlüğüne dayalı çok kutuplu bir düzene bıraktığı 1648 Vestfalya Barışı ile kuruldu.
Son 80 yıl, önce iki kutuplu bir sistemin çöküşüne, ardından tek güç merkezli bir düzene sahne olan tarihsel bir anomaliden ibarettir. Dünyanın “doğal” hali, devletlerin kültürel özgünlüklerini gözeten bir güç dengesine sahip çok kutuplu Vestfalya sistemidir.
Geride kalan on yıllar boyunca hegemonik evrenselcilik, ulusal yetkilerin ABD’ye devredilmesiyle birlikte Avrupa devletlerini dönüştürdü. ABD’nin askeri hakimiyeti, Avrupa’nın ittifak sistemi çerçevesinde güvenliğini, dış politikasını ve stratejik aklını büyük ölçüde ABD’ye havale etmesi anlamına geliyordu. ABD’nin iktisadi üstünlüğü ise bankaları, para birimlerini, ödeme sistemlerini ve ticaret anlaşmalarını barındıran uluslararası ekonomi mimarisinin büyük ölçüde yine ABD tarafından yönetilmesini beraberinde getirdi. Avrupa’daki ve ötesindeki sivil toplum dahi ABD hükümetince finanse edilen ve Amerikan istihbaratıyla dirsek temasında çalışan “sivil toplum kuruluşları” eliyle yönlendirildi.
Avrupa siyasal sistemi, Avrupa’nın siyasi Batı içinde ABD’ye göbekten bağlı olmasının istikrar ve refahın ana kaynağı sayılması sebebiyle, uluslararası kurumlara sadakatin ulusal çıkarlardan daha hayati ve ahlaki olduğu kabulü üzerine inşa edildi.
Hegemon artık yok ve evrenselci iddiaları dünyanın geneli tarafından reddediliyor. Çok kutuplu dünya artık bir vakıa; yükselen güçler ise medeniyet özgünlüğüne dayalı, eşit egemenlerden oluşan bir Vestfalya düzenine dönülmesini talep ediyor. Şi Cinping’in de altını çizdiği üzere, her medeniyetin kendine has bir kalkınma yolu vardır ve hiçbir müstakbel hegemon başkalarına nasıl gelişeceklerini dikte etme hakkına sahip değildir.
Avrasya kıtasında “medeniyet devleti” söyleminin yeniden canlanması, tek kutupluluğun ve evrenselciliğin reddi anlamına geliyor. ŞİÖ ve BRICS gibi yeni yapılar çok kutuplu dünyaya alan açmaya çalışsa da kurumsal kapasitenin uyum sağlama hızını aşan bir üye akını yaşanıyor. Buna karşın gücün merkezileşmesi, tek tipleşme ve evrenselcilik artık istenmeyen yaklaşımlar olarak görülüyor.
Her yere yetişemeyeceğini ve öncelik sıralaması yapması gerektiğini fark eden ABD, kerhen de olsa bu yeni gerçeklere uyum sağlamaya başladı; liberal evrenselcilik dilinin yerini ulusal çıkarlar alıyor. Bu aslında olumlu bir gelişme olabilir; çünkü stratejik çıkarlarının peşinden koşan devletler karşılıklı anlayış ve uzlaşı zemini arayabilir; oysa stratejik çıkarlarını değerlerle özdeşleştiren devletler, rekabeti uzlaşmanın tehlikeli görüldüğü bir “iyi ile kötünün savaşı” olarak değerlendirir.
ABD’de cumhuriyeti kurtarmak adına imparatorluğu küçültmek isteyen yeni siyasi güçler yükseliyor; zira stratejik bir geri çekilme, ABD’nin gücünü yeniden toplamasına ve diğer büyük güçlerin kurduğu kolektif dengeleme çabalarını boşa çıkarmasına olanak tanıyacaktır.
Bugün Avrupa’yı bu denli tehlikeli kılan unsur, çok kutuplu sistemde kendine yeni bir rol bulamayışının yarattığı zafiyet ve kapıldığı paniktir. Güvenlik artık kolektif Batı’nın hakimiyetine yaslanamıyor; ortada net bir ekonomik model kalmadı ve evrensel değerleri temsil etme iddiaları inandırıcılığını yitirdi. Buna rağmen Avrupalılar, ekonomik ve siyasi bağlarını çeşitlendirerek yeni gerçekleri kabullenmeye ve buna göre konum almaya yanaşmıyor.
Eldeki veriler, tek kutuplu evrenselcilikten çok kutuplu özgünlüğe geçişin son derece sarsıntılı olacağını gösteriyor; diplomasi yeniden canlandırılmadığı takdirde yeni dünyanın doğumunun savaşla gerçekleşmesi çok daha muhtemel görünüyor.
East-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez