Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Siyonizmin bilinmeyen yüzü: Filistinlileri mülksüzleştirmenin bir yolu olarak enerji

Yayınlanma

Çevirmenin notu: “Filistin toprakları yabancıların yönetimi altındadır. Kaynaklarını başkaları sömürmektedir. Halkı anavatanından sürgün edilmiştir. Arap mukimlerden geriye kalanlar, en az Asya ya da Afrika’daki herhangi bir ırkçı rejim kadar sert bir ırkçı ayrımcılık ve baskı rejimi altında çürümektedir. Tüm bunlar emperyalizmin iş birliği ile ve terör ve şiddet yoluyla gerçekleştirilmiştir.” Böyle yazıyordu Suriyeli-Filistinli akademisyen Fayez Sayegh 1965 tarihli Filistin monografisinde.

Bu sözlerin üzerinden geçen 60 yılda her gün biraz daha fazla Filistin toprağı İsrail işgal rejiminin kontrolü altına girdi, Filistin’in doğal kaynakları, ekonomisi ve kültürü üzerindeki İsrail hakimiyeti günden güne pekişti. İsrail’in Filistin topraklarına dönük işgalinin önemli bir boyutunu ise sınırları enerji üretim kaynaklarını içerecek şekilde çizilmesine rağmen genellikle üstünden atlanan “enerji/elektrifikasyon ve Siyonist devlet inşası” arasındaki ilişki oluşturuyor. Öyle ki işgal rejimi bir yandan “kabloları döşerken” bir yandan da bu kablolar aracılığıyla Filistin’i topraksızlaştırmakta, Filistinlileri ise mülksüzleştirmektedir. Aşağıda çevirisini verdiğimiz makale, Filistin toprakları üzerindeki yerleşimci sömürgeciliğin inşasında enerji sektörünün ve buradaki emperyalist ilişki ağlarının rolüne dikkat çekiyor.


Kablolarını döşerlerken

Laleh Khalili
Granta
25 Nisan 2024
Çev. Leman Meral Ünal

Golda Meir Temmuz 1965’te İsrail Dışişleri Bakanı olarak İran’ı ziyaret etti. Üzerinde ülkesini temsil eden herhangi bir emare olmayan uçağı ile henüz gün ağarmadan Mehrabad Havaalanı’na indi ve buradan Tahran’ın kuzeyindeki özel bir konuk evine götürüldü. Meir’in danışmanları ziyaretini kamuoyuna duyurmak istiyorlardı fakat İranlılar gizli tutmakta ısrarcılardı. Bu gizlilik, petrol dünyasının çalkantılı bir dönemden geçtiği bir sırada Şah’a önemli bir kılıf sağlıyordu: İran, böylece küresel üretimin büyük bölümünü kontrol eden “Yedi Kız Kardeş” ile müzakerelerinde Arap devletleriyle birleşik bir cephe oluşturabilecekti.

O dönemde Yedi Kız Kardeş(1), her geçen gün daha da iddialı hale gelen Arap devletlerini kızdırmamak için İsrail’e açıkça petrol satmak konusunda isteksizdi. Petrolde spot piyasanın ancak on yıldan uzun bir süre sonra ortaya çıktığı düşünüldüğünde, İsrail güvenilir bir ham petrol tedarikçisi bulmakta kararlıydı. Meir bunun için doğrudan Şah’la konuştu. İsrail’in enerji ihtiyacını karşılamak için İran ve İsrail arasında, İran petrolünün gemilerle [Kızıldeniz’in kuzeyindeki] Akabe Körfezi’nde sakin bir liman kenti olan Eilat’a sevk edildiği bir ortak girişim önerdi. Böylece Eilat, İsrail’i Kızıldeniz’den Akdeniz’deki Aşkelon’a kadar kat edecek olan gizlice inşa edilmiş geniş çaplı boru hattının bir ucu olacaktı. Ardından kamyonlar, daha küçük tank gemileri ve daha dar boru hatları, bu petrolü içeriden Hayfa’daki rafineriye taşıyacaktı.(2) Şah’ın ilgisini çekecek olan, İsrail tankerleriyle Avrupa pazarlarına sevk edilen fazladan petroldü. Meir Romanya’yı ziyaret etmiş ve Bükreş’ten bu fazla İran petrolünü satın alması için garanti almıştı.

Şah başta bu boru hattı önerisine pek sıcak bakmadı ancak 1967 Arap İsrail Savaşı’nda Süveyş Kanalı’nın kapatılmasıyla işler değişti. Kriz, İran’a İsrail’e petrol sağlamak ve İsrail aracılığıyla Avrupalı alıcılara petrol satmak için ihtiyaç duyduğu ivmeyi kazandırdı. Petrolün Ümit Burnu çevresinden taşınmasına gerek kalmamasının getirdiği düşük taşıma maliyeti sayesinde Arap rakiplerinin karşısında önemli bir avantaj elde edilecekti. İran konuya ilişkin bir fizibilite çalışması yaptırdı. Sorumlu olarak ise Ulusal Petrol Şirketi’nden Fethullah Nafizi ve Köln’deki İsrail Tazminat Delegasyonu Başkanlığı görevini henüz tamamlamış olan Felix Shnar belirlendi. 1968 yılında iki ülke İsviçre’de “Trans-Asiatic” adında bir ortak girişim şirketi kurdu ve Eilat ile Be’er Sheva arasında zaten mevcut olan daha küçük bir boru hattının altyapısını Rothschild Grubu’ndan satın aldı. Trans-Asiatic bu sırada petrolü deniz yoluyla taşımak için yeni tankerler sipariş etti. Batı Alman hükümetinin açık piyasalardan alınan kredilerden daha cömert bir faiz oranını garanti etmesiyle Deutsche Bank’tan Hermann Abs, Shinar ve Naficy ile İsviçre’de bir araya gelerek daha büyük bir boru hattının finansmanını görüştü. Bu arada Abs, Üçüncü Reich’ın en güçlü bankacılarından biriydi ve Deutsche Bank’ın dış ilişkiler departmanının başı olarak, Avrupa’daki Yahudi varlıklarının müsadere edilmesinden ve işgal altındaki bölgelerdeki Avrupa bankalarının yağmalanmasından sorumluydu. Savaştan sonra, daha önceden yürüttüğü işlerin kefaretini ödemek için yeniden gönderilmişti: Almanya’nın İsrail’e iade ettiği malların sorumluluğunu üstlenecek ve bu sıfatla Shinar ile samimi bir çalışma ilişkisi geliştirecekti.

İran petrolünü taşıyacak gizemli bir hat: Eliat-Aşkelon petrol boru hattı

Eilat-Aşkelon boru hattı 1969 yılında, petrolün millileştirilmesinin hemen arifesinde faaliyete geçti. Yedi Kız Kardeş kontrolünün gevşemesi ve 1973’te yaklaşan Arap-İsrail Savaşı, bağımsız tüccarlara petrol alıcıları ve üreticilerle anlaşma yapabilecekleri bir alan açmış oldu. Fakat asıl sorun, Süveyş Kanalı kapalıyken petrolün Körfez’den Avrupa ve Amerika’daki petrol alıcılarına nasıl ulaştırılacağıydı. İran doğrudan İsrail ile ticaret yapıyor gibi görünmek istemediğinden ya da petrolünü Avrupalı müşterilere İsrail üzerinden taşımak istemediğinden aracılara ihtiyaç duyuyordu.

Petrol piyasasındaki sismik dönüşümü önden gören ve bundan faydalanmayı kafasına koyan Belçikalı-Amerikalı emtia tüccarı Marc Rich artık devreye girmişti. Rich’in İran ile büyük metal sözleşmeleri imzalamış olan (ve Farsça bilen Amerikalı) iş ortağı Pincus Green, Rich’i İranlı petrolcülerle tanıştırdı. Rich, petrol teknokratlarıyla ve Şah’ın kendisiyle ilişki kurmaya başladı böylece. Bunu kolaylaştıran etmenlerden biri de Şah’ın kayak tatillerini geçirdiği St Moritz’de onun da bir dağ evinin olmasıydı. Rich, sonunda İran ile uzun vadeli bir petrol anlaşması imzaladı. Öyle ki tam da petrolün varil fiyatı 3 dolardan 11,50 dolara fırlamak üzereyken, şirketinin İran ham petrolünü anlaşma süresi boyunca varil başına 5 dolardan satın almasını güvence altına aldı. Sonrasında ise büyük şirketlerin rehini olmayan petrol alıcıları aradı.

Süveyş Kanalı hâlâ kapalı olduğu için Rich ayrı olarak İsrail hükümetiyle görüşmelere başladı. Fransız bankası Paribas, Rich’in İran’dan yaptığı büyük petrol sevkiyatını finanse ediyordu. Tankerler yüklerini Eilat’ta boşaltıyor, petrolün bir kısmı Hayfa’ya, sonrasında ise Aşdod rafinerilerine gidiyor; Rich’in gemileri ise Aşkelon’da fazlalığı toplayıp kargoyu doğrudan ABD’li ve Avrupalı petrol alıcılarına aktarıyordu. Rafineriler, petrokimya endüstrileri, enerji santralleri ve hükümetler Marc Rich + Co’nun petrol ticareti için fevkalade müşteriler olmuştu. Hatta Rich, ABD Savunma Yakıt İkmal Merkezi için önemli miktarda İran petrolü satın aldı ve bu petrolü Eilat-Aşkelon boru hattı üzerinden sevk etti. Öyle ki bazı yıllar, kimi üretici ülkelerden çok daha fazla petrol sattı. Yıllar sonra biyografisini yazan Daniel Ammann’a bu boru hattının kendisine “büyük bir fiyat avantajı” sağladığını söyleyecekti. “İran ham petrolünün bu boru hattı aracılığıyla taşınması, Afrika’yı boydan boya dolaşmaktan çok daha ucuzdu”. Marc Rich, Eilat-Aşkelon boru hattı üzerinden yapılan gizli petrol ticareti sayesinde şaşılacak ölçüde bir zenginlik elde etti. Bu anlaşma, daha düşük navlun maliyeti sayesinde petrolü Avrupalılar için çok daha cazip hale gelen İran’a da yaradı elbette. İsrail ise hem enerji ihtiyacını karşıladı hem de dış rezervlerini güçlendirmiş oldu.

Rich, Şah’ı deviren İslami devrimden sonra bile İran’a kur yapmaya devam etti. İran Ulusal Petrol Şirketi ile büyük şirketler arasındaki anlaşmalar 1979’da bozulmasına rağmen, şirket yaptığı anlaşmalara sadık kalarak ona yılda yaklaşık 70 milyon varil petrol sattı. Bu petrolün büyük bir kısmı Eilat’taki petrol terminaline ulaştı. Rich, şirketi yönettiği yirmi yıl boyunca, İsrail’e yıllık petrol ihtiyacının yaklaşık yüzde 20’sini sattı. İran’daki devrim liderleri ise “küçük şeytan”a karşı sembolik düşmanlık jestleriyle yetindiler fakat İsrail ile petrol ticaretini asla silah haline getirmediler..

Rich’in devrimci İran ile ilişkilerindeki “duyarsızlığı” ABD’deki şovenistleri tahrik etmeye başlamıştı. O vakitler New York’ta adını duyurmak isteyen yeni yetme bir federal savcı olan Rudy Giuliani, 1983 yılında Rich ve Green’e “düşmanla ticaret yapma” suçlamasıyla dava açtı. Bundan sonraki on yedi yıl boyunca ikilinin yüzleri FBI’ın “En Çok Arananlar” ilanında yer alacaktı.

ABD’ye iade edilmemek için köşe bucak kaçarken, Lucerne’deki malikanesine yerleşirken ya da iş seyahatlerinde, Rich hep eski Mossad ajanları tarafından korundu. Ocak 2001’de ise Bill Clinton, başkanlığının son gününde bu iki sabık suçluyu aniden affetmeye karar verdi. Rich’in eski karısı Denis, Demokrat Parti’ye ve Clinton Başkanlık Kütüphanesi’ne yüz binlerce dolar bağışta bulunmuştu; ama belki daha da önemlisi, İsrail Başbakanı Ehud Barak ve Mossad’ın eski başkanı Shabtai Shavit’in Rich adına Clinton yönetiminde lobi faaliyetlerinde bulunmalarıydı. Ammann’ın da satırlara döktüğü gibi, Rich “Mossad’ın hiç bağlantılarının olmadığı yerlerde onun adına bağlantılar kurdu. İsrail’in resmi olarak yapamadığı durumlarda ortaya parasını koydu.” Böylece Rich istihbarat teşkilatının yardımcısı olarak addedildi. Fakat istihbarat çalışmalarından daha önemli olanı Rich’in petrol sevkiyatındaki rolüydü.

Enerji santralleri ve yerleşimci kolonyalizm

İsrail devleti kurulmadan önce dahi enerji politikaları, Yişuv yerleşimcileri ile yerli Filistinliler arasındaki ilişkiyi etkilemişti.(3) İngiltere ve Fransa’nın Osmanlı İmparatorluğu’nun Arap vilayetlerini aralarında paylaştıkları 1920 yılı ile İsrail’in kurulduğu 1948 yılı arasında geçen zamanda Dünya Siyonist Örgütü Filistin’deki Yahudi yerleşimci topluluğu için bir dizi proto-hükümet kurumu oluşturdu. Bunların içinde en eski ve en önemlilerinden biri, Fredrik Meiton’un enerji ve Siyonist devlet inşası üzerine yazdığı tarih kitabının da ana konusu olan Filistin Elektrik Şirketi’ydi.

Filistin’deki İngiliz manda güçleri, Filistin Elektrik Şirketi’nden Pinhas Rutenberg’e elektrik santralleri ve kapsamlı bir elektrik şebekesi inşası için çeşitli imtiyazlar verdi. İsrail ordusunun öncüsü olan Haganah’tan Filistin Havayolları’na (daha sonra El Al) kadar pek çok örgütün kuruluşunda parmağı olacak olan 1905 ve 1917 Rus devrimleri emektarı Rutenberg(4), Ürdün Nehri’nin Yarmûk Nehri ile birleştiği yerden ve (Eriha’nın kuzeyinden Akdeniz’e kadar doğu-batı yönünde uzanan) Auja Nehri’nden hidroelektrik enerji üretmeyi planlıyordu. Nitekim, kuzeye doğru genişleme ve Lübnan toprakları içindeki Litani Nehri’ni de aynı amaçla kullanma planı, İsrail’in Lübnan’a yönelik politikasını yirminci yüzyılın sonuna kadar şekillendirmeye devam edecekti.

Şirket, hidroelektrik enerji üretmek için nehir havzalarında, Filistin’in en verimli tarım arazilerinin yanı sıra Ürdün Nehri’nin karşısındaki Trans-Ürdün’de bulunan toprak parçalarını da içeren geniş arazileri kontrol etmesi gerektiğini öne sürmekteydi. Planlanan elektrik şebekesinin Filistin haritasını boydan boya kat ettiği düşünüldüğünde, bu, yüksek gerilim hatları için belirlenen güzergahlar boyunca toprak sahibi olmak anlamına geliyordu. Elektrik santrallerinin ve şebeke altyapısının inşası için alınan topraklar aynı zamanda Yahudi yerleşimlerinin inşası için de kullanılacaktı.

Tıpkı diğer ülkelerde olduğu gibi, enerji üretimi, jeolojik özellikler –nehirler, denizler, kıyı şeritleri ve petrol rezervlerinin olası varlığına işaret eden toprak hareketleri üzerindeki bölgesel kontrol– ile el ele ilerledi. İngiliz yetkililer, nehirden denize kadar uzanan bir altyapının eşitsiz gelişimi ve kullanımının, bir İngiliz sömürge yetkilisinin sözleriyle, Yahudi yerleşimcilere “Filistin’in tüm ekonomik yaşamı üzerinde bir hakimiyet” verdiğini kabul etseler dahi, Rutenberg’in planı İngiliz onayı ve desteğini almıştı. Filistinliler ise bu elektrifikasyon planlarının teritoryal, ekonomik ve siyasi anlamının ve kendilerini yerinden edecek olan sömürgeci projenin temelini oluşturduğunun farkındalardı. 1923’te Yafa’da başlayan ve yıllar içinde tüm Filistin’e yayılan bir dizi protesto ve ayaklanmayla, topraklarının istimlak edilmesine, yaşadıkları çevredeki dönüşümlere ve Filistin Elektrik Şirketi’nin topraklarında yarattığı düşmanca yerleşimlere direndiler. Öyle ki bazı yerlerde dizelle çalışan küçük jeneratörler kurarak şirketin tekeline meydan okumaya çalıştılar. Diğerleri sabotajla tehdit ettiler.

Rutenberg, Filistinlilerin direnişini kırabilmek için Auja’daki büyük ölçekli hidroelektrik projesinin, Tel Aviv/Yafa’da dizel yakıtlı bir elektrik santrali ve Hayfa’daki bir buhar türbini lehine ertelenmesini önerdi. Ürdün ve Yermuk nehirlerinin birleştiği yerde kurulan devasa elektrik santrali ise 1932 yılında faaliyete geçti. Elektrik eşit olmayan bir şekilde dağıtılmış, aslan payını ise Yahudi konutlar ve ticari tüketiciler almıştı. Tel Aviv geceleri ışıl ışıldı; Yafa ise tam tersi. Altyapıların inşasında kullanılan işgücü de ırksallaştırılmıştı: Filistinli işçiler Yahudi işçilerden çok daha az ücret alıyordu. 1948 yılına gelindiğinde, Filistin’deki Yahudi yerleşimciler bölge nüfusunun yüzde 40’ından azını oluşturmasına ve toprağın sadece yüzde 7’sine sahip olmasına rağmen, Filistin Elektrik Şirketi tarafından satılan “çeyrek milyon kilovat saatin yüzde 90’ını” tüketiyorlardı.

Enerji altyapısı iktisadi ve siyasi uçurumları büyüttü

Bu enerji altyapısının yarattığı ve her geçen gün daha da büyüyen iktisadi ve siyasi uçurumlar, İsrail’in Filistinlilerle olan ilişkisini şekillendirmeye de devam etti. Yeni yeni kurulmakta olan İsrail devletinin sınırları içinde, Yahudi yerleşimleri kapsamlı altyapılara sahipken, komşu köylerde yaşamaya devam eden Filistin vatandaşlarının büyük çoğunluğu bu hizmetlere erişimden mahrum bırakılmıştı. Nasıra’daki bir Filistinli meclis üyesinin yakındığı gibi, “Hükümet her yeni Yahudi kolonisine, henüz kimse taşınmadan yol, elektrik ve su sağlıyor. Peki, Arap köylerinden geçerken neden onları karanlık ve susuz bırakıyor?”(5) İsrail içindeki enerji kaynaklarının eşitsiz dağılımı bugün hâlâ devam etmektedir. Filistinlilerin yoğun olarak yaşadığı Nakab ve Celile’deki resmi hükümetin Yahudileştirme politikaları, Filistinli toplulukların yeni inşaatlarını ya da bu toplulukların genişlemesini kısıtlayan Kafkaesk konut politikalarına dönüşmüştür. Bu politikalar hem yerleşik hem de göçebe Filistinli toplulukların elektrik ve su gibi hayati altyapılara erişiminin kasıtlı olarak engellenmesiyle pekiştirilmiştir.

Ne var ki, İsrail elektrik şebekesine bağlı olmanın da kendine has dezavantajları var. İsrail Savunma Bakanı Moshe Dayan, 1967’de Doğu Kudüs, Batı Şeria ve Gazze’nin işgalinden sadece birkaç gün sonra, “El Halil’in elektrik şebekesi bizim [İsrail] merkezi şebekemizden geliyorsa ve fişi çekip kesebiliyorsak, bu kesinlikle binlerce sokağa çıkma yasağı uygulaması ve isyan dağıtma çabasından çok daha iyidir,” diyecekti. Kasım 1967’de 159. İsrail Askeri Emri, işgal altındaki topraklardaki tüm elektrik altyapısını İsrail askeri yönetiminin kontrolüne aldı. Bugün Batı Şeria’daki Filistinliler kendi elektriklerinin sadece yüzde 14’ünü üretebiliyor, geri kalanını ise İsrail’de temin etmek durumundalar. Yine 1967 öncesinde İsrail, sınırları içindeki Filistinlilerin elektriğe erişimini düzenli olarak engelleyebilecek durumdaydı, fakat 1967’den sonra işgal altındaki topraklar, sadece bir düğmeye basılarak kapatılabilecek denli İsrail altyapısına bağımlı hale getirildi. Batı Şeria ve Gazze’deki bağımsız elektrik santralleri birer birer kapatıldı ve Filistinli topluluklar zorla İsrail elektrik şebekesine bağlanmış oldu.

İsrail’den İran’a kalkan sır uçaklar

Golda Meir, İran’a gizlice uçan ne ilk ne de son İsrail başbakanıydı. 1979’da İran monarşisi devrilmeden önce, biri hariç tüm İsrail başbakanları Tahran’ı ziyaret etmişti. David Ben-Gurion, Arap dünyasını çevreleyen Arap olmayan devletlerle- İran, Etiyopya, Türkiye gibi- ittifaklar kurmaya yönelik “çevre planlarının” bir parçası olarak 1961 yılında bu tür ziyaretleri başlattı. Onun ardından Levi Eshkol, Golda Meir, Yigal Allon, Yitzhak Rabin ve Menachem Begin ve aslında neredeyse tüm İsrail Dışişleri ve Savunma Bakanları gizlice İran’a gittiler. Şah’a saygılarını sunmayan tek başbakan, Moshe Sharett’ti ve o da zaten (1950’lerin ortasında) bir yıldan az bir süre görevde kalmıştı. Bu ziyaretlerin büyük çoğunluğu İsrail’in enerji kaynaklarını ve enerji tedarik yollarını güvence altına almak için duyduğu umutsuz ihtiyaçlarıyla ilgiliydi.

İsrail’in yarım asırdır devam eden hidrokarbon arayışında Sina’nın adı geçiyordu.

Güneye doğru uzanan Sina kaması, Afrika ve Asya kıtalarını birbirinden ayırıyor – ya da birleştiriyor. Şarm el-Şeyh, Sina Yarımadası’nın güney ucunda, Süveyş ve Akabe körfezlerinin Kızıldeniz’i oluşturmak için birleştiği yerde bulunuyor. Erken yirminci yüzyılda İngiliz jeologlar, kontrol ettikleri Akdeniz ve Ortadoğu kıyılarının karmaşık araştırma haritalarını çıkararak önce su, zamanla da petrol rezervi aradılar. 1940’ta Geological Magazine’de yazan iki jeolog, bölgenin coğrafyasını Suriye, Filistin ve Sina’dan Irak, İran ve Arabistan’a, oradan da Umman’a kadar uzanan bir petrol arama yayı olarak tasvir etmişlerdi.

Ne var ki önce Filistin’de, sonrasında ise İsrail’de yapılan keşifler büyük ölçüde sonuçsuz kalmıştır. Suudi Arabistan, Irak ve hatta İngiliz şirketlerinin 1940’ların sonunda petrol rezervleri keşfettiği Sina’nın görece yakınlığı düşünüldüğünde, 1949 ateşkes hattı içinde petrol bulunmaması İsrailli liderlerin epey canını sıkmış olmalı. Körfez’deki Arap hükümdarlar, yeni kurulan İsrail’e petrol satmaya yanaşmadılar. İsrail ekonomisi ilk yıllarında tarıma bağlıydı ve petrolle çalışan tuz arındırma tesisleri, ihracat için üretilen yoğun sulama gerektiren tarım ürünlerini sulamak için kullanılıyordu. Anglo-İran Petrol Şirketi’nin Kuveyt ve Katar’da bulunan iştirakleri, petrol yüklü gizli tankerleri Hayfa’daki rafinerilerine gönderiyordu, bu petrol nihayet 1958 yılında İsrail’e satıldı.

Süveyş Kanalı’na dönük emperyal plan nasıl İsrail toprakları lehine gelişti?

İsrail’in enerji ihtiyacı ve gizli ve güvenilmez kaynaklara bağımlılığı bir ulusal güvenlik sorunu olarak görülüyordu – hatta Ben-Gurion’a göre bu bir “ölüm kalım meselesiydi”. Bunun kamuoyuna açıklanması ise İsrail’in önemli bir zafiyetini ortaya çıkarabilirdi. Nitekim Sina sadece Süveyş Kanalı, Akabe Körfezi ve Tiran Boğazı üzerindeki stratejik hakimiyetiyle değil, aynı zamanda petrol potansiyeliyle de cezbediyordu.

1956 yılında Cemal Abdül Nasır’ın Süveyş Kanalı Şirketi’ni millileştirmesinin ardından İsrail, İngiltere ve Fransa’dan üst düzey yetkililer Mısır’ın işgalini planlamak üzere Fransa’nın Sevr kentinde gizlice bir araya geldiler. Hem Fransa hem de İngiltere kanalın kontrolünü yeniden ele geçirmek istiyordu. Ben-Gurion, Süveyş Kanalı üzerindeki emperyal kaygıda, İsrail topraklarını 1949 ateşkes hattının ötesine genişletmek için bir fırsat gördü. Ben-Gurion’un derdi sadece Nasır’ı devirmek değil, aynı zamanda Trans-Ürdün’ün Irak krallığı ve İsrail arasında paylaştırılması, Filistinli mültecilerin Filistin sınırları dışına yerleştirilmesi, İsrail’in Lübnan topraklarının kuzeyine, Litani Nehri’ne kadar genişlemesi ve Sina’nın kontrolü de dahil olmak üzere bölgenin jeopolitik haritasının toptan değiştirilmesiydi. Bunlar, arkasında güçlü bir Avrupalı hami olmadan mümkün olamazdı elbette. Ben-Gurion, Fransa Başbakanı Guy Mollet ile Sevr’de yaptığı bir görüşmeyi günlüğüne şöyle yazacaktı:

Ona güneybatı Sina’da büyük miktarda petrol keşfedildiğini, buranın Mısır’dan koparılmasının faydalı olacağını, çünkü zaten Mısır’a ait olmadığını, İngilizlerin orayı Türklerden çaldıklarını söyledim. Sina’dan Hayfa’daki rafinerilere bir petrol boru hattı döşenmesini önerdim. Mollet bu öneriyle ilgilendiğini ifade etti.

İsrail’in Sina’yı işgal ettiği Ekim 1956 ile Mart 1957 arasındaki yaklaşık dört ay boyunca, İsrail Jeoloji Araştırmaları yarımadanın haritasını çıkardı ve bölgeyi gelecekte kontrol edeceği öngörüsüyle petrol aradı. Eisenhower yönetiminin İsrail’in Sina’dan çekilmesinde ısrarcı olacağı ortaya çıktığındaysa, İsrail ordusu Mısır’ın petrol üretimini engellemek için orada buldukları boruları, pompaları ve diğer ekipmanları yağmaladı; bunların bir kısmı Eilat’tan geçen daha önceki petrol boru hattına ulaştırıldı.

İsrail ordusu Haziran 1967’de Batı Şeria, Gazze, Doğu Kudüs ve Golan Tepeleri ile birlikte Sina’yı da yeniden işgal etti. İsrail, Sina’da Süveyş Körfezi’ndeki Ebu Rudeys yakınlarında 117 açık deniz ve kara petrol kuyusu ele geçirdi.(6) Bu kuyular 1954’ten beri İtalyan ENI ve Mısır Genel Petrol Şirketi’nin (EGPC) ortak konsorsiyumu tarafından işletiliyordu. Güçlü hami arayışını gerileyen Avrupa imparatorluklarından ABD’ye doğru yönlendiren İsrail, Amerikan Petrol Şirketi’nin petrol sahalarına dokunmadı. Eğer ülke topraklarını genişletmeye devam etmek ve istikrarlı bir enerji arzı sağlamak istiyorsa, bunu muhakkak ABD’nin kanatları altında yapmalıydı.

Nitekim, 2011 yılında gizliliği kaldırılan 1972 tarihli bir CIA raporu, Sina’dan çalınan petrolün İsrail’in yabancı ülkelerden petrol ithalatını savaş öncesi seviyenin altında tutmasını sağladığını doğrulamaktadır:

Bu durum, İsrail’e yılda yaklaşık 25 milyon dolarlık bir döviz tasarrufu sağlamıştı. 1969 yılında Sina’dan yapılan ham petrol ithalatı yaklaşık 2 milyon ton, İran’dan ise biraz daha fazla, 3 milyon ton civarındaydı.

Nasır’ın ölümüyle kurulan dostluk

Golda Meir 1972 yılında İran’ı tekrar ziyaret etti. Şah’ın sırdaşı ve Kraliyet Sarayı Bakanı Esadullah Alem bu olayı gizli günlüklerine şöyle kaydetmişti:

18 Mayıs Perşembe – Görüşme. Golda Meir bu sabah 7’de uçakla geldi ve kısa bir süre dinlendiğini bildirdim. ‘Bu yaşlı kadın çok dayanıklı’ dedi majesteleri [Şah]. Daha sonra saat 15.00 olarak planlanan görüşmenin saatini sordu. [Golda Meir] Yaklaşık iki buçuk saat görüştükten sonra İsrail’e dönüş için havaalanına gitti.

1972 yılındaki bu ziyaret hem yarattığı askeri tehdit hem de Üçüncü Dünya’daki eşsiz şanı nedeniyle Şah ve İsrailli liderlerin ölümüne nefret ettiği Mısırlı Nasır’ın ölümünden iki yıl sonra gerçekleşmişti. Nasır’ın ölümüyle Şah, onun halefi yeni Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat ile kişisel bir dostluk kurdu. Görüşme esnasında Şah, Meir’e Sedat’tan İsrail’in 1967’den beri işgal ettiği Sina’dan çekilmesini isteyen bir mesaj iletti.

İsrail, bu toprak kazanımlarını elde ettiğinden beri Sina’da yasadışı olarak çıkardığı Mısır petrolüne bağımlı hale gelmişti. Bu yüzden Meir, Sedat’ın tekliflerini reddetmeyi tercih etti. Birkaç ay sonra Batı Alman Şansölyesi Willy Brandt için verilen bir resepsiyonda yaptığı şaka, bunun nedenini ima etmekteydi: “Musa bizi Ortadoğu’da petrolü olmayan tek noktaya getirmek için çölde kırk yıl dolaştırdı.” Mısır ve İsrail arasındaki yakınlaşma İsrail’in Sina’yı Mısır’a geri vermesini, Süveyş Kanalı’nın yeniden açılmasına izin verilmesini ve Eilat-Aşkelon boru hattının bir enerji güzergahı ve dolar kaynağı olarak öneminin azaltılmasını gerektiriyordu. Meir, İran ziyaretini takip eden aylarda Ürdün Kralı Hüseyin ve İran Şahı’nın Mısır’ın yapabileceği olası bir misillemeye ilişkin bir dizi gizli uyarıyı görmezden gelecekti.

İsrail’i ve özellikle de Meir’i gafil avlayan bir hamleyle Ekim 1973’te Mısır ordusu Süveyş Kanalı’nı geçti ve “yenilmez” addedilen Bar-Lev Hattı’nı aştı. İsrail güçlerinin ilk kovuluşunun yankıları epey büyük oldu. Golda Meir birkaç ay sonra istifa etmek zorunda kaldı. Yerine geçen Yitzhak Rabin, Mayıs 1974’te Mısır ile bir Kuvvetlerin Ayrılması Anlaşması imzaladı. İsrail’in Sina’dan tahliyesi ve petrol yataklarının kaybı artık kapıdayken Rabin, İsrail’in apartheid Güney Afrika’ya karşı muhalefetinden aniden caydı ve kömürle çalışan yeni elektrik santralleri için KwaZulu-Natal’dan kömür sevkiyatı müzakerelerine başladı.

Bu arada hem enerji hem de döviz kaynağı olarak İran petrolüne olan bağımlılık daha da artmıştı. Öyle ki İsrailli yetkililer, Mısır’ın Süveyş Körfezi ile Akdeniz’i birbirine bağlayacak rakip planı, kara yolu üzerindeki hakimiyetlerine ve Eilat-Aşkelon boru hattı üzerinden ticareti yapılan petro-dolar akışına doğrudan bir tehdit olarak görmekteydiler. Financial Times, Tel Aviv’in Eylül 1969’da Süveyş-İskenderiye boru hattı üzerinde çalışan inşaat mühendisleriyle dolu bir oteli hedef aldığında “askeri bir tesisi” bombaladığını iddia ederken “daha başka bir memnuniyet” duymuş olması gerektiğini yazacaktı.

Öte yandan İsrail ABD ile, Washington’u “İsrail’in askeri teçhizat ve diğer savunma ihtiyaçlarına, enerji gereksinimlerine ve ekonomik ihtiyaçlarına sürekli ve uzun vadeli olarak” yanıt vermeyi taahhüt ettiren gizli bir memorandum imzaladı. 1978 yılında Tel Aviv’deki ABD Büyükelçiliği’nden gönderilen bir diplomatik telgrafta bunun nedeni açıkça belirtilmekteydi: “Bu ülke petrolle çalışıyor ve kısa vadede başka bir alternatifi yok. Sina II Anlaşması’nda ABD’nin tedarik taahhüdünde ısrar etmesinin nedeni budur.” Böylece ABD’nin İsrail’e yaptığı abartılı yıllık yardım ve silah transferleri kurumsallaşmış oluyordu.

Camp David Anlaşması’nı takip eden on yıllarda İsrail, bir yandan kömürle çalışan elektrik santrallerini genişletirken, bir yandan da spot piyasadan gizli olarak petrol sevkiyatları almaya devam etti. Yine Nakab’ın yanı sıra işgal altındaki Batı Şeria ve Golan Tepeleri’nde de bir dolu petrol şirketine petrol aramaları için lisans verdi – sonunda hepsi başarısız oldu. Filistin yönetiminin kurulmasına ve Gazze ile Batı Şeria üzerinde –göstermelik ve düzensiz de olsa– kontrol sahibi olmasına yol açan 1993 Oslo Anlaşmaları’ndan sonra dahi İsrail, işgal altındaki topraklarda enerji aramaya devam etti.

Gaz rezervlerinin keşfi Filistinlilerin denize erişimini sınırlandırıyor

1999 yılında British Gas, Gazze kıyılarında şimdi “Gazze Marine” olarak bilinen sahada geniş doğalgaz rezervleri buldu. Bu saha, Oslo Anlaşmaları’nın Filistin deniz ekonomik bölgesi olarak belirlediği Gazze’nin yirmi deniz mili içindeydi. Gaz rezervlerinin keşfiyle birlikte İsrail, Filistinlilerin denize erişimini önce 2002’de on iki deniz miline, ardından 2006’da Hamas’ın Gazze’de seçilmesi sonrası altı deniz miline ve son olarak da 2008-9’daki Dökme Kurşun Operasyonu’nu takiben üç deniz miline indirmeye çalıştı. Resmi olarak Filistinli balıkçıların bu üç millik alan içinde çalışmalarına izin verilirken, İsrail Donanması Gazzeli balıkçılara keyfi olarak ateş açarak ise bu erişim alanını fiiliyatta bir deniz miline kadar indirdi. Ekim ayından önce 2023 yılının neredeyse her ayında İsrail Donanması Filistinli balıkçılara plastik ya da gerçek mermilerle ateş etti, teknelerine çarptı ya da yüksek hızda su püskürterek onları kıyıya sürdü. Nitekim İsrail’in Gazze’ye yönelik son saldırısında, İsrail Donanması’nın bombardımanının ilk hedeflerinden biri Gazze’deki Filistinli balıkçı tekneleri filosuydu. Nihayetinde İsrail’in Filistin denizleri üzerindeki tam kontrolü ve Filistin yönetimi ya da Hamas’ın British Gas ile kendi şartlarına uygun bir anlaşma yapmasına izin vermemesi, şirketin Gazze Marine’i geliştirme planlarından vazgeçmesine neden oldu.

2009’da yani Gazze Marine’in keşfinden on yıl sonra, İsrail, denizin açıklarında Tamar ve Leviathan sahalarında gaz rezervleri buldu. İsrail ulusal petrol şirketi Delek, bu iki sahayı işletmek için Oklahoma’dan Noble Energy ile ortaklık kurdu (Noble daha sonra Chevron tarafından satın alındı). 2017 yılında Ürdün, Lut Gölü’ndeki sanayi tesisleri için İsrail’den doğalgaz satın almayı kabul etti ve böylece Tamar ve Leviathan’ın geliştirilmesini dolaylı olarak finanse etmiş oldu. Geçiş yakıtı olarak doğalgaza olan yönelme ve Rusya’nın Almanya’ya kadar uzanan Kuzey Akım boru hatlarına yapılan sabotaj, Avrupa’nın çeperlerindeki –İsrail, Mısır, Cezayir, Yunanistan, Kıbrıs ve Norveç– gaz rezervlerini daha da önemli hale getirdi. Tamar bugün İsrail’in enerji ihtiyacının yüzde 70’ini karşılıyor (geri kalanı ise –bugün daha çok Rusya ve Kolombiya’dan ithal edilen– kömürle karşılanıyor). Leviathan’ın gazıysa neredeyse tamamen ihraç ediliyor – sıvılaştırma ve nihayetinde hidrojen üretimi için Mısır’a gönderildikten sonra. İsrail’in Arap komşularına gelince, onlar bir yandan Filistinlilere yönelik yağma ve saldırıları onaylamadıklarını gösterirken, bir yandan da vatandaşlarının kınayıcı bakışlarından uzakta, kapalı kapılar ardında enerji anlaşmaları yapmaktan oldukça memnun gibiler.

Haziran 2023’te Netanyahu hükümeti Filistin yönetimi ile Gazze Marine’e lisans verilmesi konusunda anlaştığını duyurdu. Resmi anlaşma Hamas’ı dışladığı için bu politikanın Mahmud Abbas’ın Ramallah’taki rejimini desteklemeye yönelik olduğu gayet açıktı. Anlaşmanın mali getirilerinin bir kısmının Gazze’ye akması, bu vesileyle de Hamas’a rüşvet verilerek Gazze’de uysallaştırılması amaçlanıyordu. Ve sonra 7 Ekim 2023’te Hamas militanları “demir duvar”ı ya da Filistinli analist Muin Rabba’nin deyimiyle Gazze’yi çevreleyen “milyar dolarlık fiziksel, elektronik ve dijital bariyeri” aşarak yaklaşık üçte biri asker olmak üzere 1.200 İsrailli ve yabancıyı öldürdü ve yüzlercesini ise rehin aldı.(7) İsrail’in tepkisi acımasızdı.

Çatışmaların sıcağında bile, Kasım 2023’te İsrail, BP ve ENI’ye Gazze Marine olmasa da Leviathan yakınlarındaki diğer sahaları geliştirmeleri için on iki yeni ruhsat verdi. Tarihlerinin en kârlı yıllarını geçiren Avrupalı hidrokarbon şirketleri bugün hâlâ Avrupa’ya yakın yeni gaz kaynakları aramaya devam ediyor. Avrupa’nın, İsrail’in en az 30 bin Filistinliyi katlederken verdiği tavizler, İsrail’in Avrupa’ya kışın yaklaştığını başarılı şekilde hatırlattığının bir kanıtıydı. Enerji arzını çeşitlendirmede kendini sıkışmış hisseden Avrupa, kaynakları arasına İsrail doğalgazını da dahil etme baskısı hissedecektir. İsrail’in Gazze denizini de istimlak edip etmeyeceğini ise zaman gösterecek.

1989 yılında Ulusal İran Petrol Şirketi, devrimden az zaman önce Eylül-Aralık 1978 arasında teslim edilen petrol kargolarının bedelini ödemesi için İsrail’i İsviçre’deki bir mahkemede dava etti. 2016’da ise, yani davanın açılmasından 27 yıl sonra, İranlılar İsrail’den 1 milyar dolardan fazla para kazandı. Fakat İsrail, kararın geçerliliğini kabul etmeyi ya da İran’a herhangi bir ödeme yapmayı reddetti. Ocak 2023’te İsrail [Parlamentosu] Knesset 1960’lardan beri “sır” olan Eilat-Aşkelon boru hattına ilişkin gizlilik kararını yeniledi. Netanyahu’nun İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri arasında Abraham Anlaşmaları’nı imzalamasının hemen ardından, İsrail topraklarında İran’ın parasıyla inşa edilen boru hattından BAE petrolü akmaya başladı. BAE aynı zamanda İsrail’in Akdeniz’deki gaz sahalarındaki en büyük yatırımcılardan biri ve olmayı da sürdürüyor.

Filistin halkının yabancı hakimiyeti, sömürgecilik ve mülksüzleştirmeyle örülü ‘kaderi’

İsrail’in Babülmendep’den geçen ticareti, yirminci yüzyıl boyunca birbirini izleyen savaşlarda Mısır tarafından ablukaya alındı. Yirmi birinci yüzyılın üçüncü on yılında ise Yemen’deki Husiler İsrail’e giden gemilerin boğazdan geçişine etkin bir abluka uyguluyor. Husiler, 1960’larda imamları Mısırlı Nasır’a karşı savaşmaları için Suudi Arabistan ve İsrail tarafından gizlice desteklenen Yemen’in Zeydi cemaatine mensuplar. Bir zamanlar İsrail’in en büyük düşmanı olan Mısır, şimdilerde Sina ve Gazze’nin güvenliğine ilişkin İsrail’e istihbarat sağlayan ve İsrail ile koordinasyon içinde olan Sisi hükümeti tarafından yönetiliyor. Bir vakitler İsrail’in bölgedeki en yakın müttefiki olan İran, şimdi İsrail’in can düşmanı. Yine bir zamanlar İsrail’in Afrika kıtasındaki en yakın dostu, başlıca kömür ve uranyum kaynağı ve nükleer silah geliştirme ve test etmede işbirlikçisi olan Güney Afrika, ırk ayrımcılığını ortadan kaldırdı ve İsrail’i Gazze’deki soykırım şiddetinden sorumlu tutarak Uluslararası Adalet Divanı’nda dava etti.

Filistinli akademisyen Fayez Sayegh, 1965 yılında kaleme aldığı yerleşimci sömürgecilik analizinde yabancı hakimiyetine, sömürüye ve mülksüzleştirmeye maruz kalan Filistinlilerin kaderine mercek tutuyor:

Filistin toprakları yabancıların yönetimi altındadır. Kaynaklarını başkaları sömürmektedir. Halkı anavatanından sürgün edilmiştir. Arap sakinlerden geriye kalanlar, en az Asya ya da Afrika’daki herhangi bir ırkçı rejim kadar sert bir ırkçı ayrımcılık ve baskı rejimi altında çürümektedir. Tüm bunlar emperyalizmin iş birliği ile ve terör ve şiddet yoluyla gerçekleştirilmiştir.(8)

Bu sözlerin yazılmasından bu yana geçen 60 yılda, her gün biraz daha fazla Filistin toprağı İsrail kontrolü altına girdi. Kasıtlı kalkınmasızlaştırma [de-development] politikaları, Filistin’in doğal kaynakları ve ekonomisi üzerindeki İsrail hakimiyetini günden güne pekiştirdi. Filistin halkının, işletmelerin veya yaşamsal altyapıların yerle bir edilmediği sınırlı yerlerde de hayatta kalabilmek için İsrail’e bağımlı hale getirildiler. İsrail, eski ABD Dışişleri Bakanı Alexander Haig’in deyimiyle “dünyanın batmayan en büyük Amerikan uçak gemisi” haline gelerek kendisini uluslararası kınamalardan izole etmiş oldu. Ne var ki, bir zamanların bu kesin doğrusu, artık geçerli olmayabilir. Avrupa’nın, özellikle de Almanya’nın İsrail’in Filistinliler üzerindeki tahakkümüne verdiği koşulsuz destek ve İsrail’den ve İsrail aracılığıyla elde edilen hidrokarbon ticareti, İsrail’i Avrupa enerji ağlarına sıkı sıkıya bağlıyor. Bugün İsrail’in geleceği, kendi kendini patlatmak ile Batılı güçler tarafından şımartılmaya devam etmek arasında belirsiz bir noktada duruyor. İsrail’e verilen açık çek göz önüne alındığında, ABD’nin bölgedeki jandarması olarak kalması, Avrupa’ya ve uyuşuk Arap müttefiklerine yönelik doğalgaz simsarlığını pekiştirmesi ve genişletmesi ise hiç de mantıksız görünmüyor.


Notlar:

(1) 1960’ların ikinci yarısından itibaren Exxon, Gulf Oil, Mobil, Texaco, Socal, British Petroleum ve Royal Dutch Shell’den oluşan dönemin Avrupalı ve Amerikalı en güçlü petrol şirketlerini ifade etmek için kullanılan gönderme. (ç.n)
(2) Uri Bialer, 2007, ‘Fuel Bridge across the Middle East—Israel, Iran, and the Eilat–Ashkelon Oil Pipeline’, Israel Studies 12(3): 29–67.
(3) Fredrik Meiton, Electrical Palestine: Capital and Technology from Empire to Nation (University of California Press, 2019).
(4) Pinhas Rutenberg: Rusya’da Sosyalist Devrimciler (SR) mensubu. 1905 Devriminden sonra sürgündeyken siyonizme bağlanmış ve I. Dünya Savaşında ABD’ye giderek Filistin’de bir siyonist silahlı birlik kurulması için Yahudiler arasında faaliyet yürütmüştü. (ç.n.)
(5) Shira Robinson, Citizen Strangers: Palestinians and the Birth of Israel’s Liberal Settler State (Stanford University Press, 2013), 181.
(6) Elias Shoufani, 1972, ‘The Sinai Wedge’, Journal of Palestine Studies 1(3): 85–94.
(7) Mouin Rabbani, ‘Gaza Apocalypse’, SecurityInContext.com (6 January 2024) 6 Fayez Sayegh, Zionist Colonialism in Palestine (PLO Research Centre, 1965), 50.
(8) Fayez Sayegh, Zionist Colonialism in Palestine (PLO Research Centre, 1965), 50.

Dünya Basını

İngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek

Yayınlanma

İngiliz eski diplomat Alastair Crooke, Suudi Arabistan’da Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın meşruiyet temellerini yıktığını ve aşiretlerin tepkisiyle devrilme tehlikesi yaşadığını belirtti. Yemen saldırılarının Suudi petrol altyapısını çökerttiğini vurgulayan Crooke, İsrail ordusunun ise insan gücü ve moral bakımından içten çöktüğünü ifade etti.

İngiliz eski diplomat ve Ortadoğu uzmanı, Conflicts Forum adlı düşünce kuruluşunun yöneticisi Alastair Crooke, Norveçli siyaset bilimci ve Güneydoğu Norveç Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen’ın programında Ortadoğu’daki son gelişmeleri, Suudi Arabistan’daki iç dinamikleri ve bölgesel dengeleri değerlendirdi.

Crooke, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın karşı karşıya kaldığı temel tehdidin dış askeri unsurlardan ziyade krallığın kendi iç dinamiklerinden kaynaklandığını belirtti.

Amerikan basınında Veliaht Prens’in sarayların altındaki sığınaklarda özel koruma timiyle gizlendiğine dair haberlerin yer aldığını hatırlatan Crooke, bu durumun Ensarullah suikastı korkusundan kaynaklanmadığını kaydetti.

Crooke, “Asıl çöküş sebebi Suudi Arabistan’ın kendi içinden, aşiret yapılarından gelecektir. Veliaht Prens bu kırılganlığı kendi elleriyle ve kendi eylemleriyle meydana getirdi. Kendi meşruiyet sütunlarını yıktı; öyle ki önümüzdeki dönemde tahttan indirilme tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir” ifadelerini kullandı.

“Temeller gözlerimizin önünde değişiyor”

Yemen’deki çatışmaların ekonomik altyapıya etkilerine değinen Crooke, Ensarullah hareketinin saldırılarının Suudi petrol sahalarına ve rafinerilerine yöneldiğini aktardı.

Suudi Arabistan’ın ihracatının yüzde 30’unu karşılayan Gavar petrol sahasının önemli bir bölümünün vurulduğunu ve tesislerin zarar gördüğünü belirten Crooke, altyapıdaki hasarın kısa sürede telafi edilemeyeceğine işaret etti.

Petrol şirketlerinin direnç kavramına sığındığını söyleyen Crooke, şu değerlendirmede bulundu:

“Londra’dan yeni geldim; petrol şirketleri yöneticileri arasındaki bütün konuşmalarda tek bir kelime vardı, o da dirençlilik. Herkes her konuda dirençli olduklarını, temellerin değişmediğini, Ortadoğu’da daha önce de ufak aksaklıklar yaşandığını ve bunların aşılarak yola devam edileceğini düşünüyor. Oysa petrol şirketlerinin değerli yöneticileri, temeller gözlerimizin önünde değişiyor. Temel dediğiniz şey petrolü çıkarmak, rafine etmek ve pompalamak için gerekli altyapıdır ve bunların çoğu şu anda yanıyor.”

Ülkenin mali durumunun ithalat bağımlılığı nedeniyle ciddi bir çıkmaza girdiğini anlatan Crooke, Suudi ithalatının yüzde 83’ünün petrol ihracatıyla finanse edildiğine dikkati çekti.

İhracatın sıfırlanması durumunda krallığın büyük bir dış ticaret açığıyla yüzleşeceğini belirten Crooke, bu tablonun para biriminin keskin biçimde devalüe edilmesini ya da döviz rezervlerinin satışını zorunlu kılacağını dile getirdi.

Crooke, “Rezerv satışı yoluna gidilirse satılması gerekecek miktar Japonya’nın sattığından çok daha büyük boyutlara ulaşacaktır. Japonya Amerikan tahvil piyasasını neredeyse sarsacak noktaya gelmişti. Suudi Arabistan’ın bu büyüklükte bir rezerv satışı yapmasına izin verilirse bu durum Batı ekonomik sistemi için gerçek bir sistemik tehdit oluşturur. Otuz yıllık tahvil faizleri daha önce görülmemiş seviyelere tırmandı, on yıllık faizler ise yüzde 5,5 civarında seyrediyor” dedi.

“Ordu savaşa değil, aileyi iç isyandan korumaya ayarlandı”

Suudi Arabistan’ın kuruluşundan bu yana krallığı ayakta tutan tarihsel uzlaşının Suud ailesi ile Vahhabi din adamları arasındaki ittifak olduğunu hatırlatan Crooke, 1975’te Kral Faysal’ın modernleşme adımları ve televizyonun ülkeye gelişi gerekçesiyle yeğeni tarafından vurulduğunu, 1979 Kabe baskınında ise ailenin ancak Vahhabi ulemanın onayıyla kurtarılabildiğini aktardı.

Muhammed bin Selman döneminde bu dengenin tamamen bozulduğunu vurgulayan Crooke, Veliaht Prens’in gücü tek elde toplamak için askeri yapıları böldüğünü ve Ulusal Muhafızları bir denetim mekanizmasına çevirdiğini bildirdi.

Crooke, askeri teşkilatın niteliğine ilişkin, “Suudi ordusunun bütün duruşu ve yapılanması Husilere karşı savaşmaya değil, kralı ve aileyi iç isyandan korumaya ayarlandı. Her askeri birim savunma bakanlığındaki ayrı bir kraliyet prensine bağlı olarak çalışıyor. Ulusal Muhafızlar, aileyi askeri bir kalkışmadan korumak için devrede” ifadelerini kullandı ve sözlerini şöyle sürdürdü:

“Diğer yandan Kabe baskınından sonra yapılanların tam tersini uyguladı. Vizyon 2030 projesiyle gençlik kültürüne, eğlence mekanlarına, sahillerde yabancı turistlerin serbestçe dolaşmasına ağırlık verdi. Ulemanın itibarını düşürdü ve onları etkisizleştirmeye çalıştı. Bu durum büyük bir toplumsal öfke ve kırgınlık yarattı. Petrol gelirlerinden sadece hanedanın çekirdek kadrosu pay alırken orduya katılan aşiret mensuplarına çok düşük maaşlar verildi. Neom gibi projeler için aşiretlerin topraklarına el konuldu, karşı çıkan aşiret lideri öldürüldü. Ritz-Carlton Oteli’nde üst düzey prensler gözaltına alınıp aşağılandı ve paralarına el konuldu.”

Aşiret liderlerinin kendi aralarında ve hatta İran Devrim Muhafızları Ordusu temsilcileriyle bölgenin geleceğine yönelik görüşmeler yürüttüğünü belirten Crooke, Muhammed bin Selman’ın daha önce hanedanı destekleyen aşiretlerin birikmiş öfkesiyle karşı karşıya kaldığını bildirdi.

“Dağdaki aşiretleri bombalayarak sonuç alamazsınız”

Glenn Diesen’ın, Suudi Arabistan’ın karşılaştığı ağır tehditlere rağmen neden yalnız bırakıldığı, ABD, Türkiye veya Pakistan’ın neden yardıma gelmediği yönündeki sorusunu yanıtlayan Crooke, hiçbir dış gücün bu tabloya askeri müdahalede bulunmak istemediğini söyledi.

Mısır’ın Nasır döneminde Yemen’e gönderdiği ordunun yaklaşık 20 bin kayıp vererek ağır bir yenilgi aldığını hatırlatan Crooke, Kahire yönetiminin bu tecrübeyi unutmadığını dile getirdi.

Pakistan nüfusunun yaklaşık yüzde 20’sini Şiilerin oluşturduğunu ve ülkede Tahran yanlısı güçlü bir toplumsal taban yer aldığını ifade eden Crooke, Türkiye’nin ise ekonomik kriz ortamında tarafları birbiriyle dengeleyen bir çizgide kenarda kalmayı tercih ettiğini belirtti.

Crooke, ABD müdahalesinin sınırlarına işaret ederek, “Dağlardaki aşiretleri bombalamayı denediniz mi hiç? Bu hiç de faydalı bir yöntem değildir. Kızıldeniz boyunca uzanan dağ silsilelerini denetimleri altında tutuyorlar, tüneller kazmış durumdalar. Amerika sivil yerleşimleri bombalamaktan başka ne yapabilir? Yemen halkı tarih boyunca savaşçı kimliğiyle bilinir, Gurkalar gibi bir gelenekten gelirler. Milyonluk yürüyüşlerle kararlılıklarını sergiliyorlar ve bin yıllık bir kökene sahipler” diye konuştu.

Körfez bölgesinin meşruiyet krizinin sadece Suudi Arabistan ile sınırlı olmadığını savunan Crooke; Ürdün’ün tamamen Körfez ülkelerinden gelen yıllık yaklaşık 4 milyar dolarlık yardımla ayakta durduğunu, İsrail’in doğu sınırını korumak ve topraklarından sürülen Filistinlileri göndermek için bu yapıyı desteklediğini aktardı.

Crooke; Kuveyt’in geçmişte Basra vilayetinin parçası olduğunu, Bahreyn’in 200 yıl İran’a bağlı kaldığını, Birleşik Arap Emirlikleri’nin ise 1971’de birleştirilen aşiret emirliklerinden doğduğunu hatırlatarak bölgedeki sömürge mirası rejimlerin derin bir meşruiyet açmazında olduğunu ifade etti.

Bölgede sömürgecilik projesinin temellerinden sarsıldığını belirten Crooke, zenginliğin halka yayılmadığı saray düzenlerinin artık sürdürülemez hale geldiğini, nitekim Mısır’da Uluslararası Para Fonu’nun ekmek sübvansiyonlarını kaldırma baskısının nüfusun yüzde 40’ını açlık tehlikesiyle yüz yüze bıraktığını söyledi.

“İsrail ordusu insan gücü, moral ve ahlak bakımından içten çöküyor”

Ortadoğu’da Şii-Sünni kutuplaşmasının artık belirleyici eksen olmaktan çıktığını dile getiren Crooke, Ensarullah hareketinin sanıldığı gibi İran’ın kuklası olmadığını ve On İki İmam Şiiliğini değil, Zeydilik inancını benimsediğini belirtti. Zeydi teolojisinde meşruiyetin zorbalığa karşı silahlı direniş şartına bağlı olduğunu vurgulayan Crooke, hareketin bünyesinde Sünnileri ve hatta Selefileri barındıran geniş tabanlı bir yapı kurduğunu söyledi.

Bölgesel dengelerde İsrail’in konumuna değinen Crooke, İsrail’in benimsediği güvenlik anlayışının bölgenin gerçekleriyle uyuşmadığını ifade etti.

İsrail ordusundaki aşınmaya dikkat çeken Crooke, şu değerlendirmeyi yaptı:

“İsrail’in büyük stratejisi İran’ın yıkılması ve bölgede Yahudi hegemonyasının, yani Büyük İsrail projesinin kurulması üzerine inşa edildi. Ancak sahadaki gerçekler farklı. Emekli Tümgeneral Yitzhak Brik, iki yıl sonra İsrail’in varlığını sürdürüp sürdüremeyeceğinin dahi kesin olmadığını söylüyor. Genelkurmay Başkanı hükümete mevcut askeri güçle yürütülen operasyonların sürdürülemeyeceğini düzenli olarak bildiriyor. Bu görevi yerine getirmek için ordunun mevcut gücünün sekiz katına ihtiyaç var. Büyük bir tehlike çanı çalıyor: İsrail ordusu insan gücü, moral, lojistik ve ahlaki açıdan içten çöküyor. İbrani basınını takip ettiğinizde tam olarak bu gerçeği görüyorsunuz.”

İbrahim Anlaşmaları gibi girişimlerin içinin boş çıktığını söyleyen Crooke, bölgede kalıcı güvenliğin komşu halkları sürmekle sağlanamayacağını, İsrail içindeki siyasi atmosferin ve genç kuşağın aşırı sağa kayması nedeniyle yönetimin uzlaşı yerine etrafına yüksek duvarlar örerek bir kale zihniyetine çekilmeyi tercih edeceğini dile getirdi.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Ray Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum

Yayınlanma

Bridgewater Associates Kurucusu Ray Dalio, ABD’de biriken kamu borçları ve harcama dinamikleri nedeniyle üç yıl içinde bir borç krizi yaşanabileceğini belirtti. Dalio, 40 trilyon doları aşan borç yükünün ve tırmanan faizlerin harcamaları baskıladığını kaydederek yapay zeka alanındaki aşırı risk yoğunlaşmasına karşı uyarıda bulundu.

Dünyanın en büyük serbest yatırım fonu yönetim şirketi olan Bridgewater Associates Kurucusu Ray Dalio, ABD’nin önümüzdeki üç yıl içinde bir borç kriziyle karşılaşabileceğini belirtti.

Uluslararası finans ve ekonomi yayın kuruluşu Bloomberg Televizyonu program sunucusu ve baş ekonomi muhabiri Haslinda Amin’in sunduğu mülakatta değerlendirmelerde bulunan Dalio, küresel piyasalar, jeopolitik gerilimler, yapay zeka yatırımlarındaki yoğunlaşma ve kamu borçlanma dinamikleri üzerine açıklamalarda bulundu.

Dalio, artan faiz oranlarının ve biriken borç yükünün sermaye piyasalarında kalıcı baskılar oluşturduğunu kaydetti.

Haslinda Amin’in, Dalio’nun teorileştirdiği beş büyük güçten biri olan borç döngüsünü hatırlatarak, ABD borcunun 40 trilyon doların üzerine çıkmasını ve 30 yıllık tahvil getirilerinin yüzde 6 seviyesine yönelmesini sorması üzerine Dalio, sistemin işleyişine dikkat çekti.

“Bir kişinin borcu, başka bir kişinin yükümlülüğüdür”

Mekanizmanın anlaşılmasının zorunlu olduğunu belirten Dalio, “Ülkelerin İflas Süreci kitabını tam olarak bu nedenle yazdım; çünkü ortada mekanik bir süreç var ve insanlar bunu anlamıyor, oysa gerçekten son derece yalın. Bu mekanizma bireyler için nasıl işliyorsa ülkeler için de aynı şekilde işliyor; tek fark, ülkelerin para basabilmesidir. Ancak bir kişinin borcu, başka bir kişinin yükümlülüğüdür. Borçlar geri ödenmelerinden daha hızlı biriktiğinde, borç servis maliyetleri katlanarak büyür. Bu durum nakit akışının giderek daha yüksek bir yüzdesini oluşturur ve harcamaları dışlamaya başlar, işte o zaman sorun yaşarsınız” dedi.

ABD içindeki bütçe ve harcama dinamiklerinin bu dışlama sürecini somutlaştırdığını ifade eden Dalio, “Bir kişinin varlığı borç anlamında diğerinin yükümlülüğüdür. Bu yüzden insanların ellerinde ne tuttuklarını, bunun gerçekten bir servet olup olmadığını ve etkili kalıp kalmadığını düşünmelisiniz. Temel iki itici güç bunlardır. Bugün ABD borcunda gördüğümüz tablo şudur: Yılda yaklaşık 7 trilyon dolar harcıyoruz. Bunu bir işletme ya da birey gibi düşünün. Yedi harcıyorlar, beş topluyorlar. Aldıklarından yüzde 40 daha fazla harcıyorlar ve bunu uzun yıllardır yapıyorlar. Sonuç olarak borç ve borç servisi ödemeleri birikiyor, bu durum harcamaları sıkıştırıp dışlıyor” diye konuştu.

“Piyasa düşüyor çünkü çok fazla borç var”

Dalio, arz ve talep arasındaki dengesizliğin varlık fiyatları üzerindeki kaçınılmaz sonuçlarına işaret ederek doğrudan tahvil piyasasındaki kayıpları aktardı.

Dalio, “Bir kişinin borcu başkasının varlığıdır. Bu arz-talep dengesizliği nedeniyle faiz oranlarının doğal biçimde yükseldiğini gördüğünüzde, bu varlıklarda kayıplar oluşur. Faizler yükselirken elde tutulacak bir varlık olarak tahvilleri ve bunların ne kadar kötü bir performans sergilediğini düşünün” ifadelerini kullandı.

Program sunucusu Haslinda Amin’in, Dalio’nun elli yıldır kamu borçlanma araçlarına yatırım yaparak getiri sağladığını hatırlatması ve bu döngüde yaklaşımını değiştirip değiştirmeyeceğini sorması üzerine Dalio, piyasaların yapısal sınırlarına ulaştığını kaydetti.

Dalio, “Döngünün niteliğine bağlı olarak her zaman uzun ya da kısa pozisyon alınır. Ancak şu anda karşı karşıya olduğumuz tabloda, borcun katlanma hızı ve ulaştığı muazzam büyüklük belirleyicidir. Piyasa neden düşüyor? Piyasa düşüyor çünkü çok fazla borç var ve biz buna aynı hızla yenilerini ekliyoruz. Bu nedenle sınırlarımıza yaklaşıyoruz” dedi.

Jeopolitik kırılmaların bu süreci hızlandırdığını belirten Dalio, “ABD geçmişte büyük açıklar verebiliyordu. Fakat artık çatışmalar nedeniyle, ABD borcunu tutmak isteyenlerin ellerinde zaten çok fazla tahvil bulunan bir dinamik var. Kitabımda anlattığım büyük döngü hesaplandığında borç servisi ödemelerinin harcamaları nasıl baskıladığı açıkça görülüyor” değerlendirmesinde bulundu.

“Gelecek üç yıl içinde borç krizi olasılığı görüyorum”

Amin’in 30 yıllık tahvil faizlerinin yüzde 6 seviyesine doğru hareket ettiği bir ortamda ABD’de bir borç krizinin kapıda olup olmadığı yönündeki sorusunu yanıtlayan Dalio, “Gelecek 24 ay veya 36 ay içinde, yani gelecek üç yıl içinde bu olasılığı görüyorum. Karşı karşıya olduğumuz mesele, harcamaların baskılanmasıdır. Bunun ne anlama geldiğine, varlık fiyatları ile faiz oranları üzerindeki etkilerine baktığınızda tablo ortadadır. Eskiden öz kaynakla finanse edilen ancak artık yoğun biçimde borçla döndürülen, tek bir alanda yoğunlaşmış bir genişleme var. Döngü ilerledikçe borçlanmanın rolü giderek büyüyor” ifadelerini kullandı.

Faizlerdeki yüzde 6 seviyesinin psikolojik bir eşik mi yoksa derin bir makroekonomik risk mi teşkil ettiğine dair tartışmayı değerlendiren Dalio, nihai göstergenin faiz oranının kendisinden ziyade sermaye dengesi olduğunu vurguladı.

Dalio, “Elbette faiz oranına bakarsınız çünkü bir etkisi olacaktır; ancak asıl bakılması gereken şey toplam tasarruf miktarı, toplam sermaye miktarı ve sermayeye olan taleptir. Bu arz-talep dengesizliği ortaya çıktığında, talep sınırlandırılana ve tayınlanana kadar paranın fiyatı yükselmek zorundadır” dedi.

“Daha az geliri olanlar en çok ezilen kesim oluyor”

Kısıtlamaların ilk olarak kamu bütçesinde değil, reel ekonominin zayıf halkalarında hissedileceğini aktaran Dalio, şunları kaydetti:

“Kısıtlanacak olan şey hükümet açıkları olmayacaktır çünkü bu açıklar esnek değildir; nitekim ekonomi kötüleşirse daha da artarlar. O halde hangi sektörlerin dışlanacağını bulmanız gerekir. Konut sektörü mü? Konut sektörü hızla etkilenir. Zenginler ile yoksulların mali koşulları arasındaki devasa uçurum nedeniyle, bu baskının gelir dağılımının alt basamaklarında daha sert yaşandığını göreceksiniz. Önce taşıt kredileri ve benzeri tüketici kredileri dışlanır; veri merkezleri gibi alanlar ise daha sonra gelir. Döngünün bu aşamasında daha az geliri olanlar en çok ezilen kesim oluyor, bu yüzden servet çatışması giderek derinleşiyor.”

Amin’in sermayenin eskisi gibi doğrudan ABD’ye yönelmediği yönündeki geçmiş açıklamalarını anımsatarak bu kaynakların nereye gittiğini sorması üzerine Dalio, küresel borç bağımlılığına işaret etti.

Dalio, “Muazzam bir büyüklükten bahsediyoruz. ABD büyük açıklar veriyor ve çok fazla sermaye çekiyor. Ancak yabancı sermaye, borç açısından bağımlı olduğumuz kaynağın neredeyse üçte birini temsil ediyor. Bu kaynak özellikle Çinlilerden ve Japonlardan geliyordu; borcun çok büyük bir yüzdesini onlar oluşturuyordu. Ardından diğer ülkeler, Ortadoğu ve diğerleri devreye girdi ancak onlar da baskılanmaya başladı” açıklamasında bulundu.

“Borçlu alacaklı ilişkisi ile hasım ilişkisi yan yana geldiğinde dinamik çok zorlaşır”

Dalio, uluslararası borçlanmada jeopolitiğin rolünü şu sözlerle dile getirdi:

“Çinliler artık ABD borcunu biriktirmeye devam etmek istemiyor. Ekonomik meselelerin yanı sıra jeopolitik engeller var. Bir yanda borçlu alacaklı ilişkisi, diğer yanda hasım ilişkisi yan yana geldiğinde, özellikle bu ölçeklerde dinamik çok zorlaşır. Japonya ise ekonomik politikalarını değiştirme arzusu nedeniyle çok büyük miktarda borç vermişti, şimdi bu paranın önemli bir bölümünü geri çekmek istiyorlar. Sadece borcun toplam boyutu ve bütçe açıklarımız devasa olmakla kalmıyor; tek mesele hükümetin mali açığı değil, yapay zeka ve diğer büyük harcamalar nedeniyle toplam finansman ihtiyacı da olağanüstü düzeydedir. Peki bu tasarruf nereden karşılanacak? Giderek daralan bu kaynaklardan sağlanacak. Faiz oranlarındaki değişimin temel sebebi budur. Faiz paranın maliyetidir ve arz-talep dengesizliği yaşandığında krediyi sınırlamak için yükselir.”

Avrupa ve özellikle Fransa piyasalarında yaşanan sert tahvil satışlarının bulaşma riski doğurup doğurmadığına ilişkin soruya Dalio, Avrupa’daki durumun ABD ile paralellik taşıdığını belirterek yanıt verdi.

Dalio, “Avrupa’daki durum da aynıdır. Borçlanarak yaşamaya alışıldı ve Fransa’nın yaptığı gibi borçlanma sınırına ulaşıldığında bir kilitlenme yaşanıyor. Artık buna ekleme yapamazsınız, bütçe açıkları vermek zorunda kalırsınız çünkü neredeyse geri ödeme noktasına gelirsiniz. Borç alırsanız geri ödemek zorundasınız. Bu gerçekleştiğinde benzer bir tablo doğar; daha fazla vergilendirme arzusu görülür, insanlar Fransa’dan ya da ABD’nin belirli bölgelerinden ayrılmaya başlar ve bu da yeni bir sorun doğurur. Bu yalnız Fransa’nın değil, tüm Avrupa’nın sorunudur” değerlendirmesini yaptı.

“Hisse senetlerinin beklenen getirisi ile tahviller arasındaki tampon daraldı”

Dalio, tahvillerin değer kaybetmesiyle hisse senetleri ile tahvil getirileri arasındaki makasın kapandığına dikkati çekerek, “Faizler yükseldikçe tahviller düşer. Tahviller ile hisse senetlerinin getirileri arasındaki farka bakın, birbirini olumsuz besleyen bir süreç yaşandı. Arz-talep dengesizliği çok büyüdüğünde paranın bu varlık sınıflarından çıkmak istediğini görüyorsunuz. Piyasalarda rekabet var ve tahvil tarafında kayıplar yaşandı” dedi.

Hisse senedi piyasalarındaki yükselişin devam edip edemeyeceğini analiz eden Dalio, “Hisse senetlerinin beklenen getirisi her zaman tahvillerden daha yüksektir, fiyatlarının artması normaldir. Ancak unutulmamalıdır ki fiyatlar yükseldiğinde gelecekte beklenen getiriler düşer. Tahvillerde ise tam tersi geçerlidir; tahvil fiyatı düştüğünde faiz yani beklenen getiri artar. Şimdi bu iki getirinin birbirine yaklaştığını gördünüz. Değerleme çarpanları arttıkça hisse senetlerinin beklenen getirileri geriledi ve iki getiri birbirine oldukça yaklaştı. Başlangıçta hisse senetlerinin beklenen getirisi çok daha yüksekti; artık bu iki getiri arasındaki tampon daraldı. Gelecekteki nakit akışlarının bugünkü değerini hesaplamak için bu faiz oranlarını kullandığınızda, çoğu ölçüte göre hisse senetlerinin pahalı olduğunu görebilirsiniz. Faiz oranlarındaki değişim diğer varlık sınıflarını, bilhassa hisse senetlerini daha hassas hale getirecektir” açıklamasını yaptı.

“Gelişmeler yapay zeka odaklı tek bir alanda düğümleniyor”

Hisse senedi piyasalarında çöküş getirebilecek faiz seviyesine yönelik değerlendirmesinde Dalio, nakit akışlarının mevcut iskonto düzeylerine vurgu yaptı.

Dalio, “Gelecekteki nakit akışlarının bugünkü değerini hesapladığınızda, tahvillerle yaklaşık olarak eşit seviyelere çok yakın bir noktadayız. Nakit akışlarının tam olarak nereye evrileceğini kimse kestiremez ancak piyasada olağanüstü yüksek bir yoğunlaşma riski bulunuyor. Başta yapay zeka olmak üzere sınırlı sayıdaki şirketin hissesi belirleyici ana unsur haline geldi. Sorun sadece ortadan kalkan o tampon değil; gelişmeler yapay zeka odaklı tek bir alanda düğümleniyor. Altyapı ölçekleyicisi dev şirketlerin sorunlarla karşılaşmaya başladığını görüyorsunuz. Eskiden öz kaynak topluyorlardı, şimdiyse daha fazla borca yönelmek zorundalar ve sınırlarına dayanıyorlar” dedi.

Gelecekte getirilerin bu dev altyapı üreticilerinden ziyade yapay zekayı iş süreçlerine entegre edebilen şirketlere kayacağını öngören Dalio, “Yapay zekayı üretmek ayrı bir konudur, yapay zekayı kullanarak büyük dönüşümler gerçekleştirmek ayrı bir konudur. Bugünkü değer açısından büyük etki yaratacak bu dönüşüm alanının büyük ölçüde gözden kaçırıldığını düşünüyorum” diye konuştu.

“Servet kolay yaratılır ancak harcanamaz, harcamak için satmak zorundasınız”

Yapay zekanın üretkenliğe katkısı kadar bir balon oluşturup oluşturmadığına ilişkin soruya Dalio, son beş yüz yıllık ekonomik tarihi incelediğini belirterek yanıt verdi.

Dalio, 1920’lerin sonundaki çöküş öncesini örnek göstererek teknolojik coşkunun yarattığı tuzakları aktardı:

“1920’lerin sonunu düşünün; evlere ilk kez elektrik bağlandı, buzdolapları, aydınlatma, otomobiller, uçaklar, sinema ve radyo hayatımıza girdi. Çevrenizde herkesin dünyayı değiştireceğini bildiği ve üzerine bahse girmek istediği muazzam yenilikler görüyordunuz. Herkes heyecanlanır ve ‘Bunu satın alacağım, almak için de borçlanacağım’ der. Ancak burada çok önemli bir ayrım vardır: Servet ile para aynı şey değildir. Servet kolay yaratılır ancak harcanamaz, harcamak için satmak zorundasınız. Varlıkları satın almak için yoğun şekilde borçlanıldığında ya da servet vergisi gibi nedenlerle serveti nakde dönüştürmek gerektiğinde balon patlar.”

Bugünkü koşullarda benzer bir sürecin işlediğini aktaran Dalio, “Yeni teknolojide geleceğin tam olarak bilinmemesi nedeniyle fiyatlara bakılmıyor. Rekabet edebilmek için yetersiz yatırım yapamazsınız, bu yüzden muhtemelen aşırı yatırım yaparsınız ve bu durum balonu besler. Bir balonun patlamasını sağlayan şey nakit ihtiyacıdır. Borçları geri ödeme zorunluluğu gibi geleneksel etkenler bu sonucu doğurur, bu tehdide karşı dikkatli olmalıyız” dedi.

“Balon patlaması tehdidine karşı gözümüzü açık tutmalıyız”

Güney Kore ve Tayvan gibi yapay zeka sermaye harcamalarını çeken pazarlarda sermayenin yanlış dağıtılıp dağıtılmadığına ilişkin Dalio, üretkenliğin arttığını ancak risklerin de büyüdüğünü belirtti.

Dalio, “Verimlilik açısından harika sonuçlar aldılar ancak kendi üretkenliklerinin ötesine geçerek tüm dünyadan kaynak çekip küresel çapta yatırım yapmaya başladılar, bu da problemler yaratıyor. Bunlar balon başlangıcının göstergeleridir; balon patlaması tehdidine karşı gözümüzü açık tutmalıyız. Ancak bu durum sistemik bir tehdit değildir. Asıl sorun, çok pahalı hale gelen ve gelecekteki nakit akışları belirsiz olan sınırlı sayıdaki şirkette yoğunlaşılmasıdır. İş modellerini dönüştürerek gelirlerini artıran ya da maliyetlerini kısan şirketler ise gözden kaçırıldı” ifadelerini kullandı.

ABD ve Çin arasındaki teknoloji rekabetine de değinen Dalio, teknolojinin hem ekonomik hem askeri ve jeopolitik bir savaş alanı olduğunu ifade etti.

Dalio, “Bu teknoloji savaşının bir kazananı olmak zorundadır. Çinliler robotik gibi belirli alanları seçiyorlar; en gelişmiş modellerde biraz gerideler ancak açık kaynaklı modellerin yaygınlığı ve ucuzluğu sayesinde Çin’de yapay zeka kullanımı çok daha yüksektir. ABD’de ise gelişime fren koyulup koyulmayacağı tartışılıyor” dedi.

“Dünya etki alanlarına bölünüyor”

Küresel dengelerin değiştiğini vurgulayan Dalio, iki kutuplu ayrışmanın dünyaya yansımasını değerlendirdi.

Dalio, “Dünya etki alanlarına bölünüyor. Amerika kıtası kendi içinde bir etki alanı oluştururken, Asya’da Çin’in hakim güç olduğu ve ABD’nin geri çekildiği bir etki alanı beliriyor. Artık ABD’nin bölgede Çin’i dengeleyen bir güç olacağı inancı geride kaldı, çok daha fazla bölgeselleşme yaşanacak. Avrupa ve Ortadoğu gibi alanlarda ise iki güç rekabet etmeyi sürdürecek” değerlendirmesinde bulundu.

Teknoloji savaşının nihai kazananının kim olacağı sorusuna kesin bir yanıt vermekten kaçınan Dalio, iç dengelerin önemine işaret etti.

Dalio, “En önemli mesele kendi içimizde nasıl bir arada durduğumuzdur. Batı demokrasilerinde asıl soru zengin ile yoksulun, sol ile sağın bir arada iyi çalışıp çalışamayacağıdır. ABD büyük bir inovasyon kapasitesine sahiptir; Çin ise yüksek eğitimli nüfusuyla yenilikçi ve iç kontrolü çok yüksek bir yapı sunuyor. Çin’in yapay zekayı imalat sanayisiyle birleştirme başarısı devasa bir avantajdır ve Çin ihracatının tüm dünyada yayılmasını sağlamaktadır. Önemli olan bu sürecin barışçıl ve karşılıklı üretkenlikle yürütülüp yürütülemeyeceğidir” dedi.

Yatırımcıların sermayelerini yönlendirirken tek bir varlığa aşırı odaklanmaması gerektiğinin altını çizen Dalio, “Yatırımcıların bugün dünyada olanları değerlendirirken bakması gereken en temel unsur risk yoğunlaşmasıdır; yapay zeka gibi son derece heyecan verici görünen tek bir alanda aşırı yoğunlaşma riskinden kaçınmak hayati önemdedir” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Brezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz mülakat Flavio Bolsonaro’nun ilk turdaki seçim zaferinden önce yayımlandı. Lula’nın yükseldiği ilk dönem “sosyal politika” başarısını sınıfsal bir altüst oluştan ziyade 2000’li yılların başındaki emtia ticareti patlamasına bağlayan araştırmacı Nunez, Bolsonaroculuğun sınıfsal temelini ise “alt-üst-orta sınıflar” olarak tespit ediyor. Lula ve İşçi Partisi yönetimlerinin zaman içerisinde “mali disiplin”e yönelerek kapitalistleri memnun ettiğine de işaret eden araştırmacı, günümüzdeki “aşırı sağ” yükselişe ise “sınıflar arası bir olgu” olarak bakmak gerektiğini savunuyor. Sınıfsal mobilizasyonun mümkünlüğü azaldıkça, alt sınıfların “deregüle edilmiş piyasa” vaat eden sağın cazibesine kapılması çok daha mükün hale gelmiştir. Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.


Brezilya: Aşırı Sağın Geleceği

Carlos Pérez
Equator
30 Eylül 2026

Lulismo’nun sınırları, Bolsonaro’nun oğulları ve yeni parçalanma siyaseti

Brezilya 4 Ekim’de sandık başına giderken, anketler 80 yaşındaki görevdeki cumhurbaşkanı Luiz Inácio Lula da Silva’nın, 2022’de cumhurbaşkanlığını kaybettikten sonra darbe planlamak suçundan hâlâ hapiste olan babası Flávio Bolsonaro ile başa baş bir yarış içinde olduğunu gösteriyor.

Dışarıdan bakıldığında, Brezilya tarihinde yoksulları yoksulluktan kurtarmak ve sosyal yardım tedbirleri almak için diğer tüm partilerden daha fazlasını yapan Lula ve Partido dos Trabalhadores’a [İşçi partisi] (PT), Jair Bolsonaro’nun varisi tarafından nasıl meydan okunabildiğini anlamak zor olabilir; zira Jair Bolsonaro’nun iktidarı döneminde ülke genelinde şiddet, eşitsizlik ve suç oranları tavan yapmıştı. Fakat günümüz aşırı sağının cazibesi hiçbir zaman kolay açıklanır değildir.

Bu rekabeti anlamak için siyaset felsefecisi Rodrigo Nunes’ten daha uygun bir isim pek yoktur. Dünya Sosyal Forumu’nun ilk katılımcılarından biri olan Nunes, sol örgütlenmenin tuzakları ve imkânlarını inceleyen bir analist olarak adını duyurmuştu; bu konu, ilk kitabı Ne Dikey Ne de Yatay’ın (2021) konusudur. O zamandan beri Bolsonarizmin en keskin eleştirmenlerinden biri olarak öne çıktı; yeni kitabı Parçalanmanın Anatomisi: Brezilya’nın Küresel Aşırı Sağ Hakkında Ortaya Koydukları’nda bu olguyu daha geniş bir uluslararası bağlamda ele alıyor.

Carlos Pérez, Nunes ile yaklaşan seçimler, Lula’nın üçüncü dönemindeki başarıları ve hayal kırıklıkları ile Bolsonarizmi ortaya çıkaran ve cazibesini sürdüren güçler hakkında konuştu.

Carlos Pérez: Lula’nın üçüncü dönemini nasıl değerlendiriyorsunuz? Günümüz Lulismosu, onu yirmi yıldan fazla bir süre önce iktidara taşıyan siyasetten ne açıdan farklı?

Rodrigo Nunes: 2022 seçimlerinde, Brezilya tarihinin en iyi cumhurbaşkanı, en kötüsüyle yarıştı ve çok az bir farkla kazandı. Bu, Lula’nın göreve geri döndüğünde karşılaştığı zorlukları anlamanıza yardımcı olur. Günümüz Brezilya toplumu, 2003’tekinden çok farklı. PT karşıtlığı, hatta özellikle Lula karşıtlığı çok derinlere işlemiş durumda. Buna karşılık, Bolsonarista oylarının tabanı oldukça yüksek.

Dolayısıyla Lula iktidara geri döndüğünde, çok daha zayıf bir konumdaydı. Siyasi açıdan, genellikle tüm zamanların en sağcı Kongresi olarak tanımlanan bir yapıyla karşı karşıyaydı. İktisadi açıdan ise, 20 yıl önceki emtia patlamasına benzer bir durumdan yoksundu; o dönem, vergileri artırmadan sosyal programlara yönelik kamu harcamalarını artırmasına imkân vermişti; bu, zenginleri daha zengin, yoksulları ise daha az yoksul hale getiren bir kazan-kazan formülüydü.

Bu yeni ve gergin koşullar altında, hükümeti birbiriyle bir ölçüde çelişen iki önemli başarıya imza attı. Birincisi, vergi yükünü üst gelir gruplarına kaydıran bir vergi reformunu hayata geçirdi; fakat bu reformun etkileri yıllar sonra hissedileceği için halkın kalbini ve zihnini kazanmayı başaramadı. İkincisi, devleti harcama sınırlamalarına tabi kılan yeni bir mali çerçeve benimsedi; bu, kapitalist sınıfla ittifakını güçlendirdi ama sosyal programları finanse etme kapasitesini zayıflattı. André Singer ve Fernando Rugitsky, bu sonucu “Yavaş çekimde Lulismo” olarak tanımladı. Bu arada, Başkan [Joe] Biden yönetimindeki ABD’de olduğu gibi, makroiktisadi göstergeler iyileşti ama halk bunu hissetmiyor; çünkü özel sektör borcu hızla yükseldi ve çevrimiçi kumar salgını yaşanıyor.

Bu hükümet, on yıllık kurumsal kargaşadan sonra hoş bir nefes alma fırsatı oldu; fakat salt normallik, Bolsonarismonun toplumsal çekiciliğine karşı koymak için asla yeterli olmayacaktı. İşte bu nedenle, Jair [Bolsonaro] hapiste olsa bile, ondan daha yetersiz oğlu Flávio, geçen yüzyılın ortasından bu yana dünyanın tanıdığı en büyük siyasi liderlerden birini yine de yenebilir.

Anketler, Lula ile Flávio arasında teknik olarak bir beraberlik olduğunu gösteriyor. Flávio’nun zaferi Brezilya için ne anlama gelir?

Jair’in dört oğlundan Flávio en aklı başında olanı, en az göze çarpan ve en geleneksel sağcı görüşlere sahip olanı; bu bakımdan, kardeşleri Eduardo, Carlos ve Jair Renan’a kıyasla MAGA tarzı tavırlara daha az zaman ayırır. O, eski usul bir siyasetçi. Anlaşma yapma konusunda usta: “Ne kadar istediğini söyle, biz hallederiz.” Diğer eski usul siyasetçiler gibi o da, şu anda ortaya çıkan ve milyarlarca real tutarındaki bir banka dolandırıcılığı olan Banco Master davası da dahil olmak üzere birçok yolsuzluk skandalına karıştı (Bu komplonun merkezinde yer alan isimlerden biri, Jair Bolsonaro’nun 2022 seçim kampanyasının en büyük bağışçısıydı).

Skandala karışanların neredeyse tamamı sağcı fakat skandal Yargıtay’a ulaştığından beri bir şekilde solu daha fazla etkiledi; beş yargıç, suçlu bankacıyla bağlantılı bulundu. Bolsonaro davasından bu yana, Yargıtay sol ile ilişkilendiriliyor ama hiçbir şekilde sol görüşlü değil. Her zamanki gibi, yolsuzlukla mücadele söylemi seçici bir şekilde işliyor.

Flávio’dan birkaç şey bekleyebiliriz. Bunlardan ilki ve en önemlisi, babasının başkanlığı döneminde olduğu gibi ABD ile yeniden yakınlaşma olacaktır. Washington ile Bolsonarista kampı arasında mekik dokundu; bunların çoğu, görevinden istifa edip ABD’ye taşınan eski Kongre üyesi Eduardo aracılığıyla gerçekleşti. Eduardo, kıskanılacak bir özveriyle Trump yönetimine lobi yaparak kendi ülkesine yaptırım uygulanması için çaba harcadı. Haziran ayında Marco Rubio’nun Flávio’ya yazdığı açık mektup, Flávio’nun kazanması halinde geçiş ekibini Washington’un emrine sunmayı teklif ettiğini dolaylı olarak ima ediyordu.

Trump’ın desteği karşılığında Flávio, nadir toprak elementleri, enerji ve tarım sektörü gibi alanlarda ABD’nin çıkarlarına boyun eğme niyetini ortaya koydu. Fakat Trump’ın müdahalesi iktisadi alanın ötesine geçiyor. Bu yılın başlarında, yine Brezilya sağının yoğun lobi faaliyetlerinin ardından ABD, Brezilya’nın en büyük iki suç örgütü olan PCC ve Comando Vermelho’yu terör örgütü ilan etti. Bu hamle, Kolombiya, Ekvador ve daha yakın zamanda Venezuela’da olduğu gibi, genellikle sonraki siyasi ve askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılır. “Uyuşturucuya karşı savaş”ın amacı, suçla mücadele etmek değil, genellikle yerel siyasi gruplar ve suç örgütleri arasında taraf seçerek bölgedeki ABD çıkarlarını sağlamak.

İç politikada ise, Amazon’da yasadışı madencilik, arazi gaspı ve orman tahribatının patlama yaşadığı; yerli halk ve çevre aktivistlerine yönelik cinayetlerin arttığı; ve organize suçun yoğunlaştığı Jair döneminde olduğundan daha da yırtıcı bir kapitalizm yaşanacaktır: Flávio ve yakın çevresi, hem uyuşturucu ticaretiyle hem de aktif veya emekli polisler tarafından yönetilen ve şu anda Rio de Janeiro’nun bütün bölgelerini kontrol eden özel milislerle iyi belgelenmiş bağlara sahip.

Dolayısıyla Flávio döneminde organize suçun siyasete çok daha derinlemesine sızacağını bekleyebiliriz. Bu durum, demokrasideki gerileme ve eğitim ile kamu hizmetlerine yönelik saldırılarla birleştiğinde, Flávio göreve gelirse ondan kurtulmak zorlaşacaktır. Brezilya, önümüzdeki on yıl içinde neredeyse çökmüş bir devlete bile dönüşebilir.

Peki, Lula 4.0 yeniden seçilirse ondan ne bekleyebilirsiniz?

Bu, herkesin aklındaki soru. Şöyle mi düşünecek: “Kahretsin, madem bu benim son şansım, elimden geleni yapayım.” Yoksa şöyle mi: “Aşırı sağın iktidara gelmemesini sağlamak için geleneksel sağla ittifakımı sağlamlaştırmam gerekiyor?” İkinci yol pek çok taviz gerektirecek; esasen daha da merkezci bir halefin önünü açacak. Lula’nın doğal eğilimi her zaman müzakereye doğru olmuştur. Ama şimdi mirası söz konusu ve bu, kararlarını etkileyebilir.

Bir adım geriye gidip Bolsonarismonun kökenlerini ele alalım. Bazı yorumcular, bunun milyonlarca Brezilyalının artan otobüs ücretlerine karşı çıkmak için sokaklara döküldüğü, dönüm noktası niteliğindeki Haziran 2013 protestolarına bir tepki olduğunu iddia etti. Bu hareket, sonunda PT için daha büyük bir meydan okumaya dönüştü. Bu yoruma katılıyor musunuz? İlk elden tanık olduğunuz bu protestoların gerçek önemi sizce nedir?

2013’ün siyasi güç dengesini değiştirdiği yadsınamaz. Protestolar, on yıldır son derece popüler olan PT’nin imajında ilk gerçek çentiği açtı. Bununla birlikte, protestocular hükümetin kendisine karşı değillerdi. Daha çok, PT’den reformlarını daha da ileriye götürmesini talep ediyorlardı. Şöyle diyorlardı: “Evet, satın alma gücümüz arttı; evet, yükseköğretime erişim genişledi; evet, hayatımızda niceliksel bir iyileşme oldu. Ama kamu hizmetleri, kurumsal hesap verebilirlik ve şehre erişim konusunda durum hâlâ kötü.” En acil hedefleri olan toplu taşıma buna iyi bir örnek: kalitesi düşüktür, pahalıdır ve özel sektör mafyaları tarafından kontrol edilmektedir.

PT, protestocuların yanında yer alıp şöyle diyebilirdi: “Bu ilk on yılda çok şey başardık ama bu yeterli değil, şimdi uzun zamandır ertelenen yapısal reformları hayata geçirmeliyiz.” Bunun yerine tam tersini yaptı: siyasi koalisyonundaki geleneksel sağ ve merkez sağ unsurları rahatsız etmemek için protestoları bastırdı.

Böylece protestocuların en kötü şüphelerini doğruladı: Partinin ilerici ivmesi tükenmişti.

Ertesi yıl, “Araba Yıkama Operasyonu” adlı polis soruşturması, hemen hemen tüm büyük siyasi partileri içine alan devasa bir yolsuzluk skandalını ortaya çıkardı. Aynı zamanda, küresel finans krizinin gecikmiş bir sonucu olan Çin’deki büyümedeki ani yavaşlama, emtia patlamasına ani bir son verdi. Birçok insanın zihninde bu iki olgu birbiriyle iç içe geçti: Eğer bir iktisadi gerileme varsa, bunun nedeni PT’nin önceki on yıl boyunca kamu parasının keyfi bir şekilde harcanmasına göz yummasıydı.

PT ve muhalefetin bu ikili krizden eşit derecede lekelenmiş olması nedeniyle, yükselen aşırı sağ, kendisini 2013’teki öfkenin mirasçısı olarak konumlandırabilen tek güç oldu.

Yani evet, 2013 protestoları Bolsonarizme yol açtı diyebilirsiniz. Fakat bu, en iyi ihtimalle kısmi bir gerçek olur. Aslında bu argüman, siyasi yelpazenin yalnızca iki kesiminde yankı buluyor. Bir grup, partiye karşı hiç de eleştirel olmayan, hatta sokağa çıkan protestocuları, aşırı sağı sorumsuzca güçlendirdikleri için suçlayacan Petista sol. Diğer grup ise elbette aşırı sağın kendisidir; onlar da mantıklı bir şekilde şu sonuca varmıştır: “Madem sol, halkı bizi desteklemekle suçluyor, o zaman kabul edelim – elbette ki, başından beri bizi desteklediler!” Bu tür bir söyleme girmek, PT açısından inanılmaz bir kendi kalesine gol atma örneğiydi.

Bolsonarismonun toplumsal ve siyasi tabanı nedir?

Paradoksal görünebilecek bir iddiayla başlayayım: Jair Bolsonaro adlı kişi ile Bolsonarismo adlı siyasi hareket arasında zorunlu bir bağlantı yok. Aslında, Brezilya tarihinde onun gibi bir figürün kazanabileceği belki de sadece iki seçim olduğunu düşünüyorum: 1960’da, başka bir dışardan gelen aday olan Jânio Quadros’un popülist, yolsuzlukla mücadele platformuyla yarıştığı seçim ve 2018. PT, beş yıl boyunca siyasi kargaşa ve yolsuzluk skandallarıyla sarsılmış ve cesaretlenen sağa bir taviz üstüne taviz vermişti; ta ki taviz verecek sol bir zemin kalmayana kadar. Bu süreçte kurumsal itibarının büyük bir kısmını yitirmişti. Geleneksel sağ ve merkez sağdaki müttefikleri de “Araba Yıkama Operasyonu” nedeniyle itibarlarını yitirmişti.

Bu, tamamen istisnai bir durum yarattı ve bu durum da tamamen istisnai bir aday gerektiriyordu. Bolsonaro, tam da doğru zamanda orada bulunuyordu; üç yıl önce başlamış olan bir halk hareketinden yararlandı. Onun başarısı, bu halk hareketine bir liderlik ve kimlik kazandırmak oldu.

Şimdi, sorunuza gelelim. Brexit ve Trump’tan bu yana, siyasi rüzgârın bu kadar dramatik bir şekilde değiştiği dönemde, sol iki anlatıyla yanıt verdi: Ya aşırı sağı, gerçek bir halk tabanı olmayan elitlerin isyanı olarak resmediyoruz, ya da geride bırakılanların, liberal elitizm tarafından ihanete uğramış işçi sınıfının isyanı olarak.

Bu anlatıların hiçbiri beni ikna etmiyor. Aksine, günümüz aşırı sağına sınıflar arası bir olgu olarak bakıyorum. Bunu anlamanın bir yolu, modernleşmenin vaatlerini –formel istihdam imkânları, hesap verebilir kurumlar, kanun önünde gerçek eşitlik– beklemekten vazgeçmiş bir alt sınıf [underclass] ile, bu vaatlerin hâlâ geçerli olduğunu iddia etmeyi bile bırakmış elit bir kesimi bir araya getiren bir hareket olarak görmek.

Bu ikisi arasında, gerçek inananların en sert çekirdeği yer alıyor –istatistiksel olarak en büyük grup değil ama en tutkulu olanı– ki ben buna, Orwell’den bir ifade ödünç alarak, “alt-üst-orta sınıf” diyorum.

Bunlar iki cami arasında binamaz kalmış insanlar: İyi bir yaşam standardına sahiptirler ama gerçek elitin sahip olduğu varlıklara ya da sosyal sermayeye sahip değiller. Onları sadece sosyal statü kaybı korkusu rahatsız etmekle kalmaz, aynı zamanda alt sınıftan gelenlerin elde ettiği en ufak bir yukarı doğru hareketlilik de tehdit olarak algılanır; tıpkı Latin Amerika’daki Pembe Dalga döneminde olduğu gibi, o dönemde yoksullar daha az yoksul hale gelmiş, üniversiteye gitmeye, yurtdışına seyahat etmeye vb. başlamışlardı. Bu durum, kolayca istismar edilebilen bir kin duygusu yarattı.

Günümüz aşırı sağının cazibesi, hangi tarafta durduğunuza göre değişir. Egemen sınıf, aşırı sağı kapitalizmin en yırtıcı biçimini sunan ve alttan gelen tüm meydan okumaları etkisiz hale getiren bir güç olarak görür. Halk tabanı ise kanun ve düzen söylemine ve “devletin sırtlarından inmesini” sağlayarak piyasada daha verimli bir şekilde rekabet etmelerine imkân verecek, daha az regülasyonlu bir ekonomi umuduna çekilir. Her iki kamptan da gelen düzensiz bir grup için bu aynı zamanda bir kariyer fırsatıdır: Artık aşırı sağcı bir kışkırtıcı olarak iyi para kazanabilirsiniz.

Bolsonarismo örgütsel düzeyde nasıl işliyor?

Aşırı sağ hareketi olarak Bolsonarismo’nun üç yapısal avantajı var.

Birincisi, sermayenin çıkarlarıyla çok daha uyumlu; bu nedenle solun asla elde edemeyeceği şekilde büyük iş dünyası ve kurumsal medyanın desteğine güvenebilir.

İkincisi, toplumu değiştirmek yerine mevcut iktidar farklılıklarını korumak, hatta bunları daha da yoğunlaştırmak ister; bu da koalisyon kurmayı çok daha kolaylaştırır. Her ortağın kendi alanı vardır –toprak sahibi oligarşinin toprağı, finans oligarşisinin iktisadi kaldıraçları– ve herkesin çıkarları karşılanıldığı sürece birlikte çalışabilirler. Genellikle ihtiyaçlar hiyerarşisi ya da stratejik farklılıklar konusunda tartışmazlar – tam da solun başını ağrıtan sorunlar.

Üçüncü avantaj ise sosyal medyadan kaynaklanır; sosyal medya, kamusal alanı, insanların dikkatin simgeleri olan “beğeniler” ve “paylaşımlar” için bireysel olarak rekabet ettikleri bir pazar olarak yapılandırıyor. Bu durum, hem siyasetin aşırı bireyselleşmesine hem de çevrimdışı örgütlenmeye kıyasla çevrimiçi katılımın ön plana çıkmasına yol açıyor. Bu durum, günümüz aşırı sağının büyük bir kısmının örgütlenme biçimini derinden şekillendirir: yapı taşları “siyasi girişimciler” olan bir tür piramit şeması olarak: Sosyal veya geleneksel medyada öne çıkan konumlarından, aynı anda dikkat, sosyal ve siyasi sermaye biriktiren içerik üreten kişiler.

Dikkat çeken içeriklerin sürekli akışı sayesinde, tabanlarını sürekli meşgul tutarlar ama aynı zamanda atomize ederler ve dijital olmayan katılım kanallarından mahrum bırakırlar. Bu sayede taban, neredeyse isteğe bağlı olarak seferber edilebiliyor ve seferberlikten çekilebiliyor. Bolsonaro’nun kendi adına gerçek bir parti kurmaya hiç zahmet etmemesi –Farage ya da Trump’ın da öyle– çok anlamlı. Onlar parti yapısını başlı başına bir hedef olarak değil, asıl başka yerlerde yürütülen siyasetin sadece bir aracı olarak görürler.

Siyaset dikkat ekonomisi tarafından istila edildiğinde, kamusal söylem sürekli değişen bir öfke denizine dönüşür. Bugün bu, yarın o. Bu durum, insanların kolektif kaderleri hakkında karar alma ve statükoyu değiştirmek için sürdürülebilir çabalara katılma kapasitelerini güçlendirmeye dayanan özgürleştirici siyasete tamamen aykırı. Trump bizi manşetlerle ve gece geç saatlerdeki paylaşımlarla meşgul ederken, asıl yıkım işi arka planda devam eder.

İdeolojik düzeyde, Bolsonarizm neyi temsil ediyor? Geleneksel sağdan ne farkı var?

Aşırı sağın söylemlerini dış görünüşüne göre değerlendirerek yanlış yorumluyoruz. Trump, Bolsonaro ve benzerlerinin “küreselleşmeden” bir adım geri çekilmekten, sanayi istihdamının Fordist rüyasına dönmekten, cinsel devrimi geriye sarmaktan ve çekirdek aileyi ve geleneksel cinsiyet rollerini yeniden kutsallaştırmaktan bahsettiklerinde onlara inanmak bir hata. Bu fikirler belirli seçmenler üzerinde bariz bir psikolojik çekiciliğe sahip ama çağdaş aşırı sağın eylemleriyle doğrulanmıyor. Aksine, bu hareket, on yıllardır süren neoliberalizmin yarattığı toplumsal parçalanmadan besleniyor ve bu süreci belirli bir ufka doğru hızlandırıyor.

Kitabımda bu ufku “özel sektör tarafından yönetilen, eşitsiz bir şekilde dağıtılmış bir doğa durumu” olarak tanımlıyorum: Devletin toplumsal çatışmaları arabuluculuk yapma sorumluluğunu giderek daha fazla terk ettiği ve bunun yerine kaba kuvvetin egemenliğini kutsallaştırdığı bir durum.

Bunu açıklayan bir örnek vereyim. 2019’da, Amazon bölgesindeki Rondônia eyaletinde yasadışı ağaç kesenler, federal bir uygulama operasyonuna hizmet eden bir yakıt kamyonunu ateşe verdiler; bu nedenle operasyon iptal edilmek zorunda kaldı; iki hafta sonra çevre bakanı, ağaç kesicileriyle görüşmek ve taleplerini dinlemek üzere kasabaya gitti. Açıkça verilen mesaj şuydu: “Ben sizin tarafınızdayım. Devlet malını yakmanız, ormanlarını kestiğiniz yerli halkı öldürmeniz ve aynı rotaları kullanan uyuşturucu kaçakçılarıyla işbirliği yapmanız sorun değil: Bunların hepsi özel girişim ve biz özel girişime müdahale etmiyoruz.” Aynı mantık, Trump’ın büyük teknoloji şirketleriyle olan ilişkisini de şekillendiriyor.

Bu, benim “kahya kapitalizmi” [overseer capitalism] olarak adlandırdığım şekli alabilir. Brezilya ve Amerika’nın Güneyi gibi plantasyon ekonomilerinde, polislik, özel bir işlevden doğan kamu işleviydi. Plantasyon işçilerini disipline etmek için işe alınan kahya, köleliğin kaldırılmasından sonra, özgürleşen erkek ve kadınları hizada tutan polis memuru haline geldi. Günümüzde bu kamu işlevi yeniden özelleşiyor. Wagner ve Blackwater, Meksika’daki uyuşturucu kartelleri, Rio’daki milisler; bu tür devlet dışı aktörler, kontrol ettikleri bölgelerde güç tekelini giderek daha fazla kullanıyor. Kahya kapitalizmi, sermaye ile bu özgür baskı ajanları arasındaki ittifakı gerektirir; bu ajanlar koalisyona sadece kiralık silah olarak değil, eşit siyasi ortaklar olarak katılırlar. Böyle bir yakınlaşma, ilk Bolsonaro hükümetinde önceden işaret edilmişti ve Flávio döneminde kolaylıkla yerleşebilir.

Güçlülerin, kendilerine sınırsız iktidar keyfi vaat eden böyle bir modele neden ilgi duydukları açık. Peki, en güçsüzler neden buna oy veriyor? Çünkü bu pakette psikolojik telafiler de yer alıyor. Vaat şu: “İş yerinde aşırı sömürüye maruz kalsanız bile, yaşam beklentileriniz her geçen gün azalsa bile, en azından hayatınızın bir alanında gücünüzün sınırsızca işleyebilmesini sağlayacağız. Evde, öfkenizi eşinize ya da çocuklarınıza yöneltebilirsiniz, kimse müdahale etmez; ve kimse size Siyahlar ya da eşcinseller hakkında şaka yapmamanızı söyleyemez.”

Yeni kitabınız, “Brezilya’nın küresel aşırı sağ hakkında neler ortaya koyduğunu” açıklamayı vaat ediyor. Dünya sistemine çevreden baktığımızda ne görüyoruz? Dünya hangi anlamda Brezilyalaşıyor?

Latin Amerika ve özellikle Brezilya’daki sosyal düşünce, merkez-çevre ilişkisine dair Batı kavramlarını yeniden şekillendirmekle ilgilenegeldi. Bu gelenek, 1960’larda “bağımlılık teorisi” ile başlar; bu teori, modernleşme teorisine yönelik bir eleştiri olarak ortaya çıkmıştı: Walt Rostow ve Seymour Martin Lipset gibi isimler tarafından yaygınlaştırılan, çevre ülkelerin kartlarını doğru oynadıkları takdirde gelişmiş ülkelerle aynı mutlu noktaya ulaşabilecekleri, yani geri kalmışlıktan tam modernliğe geçebilecekleri fikrine yönelik bir eleştiri.

Eleştiri şöyle diyordu: “Bu fikir yanlıştır, çünkü biz kapitalizmin dışında ya da gerisinde değiliz; her zaman bir çevre olarak kapitalizmin içinde yer aldık. İşlevimiz her zaman merkez ekonomilere doğal kaynaklar ve ucuz işgücü sağlamak olmuştur; dolayısıyla, elde edebileceğimiz her türlü gelişme her zaman onlarınkine tabi olacaktır.” Dolayısıyla 1960’lar ve 70’lerdeki argüman şöyleydi: “Merkezi, çevrenin geleceği olarak görmek yanlıştır; çevresel durum, modern ile geri kalmışlığın her zaman bir arada olduğu bir durumdur ve bu birleşim, kapitalist gelişme için araçsal bir öneme sahiptir.”

1980’lerde ve 1990’larda durum tersine döndü; ABD ve Avrupa ülkeleri, artan eşitsizlik, güvencesizlik, kayıt dışılık ve “favelizasyon” (Brezilya’daki favelas gibi gecekondu mahallelerinin artması) ile bazı yönlerden çevreye benzemeye başladı. Böylece hem Brezilya’daki hem de Küresel Kuzey’deki insanlar bu ülkeleri “Brezilyalaşmış” olarak tanımlamaya başladı.

Bu tersine dönüşü ne açıklıyordu? Bağımlılık teorisinin mirasçıları, artık modernleşme teorisinin kendisini tarihsel bir çerçeveye oturtuyorlardı; modernleşme teorisinin, beklentilerin ufkunun kalıcı büyüme olduğu bir kapitalist genişleme döneminin ideolojisi olduğunu savunuyorlardı. Artık, daralma ve ufukların küçüldüğü bir dönemde, Küresel Kuzey giderek çevreye benzemeye başlayacaktı.

Bu fikir siyaset alanına da genişletilebilir. Aşırı sağın parçalanmanın hızlanmasına karşılık geldiği fikri, Bolsonaro yönetimindeki Brezilya’da, Milei yönetimindeki Arjantin’de ya da Bukele yönetimindeki El Salvador’da, Trump’ın ilk döneminde, Almanya’daki AfD’de veya Fransa’daki RN’de olduğundan çok daha net bir şekilde görülüyor.

“Sadece normallik”in Bolsonarismo’yu yenemeyeceğini söylediniz. Peki, günümüz aşırı sağına yönelik radikal bir tepki nasıl olabilir?

Bilgi teorisinden bir paradoksla başlayayım: Bir sinyalin bilgi olarak algılanabilmesi için arka plan gürültüsünden yeterince farklı olması gerekir, ama o kadar da farklı olmamalıdır ki sinyal olarak algılanamaz hale gelmesin. Bu fikri siyasete uyguladığımızda, radikalizmin en saf, en soyut haliyle bir ilkeye sadakat olmadığını anlarız; daha ziyade, hâlâ anlaşılabilir olan normdan bir sapmadır.

Sizi mevcut durumdan en uzağa götüren –ama yine de o duruma dahil edilebilen– bir taktik bulursunuz: insanların güvenini kazanan, onları katılım için ikna eden, gerçek bir etki yaratan bir taktik.

Günümüzün sorunu, aslında yapılması gereken her şeyin son derece radikal görünmesi. Güç yoğunlaşmasını ele alalım. Elon Musk’ın 2022’deki karşı taarruzun ortasında Ukrayna güçlerine Starlink hizmetini kesmesi gibi, bir iş adamının bir ülkenin ordusunun bir kısmını devre dışı bırakabildiği bir dünyada yaşıyoruz – bu, 1970’lerde bir James Bond filminin konusu olabilirdi. Mantıklı tepki, özel şahısların bu tür bir gücü kullanmasını engelleyen bir hükümet politikası çıkarmaktır. Fakat bugün böyle bir politika önerirseniz, kamulaştırma çağrısı yapmakla ya da kişisel hakları ihlal etmekle suçlanacaksınız. Bir yönde o kadar ileri gittik ki, artık ancak diğer yöne çok sert bir şekilde çekerek müdahale edebilirsiniz.

Bu konuda aşırı sağdan bir şeyler öğrenebiliriz. Bugün, kısa bir süre önce düşünülemez olan şeyler söyleniyor. Örneğin, yanlış ten rengine sahip vatandaşların sınır dışı edilmesi gerektiği gibi. 2016’dan beri düşünülemez olan şeyler yaşanmaya devam ediyor ve söylenemez olan şeyler artık genel kabul görmüş hale geldi. Aşırı sağ, mümkün olanın sınırlarını, gerçekten yapılması gerektiğine inandığı yönde zorladı.

Belki de gerçekten yapmamız gerekenlerin hiçbiri bugün mümkün değil ama şimdi koşulları oluşturmaya başlamazsak, yarın da yapamayacağız. Hedeflerimiz için bir toplumsal taban oluşturmalıyız. Sadece rasyonel argümanlar ve inandırıcı politikalar sunmakla yetinemeyiz; insanların gündelik deneyimlerine dayanan, o başka, daha iyi bir dünyaya duyulan arzuyu aşılamalıyız. İnsanlar, yeniden şekillendirilmiş bir dünyada daha iyi yaşayacaklarını hissetmekle kalmamalı, oraya ulaşmak için harekete katılarak daha iyi yaşamaya başladıklarını da hissetmeli.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English