Bizi Takip Edin

Görüş

 “3 Eylül” Büyük Geçit Töreninin Perspektifinden Çin ve Dünya

Avatar photo

Yayınlanma

3 Eylül’de Çin, Tiananmen Meydanı’nda büyük, ileri düzey ve görkemli bir askeri geçit töreni düzenleyerek, Çin Halkı’nın Japonya’ya Karşı Direniş Savaşı ve Dünya Anti-Faşist Savaşı zaferinin 80. yıldönümünü kutladı. Bu etkinlik, “adalet kazanacak, barış kazanacak, halk kazanacak” gerçeğini vurguladı ve Çin’in dünya barışı ile kalkınmasını koruma kararlılığını ilan etti. Tören dünya çapında dikkat ve övgü toplarken, bazı tuhaf söylemler ve hatta utanç verici gerici tepkiler de doğurdu. Denilebilir ki bu kutlama ve geçit töreni, geçmişten çok farklı bir güçlü Çin’i ortaya koydu ve dünyanın rengârenk, karmaşık yüzünü de yansıttı.

1984 yılında Çin, kuruluşunun 35. yıldönümünde Tiananmen Meydanı’nda bir geçit töreni düzenledi. Bu, Çin askeri geçitlerinin dünya çapında “fenomen” etkinlikler haline gelmesinin başlangıcıydı. Reform ve açılım sonrasının ilk büyük geçit töreniydi ve Çin ilk kez stratejik füzeler gibi yeni silahlarını alenen sergiledi. Bu, askeri teknolojide modernleşmede büyük bir sıçrama anlamına geliyordu. Askerler yeni üniformalar giydi, silahlar yenilendi ve düzenli ordu inşasının başarısı gözler önüne serildi. Liderlerle askerler arasındaki selamlaşmalar, piyade birliklerinin keskin disiplin ve hassasiyeti, sıhhiye birlikleri ve kadın milislerin kahramanca duruşu, zırhlı birliklerin çelik akışı, o kuşağın hafızasına kazındı.

Benim açımdan ise 1984’teki geçit töreni bir başka nedenle unutulmazdı: Ben de bizzat katıldım. O sırada üniversite ikinci sınıf öğrencisiydim ve başkent üniversitelerinden yüzlerce öğrenciyle birlikte öğrenci kortejinde yer alma şansına eriştim. Bizler, nizami adımlarla yürüyen askerlerden farklı olarak, kollarımızı coşkuyla sallayarak Tiananmen’deki Çinli ve yabancı liderlerle etkileşim kurduk. Kortejin önünde bazıları “Merhaba Xiaoping” yazılı pankart açmıştı. Bu, halkın reform ve açılıma duyduğu minnettarlığı ve desteği, reformların baş mimarı Deng Xiaoping’e olan sevgisini ve saygısını basit, içten bir şekilde ifade ediyordu.

1984’teki geçit töreni, “Kadın voleybol takımından öğren, Çin’i canlandır” sloganının tüm ülkede yankılandığı bir döneme denk geliyordu. Parti, ordu ve halk tek yürek olmuş; ekonomik inşa, eğitim, bilimsel gelişme ve dış politikayı reform ile kalkınmaya hizmet edecek şekilde dönüştürmeye odaklanmıştı. Bu, dünyaya Çin ordusunun daha fazla modernleştiği, düzenli hale geldiği ve barışı korumaya kararlı olduğu yönünde açık bir mesaj verdi. Bir ay sonra Çin hükümeti, orduyu dörtte bir oranında (1 milyon asker) küçültme kararı aldı ve yarım yıl sonra bunu dünyaya duyurdu. Bu karar, Çin ve dünya askeri dönüşümü açısından tarihi bir öneme sahipti.

Bu yılki geçit töreni, sadece ulusal gücü sergilemeye odaklanan bir Cumhuriyet Bayramı töreni değildi. 3.000 üniversite öğrencisinin “Songhua Irmağı Üstünde” ve “Taihang Dağları Üstünde” gibi hüzünlü anti-Japon şarkılarla açılış yapması, bu etkinliğin 80 yıl önce sona eren ulusal felaketi anan bir tören olduğunu ortaya koydu. Bu aynı zamanda Çin ulusunun yeniden doğuşunun 80. yılına yönelik görkemli bir övgüydü. Dünyaya şunu duyurdu: Çin’in anti-faşist savaşı 1939’da Avrupa’da başlamadı, 1931’de Japonya’nın Çin’in kuzeydoğusunu işgal etmesiyle başladı. Çin halkı 14 yıl boyunca kanlı bir direniş sürdürdü, 35 milyon can verdi — bu, o dönemde Çin nüfusunun onda biriydi. Bu devasa ulusal fedakârlık, insan uygarlığını kurtarmak ve dünya barışını korumak için silinmez bir katkı oldu.

Bu geçit törenine, 61 yabancı devlet başkanı, hükümet lideri, üst düzey temsilci, uluslararası kuruluş yöneticisi ve eski devlet adamı Pekin’de bir araya gelerek Dünya Anti-Faşist Savaşı’nı anmak ve dostlukları pekiştirmek için katıldı. Etkinlik dünya medyasında da büyük ilgi gördü. Örneğin BBC muhabirleri canlı yayında Çin askerlerinin ruhunu, profesyonelliğini ve dünya lideri konumundaki askeri teçhizatını övgüyle anlattı. AFP ise geçmişteki “karanlık ton” ve “imparatorluk filtresi” yerine, geçidi doğal hatta parlak ışıklarla yansıtarak askerlerin ihtişamını sergiledi.

Ancak, uluslararası ilişkilerdeki değişimler, değerler temelli diplomasi ve geçit töreni gelenekleri gibi birçok faktörün etkisiyle, Batılı büyük ülkelerin hiçbir lideri bu Çin geçit törenine davet edilmedi. Bu aslında şaşırtıcı değildir, çünkü ne Amerika Birleşik Devletleri ne de Avrupa, kendi II. Dünya Savaşı zafer kutlamalarına, faşizme karşı savaşa olağanüstü katkılar yapan Doğu cephelerindeki ülke liderlerini hiç davet etmemiştir. Açık konuşmak gerekirse, bu gelenek aslında Amerika veya Avrupa merkezci zihniyetin doğal bir uzantısıdır; Doğu’daki direniş müttefiklerine büyük bir saygısızlıktır ve hatta faşizme karşı savaşta ölen on milyonlarca asker ve sivile bir tür hakarettir.

Daha da gülünç olan, Soğuk Savaş sonrası Rusya ile ilişkilerin iyi olduğu dönemde, Avrupa ülkelerinin Rus liderleri Normandiya Çıkarması gibi anma etkinliklerine defalarca davet etmiş olmasıdır. Bugün ise Rusya-Ukrayna savaşı Rusya ile Avrupa’yı karşı karşıya getirdiğinden, Batılı liderler Kremlin’in bir numarasıyla aynı sahneyi paylaşmak istememektedir. Politik ve toplumsal sistem farklılıkları ve mevcut çelişkiler nedeniyle, İran ve Kuzey Kore liderleriyle Pekin’de bir araya gelmeyi de reddettiler. Bu anlaşılabilir. Ancak Çin’in bu liderleri geçit törenine davet etmesini eleştirmek sadece son derece mantıksız ve nezaketsiz değil, aynı zamanda bariz bir çifte standardı yansıtmakta ve hatta tarihi adaletin ihanetini temsil etmektedir.

Avrupa Birliği Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kallas, Çin’in bu geçit töreniyle Rusya, İran ve Kuzey Kore ile birlikte durduğunu, bunun sadece Batı’ya karşı çıkmak değil, aynı zamanda kurallara dayalı uluslararası düzene doğrudan meydan okumak olduğunu iddia etti. Bu sözler, tarihi gerçeklerin bir alay konusuna dönüştürülmesidir. Rusya, Çin, İran ve Kuzey Kore’nin o dönemde faşist Mihver devletlerinin kurbanı olduğu gerçeğini görmezden gelmektedir; onların anti-faşist zafer için yaptıkları devasa fedakârlıkları görmezden gelmektedir; Doğu müttefiklerinin Alman ve Japon faşistlerinin birleşmesini engellemedeki kritik katkısını görmezden gelmektedir; Japon işgalcilerinin Avrupa devletlerinin Asya-Pasifik kolonilerinde sebep olduğu büyük yaraları görmezden gelmektedir; Çin’in Japon ordusunun ana kuvvetlerini Doğu’da meşgul ederek ABD-Avrupa müttefiklerini rahatlattığı önemli rolünü görmezden gelmektedir; hatta İngiltere ve Sovyetler Birliği’nin faşizme karşı savaşmak için tarafsız İran’ı yeniden işgal ettiği bu utanç verici tarihi bile görmezden gelmektedir.

Bazıları şöyle soruyor: Orta Doğu ülkeleri genel olarak Çin’le dosttur ve son yıllarda ilişkiler çok yakın olmuştur, o halde neden bu ülkelerin devlet başkanları veya hükümet liderleri “3 Eylül” geçit törenine nadiren katılmıştır? Şunu belirtmek gerekir ki, Orta Doğu ülkeleri için II. Dünya Savaşı genellikle acı dolu hatıralarla doludur; işgal altındaki İran örneğinde olduğu gibi. O dönemde bu ülkelerin çoğu henüz bağımsız değildi, Avrupa güçlerinin kolonileri veya yarı kolonileriydi ve faşist Almanya-İtalya ile eski sömürge efendileri arasındaki çatışmaların ve tankların ezip geçtiği birer savaş alanına dönüşmüştü. Savaştan sonra Orta Doğu ülkeleri yavaş yavaş ulusal bağımsızlıklarını kazandılar. Ancak Doğu cephesiyle ne tarihsel bağları ne de duygusal bağları vardı; bugünün karmaşık uluslararası ilişkileri içinde kimlikleri ve konumları hassastır. Ayrıca, II. Dünya Savaşı’nı anma geleneğine sahip değillerdir. Bu nedenle, çoğu Pekin’deki geçit töreninin dışında kalmıştır; bu yalnızca anlaşılır değil, aynı zamanda Çin’in bağlantısızlık, zorlama yapmama, ülkelerin büyüklüğüne bakılmaksızın eşitlik ve karşılıklı saygı ilkelerine bağlılığını da öne çıkarmaktadır. Bu ayrıca, Çin ile Orta Doğu ülkelerinin farklılıklarını koruyarak uyum içinde bir arada yaşayabileceğini, her ülkenin kendi çıkarına göre hareket edebileceğini ve ilişkilerin şartlara göre yakınlaşıp uzaklaşabileceğini göstermektedir.

ABD hükümetinin Çin geçit törenine bakışı oldukça karmaşıktır ki bu da şaşırtıcı değildir. Defalarca en kısa sürede Çin’i ziyaret etme arzusunu dile getiren Başkan Trump, bilinen sebeplerden ötürü bunu gerçekleştirememiş ve bundan dolayı hayal kırıklığı yaşamıştır. Bu kez Pekin’deki geçit törenini baştan sona videoyla izlediğini itiraf ederek şöyle demiştir: “Çin’in Zafer Günü geçit töreni çok güzeldi, çok etkileyiciydi, insanı derinden etkiliyor.” Ardından Trump sosyal medyada, “Amerika’nın o dönemde Çin’in direnişine verdiği büyük destek unutulmamalıdır. Çinli liderlere ve halka büyük ve kalıcı bir kutlama günü diliyorum” diye yazdı. Ancak daha sonra Çin’in Rusya ve Kuzey Kore ile birlikte “Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı komplo kurduğunu” da karanlık bir şekilde iddia etti. Trump’ın bu tutarsız ve çelişkili tavrı, Çin’i ziyaret etme arzusuna rağmen Pekin’den neden hiçbir zaman resmi davet alamadığının ana nedenini açıklamaktadır.

ABD Savunma Bakanı Hegseth, Çin geçit töreni hakkında yaptığı açıklamada Trump’ın Savunma Bakanlığı’na “hazır olun” talimatı verdiğini, “bu bizim çatışma aramamızdan değil, Çin ve Rusya gibi ülkelerle çatışma istememizden değil, ama hazırlıklı olmanın çatışmayı önleyebileceğinden” bahsetti. “Amerika’nın görevi kendi stratejik planlarını güvence altına almaktır” diye vurguladı. Dış basın haberlerine göre, Çin geçit töreni biter bitmez Pentagon çok sayıda pizza ve hazır yemek sipariş ederek mesaiye kaldı ve Çin’in ilk kez sergilediği çok sayıda ileri teknoloji silah ve ekipmanı analiz etmeye başladı.

Bu büyük geçit töreninde, eski Japonya Başbakanı Yukio Hatoyama hâlâ “pişmanlık ve özür dileme duygusuyla” bizzat Pekin’e gelerek birlikte tanıklık etti ve anma yaptı, bu gerçekten duygulandırıcı ve hayranlık verici bir davranıştı. Ne yazık ki, böylesine doğru bir tarih görüşüne sahip Japon politikacılar son derece nadirdir ve hatta sürdürülebilir değildir. Bu yıl Japon hükümeti büyük miktarda para harcayarak dünya çapında lobi yaptı, ülkeleri Çin’in anma ve geçit törenini boykot etmeye ikna etmeye çalıştı ve hem duygusal hem de mantıksal olarak haklı ve meşru olan bu Zafer Günü anma etkinliğini kötü niyetle “anti-Japon propaganda” olarak lanse etti. Bu durum, Japon politikacıların o insanlık dışı istilâ tarihine karşı her zaman bütünlüklü, sistematik, hatta sözlü bir öz-eleştiri ve pişmanlıktan yoksun olduklarını ortaya koydu. Ayrıca, Birinci Çin-Japon Savaşı’ndan bu yana yaşanan dış tehditlerin dersleri göz önünde bulundurularak, Çin hükümeti ve halkını bir kez daha uyarmaktadır: güçlü bir ulusal savunmayı mutlaka sürdürmeli, güçlü bir askeri caydırıcılığı mutlaka korumalı, nereden gelirse gelsin—ister Avrupa’dan ister Asya’dan—her türlü saldırgan savaşı haklı çıkarmaya çalışan, militarizmi ve faşizmi hoşgören veya onları yeniden canlandırmaya kalkışan siyasi niyet ve hırsları mutlaka caydırmalıdır.

“3 Eylül” büyük geçit töreninin gerçek sahnesinin ötesine bakıldığında, savaşların eksik olmadığı bir dünyada, Çin hükümetinin savunma amaçlı ulusal savunma politikası ve barışçıl diplomasisi için minnettar olmalıyız; bu politikalar, nesiller boyu Çin halkını savaştan ve katliamdan uzak tutmuş, barış ve refah içinde yaşamalarını, aile bütünlüğünün mutluluğunu tatmalarını sağlamıştır. Dünya daha da minnettar olmalıdır ki, Çin büyük olmasına rağmen zayıfları ezmez; askeri açıdan güçlü olmasına rağmen savaş yanlısı değildir. Çin’in komşularıyla toprak ve deniz anlaşmazlıkları olsa da, neredeyse yarım yüzyıldır hiçbir ülkeye asker göndermemiş, hiçbir küçük ülkeyi güç kullanarak tehdit etmemiştir; hatta Güney Çin Denizi’nde bazı küçük ülkelerin Çin topraklarını yasa dışı işgalini tolere etmiş, güç kullanmaktan kaçınmış, daima ölçülü ve sabırlı olmuştur. Bugün oldukça güçlü olan Çin, özellikle ABD’ye hiç benzemez; ABD savaşa bağımlıdır, neredeyse her yıl bir yerlerde savaş açar; Avrupa ülkelerine de benzemez, onlar NATO çerçevesinde defalarca asker gönderir, başka ülkelerin iç işlerine müdahale eder, hükümetlerini devirir, ya da vekâlet savaşları çıkarır. Çin ise yalnızca kendi kalkınmasına, dünya barışına ve insanlığın ortak geleceğini inşa etmeye odaklanmaktadır.

Şüphesiz Çin hâlâ bir gelişmekte olan ülkedir; elbette çeşitli sorunları ve zorlukları vardır, elbette kusursuz bir “ideal ülke” değildir. Ancak yalnızca barış ve kalkınma yolunu sürdürmesi, öz savunma ilkesine bağlı kalması ve her koşulda ilk nükleer silah kullanan taraf olmayacağına, nükleer silahları nükleer olmayan ülkelere veya nükleer silahsız bölgelere kesinlikle kullanmayacağına dair taahhüdü, bugünkü Çin’in dünya barışı ve kalkınmasının bir modeli, tüm halkların övgüsüne değer güvenli bir liman ve sorumlu bir büyük güç olduğunu kanıtlamaya yeterlidir.

Simafa (Antik Çin’in Yedi Askeri Klasik’inden biri olarak kabul edilir) şöyle der: “Ülke ne kadar büyük olursa olsun, savaşı severse yok olur; dünya ne kadar huzurlu olursa olsun, savaşı unutursa tehlikeye girer.” “Silah oyuncak değildir, oyuncak yapılırsa caydırıcılığını yitirir; silah terk edilemez, terk edilirse düşmanı davet eder.” Geceleri silahtan yastık yapıp sabahı beklemek, silah tutarak savaşı durdurmak, sürekli hazırlıkla uzun barışı güvenceye almak—bu yalnızca tarihin deneyim ve derslerinden çıkan bir sonuç değil, aynı zamanda Çin Halkı’nın Japonya’ya Karşı Direniş Savaşı ve Dünya Anti-Faşist Savaşı zaferinin 80. yıldönümünde büyük geçit töreni yapmasının pratik gerekliliği ve kalıcı değeridir.

Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English