Görüş

Rusya ile müzakerelerde aklıselimin galip gelme ihtimali

Yayınlanma

Eksiği tamamlamak

 Geçen yılın son günü Harici’de “Yaklaşan mütareke: daha büyüğüne hazırlık” başlığıyla iki bölümlük bir yazı kaleme aldım. Bu yazının ana fikri şuydu:

1) “Rejimin savaşı askeri cephede mevcut konvansiyonel imkanlarla sürdürebilmesi artık çok güç.” Bunun başlıca iki nedeni vardır. Birincisi, NATO’nun mütemadiyen yakındığı gibi, bütün batı ülkelerinin toplam askeri üretimi, Sovyet askeri sanayisi üzerinde yükselen Rusya’nın üretiminin gerisinde. İkinci neden de şu: Kiev rejiminin insan kaynakları sınırsız değil; 2022 başında 40 milyon civarında hesaplanan Ukrayna nüfusu geçen yılın ortasında en iyi ihtimalle 29 milyona düşmüştü; yıl sonuna kadar 3 milyondan fazla insan daha ülke dışına çıktı.

2) “Mevcut durumda temas hattında bir mütareke kaçınılmaz görünüyor.” Bunun nedeni, Rusya’nın değil Kiev rejiminin destekçilerinin “hazırlık” için zamana ihtiyacı olmasıdır. “Hazırlık” denen şey Rusya ile geniş çaplı bir savaşın hazırlığıdır ve bu tam bir kapitalist reorganizasyon anlamına gelir: “Avrupa’da sanayisizleştirme değil sanayinin askerileştirilmesi.” Bu yeni sınıfsal altüst oluş projesi esas itibariyle Komisyon tarafından ve daha 2021 eylülünde hazırlanmıştı; ancak beceriksizlik, aşırı ihtiras ve herhalde bir tür narsizmden kaynaklanan aşırı iradecilik gibi nedenlerle hayata geçmedi.

3) Rusya’nın tercihi geçici bir ateşkes veya mütareke değil kalıcı bir siyasi anlaşmadır; ancak bu, geçici mütarekeleri dışlamaz. Kalıcı bir barışın temeli ancak Putin’in geçen yıl haziran ayındaki ültimatomu olabilir, başka da bir şey olamaz. Bu ültimatomun esasları şunlardır: denazifikasyon ve demilitarizasyon hedefi halen geçerlidir; bunların ilki Kiev’de anayasal meşruiyetini kaybetmiş olan rejimin değişmesini ve 2022 nisanında İstanbul mutabakatında parafe edilen silahlı kuvvetlerin sınırlandırılmasını kapsar, ne var ki bunlara şimdi bir de Rusya’ya katılan dört yeni bölge eklenmiştir.

4) “Avrupa başkentleri… önemsiz, onlar rüzgâra kapılmış bir sivrisinek gibi amaçsızca uçup duruyor. … batıda sadece iki pozisyon var: ABD ve Britanya.” Britanya’nın, yani The City’nin, yani küresel mali sermayenin pozisyonu, Avrupalıları canlı top mermisi olarak kullanarak savaşı varabileceği en geniş sınırlarına vardırmaktır. Bu savaş kazanılamaz; ama zaten kazanılması da gerekmiyor. Gereken tek şey çatışmayı öngörülemez bir geleceğe kadar sürdürmektir.

5) Bu kapsamda ben, “eğer Britanya engeli alt edilebilirse” şubat-mart aylarında temas hattında NATO üyesi olmayan ülkelerin barışgücünden uluslararası bir misyon kurulmasını, mayıs ayında da Kiev’de seçimlerin yapılmasını bekliyorum.

Yarım asırdan uzun bir süre önce, o sırada yirmili yaşlarının ortasında olan genç, kararlı ve dahi bir devrimci, “kendi başlarına hem doğru hem de eksik” olan tanımların “eksik oldukları için de yanlış” olduğunu söylemişti. Ne yazık ki artık pek az kimsenin umurunda kendi yanlışları; siyasi mücadelede hemen herkes kendisinde peygamber yanılmazlığı görüyor, yanıldığında da dönüp geriye bakmayı bile zül sayıyor, yanılgısını kabul edip düzeltmek yerine unutmak ve unutturmak daha çok işine geliyor.

Benim yukarıdaki vargılarım “kendi başlarına” doğrudur; bu doğrular halen işliyor. Ne var ki sonuçtaki beklenti yanlıştır ve bu yanlış, tanımdaki eksiklikten kaynaklanıyor. Üstelik de Britanya’nın rolü vurgulanmış olmasına rağmen yanlıştır, çünkü bu yıkıcılığın gücü ve yeni sınıf ittifaklarının ortaya çıkma potansiyeli daha kalın çizgilerle ifade edilmeliydi.

Birinci eksiklik şudur:

Bir ölüm kalım mücadelesinde her zaman hasımların mantıklı davranacağı varsayımı yanlıştır. Hasımların zekâ seviyelerinin eşit veya yakın olacağı varsayımı da yanlıştır. Hasımlar, kendi kalıcı menfaatlerini kollamak yerine doğrudan doğruya bu menfaatlerin hilafına da davranabilir. Uzun vadede şahsi veya sınıfsal güç veya avantaj kadar (bunlar kendi maddi menfaatleri penceresinden mantıklı davranmayı gerektirir) kısa vadede iktidar hırsı da siyasi mücadelelerde belirleyicidir (ve bu, ne pahasına olursa olsun iktidarını korumak için alabildiğine mantıksız, hatta bazı durumlarda yenilgiyi hızlandıran bir rol oynayabilir). Bu, bir okurumun geçtiğimiz günlerde son derece veciz şekilde ifade ettiği bir siyaset dersidir: “Bu savaş sayesinde eksi IQ diye bir şey olduğunu fark ettim.” Aslında benzer bir şaşkınlığı 13 Mayıs’ta Putin de ifade etmişti: “Şunu-şunu kesinlikle yapmayacaklarmış sanılır, çünkü onlara zarar veriyor. Ama ahmaklar, yapıyorlar.” (Yeri gelmişken, çeviride biraz yumuşattım bu kelimeyi; gerçekte dediği şudur: “Ну делают же придурки…”)

İkinci eksiklik ise temel, yapısal bir şeyin yeterince vurgulanmamış olmasıdır: küresel burjuvazi bir bütündür. Bunların çeşitli seksiyonları arasındaki çatışmalar birinin diğerini yok etmesiyle sonuçlanmaz hiçbir zaman; tersine, her defasında yeni bir sentezle sonuçlanır. Rekabet işbirliğini, yani daha yüksek seviyede tekelleşmeleri doğurur. Tunç Akkoç geçtiğimiz gün bunun özel bir veçhesinden bakarak yorumlamıştı. Harici’de haberleştirilen, Lockheed Martin (Amerikan siyasi sisteminin ortaklarından) ve Rheinmetall’in (Almanya siyasi sisteminin yeni sahibi) Avrupa’da füze üretmek için ortak girişimine dikkat çektiği yorumunda şöyle demişti:

“Almanya’nın askerileşmesi, ABD silah sanayisine de yarar demiştik. İşte oluyor. Bu dinamiği hep gözönünde bulundurmakta fayda var.”

Bu kesinlikle doğru bir yorumdur. En önemlisi, siyasi eliti (eskiden “yönetici çevreler” denirdi bunlara) kan kokusuyla kendinden geçmiş bataklık sivrisineklerinden başka bir şey olmayan Avrupa ülkelerinin ekonomik güçlerini ve askerileşme hedefini korudukları sürece Amerikan siyaseti üzerinde de etkide bulunabileceğini gösterir. Aynı ölçüde önem taşıyan bir başka nokta da şudur: bu olgu, ABD’de Ukrayna meselesinde iktidar içi çatışmaların da temel nedenlerinden biridir. Lindsey Graham’ın Kongre’ye sunduğu “yıkıcı yaptırımlar” kanun tasarısı, bu doğrudan doğruya faşist eğilimin tezahürlerinden biridir.

Faşizmin Dimitrov tarafından formüle edilen klasik tanımını hatırlayalım:

“Faşizm mali sermayenin en gerici, en şoven, en emperyalist unsurlarının açık terörist diktatörlüğüdür… Faşizm sınıflarüstü bir iktidar değildir, küçük burjuvazinin yahut lümpen proletaryanın mali sermaye üzerinde iktidarı değildir. Faşizm dış siyasette, başka halklara karşı zoolojik nefret besleyen en kaba haliyle bir şovenizmdir.”

Bütün eleştirilere rağmen faşizmin en karakteristik tanımı hâlâ budur; zira, birincisi, faşizmin mali sermaye ile ilişkisinin altını çizer; ikincisi, bir sürecin aşamaları olduğunu öngörür; ve üçüncüsü, “faşistin” ne olduğu doğrudan doğruya bu tanımdan çıkarılabilir. Lindsey Graham su katılmamış bir faşisttir. Bu faşistin en genel anlamıyla siyasi iktidar üzerindeki etkinliği biliniyor zaten; yönetim üzerinde de etkinlik kurduğu ise açıkça görülüyor. Böylece Amerikan yönetiminde iki kanat öne çıkıyor: Rubio-Kellogg ile müttefikleri (ve velinimetleri) Graham’le giderek daha çok yakınlaşıyor; tamamen ayrı bir sınıf ittifakını temsil eden JD Vance (ve Rusya’yla barış yanlısı Witkoff) ise bu etkinliği kırmaya çalışıyor. Yeni yönetimin kalıcılığı Vance’in, nihayetinde Trump’ın ikinci seçim zaferinin ana halkasını teşkil eden ideolojik-siyasi formülasyonuna ne kadar bağlı kalınacağıyla (ve aynı zamanda kendisinin ne kadar bağlı kalacağıyla da) ilişkili, eğer bunun yerine yeni bir şey geçirilirse geriye neocon haydutluğundan başka hiçbir şey kalmaz. Mesele aynı zamanda, böyle durumlarda hep olduğu gibi, biraz da veraset meselesidir; nihayetinde Trump sonsuza kadar yaşamayacak. İlk raundu kimin kazandığı belirsiz, şimdilik kanatlar Trump’ın dengeleyici rolünü kabul ediyor.

Özetle, küresel sermayenin muhtelif kesimlerinin tutumu ABD içindeki iktidar mücadeleleri üzerinde de etkide bulunuyor. İp üstünde denge şimdilik işliyor (ve paradoksal bir şekilde, işlemesinin nedenlerinden biri, Trump’ın hödükçe narsizmi ve ideal sınırlarına varan idare-i maslahatçılığı), ama yalpalayarak işliyor ve bunun sonunun nereye varacağı hâlâ belirsiz.

Gene de bir tahminde bulunmaktan kendimi alamayacağım. Eğer “aklıselim” galip gelirse, Rusya ile Rusya’nın şartlarında bir barış yapmak zorundalar. Bu, kaçınılmaz olarak, Putin’in geçen yılın haziran ayındaki ültimatomuna uygun olmalıdır: yani dört yeni bölgenin Rusya bünyesinde olduğunun de facto olsun kabulü ve bu bölgelere saldırmama güvencesi; ayrıca denazifikasyonun Kiev’de iktidar değişikliği, demilitarizasyonun ise İstanbul’da 2022 nisanında parafe edilen mutabakatın ruhuna uygun şekilde Kiev rejiminin silahlı kuvvetlerinin mevcut ve potansiyelinin daraltılması şeklinde yorumlanması. NATO güvencesi ve Kırım meselesi tartışma konusu bile değildir.

Aklıselimin galip gelme ihtimali nedir peki? Pek de yüksek bir ihtimal değil bu. Askeri çatışma alanında bu yönde girişimler devam edebilir, geçici bir süreliğine başarılı da olabilir; ama sivrisinek refleksini aşmak mümkün değildir.

Senaryolar meselesini bir sonraki yazıya bırakalım. Küresel mali sermaye açısından en aklıbaşında senaryoları geçen gün JPMorgan Chase formüle etti; oradan devam edelim.

Çok Okunanlar

Exit mobile version