Dünya Basını
Prof. Mearsheimer: Rusya, Çin ve Türkiye’nin İran’ın yanında saf tutması kaçınılmaz

Uluslararası ilişkiler uzmanı Prof. Dr. John J. Mearsheimer, Yargıç Andrew Napolitano’nun programında Amerikan dış politikasının yaşadığı stratejik çöküşü ve küresel güç dengesinin el değiştirme sürecini değerlendirdi. Neocon düşüncenin iflas ettiğini belirten Mearsheimer, ABD’nin Ortadoğu’da saplandığı savaşların Çin’i çevreleme kapasitesini yok ettiğini ve İsrail’in varoluşsal bir krizle karşı karşıya olduğunu kaydetti.
Uluslararası ilişkiler disiplininin önde gelen isimlerinden Chicago Üniversitesi Profesörü Dr. John J. Mearsheimer, Yargıç Andrew Napolitano tarafından hazırlanan ve sunulan programda, küresel siyasetin geleceği ve süper güç rekabeti üzerine kapsamlı değerlendirmelerde bulundu.
Prof. Mearsheimer, Amerikan dış politikasının son çeyrek asırdaki başarısızlıklarını, Ortadoğu’da süregelen çatışmaların Washington’ın küresel konumuna etkilerini ve büyük güçler arasındaki değişen denklemi mercek altına aldı.
“Robert Kagan’ın itirafı şaşırtıcı ama gerçekçidir”
Yargıç Napolitano, yeni muhafazakar (neocon) akımın önde gelen isimlerinden, Dick Cheney’nin eski danışmanı ve Mearsheimer’ın tartışma rakiplerinden Victoria Nuland’ın eşi Robert Kagan’ın son makalesine atıfta bulundu.
Kagan’ın Atlantic dergisindeki yazısında “Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran ile olan savaşını kaybettiği” yönündeki ifadesini Prof. Mearsheimer’a sordu.
Mearsheimer, bu itiraf karşısında hem şaşırdığını hem de şaşırmadığını belirterek şu değerlendirmeyi yaptı:
“Kagan gibi gezegendeki önde gelen neocon düşünürlerden birinin, İran savaşını kaybettiğimize dair böylesine net bir açıklama yapmasını ve bunun Amerika Birleşik Devletleri tarihinin en büyük yenilgisi olabileceğini söylemesini beklemezdiniz. Bu anlamda şaşırtıcıdır. Ancak öte yandan, üç haneli zeka katsayısına sahip olan ve dünyada olup bitenleri izleyen herhangi birinin, derin bir sorun içinde olduğumuzu ve İran’da kazanan bir formülümüzün bulunmadığını anlamaması mümkün değildir. 11 Eylül saldırılarının ardından nüfuz kazanan neoconların giriştiği her iş; Irak, Afganistan ve Ukrayna gibi yerlerde neredeyse her noktada başarısızlıkla sonuçlanmıştır.”
Kagan’ın İsrail’in refahına derin bir bağlılık duyduğunu hatırlatan Mearsheimer, “Kagan kadar zeki birinin bugün İsrail’e baktığında, ülkenin gerçek bir bela içinde olduğunu ve gidişatın zamanla aşağı doğru seyrettiğini görmemesi imkansızdır. Bu yüzden, bu ifadeleri Atlantic gibi mecralarda görmek sarsıcı olsa da mantıksız değildir” dedi.
“Hava gücüyle rejim değişikliği hayalden ibarettir”
ABD ve İsrail’in İran stratejisindeki temel yanlışları detaylandıran Prof. Mearsheimer, Washington ve Tel Aviv’in dört temel hedef belirlediğini ancak bunlara ulaşma yönteminin “akıl dışı” olduğunu vurguladı.
Mearsheimer, bu hedefleri rejim değişikliği, nükleer zenginleştirme programına son verilmesi, Hizbullah, Husiler ve Hamas’a verilen desteğin kesilmesi ve uzun menzilli füze programının sonlandırılması olarak sıraladı.
Mearsheimer, başarısızlığın kökenine dair şu ifadeleri kullandı:
“Yönetim, İsrail’in de baskısıyla, sadece hava gücü kullanarak Tahran’daki rejimi devirebileceğimizi ve yerini bizim müziğimizle dans edecek bir yönetimin alacağını sandı. Ancak tarihsel kayıtlar çok nettir; sadece hava gücü kullanarak bir rejimi devirmenin hiçbir örneği yoktur. Dahası, rejim devrilse bile yeni gelenlerin bizim istediğimiz gibi davranacağının hiçbir garantisi yoktur. Bu en baştan itibaren temelsiz bir stratejiydi. New York Times’ın karar alma sürecine dair yayımladığı o meşhur makalede belirtildiği gibi, Başkan Trump’ın neredeyse tüm danışmanları bunun saçma bir fikir olduğunu söylemişti. Ancak İsrail Başbakanı Netanyahu ve Mossad Başkanı David Barnea, Başkanı bir zafer teorisinin işleyeceğine ikna etti. Tabii ki bu gerçekleşmedi ve sonunda kendimizi derin bir bataklığın içinde bulduk.”
“Rusya, Çin ve Türkiye’nin İran’ın yanında saf tutması kaçınılmazdır”
Yargıç Napolitano’nun, savaşın Rusya, İran ve Çin’i birbirine yaklaştırıp yaklaştırmadığı sorusuna yanıt veren Mearsheimer, bu durumu Büyükelçi Chaz Freeman’ın “İtilaf” (Entente) tanımıyla onayladı.
Mearsheimer, bu ittifakın sadece karşılıklı çıkarların kamuoyuna ilan edilmesi değil, stratejik bir zorunluluk olduğunu ifade etti.
Mearsheimer, bölgesel dengelere dair şunları kaydetti:
“Rusya ve Çin’in, İran’ın kaybetmemesini sağlamak için derin menfaatleri var. Bu listeye Türkiye’yi de eklemeliyim. Türkler, Ruslar ve Çinliler, İran’ın ayakta kalması konusunda ortak bir çıkara sahiptir. Rusya ve Çin açısından, Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’a karşı bir savaşta saplanıp kalması kötü bir şey değildir. Çünkü biz buraya odaklandıkça, Doğu Asya’da Çin’i çevrelemeyi düşünmemiz zorlaşıyor ve oradaki konumumuz zayıflıyor. Aynı zamanda Ukrayna savaşındaki pozisyonumuz da sarsılıyor; Ukraynalıları desteklememiz güçleşiyor. Hatta Rusya’nın küresel pazarlarda sattığı petrol üzerindeki bazı yaptırımları kaldırarak onlara dolaylı yoldan yardım etmiş oluyoruz. Dolayısıyla Rusya ve Çin, İran’ın bu savaşı kazanması için ellerinden geleni yapacaktır.”
“Trump’ın Çin karşısında elinde güçlü kartlar yok”
Başkan Trump’ın yaklaşan Çin ziyareti ve Devlet Başkanı Şi Cinping ile yapacağı görüşmeye de değinen Mearsheimer, Trump’ın pazarlık masasındaki zayıflığına dikkat çekti.
Trump’ın Çin’den, İran’ı ABD lehine bir anlaşmaya zorlaması için yardım isteyeceğini ancak bunun gerçekleşmeyeceğini belirtti.
Mearsheimer, diplomatik süreç hakkında şu görüşleri dile getirdi:
“Trump’ın elinde oynayabileceği pek fazla kart yok. Şi, Trump’tan Tayvan’a yönelik fonları durdurmasını veya azaltmasını, ABD ile Tayvan arasındaki bağı koparmasını isteyecektir. Ancak Trump ne kadar çaresiz olursa olsun Şi’nin bu konuda başarılı olacağını sanmıyorum. Bu görüşmeden büyük bir sonuç çıkması beklenmemelidir. Geleneksel olarak bu tür zirvelerde kararlar elçiler tarafından önceden pişirilir ve devlet başkanları sadece onaylar. Fakat Başkan Trump ‘doğaçlama’ hareket eden bir operatördür. Uzmanların önemli olduğuna inanmaz ve ciddi müzakerelere hazırlanmakla ilgilenmez. Sonuç ortada; Ukrayna savaşını bitirme müzakereleri tam bir başarısızlık. Filistin’deki soykırımı durdurma çabaları başarısızlık. Üstelik Trump’ın müzakereler için görevlendirdiği Jared Kushner ve Steve Witkoff gibi isimler tamamen amatörlerden oluşuyor. Elimizde birinci sınıf bir ekip yok ve bu yüzden anlaşma çıkmıyor.”
“Amerikan askeri envanteri tükenme noktasında”
Mearsheimer, ABD’nin askeri kapasitesinin Ortadoğu ve Ukrayna’daki harcamalar nedeniyle ciddi şekilde zayıfladığını belirtti. Scott Ritter’ın “Amerikan silah depolarının sıfıra yaklaştığı” yönündeki görüşüne katılan profesör, “Sıfır noktasında değiliz belki ama Çin veya dünyanın başka bir yerindeki çatışmada ihtiyaç duyacağımız özel üretim sofistike silah stoklarımıza ağır hasar verdik” dedi.
Askeri envanter krizine dair Mearsheimer şunları ekledi:
“İran’a yönelik bombardımanı durdurmamızın ve Trump’ın bunu yeniden başlatmaya niyetli olmamasının bir nedeni de elimizde neredeyse hiçbir şey kalmama tehlikesidir. Stoklarımız tükenmiş durumda. General Dan Caine’nin savaş başlamadan önce Trump’ı uyardığını unutmamak gerekir. Caine, İsrail ve Ukrayna’ya verdiğimiz devasa miktardaki silahlar nedeniyle, Doğu Asya’daki durumumuzu tehlikeye atmadan İran ile savaşacak bir stokumuz olmadığını söylemişti. Eğer bu savaşı, yani İran’a yönelik hava harekatını aptalca bir şekilde tekrar başlatırsak, sonunda elimizde hiçbir şey kalmayacak ve yine de kazanamayacağız. Ruslar ve Çinliler silah üretiminde bizden çok daha verimliler.”
“Küresel güç ve zenginlik Doğu’ya taşınmıştır”
Amerikan imparatorluğunun sonunun yaklaşıp yaklaşmadığına dair soruya yanıt veren Mearsheimer, 1990’ların başından bu yana Çin’in ABD’ye oranla göreceli zenginliğinin sürekli arttığını kaydetti.
ABD’nin geçmişte uyguladığı “angajman” politikasının Çin’i kasıtlı olarak zenginleştirdiğini ve bu politikanın Çin’i bugün ABD’nin daha önce hiç karşılaşmadığı bir “eş düzey rakip” haline getirdiğini belirtti.
Ekonomik ve askeri denklemi şu sözlerle özetledi:
“Askeri güç iki yapı taşından oluşur: Zenginlik ve nüfus büyüklüğü. Karşımızda bizim dört katımız nüfusa sahip ve bizim kadar, hatta bizden daha zengin olma yolunda ilerleyen bir ülke var. Çin; emperyal Almanya, Nazi Almanyası, Sovyetler Birliği veya emperyal Japonya’nın büyüklüğünü gölgede bırakacak ham kapasiteye sahip. Böyle bir durumda yapacağınız en son şey, Ortadoğu’da kazanamayacağınız uzun süreli bir İran savaşına girmek ve Rusya’yı Çin’in kucağına itmektir. Bunların hepsi Amerikan dış politikasının ne kadar iflas etmiş olduğunu gösteriyor.”
Teknoloji yarışına da değinen Mearsheimer, “Bankalardan ziyade yapay zeka ve kuantum bilgisayarlar gibi gelişmiş teknolojilerdeki rekabet beni daha çok korkutuyor. Sovyetler Birliği’ni ekonomik ve teknolojik olarak rekabet edemediği için yendik. Sovyet liderliği 1980’lerde teknolojik olarak ışık yılı gerimizde olduklarını anlayıp silahlanma yarışından vazgeçmişti. Ancak bugün bizimle sadece rekabet etmekle kalmayıp, bizi yenebilecek bir ülkeden bahsediyoruz” uyarısında bulundu.
“İsrail’in geleceği karanlık ve bu gidişat sürdürülemez”
Prof. Mearsheimer, İsrail’in içindeki ve dışındaki durumu “derin bir bela” olarak tanımladı. İsrail hükümetinin ülkede meydana gelen hasara dair bilgilerin dışarı sızmasını engelleme konusunda başarılı olduğunu ancak gerçeğin farklı olduğunu belirtti.
İsrail’in durumuna dair şu tespitleri yaptı:
“New York Times ve Washington Post’un haberlerinden biliyoruz ki, İran füzelerinin bölgedeki Amerikan askeri üslerine verdiği hasar ilk başta sanılanın çok üzerindedir. İran füzelerinin çok güçlü ve isabetli olduğu, Amerikan üs yapısına büyük zarar verdiği artık nettir. Eğer durum buysa, aynı füzelerin ve insansız hava araçlarının İsrail içinde de benzer hasarlar yarattığını düşünmemek imkansızdır. Ayrıca, bu çapta bir savaşı sürdürmenin devasa ekonomik sonuçları var. Yedek askerlerin defalarca göreve çağrılması ekonomiyi felç ediyor. İsrail; Hizbullah’ı yenemedi, Hamas’ı bitiremedi. Güney Lübnan’da ağır kayıplar veriyorlar. Batı Şeria’da ve Suriye’de sürekli askeri operasyon halindeler. Bu durum sadece ekonomiyi değil, toplumun yaşam algısını da bozuyor. Birçok İsraillinin ülkeyi terk ettiğini ve yaşamdan memnun olmadığını görüyoruz. Sürekli savaş hali İsrail’in geleceği için iyiye işaret değildir.”
Putin’in Netanyahu ve Trump ile yaptığı görüşmelere de değinen Mearsheimer, Rus liderin her iki isme de İran savaşının kötü bir fikir olduğunu ve bitirilmesi gerektiğini söylediğini tahmin ettiğini belirtti.
Fakat İsrail’in savaşı sürdürme konusunda kararlı olduğunu ve Trump’a hava saldırılarını başlatması için baskı yaptığını ekledi.
Mearsheimer, Trump’ın psikolojik durumunu Vietnam Savaşı dönemindeki Lyndon B. Johnson’a (LBJ) benzetti:
“Trump’ın durumu, LBJ’nin Vietnam’da yaşadığı sürece çok benziyor. Johnson, 1964’te muazzam bir seçim zaferi kazandıktan kısa süre sonra Vietnam’a kara gücü gönderdi. 1965’ten 1968’e kadar savaş onun aleyhine döndü ve bu durum sadece başkanlığını mahvetmekle kalmadı, kişisel hayatını da yıktı. Beyaz Saray’dan ayrıldığında, 1964’teki halinden eser kalmamıştı. Bugün Başkan Trump’ın gece yarısı attığı sosyal medya mesajlarına, o ‘tweet bombalarına’ baktığınızda, aynı şeyin ona da olduğunu merak ediyorsunuz. Bu savaş sadece başkanlığını değil, kişiliğini de içten içe kemiriyor.”
“Canavar avına çıkmamalıyız”
Mearsheimer, önümüzdeki hafta Steve Walt ile birlikte katılacağı ve karşısında Victoria Nuland ile Mike Pompeo’nun yer alacağı büyük tartışmaya da değindi. Tartışmanın konusunun John Quincy Adams’ın “Canavar avına çıkma” yönündeki meşhur sözünden mülhem olduğunu belirtti.
Mearsheimer, tartışmanın özünü şu sözlerle aktardı:
“Biz ABD’nin dünyayı dolaşıp liberal demokrasiyi yaymaya çalışan bir ‘haçlı devleti’ gibi davranmaması gerektiğini savunacağız. Nuland ve Pompeo ise ABD’nin dışarı çıkıp canavar avlaması gerektiğini iddia edecekler. Bu, temel olarak ‘itidalliler’ ile ‘haçlılar’ arasındaki bir kapışma olacak. Amerika’nın bir canavar avcısı olarak değil, kendi sınırları içinde ve dengeli bir güç olarak kalması gerektiğini anlatacağız.”
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi3 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını6 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Avrupa6 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’










