Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Siyonizmin bilinmeyen yüzü: Filistinlileri mülksüzleştirmenin bir yolu olarak enerji

Yayınlanma

Çevirmenin notu: “Filistin toprakları yabancıların yönetimi altındadır. Kaynaklarını başkaları sömürmektedir. Halkı anavatanından sürgün edilmiştir. Arap mukimlerden geriye kalanlar, en az Asya ya da Afrika’daki herhangi bir ırkçı rejim kadar sert bir ırkçı ayrımcılık ve baskı rejimi altında çürümektedir. Tüm bunlar emperyalizmin iş birliği ile ve terör ve şiddet yoluyla gerçekleştirilmiştir.” Böyle yazıyordu Suriyeli-Filistinli akademisyen Fayez Sayegh 1965 tarihli Filistin monografisinde.

Bu sözlerin üzerinden geçen 60 yılda her gün biraz daha fazla Filistin toprağı İsrail işgal rejiminin kontrolü altına girdi, Filistin’in doğal kaynakları, ekonomisi ve kültürü üzerindeki İsrail hakimiyeti günden güne pekişti. İsrail’in Filistin topraklarına dönük işgalinin önemli bir boyutunu ise sınırları enerji üretim kaynaklarını içerecek şekilde çizilmesine rağmen genellikle üstünden atlanan “enerji/elektrifikasyon ve Siyonist devlet inşası” arasındaki ilişki oluşturuyor. Öyle ki işgal rejimi bir yandan “kabloları döşerken” bir yandan da bu kablolar aracılığıyla Filistin’i topraksızlaştırmakta, Filistinlileri ise mülksüzleştirmektedir. Aşağıda çevirisini verdiğimiz makale, Filistin toprakları üzerindeki yerleşimci sömürgeciliğin inşasında enerji sektörünün ve buradaki emperyalist ilişki ağlarının rolüne dikkat çekiyor.


Kablolarını döşerlerken

Laleh Khalili
Granta
25 Nisan 2024
Çev. Leman Meral Ünal

Golda Meir Temmuz 1965’te İsrail Dışişleri Bakanı olarak İran’ı ziyaret etti. Üzerinde ülkesini temsil eden herhangi bir emare olmayan uçağı ile henüz gün ağarmadan Mehrabad Havaalanı’na indi ve buradan Tahran’ın kuzeyindeki özel bir konuk evine götürüldü. Meir’in danışmanları ziyaretini kamuoyuna duyurmak istiyorlardı fakat İranlılar gizli tutmakta ısrarcılardı. Bu gizlilik, petrol dünyasının çalkantılı bir dönemden geçtiği bir sırada Şah’a önemli bir kılıf sağlıyordu: İran, böylece küresel üretimin büyük bölümünü kontrol eden “Yedi Kız Kardeş” ile müzakerelerinde Arap devletleriyle birleşik bir cephe oluşturabilecekti.

O dönemde Yedi Kız Kardeş(1), her geçen gün daha da iddialı hale gelen Arap devletlerini kızdırmamak için İsrail’e açıkça petrol satmak konusunda isteksizdi. Petrolde spot piyasanın ancak on yıldan uzun bir süre sonra ortaya çıktığı düşünüldüğünde, İsrail güvenilir bir ham petrol tedarikçisi bulmakta kararlıydı. Meir bunun için doğrudan Şah’la konuştu. İsrail’in enerji ihtiyacını karşılamak için İran ve İsrail arasında, İran petrolünün gemilerle [Kızıldeniz’in kuzeyindeki] Akabe Körfezi’nde sakin bir liman kenti olan Eilat’a sevk edildiği bir ortak girişim önerdi. Böylece Eilat, İsrail’i Kızıldeniz’den Akdeniz’deki Aşkelon’a kadar kat edecek olan gizlice inşa edilmiş geniş çaplı boru hattının bir ucu olacaktı. Ardından kamyonlar, daha küçük tank gemileri ve daha dar boru hatları, bu petrolü içeriden Hayfa’daki rafineriye taşıyacaktı.(2) Şah’ın ilgisini çekecek olan, İsrail tankerleriyle Avrupa pazarlarına sevk edilen fazladan petroldü. Meir Romanya’yı ziyaret etmiş ve Bükreş’ten bu fazla İran petrolünü satın alması için garanti almıştı.

Şah başta bu boru hattı önerisine pek sıcak bakmadı ancak 1967 Arap İsrail Savaşı’nda Süveyş Kanalı’nın kapatılmasıyla işler değişti. Kriz, İran’a İsrail’e petrol sağlamak ve İsrail aracılığıyla Avrupalı alıcılara petrol satmak için ihtiyaç duyduğu ivmeyi kazandırdı. Petrolün Ümit Burnu çevresinden taşınmasına gerek kalmamasının getirdiği düşük taşıma maliyeti sayesinde Arap rakiplerinin karşısında önemli bir avantaj elde edilecekti. İran konuya ilişkin bir fizibilite çalışması yaptırdı. Sorumlu olarak ise Ulusal Petrol Şirketi’nden Fethullah Nafizi ve Köln’deki İsrail Tazminat Delegasyonu Başkanlığı görevini henüz tamamlamış olan Felix Shnar belirlendi. 1968 yılında iki ülke İsviçre’de “Trans-Asiatic” adında bir ortak girişim şirketi kurdu ve Eilat ile Be’er Sheva arasında zaten mevcut olan daha küçük bir boru hattının altyapısını Rothschild Grubu’ndan satın aldı. Trans-Asiatic bu sırada petrolü deniz yoluyla taşımak için yeni tankerler sipariş etti. Batı Alman hükümetinin açık piyasalardan alınan kredilerden daha cömert bir faiz oranını garanti etmesiyle Deutsche Bank’tan Hermann Abs, Shinar ve Naficy ile İsviçre’de bir araya gelerek daha büyük bir boru hattının finansmanını görüştü. Bu arada Abs, Üçüncü Reich’ın en güçlü bankacılarından biriydi ve Deutsche Bank’ın dış ilişkiler departmanının başı olarak, Avrupa’daki Yahudi varlıklarının müsadere edilmesinden ve işgal altındaki bölgelerdeki Avrupa bankalarının yağmalanmasından sorumluydu. Savaştan sonra, daha önceden yürüttüğü işlerin kefaretini ödemek için yeniden gönderilmişti: Almanya’nın İsrail’e iade ettiği malların sorumluluğunu üstlenecek ve bu sıfatla Shinar ile samimi bir çalışma ilişkisi geliştirecekti.

İran petrolünü taşıyacak gizemli bir hat: Eliat-Aşkelon petrol boru hattı

Eilat-Aşkelon boru hattı 1969 yılında, petrolün millileştirilmesinin hemen arifesinde faaliyete geçti. Yedi Kız Kardeş kontrolünün gevşemesi ve 1973’te yaklaşan Arap-İsrail Savaşı, bağımsız tüccarlara petrol alıcıları ve üreticilerle anlaşma yapabilecekleri bir alan açmış oldu. Fakat asıl sorun, Süveyş Kanalı kapalıyken petrolün Körfez’den Avrupa ve Amerika’daki petrol alıcılarına nasıl ulaştırılacağıydı. İran doğrudan İsrail ile ticaret yapıyor gibi görünmek istemediğinden ya da petrolünü Avrupalı müşterilere İsrail üzerinden taşımak istemediğinden aracılara ihtiyaç duyuyordu.

Petrol piyasasındaki sismik dönüşümü önden gören ve bundan faydalanmayı kafasına koyan Belçikalı-Amerikalı emtia tüccarı Marc Rich artık devreye girmişti. Rich’in İran ile büyük metal sözleşmeleri imzalamış olan (ve Farsça bilen Amerikalı) iş ortağı Pincus Green, Rich’i İranlı petrolcülerle tanıştırdı. Rich, petrol teknokratlarıyla ve Şah’ın kendisiyle ilişki kurmaya başladı böylece. Bunu kolaylaştıran etmenlerden biri de Şah’ın kayak tatillerini geçirdiği St Moritz’de onun da bir dağ evinin olmasıydı. Rich, sonunda İran ile uzun vadeli bir petrol anlaşması imzaladı. Öyle ki tam da petrolün varil fiyatı 3 dolardan 11,50 dolara fırlamak üzereyken, şirketinin İran ham petrolünü anlaşma süresi boyunca varil başına 5 dolardan satın almasını güvence altına aldı. Sonrasında ise büyük şirketlerin rehini olmayan petrol alıcıları aradı.

Süveyş Kanalı hâlâ kapalı olduğu için Rich ayrı olarak İsrail hükümetiyle görüşmelere başladı. Fransız bankası Paribas, Rich’in İran’dan yaptığı büyük petrol sevkiyatını finanse ediyordu. Tankerler yüklerini Eilat’ta boşaltıyor, petrolün bir kısmı Hayfa’ya, sonrasında ise Aşdod rafinerilerine gidiyor; Rich’in gemileri ise Aşkelon’da fazlalığı toplayıp kargoyu doğrudan ABD’li ve Avrupalı petrol alıcılarına aktarıyordu. Rafineriler, petrokimya endüstrileri, enerji santralleri ve hükümetler Marc Rich + Co’nun petrol ticareti için fevkalade müşteriler olmuştu. Hatta Rich, ABD Savunma Yakıt İkmal Merkezi için önemli miktarda İran petrolü satın aldı ve bu petrolü Eilat-Aşkelon boru hattı üzerinden sevk etti. Öyle ki bazı yıllar, kimi üretici ülkelerden çok daha fazla petrol sattı. Yıllar sonra biyografisini yazan Daniel Ammann’a bu boru hattının kendisine “büyük bir fiyat avantajı” sağladığını söyleyecekti. “İran ham petrolünün bu boru hattı aracılığıyla taşınması, Afrika’yı boydan boya dolaşmaktan çok daha ucuzdu”. Marc Rich, Eilat-Aşkelon boru hattı üzerinden yapılan gizli petrol ticareti sayesinde şaşılacak ölçüde bir zenginlik elde etti. Bu anlaşma, daha düşük navlun maliyeti sayesinde petrolü Avrupalılar için çok daha cazip hale gelen İran’a da yaradı elbette. İsrail ise hem enerji ihtiyacını karşıladı hem de dış rezervlerini güçlendirmiş oldu.

Rich, Şah’ı deviren İslami devrimden sonra bile İran’a kur yapmaya devam etti. İran Ulusal Petrol Şirketi ile büyük şirketler arasındaki anlaşmalar 1979’da bozulmasına rağmen, şirket yaptığı anlaşmalara sadık kalarak ona yılda yaklaşık 70 milyon varil petrol sattı. Bu petrolün büyük bir kısmı Eilat’taki petrol terminaline ulaştı. Rich, şirketi yönettiği yirmi yıl boyunca, İsrail’e yıllık petrol ihtiyacının yaklaşık yüzde 20’sini sattı. İran’daki devrim liderleri ise “küçük şeytan”a karşı sembolik düşmanlık jestleriyle yetindiler fakat İsrail ile petrol ticaretini asla silah haline getirmediler..

Rich’in devrimci İran ile ilişkilerindeki “duyarsızlığı” ABD’deki şovenistleri tahrik etmeye başlamıştı. O vakitler New York’ta adını duyurmak isteyen yeni yetme bir federal savcı olan Rudy Giuliani, 1983 yılında Rich ve Green’e “düşmanla ticaret yapma” suçlamasıyla dava açtı. Bundan sonraki on yedi yıl boyunca ikilinin yüzleri FBI’ın “En Çok Arananlar” ilanında yer alacaktı.

ABD’ye iade edilmemek için köşe bucak kaçarken, Lucerne’deki malikanesine yerleşirken ya da iş seyahatlerinde, Rich hep eski Mossad ajanları tarafından korundu. Ocak 2001’de ise Bill Clinton, başkanlığının son gününde bu iki sabık suçluyu aniden affetmeye karar verdi. Rich’in eski karısı Denis, Demokrat Parti’ye ve Clinton Başkanlık Kütüphanesi’ne yüz binlerce dolar bağışta bulunmuştu; ama belki daha da önemlisi, İsrail Başbakanı Ehud Barak ve Mossad’ın eski başkanı Shabtai Shavit’in Rich adına Clinton yönetiminde lobi faaliyetlerinde bulunmalarıydı. Ammann’ın da satırlara döktüğü gibi, Rich “Mossad’ın hiç bağlantılarının olmadığı yerlerde onun adına bağlantılar kurdu. İsrail’in resmi olarak yapamadığı durumlarda ortaya parasını koydu.” Böylece Rich istihbarat teşkilatının yardımcısı olarak addedildi. Fakat istihbarat çalışmalarından daha önemli olanı Rich’in petrol sevkiyatındaki rolüydü.

Enerji santralleri ve yerleşimci kolonyalizm

İsrail devleti kurulmadan önce dahi enerji politikaları, Yişuv yerleşimcileri ile yerli Filistinliler arasındaki ilişkiyi etkilemişti.(3) İngiltere ve Fransa’nın Osmanlı İmparatorluğu’nun Arap vilayetlerini aralarında paylaştıkları 1920 yılı ile İsrail’in kurulduğu 1948 yılı arasında geçen zamanda Dünya Siyonist Örgütü Filistin’deki Yahudi yerleşimci topluluğu için bir dizi proto-hükümet kurumu oluşturdu. Bunların içinde en eski ve en önemlilerinden biri, Fredrik Meiton’un enerji ve Siyonist devlet inşası üzerine yazdığı tarih kitabının da ana konusu olan Filistin Elektrik Şirketi’ydi.

Filistin’deki İngiliz manda güçleri, Filistin Elektrik Şirketi’nden Pinhas Rutenberg’e elektrik santralleri ve kapsamlı bir elektrik şebekesi inşası için çeşitli imtiyazlar verdi. İsrail ordusunun öncüsü olan Haganah’tan Filistin Havayolları’na (daha sonra El Al) kadar pek çok örgütün kuruluşunda parmağı olacak olan 1905 ve 1917 Rus devrimleri emektarı Rutenberg(4), Ürdün Nehri’nin Yarmûk Nehri ile birleştiği yerden ve (Eriha’nın kuzeyinden Akdeniz’e kadar doğu-batı yönünde uzanan) Auja Nehri’nden hidroelektrik enerji üretmeyi planlıyordu. Nitekim, kuzeye doğru genişleme ve Lübnan toprakları içindeki Litani Nehri’ni de aynı amaçla kullanma planı, İsrail’in Lübnan’a yönelik politikasını yirminci yüzyılın sonuna kadar şekillendirmeye devam edecekti.

Şirket, hidroelektrik enerji üretmek için nehir havzalarında, Filistin’in en verimli tarım arazilerinin yanı sıra Ürdün Nehri’nin karşısındaki Trans-Ürdün’de bulunan toprak parçalarını da içeren geniş arazileri kontrol etmesi gerektiğini öne sürmekteydi. Planlanan elektrik şebekesinin Filistin haritasını boydan boya kat ettiği düşünüldüğünde, bu, yüksek gerilim hatları için belirlenen güzergahlar boyunca toprak sahibi olmak anlamına geliyordu. Elektrik santrallerinin ve şebeke altyapısının inşası için alınan topraklar aynı zamanda Yahudi yerleşimlerinin inşası için de kullanılacaktı.

Tıpkı diğer ülkelerde olduğu gibi, enerji üretimi, jeolojik özellikler –nehirler, denizler, kıyı şeritleri ve petrol rezervlerinin olası varlığına işaret eden toprak hareketleri üzerindeki bölgesel kontrol– ile el ele ilerledi. İngiliz yetkililer, nehirden denize kadar uzanan bir altyapının eşitsiz gelişimi ve kullanımının, bir İngiliz sömürge yetkilisinin sözleriyle, Yahudi yerleşimcilere “Filistin’in tüm ekonomik yaşamı üzerinde bir hakimiyet” verdiğini kabul etseler dahi, Rutenberg’in planı İngiliz onayı ve desteğini almıştı. Filistinliler ise bu elektrifikasyon planlarının teritoryal, ekonomik ve siyasi anlamının ve kendilerini yerinden edecek olan sömürgeci projenin temelini oluşturduğunun farkındalardı. 1923’te Yafa’da başlayan ve yıllar içinde tüm Filistin’e yayılan bir dizi protesto ve ayaklanmayla, topraklarının istimlak edilmesine, yaşadıkları çevredeki dönüşümlere ve Filistin Elektrik Şirketi’nin topraklarında yarattığı düşmanca yerleşimlere direndiler. Öyle ki bazı yerlerde dizelle çalışan küçük jeneratörler kurarak şirketin tekeline meydan okumaya çalıştılar. Diğerleri sabotajla tehdit ettiler.

Rutenberg, Filistinlilerin direnişini kırabilmek için Auja’daki büyük ölçekli hidroelektrik projesinin, Tel Aviv/Yafa’da dizel yakıtlı bir elektrik santrali ve Hayfa’daki bir buhar türbini lehine ertelenmesini önerdi. Ürdün ve Yermuk nehirlerinin birleştiği yerde kurulan devasa elektrik santrali ise 1932 yılında faaliyete geçti. Elektrik eşit olmayan bir şekilde dağıtılmış, aslan payını ise Yahudi konutlar ve ticari tüketiciler almıştı. Tel Aviv geceleri ışıl ışıldı; Yafa ise tam tersi. Altyapıların inşasında kullanılan işgücü de ırksallaştırılmıştı: Filistinli işçiler Yahudi işçilerden çok daha az ücret alıyordu. 1948 yılına gelindiğinde, Filistin’deki Yahudi yerleşimciler bölge nüfusunun yüzde 40’ından azını oluşturmasına ve toprağın sadece yüzde 7’sine sahip olmasına rağmen, Filistin Elektrik Şirketi tarafından satılan “çeyrek milyon kilovat saatin yüzde 90’ını” tüketiyorlardı.

Enerji altyapısı iktisadi ve siyasi uçurumları büyüttü

Bu enerji altyapısının yarattığı ve her geçen gün daha da büyüyen iktisadi ve siyasi uçurumlar, İsrail’in Filistinlilerle olan ilişkisini şekillendirmeye de devam etti. Yeni yeni kurulmakta olan İsrail devletinin sınırları içinde, Yahudi yerleşimleri kapsamlı altyapılara sahipken, komşu köylerde yaşamaya devam eden Filistin vatandaşlarının büyük çoğunluğu bu hizmetlere erişimden mahrum bırakılmıştı. Nasıra’daki bir Filistinli meclis üyesinin yakındığı gibi, “Hükümet her yeni Yahudi kolonisine, henüz kimse taşınmadan yol, elektrik ve su sağlıyor. Peki, Arap köylerinden geçerken neden onları karanlık ve susuz bırakıyor?”(5) İsrail içindeki enerji kaynaklarının eşitsiz dağılımı bugün hâlâ devam etmektedir. Filistinlilerin yoğun olarak yaşadığı Nakab ve Celile’deki resmi hükümetin Yahudileştirme politikaları, Filistinli toplulukların yeni inşaatlarını ya da bu toplulukların genişlemesini kısıtlayan Kafkaesk konut politikalarına dönüşmüştür. Bu politikalar hem yerleşik hem de göçebe Filistinli toplulukların elektrik ve su gibi hayati altyapılara erişiminin kasıtlı olarak engellenmesiyle pekiştirilmiştir.

Ne var ki, İsrail elektrik şebekesine bağlı olmanın da kendine has dezavantajları var. İsrail Savunma Bakanı Moshe Dayan, 1967’de Doğu Kudüs, Batı Şeria ve Gazze’nin işgalinden sadece birkaç gün sonra, “El Halil’in elektrik şebekesi bizim [İsrail] merkezi şebekemizden geliyorsa ve fişi çekip kesebiliyorsak, bu kesinlikle binlerce sokağa çıkma yasağı uygulaması ve isyan dağıtma çabasından çok daha iyidir,” diyecekti. Kasım 1967’de 159. İsrail Askeri Emri, işgal altındaki topraklardaki tüm elektrik altyapısını İsrail askeri yönetiminin kontrolüne aldı. Bugün Batı Şeria’daki Filistinliler kendi elektriklerinin sadece yüzde 14’ünü üretebiliyor, geri kalanını ise İsrail’de temin etmek durumundalar. Yine 1967 öncesinde İsrail, sınırları içindeki Filistinlilerin elektriğe erişimini düzenli olarak engelleyebilecek durumdaydı, fakat 1967’den sonra işgal altındaki topraklar, sadece bir düğmeye basılarak kapatılabilecek denli İsrail altyapısına bağımlı hale getirildi. Batı Şeria ve Gazze’deki bağımsız elektrik santralleri birer birer kapatıldı ve Filistinli topluluklar zorla İsrail elektrik şebekesine bağlanmış oldu.

İsrail’den İran’a kalkan sır uçaklar

Golda Meir, İran’a gizlice uçan ne ilk ne de son İsrail başbakanıydı. 1979’da İran monarşisi devrilmeden önce, biri hariç tüm İsrail başbakanları Tahran’ı ziyaret etmişti. David Ben-Gurion, Arap dünyasını çevreleyen Arap olmayan devletlerle- İran, Etiyopya, Türkiye gibi- ittifaklar kurmaya yönelik “çevre planlarının” bir parçası olarak 1961 yılında bu tür ziyaretleri başlattı. Onun ardından Levi Eshkol, Golda Meir, Yigal Allon, Yitzhak Rabin ve Menachem Begin ve aslında neredeyse tüm İsrail Dışişleri ve Savunma Bakanları gizlice İran’a gittiler. Şah’a saygılarını sunmayan tek başbakan, Moshe Sharett’ti ve o da zaten (1950’lerin ortasında) bir yıldan az bir süre görevde kalmıştı. Bu ziyaretlerin büyük çoğunluğu İsrail’in enerji kaynaklarını ve enerji tedarik yollarını güvence altına almak için duyduğu umutsuz ihtiyaçlarıyla ilgiliydi.

İsrail’in yarım asırdır devam eden hidrokarbon arayışında Sina’nın adı geçiyordu.

Güneye doğru uzanan Sina kaması, Afrika ve Asya kıtalarını birbirinden ayırıyor – ya da birleştiriyor. Şarm el-Şeyh, Sina Yarımadası’nın güney ucunda, Süveyş ve Akabe körfezlerinin Kızıldeniz’i oluşturmak için birleştiği yerde bulunuyor. Erken yirminci yüzyılda İngiliz jeologlar, kontrol ettikleri Akdeniz ve Ortadoğu kıyılarının karmaşık araştırma haritalarını çıkararak önce su, zamanla da petrol rezervi aradılar. 1940’ta Geological Magazine’de yazan iki jeolog, bölgenin coğrafyasını Suriye, Filistin ve Sina’dan Irak, İran ve Arabistan’a, oradan da Umman’a kadar uzanan bir petrol arama yayı olarak tasvir etmişlerdi.

Ne var ki önce Filistin’de, sonrasında ise İsrail’de yapılan keşifler büyük ölçüde sonuçsuz kalmıştır. Suudi Arabistan, Irak ve hatta İngiliz şirketlerinin 1940’ların sonunda petrol rezervleri keşfettiği Sina’nın görece yakınlığı düşünüldüğünde, 1949 ateşkes hattı içinde petrol bulunmaması İsrailli liderlerin epey canını sıkmış olmalı. Körfez’deki Arap hükümdarlar, yeni kurulan İsrail’e petrol satmaya yanaşmadılar. İsrail ekonomisi ilk yıllarında tarıma bağlıydı ve petrolle çalışan tuz arındırma tesisleri, ihracat için üretilen yoğun sulama gerektiren tarım ürünlerini sulamak için kullanılıyordu. Anglo-İran Petrol Şirketi’nin Kuveyt ve Katar’da bulunan iştirakleri, petrol yüklü gizli tankerleri Hayfa’daki rafinerilerine gönderiyordu, bu petrol nihayet 1958 yılında İsrail’e satıldı.

Süveyş Kanalı’na dönük emperyal plan nasıl İsrail toprakları lehine gelişti?

İsrail’in enerji ihtiyacı ve gizli ve güvenilmez kaynaklara bağımlılığı bir ulusal güvenlik sorunu olarak görülüyordu – hatta Ben-Gurion’a göre bu bir “ölüm kalım meselesiydi”. Bunun kamuoyuna açıklanması ise İsrail’in önemli bir zafiyetini ortaya çıkarabilirdi. Nitekim Sina sadece Süveyş Kanalı, Akabe Körfezi ve Tiran Boğazı üzerindeki stratejik hakimiyetiyle değil, aynı zamanda petrol potansiyeliyle de cezbediyordu.

1956 yılında Cemal Abdül Nasır’ın Süveyş Kanalı Şirketi’ni millileştirmesinin ardından İsrail, İngiltere ve Fransa’dan üst düzey yetkililer Mısır’ın işgalini planlamak üzere Fransa’nın Sevr kentinde gizlice bir araya geldiler. Hem Fransa hem de İngiltere kanalın kontrolünü yeniden ele geçirmek istiyordu. Ben-Gurion, Süveyş Kanalı üzerindeki emperyal kaygıda, İsrail topraklarını 1949 ateşkes hattının ötesine genişletmek için bir fırsat gördü. Ben-Gurion’un derdi sadece Nasır’ı devirmek değil, aynı zamanda Trans-Ürdün’ün Irak krallığı ve İsrail arasında paylaştırılması, Filistinli mültecilerin Filistin sınırları dışına yerleştirilmesi, İsrail’in Lübnan topraklarının kuzeyine, Litani Nehri’ne kadar genişlemesi ve Sina’nın kontrolü de dahil olmak üzere bölgenin jeopolitik haritasının toptan değiştirilmesiydi. Bunlar, arkasında güçlü bir Avrupalı hami olmadan mümkün olamazdı elbette. Ben-Gurion, Fransa Başbakanı Guy Mollet ile Sevr’de yaptığı bir görüşmeyi günlüğüne şöyle yazacaktı:

Ona güneybatı Sina’da büyük miktarda petrol keşfedildiğini, buranın Mısır’dan koparılmasının faydalı olacağını, çünkü zaten Mısır’a ait olmadığını, İngilizlerin orayı Türklerden çaldıklarını söyledim. Sina’dan Hayfa’daki rafinerilere bir petrol boru hattı döşenmesini önerdim. Mollet bu öneriyle ilgilendiğini ifade etti.

İsrail’in Sina’yı işgal ettiği Ekim 1956 ile Mart 1957 arasındaki yaklaşık dört ay boyunca, İsrail Jeoloji Araştırmaları yarımadanın haritasını çıkardı ve bölgeyi gelecekte kontrol edeceği öngörüsüyle petrol aradı. Eisenhower yönetiminin İsrail’in Sina’dan çekilmesinde ısrarcı olacağı ortaya çıktığındaysa, İsrail ordusu Mısır’ın petrol üretimini engellemek için orada buldukları boruları, pompaları ve diğer ekipmanları yağmaladı; bunların bir kısmı Eilat’tan geçen daha önceki petrol boru hattına ulaştırıldı.

İsrail ordusu Haziran 1967’de Batı Şeria, Gazze, Doğu Kudüs ve Golan Tepeleri ile birlikte Sina’yı da yeniden işgal etti. İsrail, Sina’da Süveyş Körfezi’ndeki Ebu Rudeys yakınlarında 117 açık deniz ve kara petrol kuyusu ele geçirdi.(6) Bu kuyular 1954’ten beri İtalyan ENI ve Mısır Genel Petrol Şirketi’nin (EGPC) ortak konsorsiyumu tarafından işletiliyordu. Güçlü hami arayışını gerileyen Avrupa imparatorluklarından ABD’ye doğru yönlendiren İsrail, Amerikan Petrol Şirketi’nin petrol sahalarına dokunmadı. Eğer ülke topraklarını genişletmeye devam etmek ve istikrarlı bir enerji arzı sağlamak istiyorsa, bunu muhakkak ABD’nin kanatları altında yapmalıydı.

Nitekim, 2011 yılında gizliliği kaldırılan 1972 tarihli bir CIA raporu, Sina’dan çalınan petrolün İsrail’in yabancı ülkelerden petrol ithalatını savaş öncesi seviyenin altında tutmasını sağladığını doğrulamaktadır:

Bu durum, İsrail’e yılda yaklaşık 25 milyon dolarlık bir döviz tasarrufu sağlamıştı. 1969 yılında Sina’dan yapılan ham petrol ithalatı yaklaşık 2 milyon ton, İran’dan ise biraz daha fazla, 3 milyon ton civarındaydı.

Nasır’ın ölümüyle kurulan dostluk

Golda Meir 1972 yılında İran’ı tekrar ziyaret etti. Şah’ın sırdaşı ve Kraliyet Sarayı Bakanı Esadullah Alem bu olayı gizli günlüklerine şöyle kaydetmişti:

18 Mayıs Perşembe – Görüşme. Golda Meir bu sabah 7’de uçakla geldi ve kısa bir süre dinlendiğini bildirdim. ‘Bu yaşlı kadın çok dayanıklı’ dedi majesteleri [Şah]. Daha sonra saat 15.00 olarak planlanan görüşmenin saatini sordu. [Golda Meir] Yaklaşık iki buçuk saat görüştükten sonra İsrail’e dönüş için havaalanına gitti.

1972 yılındaki bu ziyaret hem yarattığı askeri tehdit hem de Üçüncü Dünya’daki eşsiz şanı nedeniyle Şah ve İsrailli liderlerin ölümüne nefret ettiği Mısırlı Nasır’ın ölümünden iki yıl sonra gerçekleşmişti. Nasır’ın ölümüyle Şah, onun halefi yeni Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat ile kişisel bir dostluk kurdu. Görüşme esnasında Şah, Meir’e Sedat’tan İsrail’in 1967’den beri işgal ettiği Sina’dan çekilmesini isteyen bir mesaj iletti.

İsrail, bu toprak kazanımlarını elde ettiğinden beri Sina’da yasadışı olarak çıkardığı Mısır petrolüne bağımlı hale gelmişti. Bu yüzden Meir, Sedat’ın tekliflerini reddetmeyi tercih etti. Birkaç ay sonra Batı Alman Şansölyesi Willy Brandt için verilen bir resepsiyonda yaptığı şaka, bunun nedenini ima etmekteydi: “Musa bizi Ortadoğu’da petrolü olmayan tek noktaya getirmek için çölde kırk yıl dolaştırdı.” Mısır ve İsrail arasındaki yakınlaşma İsrail’in Sina’yı Mısır’a geri vermesini, Süveyş Kanalı’nın yeniden açılmasına izin verilmesini ve Eilat-Aşkelon boru hattının bir enerji güzergahı ve dolar kaynağı olarak öneminin azaltılmasını gerektiriyordu. Meir, İran ziyaretini takip eden aylarda Ürdün Kralı Hüseyin ve İran Şahı’nın Mısır’ın yapabileceği olası bir misillemeye ilişkin bir dizi gizli uyarıyı görmezden gelecekti.

İsrail’i ve özellikle de Meir’i gafil avlayan bir hamleyle Ekim 1973’te Mısır ordusu Süveyş Kanalı’nı geçti ve “yenilmez” addedilen Bar-Lev Hattı’nı aştı. İsrail güçlerinin ilk kovuluşunun yankıları epey büyük oldu. Golda Meir birkaç ay sonra istifa etmek zorunda kaldı. Yerine geçen Yitzhak Rabin, Mayıs 1974’te Mısır ile bir Kuvvetlerin Ayrılması Anlaşması imzaladı. İsrail’in Sina’dan tahliyesi ve petrol yataklarının kaybı artık kapıdayken Rabin, İsrail’in apartheid Güney Afrika’ya karşı muhalefetinden aniden caydı ve kömürle çalışan yeni elektrik santralleri için KwaZulu-Natal’dan kömür sevkiyatı müzakerelerine başladı.

Bu arada hem enerji hem de döviz kaynağı olarak İran petrolüne olan bağımlılık daha da artmıştı. Öyle ki İsrailli yetkililer, Mısır’ın Süveyş Körfezi ile Akdeniz’i birbirine bağlayacak rakip planı, kara yolu üzerindeki hakimiyetlerine ve Eilat-Aşkelon boru hattı üzerinden ticareti yapılan petro-dolar akışına doğrudan bir tehdit olarak görmekteydiler. Financial Times, Tel Aviv’in Eylül 1969’da Süveyş-İskenderiye boru hattı üzerinde çalışan inşaat mühendisleriyle dolu bir oteli hedef aldığında “askeri bir tesisi” bombaladığını iddia ederken “daha başka bir memnuniyet” duymuş olması gerektiğini yazacaktı.

Öte yandan İsrail ABD ile, Washington’u “İsrail’in askeri teçhizat ve diğer savunma ihtiyaçlarına, enerji gereksinimlerine ve ekonomik ihtiyaçlarına sürekli ve uzun vadeli olarak” yanıt vermeyi taahhüt ettiren gizli bir memorandum imzaladı. 1978 yılında Tel Aviv’deki ABD Büyükelçiliği’nden gönderilen bir diplomatik telgrafta bunun nedeni açıkça belirtilmekteydi: “Bu ülke petrolle çalışıyor ve kısa vadede başka bir alternatifi yok. Sina II Anlaşması’nda ABD’nin tedarik taahhüdünde ısrar etmesinin nedeni budur.” Böylece ABD’nin İsrail’e yaptığı abartılı yıllık yardım ve silah transferleri kurumsallaşmış oluyordu.

Camp David Anlaşması’nı takip eden on yıllarda İsrail, bir yandan kömürle çalışan elektrik santrallerini genişletirken, bir yandan da spot piyasadan gizli olarak petrol sevkiyatları almaya devam etti. Yine Nakab’ın yanı sıra işgal altındaki Batı Şeria ve Golan Tepeleri’nde de bir dolu petrol şirketine petrol aramaları için lisans verdi – sonunda hepsi başarısız oldu. Filistin yönetiminin kurulmasına ve Gazze ile Batı Şeria üzerinde –göstermelik ve düzensiz de olsa– kontrol sahibi olmasına yol açan 1993 Oslo Anlaşmaları’ndan sonra dahi İsrail, işgal altındaki topraklarda enerji aramaya devam etti.

Gaz rezervlerinin keşfi Filistinlilerin denize erişimini sınırlandırıyor

1999 yılında British Gas, Gazze kıyılarında şimdi “Gazze Marine” olarak bilinen sahada geniş doğalgaz rezervleri buldu. Bu saha, Oslo Anlaşmaları’nın Filistin deniz ekonomik bölgesi olarak belirlediği Gazze’nin yirmi deniz mili içindeydi. Gaz rezervlerinin keşfiyle birlikte İsrail, Filistinlilerin denize erişimini önce 2002’de on iki deniz miline, ardından 2006’da Hamas’ın Gazze’de seçilmesi sonrası altı deniz miline ve son olarak da 2008-9’daki Dökme Kurşun Operasyonu’nu takiben üç deniz miline indirmeye çalıştı. Resmi olarak Filistinli balıkçıların bu üç millik alan içinde çalışmalarına izin verilirken, İsrail Donanması Gazzeli balıkçılara keyfi olarak ateş açarak ise bu erişim alanını fiiliyatta bir deniz miline kadar indirdi. Ekim ayından önce 2023 yılının neredeyse her ayında İsrail Donanması Filistinli balıkçılara plastik ya da gerçek mermilerle ateş etti, teknelerine çarptı ya da yüksek hızda su püskürterek onları kıyıya sürdü. Nitekim İsrail’in Gazze’ye yönelik son saldırısında, İsrail Donanması’nın bombardımanının ilk hedeflerinden biri Gazze’deki Filistinli balıkçı tekneleri filosuydu. Nihayetinde İsrail’in Filistin denizleri üzerindeki tam kontrolü ve Filistin yönetimi ya da Hamas’ın British Gas ile kendi şartlarına uygun bir anlaşma yapmasına izin vermemesi, şirketin Gazze Marine’i geliştirme planlarından vazgeçmesine neden oldu.

2009’da yani Gazze Marine’in keşfinden on yıl sonra, İsrail, denizin açıklarında Tamar ve Leviathan sahalarında gaz rezervleri buldu. İsrail ulusal petrol şirketi Delek, bu iki sahayı işletmek için Oklahoma’dan Noble Energy ile ortaklık kurdu (Noble daha sonra Chevron tarafından satın alındı). 2017 yılında Ürdün, Lut Gölü’ndeki sanayi tesisleri için İsrail’den doğalgaz satın almayı kabul etti ve böylece Tamar ve Leviathan’ın geliştirilmesini dolaylı olarak finanse etmiş oldu. Geçiş yakıtı olarak doğalgaza olan yönelme ve Rusya’nın Almanya’ya kadar uzanan Kuzey Akım boru hatlarına yapılan sabotaj, Avrupa’nın çeperlerindeki –İsrail, Mısır, Cezayir, Yunanistan, Kıbrıs ve Norveç– gaz rezervlerini daha da önemli hale getirdi. Tamar bugün İsrail’in enerji ihtiyacının yüzde 70’ini karşılıyor (geri kalanı ise –bugün daha çok Rusya ve Kolombiya’dan ithal edilen– kömürle karşılanıyor). Leviathan’ın gazıysa neredeyse tamamen ihraç ediliyor – sıvılaştırma ve nihayetinde hidrojen üretimi için Mısır’a gönderildikten sonra. İsrail’in Arap komşularına gelince, onlar bir yandan Filistinlilere yönelik yağma ve saldırıları onaylamadıklarını gösterirken, bir yandan da vatandaşlarının kınayıcı bakışlarından uzakta, kapalı kapılar ardında enerji anlaşmaları yapmaktan oldukça memnun gibiler.

Haziran 2023’te Netanyahu hükümeti Filistin yönetimi ile Gazze Marine’e lisans verilmesi konusunda anlaştığını duyurdu. Resmi anlaşma Hamas’ı dışladığı için bu politikanın Mahmud Abbas’ın Ramallah’taki rejimini desteklemeye yönelik olduğu gayet açıktı. Anlaşmanın mali getirilerinin bir kısmının Gazze’ye akması, bu vesileyle de Hamas’a rüşvet verilerek Gazze’de uysallaştırılması amaçlanıyordu. Ve sonra 7 Ekim 2023’te Hamas militanları “demir duvar”ı ya da Filistinli analist Muin Rabba’nin deyimiyle Gazze’yi çevreleyen “milyar dolarlık fiziksel, elektronik ve dijital bariyeri” aşarak yaklaşık üçte biri asker olmak üzere 1.200 İsrailli ve yabancıyı öldürdü ve yüzlercesini ise rehin aldı.(7) İsrail’in tepkisi acımasızdı.

Çatışmaların sıcağında bile, Kasım 2023’te İsrail, BP ve ENI’ye Gazze Marine olmasa da Leviathan yakınlarındaki diğer sahaları geliştirmeleri için on iki yeni ruhsat verdi. Tarihlerinin en kârlı yıllarını geçiren Avrupalı hidrokarbon şirketleri bugün hâlâ Avrupa’ya yakın yeni gaz kaynakları aramaya devam ediyor. Avrupa’nın, İsrail’in en az 30 bin Filistinliyi katlederken verdiği tavizler, İsrail’in Avrupa’ya kışın yaklaştığını başarılı şekilde hatırlattığının bir kanıtıydı. Enerji arzını çeşitlendirmede kendini sıkışmış hisseden Avrupa, kaynakları arasına İsrail doğalgazını da dahil etme baskısı hissedecektir. İsrail’in Gazze denizini de istimlak edip etmeyeceğini ise zaman gösterecek.

1989 yılında Ulusal İran Petrol Şirketi, devrimden az zaman önce Eylül-Aralık 1978 arasında teslim edilen petrol kargolarının bedelini ödemesi için İsrail’i İsviçre’deki bir mahkemede dava etti. 2016’da ise, yani davanın açılmasından 27 yıl sonra, İranlılar İsrail’den 1 milyar dolardan fazla para kazandı. Fakat İsrail, kararın geçerliliğini kabul etmeyi ya da İran’a herhangi bir ödeme yapmayı reddetti. Ocak 2023’te İsrail [Parlamentosu] Knesset 1960’lardan beri “sır” olan Eilat-Aşkelon boru hattına ilişkin gizlilik kararını yeniledi. Netanyahu’nun İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri arasında Abraham Anlaşmaları’nı imzalamasının hemen ardından, İsrail topraklarında İran’ın parasıyla inşa edilen boru hattından BAE petrolü akmaya başladı. BAE aynı zamanda İsrail’in Akdeniz’deki gaz sahalarındaki en büyük yatırımcılardan biri ve olmayı da sürdürüyor.

Filistin halkının yabancı hakimiyeti, sömürgecilik ve mülksüzleştirmeyle örülü ‘kaderi’

İsrail’in Babülmendep’den geçen ticareti, yirminci yüzyıl boyunca birbirini izleyen savaşlarda Mısır tarafından ablukaya alındı. Yirmi birinci yüzyılın üçüncü on yılında ise Yemen’deki Husiler İsrail’e giden gemilerin boğazdan geçişine etkin bir abluka uyguluyor. Husiler, 1960’larda imamları Mısırlı Nasır’a karşı savaşmaları için Suudi Arabistan ve İsrail tarafından gizlice desteklenen Yemen’in Zeydi cemaatine mensuplar. Bir zamanlar İsrail’in en büyük düşmanı olan Mısır, şimdilerde Sina ve Gazze’nin güvenliğine ilişkin İsrail’e istihbarat sağlayan ve İsrail ile koordinasyon içinde olan Sisi hükümeti tarafından yönetiliyor. Bir vakitler İsrail’in bölgedeki en yakın müttefiki olan İran, şimdi İsrail’in can düşmanı. Yine bir zamanlar İsrail’in Afrika kıtasındaki en yakın dostu, başlıca kömür ve uranyum kaynağı ve nükleer silah geliştirme ve test etmede işbirlikçisi olan Güney Afrika, ırk ayrımcılığını ortadan kaldırdı ve İsrail’i Gazze’deki soykırım şiddetinden sorumlu tutarak Uluslararası Adalet Divanı’nda dava etti.

Filistinli akademisyen Fayez Sayegh, 1965 yılında kaleme aldığı yerleşimci sömürgecilik analizinde yabancı hakimiyetine, sömürüye ve mülksüzleştirmeye maruz kalan Filistinlilerin kaderine mercek tutuyor:

Filistin toprakları yabancıların yönetimi altındadır. Kaynaklarını başkaları sömürmektedir. Halkı anavatanından sürgün edilmiştir. Arap sakinlerden geriye kalanlar, en az Asya ya da Afrika’daki herhangi bir ırkçı rejim kadar sert bir ırkçı ayrımcılık ve baskı rejimi altında çürümektedir. Tüm bunlar emperyalizmin iş birliği ile ve terör ve şiddet yoluyla gerçekleştirilmiştir.(8)

Bu sözlerin yazılmasından bu yana geçen 60 yılda, her gün biraz daha fazla Filistin toprağı İsrail kontrolü altına girdi. Kasıtlı kalkınmasızlaştırma [de-development] politikaları, Filistin’in doğal kaynakları ve ekonomisi üzerindeki İsrail hakimiyetini günden güne pekiştirdi. Filistin halkının, işletmelerin veya yaşamsal altyapıların yerle bir edilmediği sınırlı yerlerde de hayatta kalabilmek için İsrail’e bağımlı hale getirildiler. İsrail, eski ABD Dışişleri Bakanı Alexander Haig’in deyimiyle “dünyanın batmayan en büyük Amerikan uçak gemisi” haline gelerek kendisini uluslararası kınamalardan izole etmiş oldu. Ne var ki, bir zamanların bu kesin doğrusu, artık geçerli olmayabilir. Avrupa’nın, özellikle de Almanya’nın İsrail’in Filistinliler üzerindeki tahakkümüne verdiği koşulsuz destek ve İsrail’den ve İsrail aracılığıyla elde edilen hidrokarbon ticareti, İsrail’i Avrupa enerji ağlarına sıkı sıkıya bağlıyor. Bugün İsrail’in geleceği, kendi kendini patlatmak ile Batılı güçler tarafından şımartılmaya devam etmek arasında belirsiz bir noktada duruyor. İsrail’e verilen açık çek göz önüne alındığında, ABD’nin bölgedeki jandarması olarak kalması, Avrupa’ya ve uyuşuk Arap müttefiklerine yönelik doğalgaz simsarlığını pekiştirmesi ve genişletmesi ise hiç de mantıksız görünmüyor.


Notlar:

(1) 1960’ların ikinci yarısından itibaren Exxon, Gulf Oil, Mobil, Texaco, Socal, British Petroleum ve Royal Dutch Shell’den oluşan dönemin Avrupalı ve Amerikalı en güçlü petrol şirketlerini ifade etmek için kullanılan gönderme. (ç.n)
(2) Uri Bialer, 2007, ‘Fuel Bridge across the Middle East—Israel, Iran, and the Eilat–Ashkelon Oil Pipeline’, Israel Studies 12(3): 29–67.
(3) Fredrik Meiton, Electrical Palestine: Capital and Technology from Empire to Nation (University of California Press, 2019).
(4) Pinhas Rutenberg: Rusya’da Sosyalist Devrimciler (SR) mensubu. 1905 Devriminden sonra sürgündeyken siyonizme bağlanmış ve I. Dünya Savaşında ABD’ye giderek Filistin’de bir siyonist silahlı birlik kurulması için Yahudiler arasında faaliyet yürütmüştü. (ç.n.)
(5) Shira Robinson, Citizen Strangers: Palestinians and the Birth of Israel’s Liberal Settler State (Stanford University Press, 2013), 181.
(6) Elias Shoufani, 1972, ‘The Sinai Wedge’, Journal of Palestine Studies 1(3): 85–94.
(7) Mouin Rabbani, ‘Gaza Apocalypse’, SecurityInContext.com (6 January 2024) 6 Fayez Sayegh, Zionist Colonialism in Palestine (PLO Research Centre, 1965), 50.
(8) Fayez Sayegh, Zionist Colonialism in Palestine (PLO Research Centre, 1965), 50.

Dünya Basını

Prof. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü

Yayınlanma

Chicago Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Robert A. Pape, İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki hakimiyetiyle savaş öncesinden daha güçlü hale geldiğini belirtti. Pape, küresel petrol arzındaki daralmanın büyüyeceğini, ABD’nin sınırlı kara harekâtına girişme ihtimalinin yüzde 70’e yaklaştığını söyledi.

Chicago Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü, Chicago Güvenlik ve Tehditler Projesi Direktörü, hava gücü, siyasi şiddet ve intihar saldırıları üzerine çalışan Prof. Robert A. Pape, girişimci, yazar ve The Diary of a CEO adlı YouTube kanalının sunucusu Steven Bartlett’a verdiği mülakatta İran’ın savaşın başladığı 28 Şubat’tan önceki durumuna kıyasla daha güçlü hale geldiğini savundu.

Pape, yaklaşık 20 yıldır İran’ın bombalanmasına ilişkin modeller geliştirdiğini, 2001 ile 2024 yılları arasında çatışmalarla ilgili farklı meselelerde bütün ABD yönetimlerine danışmanlık yaptığını anlattı. Savaşın gidişatını “tırmanma kapanı” adını verdiği aşamalar üzerinden değerlendiren Pape, dünyanın ekonomik bunalıma doğru ilerlediğini, ABD’nin Hürmüz Boğazı’nı kuvvet kullanarak açmaya yönelebileceğini ve sınırlı kara harekâtı ihtimalinin kısa süre içinde yüzde 70’e yaklaştığını söyledi.

“İran bugün savaş başlamadan öncekinden daha güçlü”

Pape, ABD’nin İran yönetimini çökertmek amacıyla giriştiği hava harekâtının beklenen sonucu doğurmadığını belirtti. İran’ın dini liderinin yanı sıra üst düzey yaklaşık 137 yöneticinin öldürüldüğünü söyleyen Pape, buna rağmen siyasi yapının ayakta kaldığını kaydetti.

Pape, saldırının ölçeğini ABD üzerinden şu sözlerle tasvir etti: “Bu, birilerinin başkanımızı, eşini, başkanın yakın aile fertlerini, kabinenin yarısını, Savunma Bakanlığındaki bütün yöneticileri, Merkezi İstihbarat Teşkilatındaki bütün yöneticileri ve Kongrenin yaklaşık üçte birini öldürmesine benzer. Mart ayının ilk haftalarında İran’a yaptığımız buydu. Buna rağmen yönetim ayakta kaldı.”

Hava gücünün tek başına siyasi yönetimleri devirmediğini savunan Pape, geliştirdiği modelin Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana görülen örneklere dayandığını söyledi. ABD Başkanı Donald Trump’ın, hava saldırılarının İran yönetimini çökertebileceği beklentisiyle tarihin ağır birikimine karşı hareket ettiğini ileri sürdü.

Pape’e göre ABD, yönetim değişikliği hedefleyen bombardımanın ardından altı haftalık hava harekâtına, daha sonra iki aylık ablukaya geçti. Washington, Hürmüz üzerindeki hakimiyetinden vazgeçmesi için İran’a baskı kurmaya çalıştı. Ancak İran, 28 Şubat’ta başlayan saldırılardan yalnızca birkaç gün sonra boğazı denetimine aldı; 2 ve 3 Mart dolaylarında gemi trafiği durdu ve geçişler ancak kısa süreli, dar kapsamlı biçimde yeniden sağlanabildi.

“Mart ayının ilk haftasından beri içinde olduğumuz ikilem şu: İran’ı Hürmüz’ün denetiminden nasıl vazgeçireceksiniz? Yoksa İran’ın ufukta görünen bütün zaman boyunca Hürmüz’ü denetlemesine izin mi vereceksiniz?” diyen Pape, askeri baskı, abluka ve müzakerelerin bu temel sorunu çözemediğini söyledi.

“Bu bir ticari anlaşma değil, güç dengesi meselesi”

Bartlett, ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance’ın kısa süre önce İran’la savaşı sona erdirecek bir mutabakatın imzalanmak üzere olduğunu söylediğini hatırlattı. Pape, Vance’ın anlaşmanın sonuç vereceğine içtenlikle inandığını düşündüğünü, ancak yaklaşımının uluslararası siyaseti ticari pazarlık gibi ele aldığını savundu.

Pape, “Başkan Yardımcısı Vance bunu ticari anlaşma gibi ele aldı. İran’ın belirli bir hizmet karşılığında elde edeceği yararlardan söz etti. Biz boğazın açılmasını istiyoruz, siz de açarsanız size farklı yollarla para teklif edeceğiz anlayışı vardı. Bu, uluslararası siyasetin temel mahiyetini yanlış anlamaktır” dedi.

Savaştan önce ABD’nin bölgede üstün, İsrail’in yükselen, İran’ın ise gerileyen güç olduğunu söyleyen Pape, savaş başladıktan sonraki iki hafta içinde Hürmüz’ün denetiminin İran’a geçmesiyle güç dengesinin köklü biçimde değiştiğini ileri sürdü. Boğazdan geçen petrolün sağladığı gelirin yalnızca mali kaynak değil, askeri güç, bölge ülkeleri üzerinde nüfuz ve etki sahası anlamına geldiğini anlattı.

Pape, İran açısından belirleyici hükümlerin ileride verileceği söylenen 300 milyar dolarlık imkanlar değil, Hürmüz üzerindeki hakimiyeti pekiştiren maddeler olduğunu söyledi. Anlaşmayı “İran’ın bölgesel hakim güce dönüşmesinin yol haritası” diye niteleyen Pape, hakim gücü “Basra Körfezi ve Ortadoğu’daki en baskın devlet” olarak tarif etti.

Mutabakatın beşinci maddesinin gemi geçişlerine ilişkin düzenlemeleri İran’a bıraktığını söyleyen Pape, İran’ın 60 gün ücret almayacağının yazıldığını, sonrasındaki ücretleri ise İran ile Umman’ın belirleyeceğini anlattı. ABD’nin gelecekteki ücretlendirmede söz hakkına sahip olacağına ilişkin hüküm yer almadığını belirtti.

Pape, “Bu, İran’a Hürmüz Boğazı’nın denetimini ve gelecekteki ücretleri hiçbir sınırlama olmaksızın belirleme yetkisini veriyor” dedi. Belgenin sahihliği sorusuna da İran yönetimi ile Beyaz Saray’ın kelimesi kelimesine aynı metni yayımladığını, bunun daha önce basına sızan taslaklardan değil, Trump’ın imzaladığı nihai metinden kaynaklandığını söyleyerek karşılık verdi.

“Hürmüz’ü denetlemek dünya petrolünün yüzde 20’sini denetlemektir”

Pape, Hürmüz’den dünya petrolünün yaklaşık yüzde 20’sinin geçtiğini, bu hacmin İran’a büyük mali ve stratejik güç sağlayabileceğini ifade etti. Ancak Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin boğazı aşan boru hatlarını kullanmaya başlaması nedeniyle Hürmüz’ün tek başına zamanla değer kaybedebileceğini de ekledi.

Savaş öncesinde boğazdan günde yaklaşık 20 milyon varil petrol geçtiğini anlatan Pape, Suudi Arabistan’ın mart ortasından itibaren daha önce kullanılmayan bir boru hattıyla Kızıldeniz’e günde 4 ila 5 milyon varil, Birleşik Arap Emirlikleri’nin Füceyre üzerinden yaklaşık 2 milyon varil petrol aktardığını söyledi. Böylece kısa sürede yaklaşık 7 milyon varillik sevkiyat Hürmüz’ü aşmaya başladı.

Irak’ın ve başka ülkelerin Suriye üzerinden yeni hatlar kurma ihtimalinin de konuşulduğunu belirten Pape, İran’ın yalnızca boğazı değil, bu güzergahları da etkileyebilecek nüfuz kuşağı istediğini savundu. İran Devrim Muhafızları yöneticilerinin Akdeniz’den Kızıldeniz’e ve Basra Körfezi’ne uzanan bir güvenlik ve direniş kuşağından söz ettiğini aktardı.

Pape, Yemen’deki Husilerin Kızıldeniz’i, Lübnan’daki Hizbullah’ın ise Suriye üzerinden kurulabilecek hatları tehdit edebileceğini söyledi. “İran açısından mesele yalnızca Hürmüz’ü denetlemek değil. Petrol Basra Körfezi’nden Hürmüz yoluyla, Suriye üzerinden veya Kızıldeniz’den çıksa da bunların tümünü etkileyebilecek işleyen bir nüfuz sahası kurmak” diye konuştu.

Mutabakatın ilk maddesinin Lübnan’ın toprak bütünlüğünün ABD güvencesine alınmasını öngördüğünü belirten Pape, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun İsrail’in Lübnan’daki askeri varlığını süresiz biçimde muhafaza edebilecek başka bir düzenleme kurmasının bu hükümle çeliştiğini savundu.

Trump yönetiminin ayrıca İran’la eşgüdüm kurmadan, gemileri Umman kıyısına yakın güney geçidinden Hürmüz’e yönlendirdiğini söyledi. Bazı gemilerin tanımlama cihazlarını kapattığını, Trump’ın bunu İran denetimini aşan gizli geçiş usulü diye sosyal medya paylaşımlarında övdüğünü anlatan Pape, bu uygulamanın beşinci maddeye aykırı olduğunu ileri sürdü.

Mutabakatın on birinci maddesine göre İran’ın ABD’nin yıllardır el koyduğu bazı varlıklarını geri alması ve paranın kullanımına kendisinin karar vermesi gerekiyordu. Pape, Trump’ın paranın ancak İran’ın ABD’li çiftçilerden tahıl alması şartıyla serbest bırakılabileceğini açıklamasını üçüncü ihlal saydı.

Pape, “Başkan Trump belgeye yaklaşık bir ya da iki gün sadık kaldı. Bu metin ABD açısından stratejik yenilgiyi temsil ediyordu ve Trump bunu neden kabul ettiğini açıkça anlattı. Kaybı bir ya da iki gün sahiplendi, ardından hemen tersine çevirmeye çalıştı. Yeniden savaşa dönmemizin sebebi budur” dedi.

“İran hayatta kalma arayışından güç kazanma arzusuna geçti”

İran’ın savaş öncesinde Hürmüz’ü denetlemediğini vurgulayan Pape, bombardımanın Tahran’a yeni imkan sunduğunu savundu. ABD donanmasının bölgede İran’ın boğazdaki hakimiyetini dengeleyecek konumda olmadığını, Tahran’ın bu boşluğu güç kazanmak için kullandığını söyledi.

Pape, “İran hayatta kalma arayışından ihtirasa geçti. Saldırının yarattığı fırsatı gördü. ABD’nin burada donanması dahi yoktu. İran’ın Hürmüz üzerindeki hakimiyetini dengeleyecek hiçbir araç yoktu. Bu fırsatı gücü ele geçirmek için kullandı” ifadelerini kullandı.

İran’ın bugün savaş öncesine kıyasla daha kuvvetli olduğuna ilişkin görüşünü yineleyen Pape, “Bunu hiçbir memnuniyet duymadan söylüyorum. İran’ın 28 Şubat’ta savaş başlamadan önceki halinden daha güçlü olduğuna artık ciddi biçimde kuşku yok. Bunun sebebi Hürmüz Boğazı’nı denetlemesi ve boğazdan geçen neredeyse her gemiyi dilediğinde tehdit edebilmesi” dedi.

Trump’ın İran hava ve deniz kuvvetlerinin, füze kabiliyetinin, radarlarının ve hava gözetleme sistemlerinin büyük ölçüde yok edildiğini söylediğini hatırlatan Bartlett’a cevap veren Pape, İran’ın saldırılarını sürdürmek için cephaneliğinin yalnızca küçük bölümüne ihtiyaç duyduğunu anlattı.

İran’ın savaşa binlerce, muhtemelen on binlerce insansız hava aracı, balistik füze ve deniz yüzeyine yakın uçan gemisavar seyir füzesiyle girdiğini belirten Pape, önemli miktarda mühimmat yok edilse de kalan silahların doygunluk saldırıları için yeterli olduğunu söyledi.

“Çok sayıda aracı aynı anda göndererek savunma kabiliyetimizi doyuruyorlar. Yeterli sayıda araç savunmayı aşarak üsleri ya kullanılamaz hale getiriyor ya da ancak çok sınırlı kullanılmasına izin verecek ölçüde hasara uğratıyor” diyen Pape, İran’ın cephanesinin tükenme işareti göstermediğini kaydetti.

Mart ayında saldırıların daha çok orta menzilli balistik füzelerle yürütüldüğünü, mart ortasından yakın zamana kadar insansız hava araçlarının ağırlık kazandığını anlatan Pape, son haftada balistik ve seyir füzelerinin yeniden farklı hedeflere karşı kullanılmaya başladığını söyledi. ABD’nin asıl sıkıntısının uçaklardan atılacak mühimmat değil, gelen füzeleri vuracak önleyiciler olabileceğini belirtti, ancak bunu kesinleşmiş bilgi diye sunmadı.

“Bu araçları her yere saklıyorlar”

Pape, İran’ın küçük insansız hava araçlarını mağaralarda, depolarda ve dağlık arazinin farklı katmanlarında sakladığını söyledi. Bir aracın mülakatın yapıldığı odaya rahatlıkla sığabileceğini belirterek, hedeflerin büyüklüğü ile saklanabilecekleri alan arasındaki orantısızlığa işaret etti.

İran yapımı Şahid-136 araçlarının yaklaşık 800 kilometrelik yarıçap içinde herhangi bir yerde saklanabileceğini ifade eden Pape, bu alanı Kaliforniya’dan büyük, yaklaşık bir buçuk Kaliforniya genişliğinde diye tasvir etti. Bartlett’ın “Bu, Kaliforniya’da kamyon aramaya benziyor” sözlerine Pape, “Evet, Kaliforniya’da kamyon aramaya benziyor” karşılığını verdi.

Dağlık yapının meseleyi iki değil, üç boyutlu hale getirdiğini söyleyen Pape, insansız hava araçlarının arazinin farklı derinliklerine ve katmanlarına dağıtılabileceğini anlattı. Hava saldırılarının bu araçları tek tek veya küçük kümeler halinde tespit etmesi gerektiğini, İran’ın aynı sırada yenilerini ürettiğini ekledi.

Pape, ABD Savunma Bakanlığından nisan ayında sızan tahminlere göre İran’ın Rusya’ya vermek üzere yılda 55 bin araç ürettiğini söyledi. Bunun her ay binlerce yeni araç anlamına geldiğini belirterek, “Nisandan bu yana neden 5 bin ya da 10 bin yeni araç daha üretmiş olmasınlar?” diye sordu.

Boğazın açılabilmesi için onlarca veya yüzlerce aracın imha edilmesinin yetmeyeceğini vurgulayan Pape, denizcilik şirketlerinin gemilerinin emniyetine ikna edilmesi gerektiğini söyledi. ABD Savunma Bakanlığının özel şirketlere geçiş emri veremeyeceğini, gemilerin ve taşıdıkları petrolün çok yüksek değere sahip olduğunu anlattı.

Bartlett, yeni gemiyle dolu petrol yükünün toplam değerinin yaklaşık 300 milyon dolara erişebildiğine ilişkin veriyi aktardı. Pape, buna mürettebatın hayatının ve sigorta maliyetlerinin de eklendiğini söyledi. “Mürettebat ölmek istemiyor. Bu sebeple bölgeden ayrılan gemilerin sayısı, girenlerden daha yüksek. Giren gemilerin önemli bölümü de İran limanlarına yöneliyor” dedi.

“Dünya gerçekten petrolsüz kalmanın eşiğinde”

Pape, deniz taşımacılığının düzelmemesi halinde önümüzdeki haftalar veya aylarda küresel ekonomik bunalımın büyüyeceğini söyledi. ABD’nin yeniden abluka uygulamasının da Hürmüz’ü açmadığını belirten Pape, “Başkan Trump’ın kaçınmaya çalıştığını söylediği durumun kapısını çalıyoruz. Dünya gerçekten petrolsüz kalmanın eşiğinde” ifadelerini kullandı.

Mülakattan yaklaşık altı saat önce Husilerin Kızıldeniz’de Suudi petrolünün çıktığı Yenbu çevresindeki hattı kapattığını söyleyen Pape, bunun birkaç haftadır artan baskının devamı olduğunu anlattı. Hürmüz’ün kapalı kalmasına Kızıldeniz güzergahındaki kesintinin de eklenmesiyle petrol akışının daha ağır darbe aldığını savundu.

Pape, “Bu, kelimenin gerçek anlamıyla kaygı duyduğumuz en kötü senaryo” dedi. Hürmüz’den geçen günlük 20 milyon varilin 7 milyon varillik bölümünün Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri hatlarıyla aşılabildiğini, geriye 13 milyon varillik açığın kaldığını söyledi.

ABD’nin mart ortasında stratejik petrol rezervinden haftada yaklaşık 5 ila 6 milyon varil piyasaya vermeye başladığını belirten Pape, bunun fiyatlardaki ani sıçramayı sınırladığını anlattı. Bartlett, Trump’ın yaklaşık 120 güne yayılmak üzere 172 milyon varillik acil salımı onayladığını, Uluslararası Enerji Ajansına üye 32 ülkenin toplam 400 milyon varillik eşgüdümlü salım kararı aldığını aktardı.

Temmuz 2026 itibarıyla ABD stratejik rezervinin yaklaşık 300 milyon varile gerilediği ve 1983’ten bu yana en düşük düzeye indiği bilgisi üzerine Pape, “Rezervi harcadığınızda hemen yeniden dolduramazsınız. Trump’ın dört hafta içinde petrolün tükenmesinden söz ederken kastettiği buydu. Yaklaşık 120 günlük sürenin sonuna geldik” dedi.

Ham petrolün yanı sıra rafineri kapasitesinin de daraldığını belirten Pape, araçların ham petrolle değil benzin ve motorinle çalıştığını hatırlattı. Dünya rafinerilerinin önemli bölümünün Basra Körfezi çevresinde yer aldığını, yalnız ham petrolün değil işlenmiş petrol ürünlerinin de bölgeden geçtiğini söyledi.

Pape, Basra Körfezi’ndeki kesinti nedeniyle dünya rafineri kapasitesinin yaklaşık dörtte biri veya üçte birinin devre dışı kalmış olabileceğini, Ukrayna’nın Rus rafinerilerine saldırılarının da sıkıntıyı büyüttüğünü savundu. Kesin oranı bilmediğini vurgulayarak toplam kapasite kaybının yüzde 40 dolayına yaklaşabileceğini söyledi.

“Başkan Trump bir ay önce boğazı açmak istedi, fakat kaybı sahiplenmek istemedi. Dünya ekonomisini tehlikeye atmayı, yenilgiyi kabul etmeye tercih etti. Belki fikrini değiştirir” diyen Pape, İran’ın Hürmüz’ü kendi şartlarıyla denetlemesine izin vermek ile küresel ekonomik bunalım arasında tercih yapıldığı görüşünü dile getirdi.

“Titanik’teyiz ve buzdağına çarpmak üzereyiz”

Pape, savaşın gidişatını ters piramit biçimindeki beş aşamalı tırmanma çizelgesiyle anlattı. Birinci aşamayı İran yönetimini hedefleyen sınırlı bombardıman, ikinci aşamayı İran’ın Hürmüz’ü ele geçirmesi ve ABD’nin altı haftalık bombardımanla ablukaya yönelmesi olarak tanımladı.

Üçüncü aşamada ekonomik bunalım ile İran’ın yükselen bölgesel güce dönüşmesini kabullenme seçeneğinin yan yana geldiğini söyledi. İran’ın Hürmüz hakimiyeti, bölgesel nüfuz sahası ve ilerleyen yıllarda nükleer silah edinme ihtimaliyle dünyanın dördüncü güç merkezi haline gelebileceğini ileri sürdü.

Pape, “Şimdi üçüncü aşamanın sorusuna geliyoruz: Hürmüz’ün en azından bir bölümünü kuvvet kullanarak geri almak için gerçekten fiziki güç kullanacak mıyız? Bu, dünya ekonomisi, Amerikalılara yönelen uluslararası terör ve kalıcı savaşa girip girmeyeceğimiz bakımından dünyanın en önemli sorusudur” dedi.

Ara seçimlere kadar ABD’nin boğazı kuvvet kullanarak açıp açamayacağının önümüzdeki dönemi belirleyeceğini söyleyen Pape, kendi cevabının “neredeyse kesinlikle hayır” olduğunu açıkladı.

Trump’ın hazirandaki Yediler Grubu zirvesinde dünya rezervlerinin yaklaşık dört hafta içinde tükeneceğini söylediğini hatırlatan Pape, bu sözleri mutabakatı imzalama gerekçesinin açık itirafı saydı. Ancak Trump’ın 48 saat içinde mutabakatın hükümlerini zedelediğini ve yaklaşan ekonomik bunalımı önleyebilecek düzenlemeyi işlemez hale getirdiğini savundu.

Pape, “Titanik’teyiz ve buzdağına çarpmak üzereyiz. Buzdağı biraz daha uzağa kaymış olabilir, fakat yörüngemiz değişmedi. Çarpışma geldiğinde herkese yetecek filika yok. Filikası eksik kalacak olanlar Cumhuriyetçiler” ifadelerini kullandı.

Benzin fiyatlarının yükselmesi ve ekonomik sıkıntının büyümesi halinde Cumhuriyetçilerin kasımdaki ara seçimlerde Temsilciler Meclisi veya Senato’da sandalye kaybedebileceğini söyledi. Bunun Trump’ı görev süresinin son iki yılında son derece etkisiz hale getirebileceğini, azil girişimleriyle ve Demokratların denetlediği Kongreyle karşı karşıya bırakabileceğini ileri sürdü.

Pape, Trump’ın seçimlerden önce askeri tırmanmaya gitmeyeceği yönündeki görüşlere öteden beri katılmadığını söyledi. Ekonomik daralmanın seçimden önce vurma ihtimalinin, başkanı kısa vadeli ve başarı ihtimali düşük askeri seçeneklere yönelttiğini savundu.

Trump’ın çekilmesi halinde İran’ın Hürmüz’ü denetlediğini, ücretleri belirlediğini, nükleer programında sınırlama kabul etmediğini ve yeni güç merkezi haline geldiğini kabul etmek zorunda kalacağını söyleyen Pape, bunun herhangi bir ABD başkanı için ağır siyasi yenilgi anlamına geleceğini ifade etti.

“ABD sınırlı kara harekâtına yönelebilir”

Pape, ABD’nin Umman Körfezi’ne deniz ve kara unsurları yığdığına işaret etti. Bölgede yaklaşık 4 bin 500 ila 5 bin deniz piyadesi ile 82. Hava İndirme Tümeninden yaklaşık 4 bin askerin yer aldığını söyledi.

Uçak gemileri, muhripler ve diğer savaş gemilerinin Hürmüz’ün batısındaki Basra Körfezi’ne geçirilmediğini, Umman Körfezi’nde toplandığını belirten Pape, bu kuvvetlerin İran’ın seyrek nüfuslu güneydoğu kıyısındaki Çabahar veya Bender Abbas ile Çabahar arasındaki Cask limanına yöneltilebileceğini savundu.

Pape, “Bu, Çabahar veya Cask gibi hedeflerden birini ele geçirmek için kuracağınız türden kuvvettir. Başkan Trump açısından bunun siyasi karşılığı, haftalar boyunca tutulabilecek simgesel zafer olabilir” dedi.

Böyle bir harekâtın Hürmüz’ü kalıcı biçimde açmayacağını, İran’ın bir süre sonra bütün gücünü bölgeye yönelterek ABD birliklerini ağır kayba uğratabileceğini söyledi. Haftalar içinde yüzlerce Amerikan askerinin ölebileceğini, bunun ABD içinde savaşa karşı çıkanları daha da uzaklaştırırken Trump’ın tabanındaki desteği kısa vadede sertleştirebileceğini belirtti.

Bartlett’ın aktardığı kamuoyu yoklamalarında Amerikalıların yalnızca yüzde 27 ila 34’ünün savaşı desteklediği, yüzde 53 ila 57’sinin karşı çıktığı; Trump’ın “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap” tabanında ise desteğin yüzde 77 ila 85’e çıktığı belirtildi.

Pape, asker kayıplarının ilk dönemde savaşa desteği azaltmak yerine güçlendirebileceğini söyledi. “İnsanlar, ‘Çekilirsek ölenler boşuna mı öldü, bu ölümler değersiz miydi?’ diye sorar. Bu, cevaplaması çok ağır bir sorudur. Asker kayıpları kısa vadede savaşa verilen desteği sertleştirebilir, hatta artırabilir” dedi.

ABD’nin sınırlı kara harekâtı ihtimalini değerlendiren Pape, “Yüzde 50’nin epey üzerinde. Şimdi yüzde 70’e yaklaşıyor. Gelecek ay içinde, hatta daha kısa sürede gerçekleşebilir. Bu haftanın sonunda bile olabilir” ifadelerini kullandı.

“En büyük kaygım çok sayıda insanın öleceği saldırı”

Pape, yakın dönemde en fazla kaygı duyduğu ihtimalin Amerikan askerlerine veya sivillerine karşı çok sayıda can kaybına yol açacak saldırı olduğunu söyledi. İran’ın Umman Körfezi’ndeki ABD savaş gemilerine çok sayıda balistik füzeyle saldırabileceğini belirtti.

İran’ın son bir buçuk haftadaki hedef seçimlerinin hassasiyet gösterdiğini söyleyen Pape, Tahran’ın ABD gemilerinin hareketlerini kendi imkanlarıyla mı izlediğinin, yoksa Çin veya Rusya’dan yardım mı aldığının bilinmediğini ekledi.

“Boğazı kapattılar, Kızıldeniz’i kapattılar. Bu çizgide ilerlersek bu hafta veya gelecek hafta bir gemiye karşı toplu füze saldırısından kaygı duyuyorum” diyen Pape, kara işgali tehdidinin intihar saldırıları bakımından en güçlü risk unsuru olduğunu savundu.

Pape, intihar saldırılarını 25 yıldır incelediğini, 11 Eylül saldırılarından sonra dünyadaki bütün intihar saldırılarını kapsayan ilk veri tabanını Chicago Üniversitesinde araştırma görevlileriyle hazırladığını anlattı. “İntihar saldırıları terörün akciğer kanseridir. Terör kategorisinde diğer bütün yöntemlerin toplamından daha çok insan öldürür” dedi.

Araştırmalarında başat risk unsurunun, saldırganların değer verdiği topraklarda yabancı askeri varlık ve siyasi denetim olduğunu söyledi. Hava bombardımanı ile kara işgali arasındaki farkı şöyle açıkladı: “Belirleyici olan yalnızca insanların öldürülmesi değil. Kara kuvvetleri siyasi denetim kurar. Denetlenen toplum kendi hayat tarzı üzerinde söz sahibi olmadığını düşünür. Bu daha derin ihlal duygusu yaratır.”

İntihar saldırısını, insanı hassas güdümlü silaha dönüştüren yöntem diye tarif eden Pape, insanın kalabalığın veya yapının en zayıf yerini ve patlama için en elverişli anı herhangi bir teknik sistemden daha iyi seçebildiğini söyledi.

Kara harekâtının başlaması halinde saldırıların Ortadoğu’daki ABD askerleriyle sınırlı kalmayabileceğini belirten Pape, Amerikalı yolcuları taşıyan uçakların, Akabe’deki otellerin veya boru hattı projelerinde çalışan iş insanlarının hedef seçilebileceğini anlattı. Saldırıların Londra’da, Endonezya’da veya dünyanın başka bir yerinde gerçekleşebileceğini söyledi.

İran’ın dini liderinin ABD’ye “unutulmaz dersler” verileceğini söylemesini, saldırıları teşvik edebilecek dile yakın gördüğünü belirten Pape, saldırının doğrudan İran yönetimince emredilmesi gerekmediğini, teşvikten etkilenen kişilerin bağımsız saldırıya girişebileceğini ifade etti.

“Ulaşılabilir çıkış yolu artık kalmadı”

Trump’ın savaşın başında zafer ilan edip çekilebileceğini söyleyen Pape, martın ilk haftasında kendi tavsiyesinin İran’a ders verildiğini açıklamak, öldürülen yöneticileri gerekçe göstermek ve nükleer program üzerine müzakerelere dönmek olduğunu anlattı.

Nisandaki tavsiyesinin ise İsrail’i askeri bakımdan sınırlamak ve Lübnan’a ilerleyişini durdurmak olduğunu söyledi. Trump’ın bu seçenekleri aylar sonra uygulamaya çalıştığını, fakat zamanında atılmayan kararların artık inandırıcılığını yitirdiğini savundu.

Bartlett’ın serbest deniz taşımacılığını yeniden sağlayacak ve ABD’nin stratejik yenilgi görüntüsü vermeden çekilmesine izin verecek bir çıkış yolu olup olmadığını sorması üzerine Pape, “Hayır Steven, ulaşılabilir bir çıkış yolu yok. O gemi çoktan limandan ayrıldı” dedi.

Savaşın henüz kalıcı savaş aşamasına geçmediğini belirten Pape, ara seçimlerde Demokratların Temsilciler Meclisi veya Senato’nun denetimini alması halinde savaş bütçesini kesebileceğini söyledi. Kongrenin bu yetkiyi son olarak 1974’te Vietnam Savaşı sırasında kullandığını hatırlattı.

Trump’ın başkomutanlık yetkisine dayanarak bütçe sınırlamalarını aşmaya çalışabileceği, veto yetkisini kullanabileceği ve mevcut savunma kaynaklarını başka kalemlerden aktarabileceği değerlendirmesine Pape, bunun anayasal bunalım doğuracağını söyledi.

“Kongre yetkinin kendisinde olduğunu düşünecek, Başkan Trump yetkinin kendisinde olduğunu düşünecek. Anayasal bunalım tam olarak budur” diyen Pape, İran savaşının göç politikası, sınır dışı uygulamaları, iç siyasi şiddet ve seçim tartışmalarıyla birleşeceğini ileri sürdü.

Pape, 2026 ara seçimlerini “hayatımızın en tehlikeli seçimi” diye niteledi. Uluslararası kriz ile ABD’deki siyasi gerilimin kesişmesinin 1960’lardaki kitlesel gösterilere, savaş karşıtı şiddete, suikastlara ve bombalı saldırılara benzer ortam doğurabileceğini savundu.

Ara seçimlerin sonucuna ilişkin kesin tahminde bulunmayan Pape, çok sayıda Amerikalının öleceği saldırının Trump ile Cumhuriyetçilerin kazanma ihtimalini artırabileceğini, böyle bir saldırı yaşanmadan küresel ekonomik bunalımın büyümesinin ise Cumhuriyetçilerin kaybetme ihtimalini yükselteceğini söyledi.

“Trump’ın aradığı şey simgesel zafer”

ABD’nin hava harekâtının günlük maliyetinin yaklaşık 2 milyar dolar olduğuna ilişkin değerlendirmeler sorulduğunda Pape, füze önleyicilerinin tükenmesi ihtimalinin var olduğunu, ancak bunun düşük kaldığını söyledi. ABD’nin Asya ve Avrupa’daki stoklardan, özellikle Patriot önleyicilerinden Basra Körfezi’ne sevkiyat yaptığını, Ukrayna’nın az sayıda Patriot alabilmesinin sebeplerinden birinin bu olduğunu anlattı.

Uçaklardan atılacak bombaların tükenmesinin ise büyük abartı sayılacağını belirten Pape, 500 librelik güdümsüz bombalara yaklaşık 20 ila 25 bin dolarlık uydu yönlendirme düzenekleri takılarak hassas mühimmata dönüştürülebileceğini söyledi.

Trump’ın ara seçimlere kadarki asıl hedefinin “simgesel zafer” olduğunu savunan Pape, bunun bir veya iki hafta korunabilecek, başkanın karşılık verdiğini gösterecek sınırlı askeri kazanım şeklinde sunulabileceğini belirtti.

“Başkan Trump’ın hedefi çok basit: Simgesel zafer. Bir hafta, belki iki hafta dayanacak, karşılık verdiğini gösterecek bir sonuç. Destekçileri bunu, ‘Kazanmasına izin verirseniz neler yapabileceğini gösterdi’ diye sunabilir” dedi.

Trump’ın sıkıştığını ve bunu bilip bilmediğini soran Bartlett’a Pape, başkanla hiç tanışmadığını, kişisel düşüncelerini bilemeyeceğini söyledi. Kendi araştırmasının karar mercilerinin sözleri ile karşı karşıya kaldıkları teşviklere baktığını, tarif ettiği teşviklerin Trump’ın davranışını önemli ölçüde öngördüğünü savundu.

Trump kendisini ararsa birkaç yıllık, daha dengeli bölgesel güç dağılımı kuracak plan üzerinde çalışmak isteyeceğini söyleyen Pape, “Ama bana, ‘Robert, gelecek üç ayda ne yapmalıyım, ara seçimler geliyor’ derse cevabım şu olur: Beni aramayın. Başkan Trump’a yardım etmek isterim, fakat Amerika’ya gerçek anlamda yardım etmek isterim” dedi.

“Önümüzdeki aylarda kara harekâtı eşiği aşılacak”

Çin’in küresel istikrarsızlık istemediğini, fakat İran’ın ağır biçimde ezilmesini de çıkarına uygun görmediğini söyleyen Pape, Pekin’in kendi kuvvetleriyle savaşa girmesini beklemediğini belirtti. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in Trump’a ABD’nin gerileyen güç olduğunu söylediğini ve Asya’da Çin’e karşı önleyici savaş açıp açmayacağını sorduğunu aktardı.

Rusya’nın ise İran kaynaklı ekonomik daralmayı Avrupa üzerinde baskı kurmak için fırsat sayabileceğini savundu. Ukrayna’nın son haftalarda Kırım’a giden ikmal hatlarına baskıyı artırdığını, Kırım’dan geniş çaplı çıkış yaşandığını söyleyen Pape, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in sonbaharda Avrupa üzerindeki baskıyı büyütebileceğini ileri sürdü.

Böyle bir ortamın Avrupa’nın Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski’ye verdiği 80 milyar dolarlık yeni destek taahhüdünü yerine getirmesini zorlaştıracağını söyledi.

Önümüzdeki birkaç aya ilişkin yüzde 51’in üzerindeki ihtimale dayanan tahminini açıklayan Pape, ABD’nin İran’a ait adalardan birinde veya ülkenin güneydoğu kıyısındaki sınırlı bölgede kara harekâtına girişeceğini düşündüğünü belirtti.

“Küresel ekonomik bunalım büyüyecek. ABD’de benzin fiyatları muhtemelen yükselecek. Başkan Trump, Hürmüz’ü açmaya yönelik planı varmış gibi gösterecek yol ararken daha da çaresiz hale gelecek. Bu plan gerçek olmayabilir, yalnızca simgesel kalabilir” dedi.

Ekonomik bunalımın ve muhtemel toplu can kaybına yol açacak saldırının Trump üzerindeki baskıyı artıracağını söyleyen Pape, başkanın boğazı gelecekte açabileceğini kanıtlayacak somut bir “ön ödeme” arayacağını ve üçüncü aşamaya geçiş baskısının buradan doğacağını savundu.

Bartlett, savaşın ortasında 90 milyondan fazla İranlının yaşadığını, bombaların altında kalan ailelerin savaşı seçmediğini ve askeri tartışmalarda insani bedelin çoğu zaman geri plana itildiğini söyledi. İranlıların savaşın ne zaman biteceğini bilmeden, yabancı askerlerin ülkelerine girebileceği kaygısıyla yaşadığını vurguladı.

Pape, Chicago Üniversitesindeki İranlı öğrencilerinin ülkede aileleri olduğunu ve kendisine sürekli savaşın geleceğini sorduklarını anlattı. “Ne yazık ki onlara İran halkı için gerçek umudun beş ya da 10 yıl ötede olduğunu söylüyorum. Savaş tırmandıkça bu süre beş yıldan çok 10 yıla yaklaşıyor” dedi.

Mülakatın sonunda geçmişten kiminle konuşmak isteyeceği sorulan Pape, atom bombaları kullanılmadan önce ölen ABD Başkanı Franklin Delano Roosevelt’i seçti. Roosevelt’e atom bombasını geliştirirken bu silahların kuracağı dünyayı tasavvur edip etmediğini sormak istediğini belirtti.

Pape, “O geleceği mümkün kılacak en büyük yetkiye sahipti, fakat sonucunu hiç görmedi. Yine de neyin yaklaşmakta olduğunu biliyordu. Liderlerin ne kadar uzağı görebildiğini ve bugünkü kararlarının dünyayı onlarca yıl boyunca nasıl biçimlendireceğini gerçekten anlayıp anlayamadığını bilmek isterdim” dedi.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor

Yayınlanma

Eski ABD New Jersey Yüksek Mahkemesi Yargıcı Andrew Napolitano’nun hazırlayıp sunduğu, uluslararası kamuoyunda ve bağımsız medya çevrelerinde geniş kitleler tarafından takip edilen “Judging Freedom” (Özgürlüğü Yargılamak) programı, Latin Amerika’da son dönemde yaşanan sarsıcı askeri, siyasi ve insani gelişmeleri ele aldı.

Programa konuk olan The Grayzone haber portalı muhabiri ve araştırmacı gazeteci Anya Parampil, Venezuela’da geçen hafta yaşanan iki büyük depremin ardından ortaya çıkan insani tabloyu ve Kolombiya’da tartışmalı bir süreçle sonuçlanan devlet başkanlığı seçimlerini değerlendirdi.

Kurumsal Darbe: Venezuela Nasıl Kurtarıldı? kitabının da yazarı olan Parampil, bölgedeki askeri hareketliliği, yaptırımların arama kurtarma çalışmalarına etkisini ve Washington yönetimi ile bölge ülkeleri arasındaki gizli diplomatik pazarlıkları çarpıcı bilgilerle izleyicilere aktardı.

Programda ilk olarak Venezuela’yı sarsan çifte depremin yol açtığı yıkımın boyutları ele alındı. Gazeteci Anya Parampil, resmi veriler ile sahadaki bağımsız gözlemler arasındaki büyük uçuruma dikkat çekerek söze başladı.

Venezuela hükümetinin ilk tahminlerine göre can kaybının 600 civarında olduğunu belirten Parampil, yeni verilerin bu sayının 900’e yaklaştığını gösterdiğini ifade etti.

Bağımsız sivil toplum kuruluşlarının ise kayıp sayısını çok daha yüksek tahmin ettiğini vurgulayan gazeteci, şu ifadeleri kullandı:

“Resmi istatistikler hala ölü sayısını 600 civarında gösteriyor ve binlerce insanın kayıp olduğunu bildiriyor. Ancak sahadaki diğer bağımsız gruplar bu sayının 50 bin civarında olabileceğini öne sürüyor. Bu durumun temel sebebi, depremlerin merkez üssü olan ve başkent Caracas yakınlarında bulunan La Guaira eyaletinin merkezinde yüzlerce binanın saniyeler içinde tamamen yerle bir olması. Ülkede saniyeler arayla iki büyük deprem meydana geldi. Bunlardan ilki Richter ölçeğine göre 7,2, hemen ardından gelen ikincisi ise 7,5 şiddetine ulaştı. Venezuela son bir asırdır bu ölçekte bir doğal afet görmedi.”

Parampil, La Guaira kentinin tarihi boyunca büyük felaketlerle karşılaştığını hatırlatarak, 1999 yılında yaşanan heyelan faciasına gönderme yaptı.

O dönemde aşırı yağışlar nedeniyle dağlardan kopan devasa çamur kütlelerinin on binlerce insanı denize sürüklediğini ifade eden deneyimli gazeteci, bugünkü felaketin altyapısal boyutu itibarıyla çok daha yıkıcı bir nitelik taşıdığını aktardı.

“Yaptırımlar enkaz altındaki insanları kurtarmayı engelledi”

Depremin hemen ardından başlayan arama kurtarma çalışmalarının, ABD tarafından uygulanan tek taraflı ekonomik yaptırımlar nedeniyle felç olduğunu belirten Parampil, bu durumun doğrudan can kayıplarını artırdığını savundu. Venezuela hükümetinin enkaz kaldırmak için gerekli ağır iş makinelerine erişemediğini söyleyen gazeteci, şunları kaydetti:

“Asıl sorun, ABD yaptırımlarının Venezuela’nın bu tür afet durumlarında ihtiyaç duyduğu ağır kaldırma ekipmanlarını ve iş makinelerini satın almasını engellemesi. Günlerce insanlar enkaz altında kurtarılmayı bekledi. Venezuela’nın elinde insanları kurtaracak ne kamyon ne de gerekli teknolojik donanım bulunuyordu. Arama kurtarma faaliyetlerinde ilk saatler hayati bir önem taşıyor. Eğer enkazlar düzgün bir şekilde kaldırılabilseydi, bugün hala hayatta olan pek çok insan kurtarılma şansı bulacaktı. Maalesef bu imkan sağlanamadı.”

Parampil, felaketin dördüncü gününde ancak komşu ülkelerden gelen yardımların sahaya ulaşabildiğini aktardı. El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gönderilen iş makineleri ve kamyonların bölgeye girmesiyle temizlik ve kurtarma çalışmalarının fiilen başlayabildiğini ifade etti.

Bu sürece kadar kurtarma ekiplerinin ellerindeki yetersiz imkanlarla adeta çaresiz kaldığını dile getiren Parampil, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Bugün nihayet El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gelen yardım kamyonlarını görüyoruz. Gerçek temizlik ve enkaz kaldırma çalışması henüz yeni başlıyor. Şimdiye kadar her şey durma noktasına gelmişti. Kurtarma görevlileri, beton blokları ve demir yığınlarını hareket ettirecek güce sahip olmadıklarından şikayet ediyordu. Bu kamyonların alınamaması tamamen ABD yaptırımlarının bir sonucu. ABD içindeki muhalif gruplar ise bu durumu sanki Venezuela hükümeti çok beceriksizmiş ve bu tür araçları hazırda tutmaktan acizmiş gibi sunarak propaganda yapıyor. Oysa bağımsız uzmanlar ve akademik çalışmalar, bu malzemelerin tedarik edilememesinin tek sorumlusunun yaptırımlar olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Şimdi sormak gerekiyor: Sırf o kamyonların ülkeye girişine izin vermediğimiz için kaç insan enkaz altında can verdi?”

“ABD ordusu Venezuela’da fiili bir rejim değişikliği yürütüyor”

Yargıç Andrew Napolitano’nun olayın jeopolitik boyutuna ve Washington’ın bu krizi nasıl fırsata çevirdiğine yönelik sorusuna yanıt veren Parampil, ülkenin içinde bulunduğu yönetim boşluğunu ve askeri yayılmacılık tehlikesini detaylandırdı.

Ocak ayında ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini gece yarısı yatak odalarından kaçırarak alıkoyduğunu hatırlatan Parampil, bu olayın ardından bile yaptırımların kaldırılmadığını belirtti. Washington yönetiminin yalnızca kendi şirketlerinin çıkarına olan petrol ve iş anlaşmalarına yönelik özel muafiyetler tanıdığını, ancak halkın genelini ilgilendiren yaptırımları sürdürdüğünü vurgulayan gazeteci, şu tespitleri paylaştı:

“ABD yönetimi, Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırdıktan aylar sonra bile yaptırımları gevşetmedi. Sadece kendi çıkarlarına uygun gördükleri petrol anlaşmalarına izin veren özel düzenlemeler yaptılar. Bunun da ötesinde, Venezuela halkına ait olan ve ABD ile yurt dışındaki banka hesaplarında dondurulan yaklaşık 30 milyar dolarlık varlık bulunuyor. Biz bu parayı, orada kurduğumuz hayali bir gölge hükümeti tanıyarak resmen çaldık ve hala geri vermedik. Şimdi Uluslararası Para Fonu, bu dondurulan varlıkların bir kısmını insani yardım amacıyla serbest bırakacağını açıklıyor. Ancak Venezuela’daki yabancı yardım kuruluşlarının geçmişine baktığımızda, bu sürecin son derece yozlaşmış bir mekanizmayla işleyeceğini öngörebiliriz.”

Parampil, Washington’ın yardım operasyonlarını kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet eden özel aktörler aracılığıyla yönetmek istediğini ifade etti.

Bu bağlamda, The Grayzone kurucusu ve eşi Max Blumenthal’in yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunarak, eski hükümet yetkilisi Mauricio Claver-Carone’nin oynadığı role dikkat çekti:

“Mauricio Claver-Carone gibi Trump yönetiminde resmi bir görevi dahi bulunmayan bir figürün, kendisini adeta Latin Amerika’nın Jared Kushner’ı olarak tanımlayarak bizzat özel iş müzakerecisi gibi hareket ettiğini ortaya çıkardık. Bu şahıs, arka planda çeşitli anlaşmalar kesiyor. Eğer ABD ve müttefikleri bu yardım sürecini yönetecek ve dondurulan varlıkları bu şartlar altında serbest bırakacaksa, Claver-Carone gibi isimlerin bu yardım mekanizmasında çok büyük bir rol oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu durum, felaketi bir iş fırsatına dönüştürmekten başka bir anlam taşımıyor.”

Yargıç Andrew Napolitano’nun, “Bir ülkenin hayat kurtarıcı ekipmanları satın almasını engelleyen yaptırımlar uygulamak savaş suçudur” şeklindeki çıkışına katılan Parampil, insani yardım adı altında yürütülen askeri yayılmacılığı şu sözlerle eleştirdi:

“ABD ordusu ve özellikle Güney Komutanlığı kuvvetleri, sahada yardım dağıtım operasyonlarını bizzat kendilerinin yöneteceğini duyurdu. Karşımızda duran tablo, aslında fiili bir devlet çöküşü durumunu gösteriyor. Devlet felç olduğu için krize müdahale edemiyor; çünkü kendi uluslararası varlıklarını kontrol etmesine izin verilmiyor, gerekli makine ve ekipmanı satın alması engelleniyor. Ve şimdi de ABD ordusu gelerek kendi dağıtım ağını kuruyor. Bu, iktidarda hala Chavismo çizgisinde bir hükümet bulunmasına rağmen, yürütülen fiili bir rejim değişikliği hamlesini oluşturuyor.”

Parampil, ABD’nin egemenlik ihlallerinin yeni olmadığını, ocak ayında Maduro’nun görevden uzaklaştırılmasının hemen ardından Venezuela topraklarına askeri operasyon düzenlendiğini hatırlattı.

Bu operasyonda “Tren de Aragua” adlı suç örgütünün lideri olduğu iddia edilen Nino Guerrero’nun öldürüldüğünü belirten gazeteci, bu yapının aslında Washington tarafından askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılan yapay bir tehdit unsuru olduğunu savundu:

“ABD, zaten Venezuela’nın egemenlik haklarını açıkça ihlal ederek askeri saldırı düzenlemiş ve Nino Guerrero’yu öldürmüştü. Bahsettikleri bu suç grubu, aslında meşru bir uyuşturucu karteli gibi çalışmayan, aksine Trump yönetiminin ve Senatör Marco Rubio’nun Venezuela’ya yönelik bombalamaları ve müdahaleleri meşrulaştırmak için icat ettiği bir öcü olarak kullanılıyordu. Şimdi de deprem felaketi, ABD’nin ülkedeki askeri varlığını kalıcı olarak artırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Bu durum, Kolombiya ve Ekvador gibi komşu ülkelerin de bağımsız politikalarından vazgeçerek kendi topraklarında ABD askeri operasyonlarıyla koordinasyon kurmaya başladığı bir döneme denk geliyor. Bu askeri genişleme dalgasının, bölge sınırlarını aşarak Meksika’ya kadar uzanmasından endişe ediliyor.”

“Chavismo hareketi devlet yapısından bağımsız bir güce sahip”

Programın ilerleyen dakikalarında Napolitano, Maduro sonrasındaki geçiş hükümetinin durumunu ve yeni Devlet Başkanı Delcy Rodriguez’in halk nezdindeki meşruiyetini sorguladı.

Anya Parampil, Rodriguez’in son derece yetenekli ve pragmatik bir siyasetçi olduğunu belirterek, yeni yönetimin iç ve dış politikadaki denge arayışlarını analiz etti. Rodriguez’in ilk resmi yurt dışı seyahatini Hindistan’a gerçekleştirmesini son derece stratejik bir hamle olarak niteleyen Parampil, şu ifadeleri kullandı:

“Delcy Rodriguez’in Maduro’nun ardından göreve gelen güçlü bir kadın olduğunu kimse inkar edemez. Kendisi uluslararası temaslarına hız verdi. İlk büyük seyahatini Hindistan’a yapması son derece ilginç bir tercihti. Çünkü Hindistan bir BRICS üyesi olmakla birlikte, bu birlik içinde ABD ile ilişkileri en sıcak olan ülke konumunda bulunuyor. Rodriguez oraya giderek ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ABD’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Sergio Gore ile gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Zira mevcut aşamada doğrudan bir Washington ziyareti, kendi başkanlığı açısından çok büyük bir iç siyasi sarsıntı doğuracaktı. Bu dolaylı diplomasiyle ABD ile yeni köprüler kurmaya çalışıyor.”

Rodriguez’in, Nicolas Maduro veya daha önceki Hugo Chavez dönemlerinin aksine, Amerikan iş dünyası temsilcileri ve Uluslararası Para Fonu ile masaya oturmaktan çekinmediğini belirten Parampil, bu liberalleşme adımlarının ülkede hem ekonomik hem de sosyal kutuplaşmalara yol açtığını kaydetti:

“Rodriguez, Venezuela ekonomisini dışa açarak ve liberalleştirerek, yıllardır ağır yaptırımlar altında ezilen ülkede geçici veya kalıcı bir ekonomik rahatlama sağlayabilir. Eğer ABD tarafı bu yeni dönemde işbirliğine yanaşır ve yatırım yapmayı kabul ederse, Rodriguez bu müzakereleri yürütecek en uygun figür olarak öne çıkıyor. Ancak diğer taraftan, onun bu adımlarına, özellikle de kendisinden önceki liderleri kaçıran güçlerle işbirliği yapmasına büyük tepki gösteren geniş bir kesim bulunuyor. Bu durum onun için oldukça hassas ve zorlu bir süreci beraberinde getiriyor.”

Napolitano’nun, “Venezuela halkı bu süreçte yeni başkanı destekliyor mu, yoksa Maduro’nun gidişinden dolayı bir burukluk var mı?” sorusu üzerine Parampil, halkın desteğinin devlet mekanizmalarından bağımsız olarak gelişen toplumsal örgütlenmelerde aranması gerektiğini savundu:

“Şu an bizzat Venezuela’da bulunmadığım için halkın nabzını doğrudan aktarmam doğru olmaz. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da Chavismo hareketinin ve bu harekete gönül veren halk tabanının devletten ve mevcut hükümetten bağımsız bir dinamizme sahip olduğu. Venezuela’da geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının yanı sıra, anayasal bir statüye kavuşmuş olan çok güçlü bir ‘komün hükümeti’ kolu yer alıyor. Bu komünler, devletten bağımsız olarak kendi tarım çiftliklerini fonluyor, gıda egemenliğini ve yerel üretimi canlandırmak için çalışıyor. Hükümet dış dünyayla anlaşmalar yaparak ayakta kaldığı ve bu bağımsız halk projelerini desteklemeyi sürdürdüğü müddetçe, Chavismo’yu ayakta tutan toplumsal taban varlığını koruyacaktır.”

Parampil, ülke dışındaki bazı muhalif kesimlerin Rodriguez’i hızlı bir şekilde “hain” ilan ederek sosyal medyada karalama kampanyaları başlattığını, ancak sahadaki gerçekliğin bu tür yüzeysel analizlerden çok daha karmaşık olduğunu ifade etti. Venezuela’daki yerel gazetecilerin aktarımlarına dayanarak, hükümetin bazı kararları tartışmalı görünse de, halkın büyük çoğunluğunun Chavismo projelerine olan bağlılığının sürdüğünü ekledi.

“Kolombiya’da seçim hileleri Amerikan yanlısı adayları öne çıkarıyor”

Mülakatın son bölümünde ise Latin Amerika’daki genel siyasi dönüşüm ve komşu Kolombiya’daki başkanlık seçimleri ele alındı. Andrew Napolitano, bir önceki gün gazeteci Max Blumenthal ile yaptıkları röportajda, Kolombiya seçimlerinde Trump’ın desteklediği adayın kazanması için büyük usulsüzlükler yapıldığının iddia edildiğini hatırlatarak Parampil’in bu konudaki görüşlerini sordu.

Anya Parampil, Kolombiya’da muhafazakar ve Amerikan yanlısı aday Abelardo De La Espriella’nın kazandığı ilan edilen seçimlerin arkasındaki şaibeleri şu sözlerle anlattı:

“Yayın öncesinde Başkan Trump’ın, Kolombiya’daki başkanlık seçimini kazanan Abelardo De La Espriella’nın zaferini övdüğü konuşmasını izliyordum. Espriella, seçim sürecinin başında anketlerde neredeyse hiç esamesi okunmayan, tamamen tanınmayan bir isimdi. Ancak Trump’ın kamuoyu önünde kendisine destek vermesinin ardından adeta bir mucize gerçekleşti ve seçimi kazandığı açıklandı. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro ise seçimlerde devasa boyutlarda usulsüzlük yapıldığını savunarak sonuçları tanımayı reddediyor. Petro, bu seçim hilelerinin arkasında İsrail’in parmağı olduğunu iddia ediyor. İlginç bir şekilde, yeni seçilen bu başkan da İsrail ile ilişkileri daha da derinleştireceğine ve ilk iş olarak Kudüs’ü ziyaret edeceğine dair söz veriyor.”

Latin Amerika genelinde aşırı sağcı hükümetlerin iktidara gelir gelmez ilk olarak İsrail ile yakın ilişkiler kurma yoluna gittiğini belirten Parampil, bu durumun arkasındaki finansal ve teolojik ağları deşifre etti:

“Arjantin’de de benzer bir sürecin yaşandığını gördük. Oradaki aşırı sağcı yönetimler de iktidara adım atar atmaz hemen Kudüs’e gidip bağlılıklarını bildiriyor. Bunun arkasında tamamen finansal çıkarlar yatıyor. Örneğin Arjantin’de Habad Lubaviç gibi siyonist grupların çok büyük bir lobicilik gücü bulunuyor. Bu yapılar, ülkenin dört bir yanındaki maden arama haklarını ve geniş arazileri ellerinde tutuyor. Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerde ise bu durum, Latin Amerika geneline yayılmış olan köktendinci Hristiyan siyonizmi akımıyla doğrudan ilişkili. Bu yapılar, kendi dogmatik inançları doğrultusunda İsrail’e koşulsuz destek verilmesini savunuyor.”

Parampil, İsrail’in son birkaç gün içinde Venezuela’ya tıbbi ve insani yardım ekipleri göndereceğini açıklamasını da bu yeni jeopolitik denklemin bir parçası olarak değerlendirdi. Hugo Chavez döneminde İsrail ile diplomatik ilişkilerin tamamen kesildiğini hatırlatan gazeteci, deprem felaketinin bu ambargoları delmek için de bir zemin hazırladığını belirtti.

Yeni seçilen Kolombiya Başkanı Abelardo De La Espriella’nın kişiliği ve geçmişi hakkında da konuşan Parampil, onun devlet yönetme liyakatinden son derece uzak bir figür olduğunu savundu:

“Bu kişinin sıfırdan gelip nasıl bu kadar hızlı yükseldiğinin gerçek hikayesini öğrenmek gerekiyor. Ancak kendi geçmişinde, yavru kedilere havai fişek bağlayıp onları yakarak çığlıklarını izlemekle övünen birinden bahsediyoruz. Bu karakterdeki birinin, bir ülkeyi yönetmek için seçilmesini kabul etmek mümkün görünmüyor.”

Kolombiya’daki mevcut hükümetin bu şaibeli seçim sonuçlarına karşı nasıl bir tavır alacağına dair öngörülerini paylaşan Parampil, Latin Amerika’daki benzer tarihsel süreçlere dikkat çekerek sözlerini tamamladı:

“Devlet Başkanı Petro seçim sonuçlarını tanımayacağını açıkladı. Ancak geçmiş tecrübelerimiz, büyük hilelerle de olsa Washington destekli bu adayların bir şekilde iktidara yerleştirildiğini gösteriyor. Honduras ve Bolivya’da da bunun birebir örneklerini yaşadık. Honduras’ta halk, hileli rejime karşı tamamen yeni bir siyasi parti örgütlemek zorunda kaldı. Bolivya’da ise köylüler ve yerli çiftçiler askeri diktatörlüğe karşı silahlanarak genel grev başlattı ve rejimi ancak bu şekilde geriletebildi. Kolombiya’da da benzer şekilde iktidarın el değiştireceğini ve ABD’nin bu ülkedeki askeri konuşlanmasını artıracağını öngörebiliriz. ABD, Venezuela’daki deprem krizini ve Kolombiya’daki siyasi istikrarsızlığı kullanarak tüm bölgeyi kendi askeri denetim alanı haline getirmeyi hedefliyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

Yayınlanma

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra  yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.

İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:

Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor

İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.

İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.

İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.

Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.

Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.

İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.

Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.

Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.

İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.

Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.

Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.

Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.

Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.

Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.

Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.

Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.

Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.

Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.

Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.

Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.

Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.

Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.

Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.

Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.

Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.

Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.

Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English