Bizi Takip Edin

Diplomasi

Rusya-İsrail ilişkileri: Ukrayna, Suriye, krizler ve engeller

Yayınlanma

Rusya ile İsrail arasındaki ilişkiler, 2011’den bu yana Suriye’ye yönelik müdahalede İsrail’in aldığı rol ve Ukrayna’ya dönük askeri harekatın başladığı 24 Şubat’tan sonra Batılı ülkelerin Tel Aviv’i Moskova’ya karşı net bir tavır almaya zorlaması nedeniyle bir dizi stres testine maruz kaldı.

İki ülke arasındaki iktisadi ilişkiler, son 10 yılda diplomatik ve siyasi düzeydeki restleşmeleri hafif sıyrıklarla atlatmayı başardı.

Sovyet dönemi

SSCB, 14 Mayıs 1948’de kurulduğunu ilan etmesinden birkaç gün sonra İsrail devleti ile diplomatik ilişkiler kurdu. Daha sonra, ilişkiler iki kez tökezledi; 1953’ün şubat ayında SSCB’nin İsrail’deki diplomatik misyonunun bulunduğu arazide bombalı saldırı gerçekleşti ve 1967’nin haziran ayında, İsrail’in Filistin toprakları olan Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Gazze Şeridi’ni işgal etmesiyle başlayan Altı Gün Savaşı, iki ülkenin pragmatik birlikteliğini bozdu.

1987’de ilişkiler konsolosluk düzeyinde yeniden başlarken 18 Ekim 1991’de diplomatik ilişkiler tam manasıyla yeniden tesis edildi. Aralık 1991’de İsrail, Rusya’yı SSCB’nin yasal halefi olarak tanıdı. 

Filistin sorunu

Filistin-İsrail ihtilafı, 1990’lı ve 2000’li yıllarda Moskova ile Tel Aviv arasında kayda değer bir gerilim unsuru olmadı. Rusya Federasyonu, sorunun çözümü için yasal çerçeveyi, yani 242, 338, 1397, 1515 sayılı Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi kararlarını ve 2002 tarihli Arap Barış Girişimi’ni ve 2003 tarihli yol haritasını dikkate alıyor.

Moskova, bu karar ve mutabakatlar doğrultusunda 1967 sınırları içinde bir arada var olan bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasından yana. Filistin halkının meşru haklarına verilen desteğe rağmen Rusya Dışişleri Bakanlığı, Filistinlilerin 2015’in ekim ayından bu yana Filistinli grupların eylemleri kınıyor.

Öte yandan Rusya, Ortadoğu Dörtlüsü’nün bir üyesi olarak BM kararları uyarınca yasa dışı olan İsrail yerleşimleri, Filistinli sığınmacılar ve Kudüs’ün statüsü başta olmak üzere kilit konuların çözülmesine yönelik doğrudan müzakerelerin hızlı bir şekilde yeniden başlatılmasını talep ediyor.

Suriye ve İran

Rus kuvvetlerinin Suriye’deki operasyonunun başlamasından kısa bir süre önce (30 Eylül 2015), Tel Aviv ile Moskova arasında etkileşimi sağlamak üzere özel bir koordinasyon merkezi oluşturuldu.

Fakat İsrail, özellikle 2014’ten bu yana Rusya’nın müttefiki Suriye’nin hava sahasını sayısız kez ihlal ederek “cerrahi” hava saldırıları gerçekleştirdi. Tel Aviv, saldırılarda çoğunlukla “İranlı milisler” ve Lübnan Hizbullahını hedef aldığını iddia ediyor.

Bununla birlikte Rusya ile kurduğu ortaklık, İsrail’e S-300 engeline takılmadan Suriye topraklarında çekince göstermeden saldırılarını sürdürmesine imkan tanıyor ve bu durum, ayrıca Tel Aviv’in Ukrayna ihtilafında aldığı pasif tutumunun gerekçelerinden biri olarak öne çıkıyor. 

İlişkilerin iktisadi boyutu 

Geçen yıllarda Rusya ve İsrail arasında serbest ticaret anlaşması imzalandı. Ayrıca son yıllarda İsrail ile Avrasya Ekonomik Birliği (AEB) arasında da aynı anlaşmanın imzalanması gündemde.

Ekonomik ilişkilere dair konular, 1994’te kurulan Rusya-İsrail Ticaret ve Ekonomik İşbirliği Ortak Komisyonu ve 2010’da kurulan Rusya-İsrail İş Konseyi nezaretinde gerçekleşiyor.

2011 yılında, Rus inovasyon merkezi Skolkovo ile İsrailli şirket Ariel R&D arasındaki anlaşma kapsamında, amacı inovasyonun ticarileştirilmesi alanında işbirliğini teşvik etmek olan “İsrail Skolkovo Ağ Geçidi” projesi başlatıldı. Bunun yanı sıra Şubat 2012’de Rus şirketi Rusalox, patentli bir İsrail teknolojisini kullanarak elektronik cihazlar için pano üretimine başladı. Proje, Rusya devlet inovasyon şirketi Rosnano ve İsrail şirketi Micro Components Ltd. tarafından oluşturuldu ve toplam bütçesi yaklaşık 870 milyon ruble’ydi.

İsrail’in bilişim teknolojileri pazarında bir dizi Rus şirketi faaliyet gösteriyor. Örneğin Yandex, 2010’da İsrail merkezli Face.com’a 4,5 milyon dolar yatırım yaptı; ancak bu daha sonra Facebook tarafından 100 milyon dolara satın alındı.

18 Mart 2014 Yandex, GPS teknolojisi üzerinde çalışan İsrailli startup KitLocate’i satın aldı. Diğer yandan Rus şirketi YotaDevices ve İsrailli Cellrox ortaklaşa mobil teknolojiler geliştiriyor.

Temmuz 2015’te Rusnano Altyapı ve Eğitim Programları Vakfı ile İsrail Ekonomi Bakanlığı, endüstriyel araştırma ve geliştirme (Ar-Ge) alanında bir dizi ortak projeye imza atıldığını açıkladı. Bu program, Mart 2010’da imzalanan endüstriyel Ar-Ge alanında işbirliğine ilişkin bir anlaşma kapsamında uygulanıyor.

Askeri işbirliği

6 Eylül 2010’da, dönemin İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak’ın Moskova ziyaretinde iki ülke, tarihindeki ilk askeri işbirliği anlaşmasını imzaladı. Aynı zamanda dönemin Rusya Savunma Bakanı Anatoliy Serdyukov, Rusya’nın İsrail’den 12 insansız hava aracı (İHA) satın aldığını bildirdi.

Dünya Silah Ticareti Analiz Merkezi’ne (TSAMTO) göre, ilgili sözleşme Nisan 2009’da imzalandı ve İsrail şirketi Israel Aerospace Industries tarafından Rusya’ya iki Bird-Eye 400, sekiz I-View Mk150 ve iki Searcher Mk II İHA tedarik edildi. Hacmi yaklaşık 53 milyon dolar olan anlaşmanın ardından İsrail’den Rusya’ya 36 adet İHA tedarikine yönelik 100 milyon dolarlık değerinde bir sözleşme daha yapıldı.

27 Mart 2011’de Rusya ve İsrail, uzayın barışçıl amaçlarla araştırılması ve kullanılması alanında işbirliğine ilişkin bir çerçeve anlaşma imzaladı. 1995–2014’te Rus uçak gemileri, dokuz İsrail uydusunu alçak yörüngeye fırlattı. 

Ukrayna ve Sohnut ajansının tasfiyesi

Bunun yanında ABD ve diğer müttefiklerinin İsrail’e, Rusya’nın Ukrayna’ya dönük askeri müdahalesi konusunda net tavır alma konusunda yaptığı baskı neticesinde Tel Aviv’den gelen tereddütlü açıklamalar ve İsrailli paralı askerlerin Ukrayna ordusu saflarında savaşması Rusya ile iplerin son derece gerilmesine neden oldu.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un “Hitler Yahudi asıllıydı” ve “En büyük Yahudi karşıtları Yahudilerin kendisiydi” şeklindeki sözleri tartışma yarattı ve temmuz ayında Rusya, İsrail’in Yahudi Ajansı Sohnut’u tasfiye etme kararı aldı.

İsrail merkezli ve Rusya’ya giden veya ülkeden İsrail’e dönenlere yardımla ilgilenen uluslararası ölçekli bir kurum olan ve Rusya’da “özerk kar amacı gütmeyen kuruluş” statüsüne sahip Sohnut’un tasfiye edilmesindeki gerekçe mevzuat ihlalleriyle açıklandı.

Ajans, veri depolama yasalarını ihlal ettiği gerekçesiyle tasfiye edilmişti.

21 Temmuz’da Moskova’daki Basmanniy Mahkemesi, Rusya Adalet Bakanlığı’ndan ülkede Sohnut ajansının tasfiyesini talep eden bir dosya aldığını duyurdu. Eski İsrail Başbakanı Yair Lapid, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, Tel Aviv’in Moskova ile olan bağlarına değer verdiğini ve Moskova ile sorunun çözümüne yönelik diyalog yürütmeye hazır olduklarını duyurdu.

Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov ise Sohnut hakkındaki hukuki sürecin “siyasileştirilmemesi gerektiğini” ve bunu tüm Rus-İsrail ilişkilerine yansıtmamaya çağırdı ve Rusya’daki tüm kuruluşların ülke mevzuatına uyması gerektiğini vurguladı.

Konu, Tel Aviv’de Ukrayna meselesinde Batı’ya tam entegrasyonu savunan kesimlerin Sohnut yetkililerini mevzuat ihlaline sevk ederek krizi tırmandırmayı amaçladığı şeklinde yorumlandı.

İsrail, şimdiye dek Ukrayna yönetimine insani yardım ve söylem düzeyindeki destek dışında bir yardım sunmadı. 10 Ekim’den bu yana Rus kuvvetlerinin gerçekleştirdiği saldırılar, Kiev’in Tel Aviv’den hava savunma sistemi tedarik etme talebi götürmesine neden olsa da istek henüz karşılık bulmadı. 

İsrail özel kuvvetleri Ukrayna saflarında

Ukrayna’daki askeri müdahalenin ardından Moskova ile Tel Aviv’in arasında gerilime neden olan asıl konu, eski İsrail özel kuvvetleri askerlerinin Ukrayna Silahlı Kuvvetlerinin saflarında savaştığının ortaya çıkmasıydı.

Nisan ayında Yedioth Ahronot gazetesi, İsrail ordusunun seçkin birimlerinden askerlerin Ukrayna’da olduğu bilgisini paylaştı. Kaynaklar, bunun bir grup “gönüllü” olduğunu öne sürdü.

Gazeteye göre, bunlar İsrail ordusundaki “Golani” özel birliğinden askerlerdi. Gerçeğin ortaya çıkmasıyla bunun İsrail devletinin nezaretinde mi yoksa bahsi geçen komandoların İsrail hükümetinin bilgisi dışında sahiden de kendi hür iradesiyle mi savaşmaya geldiği tartışması başladı.

Moskova, bunun İsrail yönetiminin zımni onayı ve desteği olmadan mümkün olamayacağı kanısındaydı. Golani birliğinde görev yapan askerler, çoğunlukla Rusya’dan göç eden ve Rusça bilen Yahudilerden oluşuyordu.

Aralarından Grigoriy Fibobrov, daha önce Golani birliğindeydi ve yedi yıl önce Ukrayna Ulusal Muhafızlarına bağlı neo-Nazi Aydar Taburu’na katılmıştı. Fibobrov, Ukrayna’ya geldikten sonra İsrail vatandaşlığını korudu.

Rus TKR kanalı da Ukrayna’da İsrail’den gelen paralı askerlerin askeri eğitmenlik yaptığını ve Ukrayna Silahlı Kuvvetleri safında muharebelere katıldığına dikkat çekti.

Rus-İsrail birlikteliği, bölgesel çatışmalar ve ABD’nin baskıları nedeniyle son dönemde zorlu sınavlardan geçiyor. Öte yandan Moskova’nın, Tel Aviv’in baş düşmanı Tahran ile geliştirdiği ilişkiler, iplerin kopma riskini canlı tutmaya devam ediyor. 

Netanyahu’nun dönüşünün Rusya’ya yansımaları

Geçen haftalarda İsrail’de düzenlenen parlamento seçimlerinden sonra eski Başbakan Binyamin Netanyahu yeniden zaferini ilan etti. Seçimlere dair Moskova’dan ilk açıklama, Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı ve Rusya Devlet Başkanı’nın Ortadoğu ve Afrika Özel Temsilcisi Mihail Bogdanov’dan geldi. Bogdanov, “Rusya, İsrail’deki her hükümetle çalışmaya hazır ve tüm ortaklarla ilişkiler konusunda iyimser” ifadelerini kullandı.

Washington Post gazetesi, Netanyahu’nun dönüş ihtimali hakkında Washington’un temkinli olması gerektiği telkinini vererek Netanyahu’yu Macaristan Başbakanı Viktor Orban’a benzetti.

Gazeteye demeç veren İsrailli siyaset bilimci Gayil Talşir, yeni Netanyahu döneminin “İsrail’in ikinci Macaristan’a dönüşmesine katkıda bulunacağını” ve “bunun ülkenin demokratik sistemine onarılamaz zararlar vereceğini” iddia etti.

Bunun yanı sıra İsrail Uluslararası Seçim Sistemleri Uzman Merkezi (ICES) başkanı Aleksander Tsinker da Netanyahu’nu geri gelmesiyle birlikte Tel Aviv’in Ukrayna konusundaki rotasını tümüyle değiştirebileceğini söyledi.

Ayrıca Tel Aviv Üniversitesi Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü araştırmacılarından Simon Tsipis, Netanyahu’nun seçim öncesinde Putin ile olan dostluğuna sık sık atıf yaptığını anımsatarak “Belki de Netanyahu, İsrail siyasetinde Rusya liderinin güven çemberine deyim yerindeyse girebilen tek kişi” değerlendirmesini yaptı.

Tsipis, ilişkilerdeki İran faktörüne de değinerek, “Rusya’nın Ortadoğu’da önemli bir etkiye sahip olması nedeniyle, örneğin İran’la ortaya çıkan çatışma çerçevesinde Kudüs için Moskova ile dostluk şart” dedi.

Tsipis, İsrail’in Kiev’e silah sağlamayı reddetme politikasının her halükarda devam edeceğinden emin: “Savunma Bakanı Benny Gantz, İsrail’in yakın gelecekte Kiev’e silah tedarik etmeyeceğini, kendisini insani yardımla sınırlayacağını söyledi. Bu karar ordumuzdan geliyor. İsrail, Ortadoğu’da meydana gelmeyen çatışmalarda yer almamaya çalışıyor, bu da Ukrayna’nın bizim çıkar alanımızın dışında olduğu anlamına geliyor.”

Diplomasi

Eski BM diplomatı von der Schulenburg: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü

Yayınlanma

Editörün notu: Avrupa Parlamentosu Üyesi ve eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı Michael von der Schulenburg, 25-26 Eylül tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında yaptığı konuşmada Avrupa Birliği’nin mevcut gidişatına dair değerlendirmelerde bulundu. Schulenburg, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından barışı tesis etmek amacıyla kurulan Birliğin artık bu misyonunu terk ederek tamamen savaş odaklı bir retoriğe teslim olduğunu belirtti. Avrupa’nın kıt kaynaklar, yüksek enerji maliyetleri, sanayisizleşme ve demografik kriz gibi yapısal sorunlarla boğuşurken etrafındaki aktif çatışma çemberiyle baş başa kaldığına dikkat çekti. Brüksel’in diplomasi ve arabuluculuk kabiliyetini yitirdiğini belirten kıdemli diplomat, 27 üye ülkenin Rusya ile müzakere masasına oturabilecek esneklikten ve ortak iradeden yoksun olduğunu dile getirdi.


Belirttiğiniz gibi, ben bir akademisyen değilim; savaşların ve barışın gerçek dünyasından geliyorum. Ömrümün neredeyse tamamını Avrupa’nın dışında geçirdim fakat son iki yılımı Avrupa Birliği’nde tamamladım ve karşılaştığım manzara beni derinden sarsıyor.

Bildiğiniz üzere Avrupa Birliği, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bir barış projesi olarak kuruldu. İkinci Dünya Savaşı’nın tekrarlanmaması, kıta ülkelerinin bir araya gelmesi ve dış dünyaya savaşlara mecbur kalınmayan barışçıl bir bütünleşme modeli sunulması amaçlanıyordu.

Gelgelelim bu durum bütünüyle değişti. Bugün gerek Parlamentoda gerekse resmi söylemlerde işittiğim kadarıyla, Avrupa Birliği’ndeki tartışmaların merkezine artık doğrudan savaş yerleşmiş durumda.

Bugün Avrupa Birliği’ni, gerçekleri bütünüyle inkâr eden, gerçekliği tamamen yadsıyan ve bu sebeple herhangi bir politika üretemez hale gelen bir teşekkül olarak tanımlıyorum.

Seminerimizin başlığı olan yeni dünya düzenine bir katkı sunulup sunulamayacağı meselesine gelirsek; bu katkının Avrupa Birliği’nden gelmeyeceği kesin.

Mesleki deneyimime daha yakın bir kıyaslama yapayım: Avrupa Birliği’ni Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya ile karşılaştırdığınızda, Birliğin dünyadaki faal savaşların büyük kısmıyla kuşatıldığını görürsünüz. Bahsettiğim diğer ülkelerin hiçbirinin etrafında bu denli yoğun çatışma yok.

Dahası, ABD’nin İran ve benzeri savaşları başlatıp ardından Atlas Okyanusu’nun gerisine çekilmesi gibi bir sorunla karşı karşıyayız; oysa bu savaşların neticeleri doğrudan Avrupa Birliği’nin kapı eşiğinde kalıyor.

İran’ı düşünüyorum; İsrail’in Suriye’den Lübnan’a, Batı Şeria’dan Gazze’ye kadar yürüttüğü pek çok savaşı düşünüyorum.

Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmayı, hemen ardından Afrika’daki Mali ve benzeri bölgeleri, elbette Sudan’ı aklıma getiriyorum. Şüphesiz bizim açımızdan en ağırı Ukrayna savaşı; zira doğrudan kendi kıtamızda cereyan ediyor.

Avrupa Birliği’ni diğer üç küresel güçle mukayese ettiğinizde, muhtemelen en kıt doğal kaynaklara sahip coğrafya olduğumuzu da fark edersiniz. Devasa bir demografik sorunumuz var; üstünü örtmeyi tercih ettiğimiz ama muazzam tesirler yaratacak bir nüfus dönüşümü yaşıyoruz. En pahalı enerjiyi biz tüketiyoruz. Karşılaştırmalı üstünlüğümüzü kaybettik; sanayisizleşmeyle yüz yüzeyiz. Ve elbette, dünyada Avrupa’yı ayrıcalıklı kılan yegâne unsuru, sosyal güvenlik ve refah sistemimizi de yitiriyoruz.

Böylesi bir tabloda, yalnızca kurumsal yapısıyla değil, ortak dış ve güvenlik politikası inşa ettiklerini öne süren üye devletleriyle birlikte Avrupa Birliği’nin son derece dirayetli durmasını, etrafında olup bitenlere etkin tepki vermesini beklersiniz.

Ha, bu arada Amerika Birleşik Devletleri’ni unuttum; Grönland’ı adeta kıskacına alıyorlar, zira imzaladıkları son anlaşmanın Grönland’ın tam denetimini ele geçirme yolunda ilk adım kanaatindeyim. Oysa orası bir Avrupa toprağı. Peki Avrupa Birliği ne yapıyor? Ortada ne bir dış politika var ne de güvenlik politikası; en azından benim görebildiğim kadarıyla yok. Bolca siyasi demeç veriyorlar.

Bu açıklamalar ekseriyetle Avrupa’nın yeniden silahlanması, nihayet askeri bir güce dönüşmemiz gerektiği iddialarıyla ve ahlaki nutuklarla dolu. Bilirsiniz, Birleşmiş Milletler’de hep şöyle deriz: Savaştan ve ahlaktan bahseden savaşı arzular; menfaatlerden söz eden ise çözüm arar.

Avrupa Birliği’nde menfaati diline dolayan kimseyi göremiyorum; durum son derece kaygı verici. Kendini ahlaken daima üstün gören birinin ikiyüzlülüğe sürüklenmesi an meselesidir. Açıkçası tüm bu hezeyanları dinlemek bazen ıstırap veriyor. Avrupa Birliği’nin geleceğini doğrudan tehdit eden bu çatışma çemberine karşı hiçbir siyasetimiz yok.

Kimseyle konuşamıyorsunuz. Müzakere masalarının hiçbirinde yer almıyoruz. Ne bir teklif sunuyoruz ne de arabuluculuk yapalım diyerek sürece müdahil olmaya çalışıyoruz; artık böyle bir irade kalmadı.

Üstelik üye devletlerin harcamalarını bir kenara bırakırsak, sırf Avrupa Birliği’nin diplomatik servisinin yıllık maliyeti 1 milyar dolar. 1 milyar dolar! Ne yaptıklarını anlamış değilim. Sahada kendileriyle bizzat karşılaştım; Avrupalı diplomatların tam olarak ne işle meşgul olduğuna dair en ufak bir fikrim yok.

Her neyse, şüphesiz en can alıcı mesele Ukrayna; ne de olsa kendi kıtamızda. İçinde bulunduğumuz kadar güvensiz bir ortamda, akla ilk gelmesi gereken şey Avrupa kıtasında barışı tesis etmektir. Ancak o zaman diğer sorunlarla ilgilenebiliriz.

Avrupa kıtasında barışın sağlanması, Rusya ile konuşmamızı, müzakere etmemizi ve bu çatışmaya bir şekilde çözüm bulmamızı gerektiriyor. Fakat bunu yapamıyoruz.

Kendi içimize öylesine kapandık ki, Rusya karşısında ortak bir müzakere tavrı belirlemekten aciziz; zira 27 üye ülke politika değişikliğinde uzlaşamıyor. Müzakereyi yürütecek temsilcinin atacağı adımlarda mutabık kalamıyorlar ve barış görüşmelerinin tabiatında bulunan esnekliği o kişiye tanımaya asla yanaşmıyorlar.

‘E3’ ülkelerinin (Almanya, Fransa, İngiltere) inisiyatif alacağını düşünseniz dahi, bu üçlünün çıkarları birbirinden o kadar kopuk ki, tabloyu daha da tehlikeli kılıyor. İngilizler doğuyla barış anlamına gelebilecek her şeyden nefret eder; zira gözlerini Atlantik’e dikmiş durumdalar ve sanırım 1850’lerden bu yana bunu büyük bir tehdit olarak görüyorlar. Böylesi bir barıştan en karlı çıkacak aktör Almanya olmasına karşın son derece akıl dışı davranıyor. Fransızlar da muhtemelen hoş karşılamayacaktır.

Neticede elimizde hiçbir şey yok. Sözlerimi bağlarken şunu vurgulamak isterim: Avrupa Birliği, önümüzdeki uzun dönem boyunca dünyada istikrarsızlık unsuru olmaya devam edecek.

Zaman ilerledikçe bu istikrarsızlığın kendi sınırlarının içine de sirayet edeceğini düşünüyorum. Bunu dile getirmek son derece acı: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü. Barışın yitirilmesiyle birlikte geleceğimiz ve gelecek nesiller ağır bedeller ödeyecek. Çok teşekkür ederim.

East-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez

Okumaya Devam Et

Diplomasi

AB ve Kanada, kapsamlı yeni bir ortaklık anlaşmasını duyuracak

Yayınlanma

AB ve Kanada, dijital ticaret engellerinin kaldırılmasından Ukrayna’ya ortak destek verilmesine ve orman yangınlarıyla mücadelede yatırım yapılmasına kadar uzanan kapsamlı yeni bir ortaklığı duyuracak.

29 Ekim’de başlayacak olan zirveye hazırlık amacıyla AB büyükelçilerine dağıtılan ve POLITICO tarafından elde edilen, iki tarafça yayınlanacak ortak bildiri taslağında, “Dünya, benzeri görülmemiş jeopolitik zorlukların yanı sıra ticaret, enerji, teknoloji, iklim ve kaynaklar alanındaki zorluklarla birlikte hızla değişiyor,” ifadesi yer alıyor.

AB ve Kanada, ABD Başkanı Donald Trump’ın ticaret savaşının yarattığı etkilerle boğuşurken stratejik bağlarını güçlendirmeye çalışıyor.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bu ay Kanada’yı AB’ye ortak üye olarak davet etmeyi önerdi.

Bu öneri, Trump’ın derhal gümrük vergisi uygulama tehdidinde bulunmasına yol açtı.

Taslak belgede, “Kanada ve AB, benzersiz ticaret erişimimiz, ortak değerlerimiz ve birbirini tamamlayan iktisadi güçlerimiz sayesinde daha derin ve daha entegre bir ilişki kurabilir,” deniyor.

Taraflar, Montreal’de düzenlenecek zirvede, kritik maden projelerine yönelik yatırımları hızlandırmak, tedarik zincirlerini güçlendirmek ve “piyasa dalgalanmalarını ve jeopolitik etkileri” hafifletmek amacıyla kritik kaynakları stoklamak da dahil olmak üzere tedarik güvenliğini artırmak istediklerini açıklamayı planlıyor:

“Stratejilerimizi ve standartlarımızı uyumlu hale getirecek, endüstrilerimizi birbirine bağlayacak ve hedeflerimizi halklarımız için en yüksek getiriyi sağlayacak sektörlere odaklayacağız. Buna, sıvılaştırılmış doğal gazdan hidroelektrik, güneş, rüzgâr ve nükleer enerjiye kadar, dünyanın büyük bir kısmının ihtiyaç duyduğu düşük karbonlu, güvenilir enerjinin geliştirilmesi de dahil.”

Ottawa ve Brüksel ayrıca, 2030 yılında Kanada ve Avrupa’da orman yangınlarıyla mücadele için kullanıma hazır olacak 50 adet De Havilland su bombardıman uçağının ortak satın alımını da duyuracak.

Von der Leyen, 15 Eylül’deki Birliğin Durumu konuşmasında, “Gönüllü olarak güçlerimizi birleştiriyoruz… Bir teknoloji ittifakı kuracağız. Savunma sanayi üslerimizi entegre edeceğiz. Kuzey Kutbu’nu amiral gemisi niteliğinde bir ortak proje haline getireceğiz. Enerji, kritik mineraller ve piller üzerinde çalışacağız. Yapay zeka, kuantum, siber ve iktisadi güvenlik alanlarında da işbirliği yapacağız,” demişti.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Avrupalı şirketlerden AB-ASEAN ticaret paktı çağrısı

Yayınlanma

Avrupalı şirketler, Avrupa Birliği’nin geçen hafta Filipinler ile yaptığı anlaşmada sağlanan ilerlemenin ardından ASEAN ile bölgeden bölgeye kapsamlı bir ticaret paktı yapılması çağrısında bulunuyor. Brüksel ise ticari ve siyasi ilişkilerini çeşitlendirmeye çalışıyor.

Avrupa Birliği’nin ayrıca Tayland ile yürüttüğü ticaret anlaşması müzakerelerini bu yılın sonuna kadar sonuçlandırması bekleniyor. Görüşmelerin 10. turu salı gününe kadar sürüyor. AB’nin bölgede halihazırda Singapur, Endonezya ve Vietnam ile ticaret anlaşmaları bulunuyor; Malezya ile de müzakereler devam ediyor.

Ancak şirketler, dünyanın en büyük iki ekonomisi olan Çin ve ABD ile rekabet ortamında AB’nin daha ileri giderek ASEAN’ın tamamıyla blok düzeyinde bir anlaşma yapmasını istiyor.

AB-ASEAN İş Konseyi İcra Direktörü Chris Humphrey, “Güneydoğu Asya, Avrupalı şirketleri güvenilir yatırımcılar olarak görüyor ancak bu şirketler Amerikan ve Çin hükümetlerinin tüm siyasi ve mali ağırlığıyla rekabet ediyor,” dedi.

Humphrey, Nikkei Asia’ya yaptığı açıklamada ikili anlaşmaların nihai hedef olmaması gerektiğini belirterek, Avrupalı şirketlerin özellikle enerji, sağlık, dijital hizmetler ve finansal hizmetler alanlarında uzun süredir bölgeden bölgeye bir ticaret anlaşması çağrısı yaptığını söyledi.

İş konseyinin eylül başında 150 Avrupalı iş dünyası yöneticisiyle gerçekleştirdiği ankette katılımcıların yalnızca yüzde 18’i AB’nin ASEAN ile yeterince angaje olduğunu düşündüğünü söyledi. Humphrey, Ticaret Komiseri Maros Sefcovic ile AB’nin en üst düzey diplomatı Kaja Kallas’ın ziyaretleri dışında üst düzey temasların hâlâ sınırlı kaldığını belirtti.

Sözde insan hakları ile çevre ve gıda güvenliği standartlarına ilişkin kaygılar, iki blok arasındaki müzakereleri uzun süredir zorlaştırıyor. Örneğin AB’nin Endonezya ile yürüttüğü görüşmelerde ormansızlaşma meselesi yıllarca önemli bir anlaşmazlık konusu oldu. Taraflar ancak geçen yıl kapsamlı bir ekonomik ortaklık anlaşması imzalayabildi.

Benzer şekilde AB ile Bangkok arasındaki ticaret müzakereleri, başladıktan bir yıl sonra, 2014’te Tayland ordusunun darbeyle iktidarı ele geçirmesi üzerine askıya alındı. Görüşmeler 2023’te resmen yeniden başlatıldı. Analistler yakın zamanda bir anlaşmaya varılmasının önünde büyük bir engel görmediklerini söylese de Tayland’ın ton balığı ve deniz ürünleri balıkçılığındaki çalışma standartları Avrupa sektöründe kaygı yaratıyor.

Bölgeden bölgeye düzeydeki müzakereler ise ilk kez 2007’de başlatılmış, Myanmar’daki askeri darbe nedeniyle 2009’da karşılıklı mutabakatla durdurulmuştu.

Brüksel Özgür Üniversitesi ve KU Leuven’de öğretim görevlisi Camille Nessel, “ASEAN, mevcut jeopolitik tartışmaların ima ettiğinden çok daha uzun süredir bir öncelik,” dedi.

Singapur’daki ISEAS-Yusof Ishak Enstitüsü kıdemli araştırmacısı Joanne Lin de tarafların beklentilerindeki uyumsuzluğun ilişkileri sınırladığını belirtti. Lin’e göre AB, ticaret yoluyla iş gücü, çevre, sürdürülebilirlik, insan hakları ve düzenlemeler alanlarında reformları teşvik etmeyi umuyor.

Lin, “Ancak ASEAN, AB’nin daha pratik bir ortak olmasını ister,” dedi. İşbirliği alanları arasında yeşil dönüşüm, enerji bağlantıları, dijital ticaret, dirençli tedarik zincirleri ve sürdürülebilir altyapıyı örnek gösterdi.

Ancak koşullar değişti. Son birkaç yılda jeopolitik rekabet ve gerilimler belirgin biçimde arttı. Büyük Avrupa ekonomilerinin büyümekte zorlandığı bir dönemde AB, Çin ve ABD arasında sıkışmış hissediyor. Analistlere göre bu ortamda Sefcovic daha pragmatik bir yaklaşım benimseyebilir ve coğrafi olarak daha uzak olsalar bile müttefiklerle işbirliği arayışına girebilir.

ASEAN ülkeleri açısından ise komşular arasındaki rekabet, tarafları uzlaşmaya yönelterek ticaret anlaşmalarının sonuçlandırılmasını hızlandırmış olabilir.

Nessel, “Vietnam AB ile bir anlaşma yaptıktan sonra bu durum Endonezya ve Filipinler açısından önem kazandı,” dedi. “Bu ülkeler birçok aynı sektörde rekabet ediyor ve tercihli erişim, rekabet dengesini değiştiriyor” diye ekledi.

AB-Filipinler anlaşması, tarım-gıda ürünleri, makineler ve beyaz eşya dahil olmak üzere ticarete konu malların yüzde 94’ündeki tarifeleri kaldıracak. Ayrıca Filipinler’in kamu ihaleleri pazarı ilk kez yabancı şirketlere açılacak.

Sefcovic, “Anlaşma her büyüklükteki işletme için gerçek fırsatlar sunuyor. Aynı zamanda dayanıklılığın stratejik bir öncelik haline geldiği bir dönemde daha güçlü ve çeşitlendirilmiş bir tedarik zinciri sağlıyor” dedi.

Resmi verilere göre AB, geçen yıl Filipinler’in dördüncü büyük ticaret ortağıydı ve ülkenin toplam mal ticaretinin yüzde 8,3’ünü oluşturdu. İki taraf arasındaki mal ticaretinin hacmi 17,6 milyar avro, yani yaklaşık 19,9 milyar dolar seviyesindeydi.

Bu tekil ticaret anlaşmaları, iki bloğu sonunda daha kapsamlı bir anlaşmaya doğru taşıyabilir.

Bir AB sözcüsü, “ASEAN’ın tek tek üyeleriyle oluşturulan bu ikili serbest ticaret anlaşmaları ağı, ortak uzun vadeli hedefimiz olmaya devam eden nihai bölgeden bölgeye serbest ticaret anlaşmasına giden yolda yapı taşları işlevi görebilir,” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English