Dünya Basını
Prof. Mearsheimer: Rusya, Çin ve Türkiye’nin İran’ın yanında saf tutması kaçınılmaz
Uluslararası ilişkiler uzmanı Prof. Dr. John J. Mearsheimer, Yargıç Andrew Napolitano’nun programında Amerikan dış politikasının yaşadığı stratejik çöküşü ve küresel güç dengesinin el değiştirme sürecini değerlendirdi. Neocon düşüncenin iflas ettiğini belirten Mearsheimer, ABD’nin Ortadoğu’da saplandığı savaşların Çin’i çevreleme kapasitesini yok ettiğini ve İsrail’in varoluşsal bir krizle karşı karşıya olduğunu kaydetti.
Uluslararası ilişkiler disiplininin önde gelen isimlerinden Chicago Üniversitesi Profesörü Dr. John J. Mearsheimer, Yargıç Andrew Napolitano tarafından hazırlanan ve sunulan programda, küresel siyasetin geleceği ve süper güç rekabeti üzerine kapsamlı değerlendirmelerde bulundu.
Prof. Mearsheimer, Amerikan dış politikasının son çeyrek asırdaki başarısızlıklarını, Ortadoğu’da süregelen çatışmaların Washington’ın küresel konumuna etkilerini ve büyük güçler arasındaki değişen denklemi mercek altına aldı.
“Robert Kagan’ın itirafı şaşırtıcı ama gerçekçidir”
Yargıç Napolitano, yeni muhafazakar (neocon) akımın önde gelen isimlerinden, Dick Cheney’nin eski danışmanı ve Mearsheimer’ın tartışma rakiplerinden Victoria Nuland’ın eşi Robert Kagan’ın son makalesine atıfta bulundu.
Kagan’ın Atlantic dergisindeki yazısında “Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran ile olan savaşını kaybettiği” yönündeki ifadesini Prof. Mearsheimer’a sordu.
Mearsheimer, bu itiraf karşısında hem şaşırdığını hem de şaşırmadığını belirterek şu değerlendirmeyi yaptı:
“Kagan gibi gezegendeki önde gelen neocon düşünürlerden birinin, İran savaşını kaybettiğimize dair böylesine net bir açıklama yapmasını ve bunun Amerika Birleşik Devletleri tarihinin en büyük yenilgisi olabileceğini söylemesini beklemezdiniz. Bu anlamda şaşırtıcıdır. Ancak öte yandan, üç haneli zeka katsayısına sahip olan ve dünyada olup bitenleri izleyen herhangi birinin, derin bir sorun içinde olduğumuzu ve İran’da kazanan bir formülümüzün bulunmadığını anlamaması mümkün değildir. 11 Eylül saldırılarının ardından nüfuz kazanan neoconların giriştiği her iş; Irak, Afganistan ve Ukrayna gibi yerlerde neredeyse her noktada başarısızlıkla sonuçlanmıştır.”
Kagan’ın İsrail’in refahına derin bir bağlılık duyduğunu hatırlatan Mearsheimer, “Kagan kadar zeki birinin bugün İsrail’e baktığında, ülkenin gerçek bir bela içinde olduğunu ve gidişatın zamanla aşağı doğru seyrettiğini görmemesi imkansızdır. Bu yüzden, bu ifadeleri Atlantic gibi mecralarda görmek sarsıcı olsa da mantıksız değildir” dedi.
“Hava gücüyle rejim değişikliği hayalden ibarettir”
ABD ve İsrail’in İran stratejisindeki temel yanlışları detaylandıran Prof. Mearsheimer, Washington ve Tel Aviv’in dört temel hedef belirlediğini ancak bunlara ulaşma yönteminin “akıl dışı” olduğunu vurguladı.
Mearsheimer, bu hedefleri rejim değişikliği, nükleer zenginleştirme programına son verilmesi, Hizbullah, Husiler ve Hamas’a verilen desteğin kesilmesi ve uzun menzilli füze programının sonlandırılması olarak sıraladı.
Mearsheimer, başarısızlığın kökenine dair şu ifadeleri kullandı:
“Yönetim, İsrail’in de baskısıyla, sadece hava gücü kullanarak Tahran’daki rejimi devirebileceğimizi ve yerini bizim müziğimizle dans edecek bir yönetimin alacağını sandı. Ancak tarihsel kayıtlar çok nettir; sadece hava gücü kullanarak bir rejimi devirmenin hiçbir örneği yoktur. Dahası, rejim devrilse bile yeni gelenlerin bizim istediğimiz gibi davranacağının hiçbir garantisi yoktur. Bu en baştan itibaren temelsiz bir stratejiydi. New York Times’ın karar alma sürecine dair yayımladığı o meşhur makalede belirtildiği gibi, Başkan Trump’ın neredeyse tüm danışmanları bunun saçma bir fikir olduğunu söylemişti. Ancak İsrail Başbakanı Netanyahu ve Mossad Başkanı David Barnea, Başkanı bir zafer teorisinin işleyeceğine ikna etti. Tabii ki bu gerçekleşmedi ve sonunda kendimizi derin bir bataklığın içinde bulduk.”
“Rusya, Çin ve Türkiye’nin İran’ın yanında saf tutması kaçınılmazdır”
Yargıç Napolitano’nun, savaşın Rusya, İran ve Çin’i birbirine yaklaştırıp yaklaştırmadığı sorusuna yanıt veren Mearsheimer, bu durumu Büyükelçi Chaz Freeman’ın “İtilaf” (Entente) tanımıyla onayladı.
Mearsheimer, bu ittifakın sadece karşılıklı çıkarların kamuoyuna ilan edilmesi değil, stratejik bir zorunluluk olduğunu ifade etti.
Mearsheimer, bölgesel dengelere dair şunları kaydetti:
“Rusya ve Çin’in, İran’ın kaybetmemesini sağlamak için derin menfaatleri var. Bu listeye Türkiye’yi de eklemeliyim. Türkler, Ruslar ve Çinliler, İran’ın ayakta kalması konusunda ortak bir çıkara sahiptir. Rusya ve Çin açısından, Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’a karşı bir savaşta saplanıp kalması kötü bir şey değildir. Çünkü biz buraya odaklandıkça, Doğu Asya’da Çin’i çevrelemeyi düşünmemiz zorlaşıyor ve oradaki konumumuz zayıflıyor. Aynı zamanda Ukrayna savaşındaki pozisyonumuz da sarsılıyor; Ukraynalıları desteklememiz güçleşiyor. Hatta Rusya’nın küresel pazarlarda sattığı petrol üzerindeki bazı yaptırımları kaldırarak onlara dolaylı yoldan yardım etmiş oluyoruz. Dolayısıyla Rusya ve Çin, İran’ın bu savaşı kazanması için ellerinden geleni yapacaktır.”
“Trump’ın Çin karşısında elinde güçlü kartlar yok”
Başkan Trump’ın yaklaşan Çin ziyareti ve Devlet Başkanı Şi Cinping ile yapacağı görüşmeye de değinen Mearsheimer, Trump’ın pazarlık masasındaki zayıflığına dikkat çekti.
Trump’ın Çin’den, İran’ı ABD lehine bir anlaşmaya zorlaması için yardım isteyeceğini ancak bunun gerçekleşmeyeceğini belirtti.
Mearsheimer, diplomatik süreç hakkında şu görüşleri dile getirdi:
“Trump’ın elinde oynayabileceği pek fazla kart yok. Şi, Trump’tan Tayvan’a yönelik fonları durdurmasını veya azaltmasını, ABD ile Tayvan arasındaki bağı koparmasını isteyecektir. Ancak Trump ne kadar çaresiz olursa olsun Şi’nin bu konuda başarılı olacağını sanmıyorum. Bu görüşmeden büyük bir sonuç çıkması beklenmemelidir. Geleneksel olarak bu tür zirvelerde kararlar elçiler tarafından önceden pişirilir ve devlet başkanları sadece onaylar. Fakat Başkan Trump ‘doğaçlama’ hareket eden bir operatördür. Uzmanların önemli olduğuna inanmaz ve ciddi müzakerelere hazırlanmakla ilgilenmez. Sonuç ortada; Ukrayna savaşını bitirme müzakereleri tam bir başarısızlık. Filistin’deki soykırımı durdurma çabaları başarısızlık. Üstelik Trump’ın müzakereler için görevlendirdiği Jared Kushner ve Steve Witkoff gibi isimler tamamen amatörlerden oluşuyor. Elimizde birinci sınıf bir ekip yok ve bu yüzden anlaşma çıkmıyor.”
“Amerikan askeri envanteri tükenme noktasında”
Mearsheimer, ABD’nin askeri kapasitesinin Ortadoğu ve Ukrayna’daki harcamalar nedeniyle ciddi şekilde zayıfladığını belirtti. Scott Ritter’ın “Amerikan silah depolarının sıfıra yaklaştığı” yönündeki görüşüne katılan profesör, “Sıfır noktasında değiliz belki ama Çin veya dünyanın başka bir yerindeki çatışmada ihtiyaç duyacağımız özel üretim sofistike silah stoklarımıza ağır hasar verdik” dedi.
Askeri envanter krizine dair Mearsheimer şunları ekledi:
“İran’a yönelik bombardımanı durdurmamızın ve Trump’ın bunu yeniden başlatmaya niyetli olmamasının bir nedeni de elimizde neredeyse hiçbir şey kalmama tehlikesidir. Stoklarımız tükenmiş durumda. General Dan Caine’nin savaş başlamadan önce Trump’ı uyardığını unutmamak gerekir. Caine, İsrail ve Ukrayna’ya verdiğimiz devasa miktardaki silahlar nedeniyle, Doğu Asya’daki durumumuzu tehlikeye atmadan İran ile savaşacak bir stokumuz olmadığını söylemişti. Eğer bu savaşı, yani İran’a yönelik hava harekatını aptalca bir şekilde tekrar başlatırsak, sonunda elimizde hiçbir şey kalmayacak ve yine de kazanamayacağız. Ruslar ve Çinliler silah üretiminde bizden çok daha verimliler.”
“Küresel güç ve zenginlik Doğu’ya taşınmıştır”
Amerikan imparatorluğunun sonunun yaklaşıp yaklaşmadığına dair soruya yanıt veren Mearsheimer, 1990’ların başından bu yana Çin’in ABD’ye oranla göreceli zenginliğinin sürekli arttığını kaydetti.
ABD’nin geçmişte uyguladığı “angajman” politikasının Çin’i kasıtlı olarak zenginleştirdiğini ve bu politikanın Çin’i bugün ABD’nin daha önce hiç karşılaşmadığı bir “eş düzey rakip” haline getirdiğini belirtti.
Ekonomik ve askeri denklemi şu sözlerle özetledi:
“Askeri güç iki yapı taşından oluşur: Zenginlik ve nüfus büyüklüğü. Karşımızda bizim dört katımız nüfusa sahip ve bizim kadar, hatta bizden daha zengin olma yolunda ilerleyen bir ülke var. Çin; emperyal Almanya, Nazi Almanyası, Sovyetler Birliği veya emperyal Japonya’nın büyüklüğünü gölgede bırakacak ham kapasiteye sahip. Böyle bir durumda yapacağınız en son şey, Ortadoğu’da kazanamayacağınız uzun süreli bir İran savaşına girmek ve Rusya’yı Çin’in kucağına itmektir. Bunların hepsi Amerikan dış politikasının ne kadar iflas etmiş olduğunu gösteriyor.”
Teknoloji yarışına da değinen Mearsheimer, “Bankalardan ziyade yapay zeka ve kuantum bilgisayarlar gibi gelişmiş teknolojilerdeki rekabet beni daha çok korkutuyor. Sovyetler Birliği’ni ekonomik ve teknolojik olarak rekabet edemediği için yendik. Sovyet liderliği 1980’lerde teknolojik olarak ışık yılı gerimizde olduklarını anlayıp silahlanma yarışından vazgeçmişti. Ancak bugün bizimle sadece rekabet etmekle kalmayıp, bizi yenebilecek bir ülkeden bahsediyoruz” uyarısında bulundu.
“İsrail’in geleceği karanlık ve bu gidişat sürdürülemez”
Prof. Mearsheimer, İsrail’in içindeki ve dışındaki durumu “derin bir bela” olarak tanımladı. İsrail hükümetinin ülkede meydana gelen hasara dair bilgilerin dışarı sızmasını engelleme konusunda başarılı olduğunu ancak gerçeğin farklı olduğunu belirtti.
İsrail’in durumuna dair şu tespitleri yaptı:
“New York Times ve Washington Post’un haberlerinden biliyoruz ki, İran füzelerinin bölgedeki Amerikan askeri üslerine verdiği hasar ilk başta sanılanın çok üzerindedir. İran füzelerinin çok güçlü ve isabetli olduğu, Amerikan üs yapısına büyük zarar verdiği artık nettir. Eğer durum buysa, aynı füzelerin ve insansız hava araçlarının İsrail içinde de benzer hasarlar yarattığını düşünmemek imkansızdır. Ayrıca, bu çapta bir savaşı sürdürmenin devasa ekonomik sonuçları var. Yedek askerlerin defalarca göreve çağrılması ekonomiyi felç ediyor. İsrail; Hizbullah’ı yenemedi, Hamas’ı bitiremedi. Güney Lübnan’da ağır kayıplar veriyorlar. Batı Şeria’da ve Suriye’de sürekli askeri operasyon halindeler. Bu durum sadece ekonomiyi değil, toplumun yaşam algısını da bozuyor. Birçok İsraillinin ülkeyi terk ettiğini ve yaşamdan memnun olmadığını görüyoruz. Sürekli savaş hali İsrail’in geleceği için iyiye işaret değildir.”
Putin’in Netanyahu ve Trump ile yaptığı görüşmelere de değinen Mearsheimer, Rus liderin her iki isme de İran savaşının kötü bir fikir olduğunu ve bitirilmesi gerektiğini söylediğini tahmin ettiğini belirtti.
Fakat İsrail’in savaşı sürdürme konusunda kararlı olduğunu ve Trump’a hava saldırılarını başlatması için baskı yaptığını ekledi.
Mearsheimer, Trump’ın psikolojik durumunu Vietnam Savaşı dönemindeki Lyndon B. Johnson’a (LBJ) benzetti:
“Trump’ın durumu, LBJ’nin Vietnam’da yaşadığı sürece çok benziyor. Johnson, 1964’te muazzam bir seçim zaferi kazandıktan kısa süre sonra Vietnam’a kara gücü gönderdi. 1965’ten 1968’e kadar savaş onun aleyhine döndü ve bu durum sadece başkanlığını mahvetmekle kalmadı, kişisel hayatını da yıktı. Beyaz Saray’dan ayrıldığında, 1964’teki halinden eser kalmamıştı. Bugün Başkan Trump’ın gece yarısı attığı sosyal medya mesajlarına, o ‘tweet bombalarına’ baktığınızda, aynı şeyin ona da olduğunu merak ediyorsunuz. Bu savaş sadece başkanlığını değil, kişiliğini de içten içe kemiriyor.”
“Canavar avına çıkmamalıyız”
Mearsheimer, önümüzdeki hafta Steve Walt ile birlikte katılacağı ve karşısında Victoria Nuland ile Mike Pompeo’nun yer alacağı büyük tartışmaya da değindi. Tartışmanın konusunun John Quincy Adams’ın “Canavar avına çıkma” yönündeki meşhur sözünden mülhem olduğunu belirtti.
Mearsheimer, tartışmanın özünü şu sözlerle aktardı:
“Biz ABD’nin dünyayı dolaşıp liberal demokrasiyi yaymaya çalışan bir ‘haçlı devleti’ gibi davranmaması gerektiğini savunacağız. Nuland ve Pompeo ise ABD’nin dışarı çıkıp canavar avlaması gerektiğini iddia edecekler. Bu, temel olarak ‘itidalliler’ ile ‘haçlılar’ arasındaki bir kapışma olacak. Amerika’nın bir canavar avcısı olarak değil, kendi sınırları içinde ve dengeli bir güç olarak kalması gerektiğini anlatacağız.”