Görüş
Norveç’te seçimler

Bunca patırtı arasında dünyaya bakmak güç iş doğrusu, ama gene de gerekli. Önceki gün Norveç’te parlamento (Storting) seçimleri yapıldı. Kampanya iki blok arasındaydı. İlki, iktidardaki İşçi Partisi’in başını çektiği sol blok, diğeri de göçmen karşıtı “sağ popülist” demenin moda olduğu türden İlerleme Partisi ile Muhafazakârların başı çektiği sağ blok.
Seçim kampanyasında en kızgın tartışma servet vergisi etrafındaydı. Ülkede 1892’den beri 1,76 milyon kronun (yaklaşık 150 bin avro) üzerinde varlık ve hisselere yüzde 1,1 varlık vergisi uygulanıyor. Gerçi gerçek oran bunun da çok daha altında, çünkü pek çok indirim ve imtiyaz var. Bu vergi yıllık toplanıyor; servet hesabında ise sahip olunan gayrimenkullerin ve özel şirketlerin piyasa değeri, tasarruflar, yatırımlar, hisse senetleri toplanıp borçlar düşüldükten sonra kalan miktara bakılıyor. Sağ blok bu vergiyi tamamen kaldırmak istiyor, sol blok ise ülkeye toplam zararının 3 milyar kronu (2,81 milyar avro) bulacağı iddiasıyla karşı çıkıyor.
İlk bakışta servet vergisi her halükârda solcu bir siyaset izlenimi bırakıyor. Støre dün sandık başında şöyle demişti mesela: “Bence aramızdaki en zenginlerin de kendi katkılarını ödemesi adil bir şeydir.” Oysa kişi başına yıllık gelirin 75 bin avro olduğu bir ülkede 150 bin avronun üzerindeki varlıklardan vergi alınması, servet vergisi değil, fiiliyatta sadece ek vergi demek.
Støre ve sol blok, seçim sonuçlarını sosyal-demokrasinin zaferi diye sunmaya çalışıyor. Servet vergisi demagojisi bunun bir parçası. Ancak gerçek bir zaferden söz etmek çok güç.
Resmi seçim sonuçları henüz açıklanmadı. Ama 169 üyeli parlamentoda iktidar bloğunun en az 87 sandalye alacağı kesin. Bu da beklenen sonuçtu.
2021 seçimlerinde İşçi Partisi 48 sandalye çıkarmış, 13 sandalye alan Sosyalist Sol Parti ve 28 sandalye alan Merkez Partisi ile koalisyon kurarak 8 yıl aradan sonra iktidar olmayı başarmıştı. O seçimlerde Muhafazakârlar 36, İlerleme ise 21 sandalye almıştı; Hıristiyan Demokratlar ve Liberaller de katılınca sağ blok ancak 68 sandalyeyi bulabilmişti. Dört yıl aradan sonra İşçi Partisi 53 sandalye çıkardı; Merkez’in ve Sosyalist Sol’un sandalye sayısı ise her biri için 9’a düştü. Ancak sol blok, Yeşiller ve Kızıllar da katılınca 87 sandalyeye çıktı. Buna karşılık sağ bloktaki Muhafazakârlar 24 sandalyeye düştü; İlerleme Partisi ise 48 sandalyeye çıktı.
Demek ki bu defa siyasi ortam farklı. 2021’de İşçi Partisi liderliğindeki koalisyonu kurmak için 3 parti yeterliydi, şimdi en az 5 parti veya başka kombinezonlar gerekli. Sağ blok ise Muhafazakârlardaki düşüşe rağmen sandalye sayısını yüzde 20’den çok artırdı. En önemlisi, İlerleme Partisi sandalye sayısını katladı. Oslo merkezli liberal think-tank analistlerinden Eirik Løkke, bu partinin özellikle genç nüfus arasında popülaritesinde büyük artış gözlendiğine dikkat çekiyordu.
Durum uluslararası ortam açısından da farklı. 2021 seçimlerinden önce, İşçi Partisi lideri ve başbakan adayı Støre, Rusya ile öncelikle kuzey bölgesinde (ama sadece orada değil) daha aktif temas ve işbirliğinden yana olduğunu söylemişti. Ukrayna savaşı, Norveç’te bütün dış siyaset meselelerinde olduğu gibi, ülkenin siyasi sistemine hiçbir etkide bulunmadı; bütün taraflar her zaman olduğu gibi emperyalist bloğun peşine tespih tanesi gibi dizildiler. Yalnız Brüksel siyasetinin gerilimi ilk defa derin bir şekilde hissedilmeye başlandı; böylece bu yılın başında Merkez Partisi AB’nin enerji siyasetini onaylamadığı için iktidar koalisyonundan çekildi ve hükümet azınlık hükümetine dönüştü.
İsimler yanıltıcı olmamalı. Sol olmak için kendine sol demenin yeterli olduğu düşüncesi, uzaylılar tarafından kaçırılmış olmak için uzaylılar tarafından kaçırıldığını iddia etmenin yeterli olduğu düşüncesi kadar saçmadır. Antiemperyalist ve antifaşist olmayan; neoliberal iktisat siyasetine ve yükselen militarizmine karşı çıkmayan bir hareket sol olamaz. Bu nitelikler de çoğu zaman birbirini koşullar. Oysa Norveç’te İşçi Partisi’nin oy oranındaki yükselişin başlıca nedenlerinden biri, eski NATO genel sekreteri Stoltenberg’in bu yılın şubat ayında Støre tarafından maliye bakanlığına atanmasıydı. Bu niteliksiz avam memuru, bu savaş kışkırtıcısı NATO şefi, bir önceki ABD yönetiminin kuklası olan bu adam Norveç’te öyle popüler ve sevilen bir siyasetçi olmalı ki, Komisyon’un şefinin (yani Avrupa’nın Reichskommissar’ının) borazanlarından Brussels Signal, dün şöyle başlık atmıştı: “Stoltenberg, sağ kanat bir hükümet ihtimalini yok etti.” Harika, öyle değil mi?
En azından yüzyılın başından bu yana temel partiler arasında Norveç dış siyasetine ilişkin hiçbir ihtilaf yok. Bütün partiler NATO üyeliğini destekler; bütün partiler askeri harcamaların artırılmasını destekler. Dış siyasetle ilişkili sayılabilecek tek ihtilaf, İlerleme Partisi’nin göçmen ve mülteci kotalarını azaltmaktan yana olması.
Soldaki genel ezberin hilafına, ben, bugün göçmenliğin kültürel erozyona, dolayısıyla sadece milli değil aynı zamanda sınıfsal kimliklerin de aşınmasına yol açan yakıcı ve yıkıcı bir sorun olduğundan kuşku duymuyorum. Bununla birlikte herhangi bir mesele eğer onun temel nedenlerini ortadan kaldırmazsanız derinleşir. Bir yandan göçmenliğe yol açan siyasette ısrar ederken diğer yandan göçmen kotalarıyla akışı baskı altına almaya çalışırsanız üçüncü ülkelerde göçmen cennetleri ve bu cennetleri teşvik edecek siyasi kurumlar ve hareketler yaratmanız gerekir. Bugünkü durum tam da budur. Dolayısıyla Norveç’te göçmen meselesinden ortaya çıkan ihtilaf, gerçekte yapısal değil konvansiyoneldir ve ihtilafın taraflarının birbirine dönüşmesi çok kolaydır.
Bütün diğer batı ülkelerinde olduğu gibi Norveç’te de halkta sağdan sola hızla savrulan eğilimler var. Bu eğilimlerin müesses nizamda yansımasını bulması çok güç, çünkü örgütsüz ve ideolojisizler, bu nedenle kolaylıkla yönlendirilebiliyorlar; ancak orta ve uzun vadede gelişme dinamiği gözleniyor. Göçmen meselesi bunlardan biri, ama Gazze ve Ukrayna çatışmaları konusunda da özellikle genç nüfusta rahatsızlık artıyor. Norveç radyo ve televizyon kuruluşu NRK bu ayın başında genç seçmenler arasında oy tercihlerini Gazze ve Ukrayna meselesindeki tutuma göre belirleme eğilimi olduğunu yazmıştı. Gazze’de İsrail soykırımına karşı, ancak Ukrayna meselesinde sadece belirsiz bir kafa karışıklığı; Kiev rejimini kayıtsız şartsız desteklemenin rahatsızlık yarattığı hissediliyor, bununla birlikte bu nitel değil sadece nicel bir tutum. NRK ayrıca, dış siyasetin seçmenler açısından geleneksel olarak marjinal bir mesele olmaktan çıkıp özellikle erkek nüfus arasında ülkenin en önemli dördüncü meselesi olarak görülmeye başlandığını da eklemişti.
1,71 trilyon avroluk varlık fonunun pek çok İsrail şirketini yatırım listesinden çıkarmasında bunun kısmi bir etkisi var. Ancak temel neden değişmez devlet siyasetinde aranmalı. Muazzam büyüklükteki varlık fonunun yatırımları siyasi etki için kaldıraç olarak kullanılabilir ve kullanılıyor. Etik burada sadece kaldıracın kolunu uzatan bir vasıta.
Burada dikkat çekici bir nokta var. Varlık fonu İsrail’deki yatırımlardan çıkabiliyor, çünkü iki ülke aynı sistem içinde bulunuyorlar; ama Norveç hükümetinin bütün girişimlerine rağmen Rusya’daki yatırımlardan çıkamıyor (hükümet bu yatırımların satış iznini daha 2022’de vermişti), çünkü Rusya pazarı batı bloğunun ortak çabasıyla kapandı. Bu nedenle Rusya’daki bütün yatırımlarını dondurmuş olsa bile teknik tabirle “divestment” işlemi tamamlanamıyor.
Öte yandan Norveç, Rusya’daki liberal muhalefetin de gizli velinimetiydi. Bu muhalefetin vakti zamanında en güçlü borazanı olan Novaya Gazeta matbaaları Norveç’in hediyesiydi; gazetenin genel yayın yönetmeni Muratov’un Nobel barış ödülü almasının arkasında İskandinav dörtlüsü belirleyici rol oynamıştı. Belki de bu nedenle Norveç, Rusya düşmanları kampının başlangıçtaki en temkinli üyelerinden biriydi; dışişleri 2022 mayısında Kiev rejimine yardımlarının “yeterli” olduğunu söylüyordu; 25 Ekim 2022 gibi görece geç bir tarihte bile Støre şöyle demişti: “Rusya’nın tecrit edilmesinin iyi hiçbir yanı yok. Bugün Rusya ile temas ve doğrudan görüşmelerimizin çok az oluşu endişe yaratıyor.”
Rusya ile ilişkiler, Norveç’teki bütün partilerin tam bir ittifak içinde bulunduğu tek başlık. Hiç şüphe yok ki seçimler sonrası ortaya çıkan tablo, seçimlerde olduğundan çok daha fazla, Kiev rejimine desteğin artarak sürmesine, ülkenin hızla militarize edilmesine ve Rusya ile cepheleşme siyasetinin derinleşmesine hizmet edecek.
NATO bünyesindeki hızlı militarizasyondan başka ekstra olarak bölgesel bir militarizasyon da var. İsveç, Norveç, Finlandiya ve Danimarka daha 2023 martında hava kuvvetlerini birleştirme kararı almışlardı. Støre geçen yıl 20 Haziran’da Norveç, İsveç ve Finlandiya arasında askeri ulaştırma koridoru kurulması anlaşması imzalandığını, koridorun amacının askeri kıtaların Norveç limanları üzerinden İsveç ve Finlandiya’ya hızla ulaştırılması olduğunu söylemişti. Rusya da bütün bunlara cevap olarak 18 Nisan’da Norveç, İsveç ve Finlandiya ile 1993 tarihli Barents anlaşmasından çekildi.
Oslo hükümeti geçen yıl “olağan” silah sevkiyatlarından başka envanterindeki bütün operasyonel F-16’ları Kiev rejimine göndereceğini açıklamıştı. Resmi olarak bugüne kadar en az 6 F-16 teslimatı yapıldığı biliniyor, gerçekteyse en az 14 savaş uçağının rejime Ukrayna dışında teslim edildiği tahmin ediliyor.
İşin mali tarafına bakınca, Norveç olanca zenginliğiyle karşılaştırıldığında yakın zamana kadar epey pintiydi doğrusu; ama 25 Ağustos’ta Kiev’deki komedyenle Norveç başbakanı arasında görüşmede Støre Kiev rejimi için 2025-2026 yılları için 8,45 milyar dolar ayırdıklarını söyledi. Bu, ayda 352 milyon dolar eder. Komedyen-başkanın aynı görüşmede bütün “müttefiklerinden” ayda toplam 1 milyar dolar istediklerini söylediğine bakılırsa, Norveç hükümeti tek başına bunun yüzde 35’ini taahhüt etmiş oluyor. Üstelik elinde hazır iki Patriot sistemi vereceklerini müjdeledi. (Görev süresinin dolduğu geçen yıl mayıs ayından beri hukuki meşruiyeti de kalmayan komedyen temmuz başında da Norveç’in ABD’den bir batarya satın alıp Kiev’e hediye edeceğini söylemişti.)
Norveç ayrıca, Kiev rejimine Amerikan silahları için kurulan (Amerikan silahlarını kendi hesabından alıp rejime kendi hesabından devredecek) koalisyonun da en güçlü ortaklarından. Bu koalisyonun nasıl kurulduğunu Reuters temmuz ortasında yazmıştı: NATO genel sekreteri Rutte’nin ABD’ye ilettiği aracı alıcılar listesinde bulunan ülkelerden (Finlandiya, Danimarka, İsveç, Norveç, Hollanda ve Kanada) hiçbirinin ne bu listeden ne de oraya yazıldığından haberi vardı.
Patriot’lar ve F-16’lar ile ilgili daha önce yazmıştım, bu nedenle, bu silah sistemlerinin üçüncü taraflardan teslimatının sadece ABD silah tekellerinin kârını artırma amacı taşıdığı üzerinde tekrar durmayacağım.
Mevcut uluslararası ortam Norveç petrol sanayisi için gayet avantajlı. Norveç’in kuzey denizi ve Arktik okyanusundaki petrol ve doğalgaz yatakları Rusya yaptırımlarından beri Avrupa’ya akıyor. 2020’de Avrupa’nın ham petrol ithalatının yüzde 27’si Rusya’dan karşılanıyordu; geçen yılın sonu itibariyle bu oran yüzde 4’e düştü. Norveç ise aynı dönemde yüzde 8’den 12’ye yükseldi. Doğalgaz tablosu daha da çarpıcı: aynı dönemde Rusya’nın payı yüzde 48’den 8’e düşerken Norveç’in payı yüzde 24’ten 33’e yükseldi. İştah açıcı. Daha 22 Mayıs 2022’de zamanın Polonya başbakanı Morawiecki, Norveç’in muazzam gelirlerine göz dikmişti: “Norveç, Ukrayna’daki olaylarla ortaya çıkan durumdan dolaylı olarak avantaj sağlıyor. Bunu paylaşmalılar. Beş milyonluk küçük Norveç devletinin petrol ve doğalgazda son yılların ortalamasını aşan aşırı kârları 100 milyar avroyu aşıyor. Bu aşırı, devasa kârları derhal paylaşmalılar. Bu normal değil, adil değil.” Ama Norveç elbette, amiyane tabirle, zırnık koklatmıyor. Ne de olsa serbest piyasa.
Norveç tekelleri için değilse bile diğer Avrupa ve ABD tekelleri için militarizasyon da büyük kârlar vaat ediyor, zira neredeyse bakir bir pazar bu: Norveç’in 70 bin kişilik küçük ordusunda çelik yelek sayısı bile ancak 40 bin. Dolayısıyla, jeopolitik konumu, petrolü ve diğer doğal kaynaklarıyla önemli, ama askeri açıdan önemsiz bir ülke Norveç. Hükümet seçimlerden önce ordunun mevcudunu 2036’ya kadar artıracağını açıklamıştı ama bu da daha çok dostlar alışverişte görsün diyeydi; birincisi, 2036’ya daha çok var, ve ikincisi, artıracağız dediği 13.700 yedek, 4.600 yeni celp ve 4.600 de uzmandan ibaret.
ABD ile ilişkiler sorunsuz değil. Norveç, hem doğal kaynak zenginliği, hem muazzam varlık fonu, hem de en önemlisi Avro-bölgesi dışında kalması sayesinde vasallık yarışında diğerlerinin çok daha gerisinde. Siyasetçilerin tercihi öyle olduğu için değil, yapısal bir durum bu.
Bu nedenle, Trump’ın Danimarka’ya bağlı Grönland’la ilgili açıklamasının Norveç’te de endişe yaratması normaldi. Støre birçok defa ABD’nin Grönland’ı ele geçirmek için kuvvet kullanma tehdidinde bulunmasının “müttefikliğe sığmadığını” ve “kabul edilemez” olduğunu tekrar edip durdu. Çünkü onların da anakarayla kutup arasında Svalvard takımadaları var. Buranın büyük bölümü 1920’den bu yana Norveç’in egemen toprağı. Stratejik bir bölge. Støre geçtiğimiz hafta NRK’ya verdiği mülakatta takımadaların Oslo’nun kontrolünde olduğunu ve öyle kalacağını söylemişti. Bunun seçimler öncesi manevra olması çok mümkün, ne var ki öyleyse bile manevra ihtiyacı doğuran siyasi bir sorun ve beklenti var demektir. Üstelik gereksiz bir obsesyon da değil; İsveç Küresel İlişkiler Merkezi SIGA geçtiğimiz haftalarda “Çin’in bölgedeki ihtiraslarını dizginlemek için” ABD’nin takımadalar üzerinde hak iddia edebileceğini açıklamıştı. Sözümona Çin bir “kutup ipek yolu” amaçlıyormuş ve bu nedenle gözünü oraya dikmiş. En yakın komşusu üzerinde ABD yayılmasını haklı çıkarmaya çalışan iğrenç bir dil (“Çin’in bölgede ihtirası” filan yok çünkü, orada varlığı da yok), ama dünya artık böyle.
Bununla birlikte Çin’in varlığı yok ama Rusya’nın var; takımadaların batısındaki en büyüğünde iki ülke birer köyle (Norveç’in Longyearbyen ve Rusya’nın Barentsburg köyleri) birbirine komşu.
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Amerika5 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum
Rusya2 hafta önceRusya, Trump ile varılan mutabakatla dizel ihracatını kısmen serbest bıraktı
Avrupa2 hafta önceBerlin’de Sol Parti, SPD-Yeşiller koalisyonu için “İsrail’in var olma hakkı”nın altını çizdi
Avrupa2 hafta önceBurnham: Brexit oylamasında Rus müdahalesi var
Rusya2 hafta önceYandex veri merkezine saldırı Rusya’da dijital hizmetleri vurdu












