Bizi Takip Edin

Görüş

Norveç’te seçimler

Avatar photo

Yayınlanma

Bunca patırtı arasında dünyaya bakmak güç iş doğrusu, ama gene de gerekli. Önceki gün Norveç’te parlamento (Storting) seçimleri yapıldı. Kampanya iki blok arasındaydı. İlki, iktidardaki İşçi Partisi’in başını çektiği sol blok, diğeri de göçmen karşıtı “sağ popülist” demenin moda olduğu türden İlerleme Partisi ile Muhafazakârların başı çektiği sağ blok.

Seçim kampanyasında en kızgın tartışma servet vergisi etrafındaydı. Ülkede 1892’den beri 1,76 milyon kronun (yaklaşık 150 bin avro) üzerinde varlık ve hisselere yüzde 1,1 varlık vergisi uygulanıyor. Gerçi gerçek oran bunun da çok daha altında, çünkü pek çok indirim ve imtiyaz var. Bu vergi yıllık toplanıyor; servet hesabında ise sahip olunan gayrimenkullerin ve özel şirketlerin piyasa değeri, tasarruflar, yatırımlar, hisse senetleri toplanıp borçlar düşüldükten sonra kalan miktara bakılıyor. Sağ blok bu vergiyi tamamen kaldırmak istiyor, sol blok ise ülkeye toplam zararının 3 milyar kronu (2,81 milyar avro) bulacağı iddiasıyla karşı çıkıyor.

İlk bakışta servet vergisi her halükârda solcu bir siyaset izlenimi bırakıyor. Støre dün sandık başında şöyle demişti mesela: “Bence aramızdaki en zenginlerin de kendi katkılarını ödemesi adil bir şeydir.” Oysa kişi başına yıllık gelirin 75 bin avro olduğu bir ülkede 150 bin avronun üzerindeki varlıklardan vergi alınması, servet vergisi değil, fiiliyatta sadece ek vergi demek.

Støre ve sol blok, seçim sonuçlarını sosyal-demokrasinin zaferi diye sunmaya çalışıyor. Servet vergisi demagojisi bunun bir parçası. Ancak gerçek bir zaferden söz etmek çok güç.

Resmi seçim sonuçları henüz açıklanmadı. Ama 169 üyeli parlamentoda iktidar bloğunun en az 87 sandalye alacağı kesin. Bu da beklenen sonuçtu.

2021 seçimlerinde İşçi Partisi 48 sandalye çıkarmış, 13 sandalye alan Sosyalist Sol Parti ve 28 sandalye alan Merkez Partisi ile koalisyon kurarak 8 yıl aradan sonra iktidar olmayı başarmıştı. O seçimlerde Muhafazakârlar 36, İlerleme ise 21 sandalye almıştı; Hıristiyan Demokratlar ve Liberaller de katılınca sağ blok ancak 68 sandalyeyi bulabilmişti. Dört yıl aradan sonra İşçi Partisi 53 sandalye çıkardı; Merkez’in ve Sosyalist Sol’un sandalye sayısı ise her biri için 9’a düştü. Ancak sol blok, Yeşiller ve Kızıllar da katılınca 87 sandalyeye çıktı. Buna karşılık sağ bloktaki Muhafazakârlar 24 sandalyeye düştü; İlerleme Partisi ise 48 sandalyeye çıktı.

Demek ki bu defa siyasi ortam farklı. 2021’de İşçi Partisi liderliğindeki koalisyonu kurmak için 3 parti yeterliydi, şimdi en az 5 parti veya başka kombinezonlar gerekli. Sağ blok ise Muhafazakârlardaki düşüşe rağmen sandalye sayısını yüzde 20’den çok artırdı. En önemlisi, İlerleme Partisi sandalye sayısını katladı. Oslo merkezli liberal think-tank analistlerinden Eirik Løkke, bu partinin özellikle genç nüfus arasında popülaritesinde büyük artış gözlendiğine dikkat çekiyordu.

Durum uluslararası ortam açısından da farklı. 2021 seçimlerinden önce, İşçi Partisi lideri ve başbakan adayı Støre, Rusya ile öncelikle kuzey bölgesinde (ama sadece orada değil) daha aktif temas ve işbirliğinden yana olduğunu söylemişti. Ukrayna savaşı, Norveç’te bütün dış siyaset meselelerinde olduğu gibi, ülkenin siyasi sistemine hiçbir etkide bulunmadı; bütün taraflar her zaman olduğu gibi emperyalist bloğun peşine tespih tanesi gibi dizildiler. Yalnız Brüksel siyasetinin gerilimi ilk defa derin bir şekilde hissedilmeye başlandı; böylece bu yılın başında Merkez Partisi AB’nin enerji siyasetini onaylamadığı için iktidar koalisyonundan çekildi ve hükümet azınlık hükümetine dönüştü.

İsimler yanıltıcı olmamalı. Sol olmak için kendine sol demenin yeterli olduğu düşüncesi, uzaylılar tarafından kaçırılmış olmak için uzaylılar tarafından kaçırıldığını iddia etmenin yeterli olduğu düşüncesi kadar saçmadır. Antiemperyalist ve antifaşist olmayan; neoliberal iktisat siyasetine ve yükselen militarizmine karşı çıkmayan bir hareket sol olamaz. Bu nitelikler de çoğu zaman birbirini koşullar. Oysa Norveç’te İşçi Partisi’nin oy oranındaki yükselişin başlıca nedenlerinden biri, eski NATO genel sekreteri Stoltenberg’in bu yılın şubat ayında Støre tarafından maliye bakanlığına atanmasıydı. Bu niteliksiz avam memuru, bu savaş kışkırtıcısı NATO şefi, bir önceki ABD yönetiminin kuklası olan bu adam Norveç’te öyle popüler ve sevilen bir siyasetçi olmalı ki, Komisyon’un şefinin (yani Avrupa’nın Reichskommissar’ının) borazanlarından Brussels Signal, dün şöyle başlık atmıştı: “Stoltenberg, sağ kanat bir hükümet ihtimalini yok etti.” Harika, öyle değil mi?

En azından yüzyılın başından bu yana temel partiler arasında Norveç dış siyasetine ilişkin hiçbir ihtilaf yok. Bütün partiler NATO üyeliğini destekler; bütün partiler askeri harcamaların artırılmasını destekler. Dış siyasetle ilişkili sayılabilecek tek ihtilaf, İlerleme Partisi’nin göçmen ve mülteci kotalarını azaltmaktan yana olması.

Soldaki genel ezberin hilafına, ben, bugün göçmenliğin kültürel erozyona, dolayısıyla sadece milli değil aynı zamanda sınıfsal kimliklerin de aşınmasına yol açan yakıcı ve yıkıcı bir sorun olduğundan kuşku duymuyorum. Bununla birlikte herhangi bir mesele eğer onun temel nedenlerini ortadan kaldırmazsanız derinleşir. Bir yandan göçmenliğe yol açan siyasette ısrar ederken diğer yandan göçmen kotalarıyla akışı baskı altına almaya çalışırsanız üçüncü ülkelerde göçmen cennetleri ve bu cennetleri teşvik edecek siyasi kurumlar ve hareketler yaratmanız gerekir. Bugünkü durum tam da budur. Dolayısıyla Norveç’te göçmen meselesinden ortaya çıkan ihtilaf, gerçekte yapısal değil konvansiyoneldir ve ihtilafın taraflarının birbirine dönüşmesi çok kolaydır.

Bütün diğer batı ülkelerinde olduğu gibi Norveç’te de halkta sağdan sola hızla savrulan eğilimler var. Bu eğilimlerin müesses nizamda yansımasını bulması çok güç, çünkü örgütsüz ve ideolojisizler, bu nedenle kolaylıkla yönlendirilebiliyorlar; ancak orta ve uzun vadede gelişme dinamiği gözleniyor. Göçmen meselesi bunlardan biri, ama Gazze ve Ukrayna çatışmaları konusunda da özellikle genç nüfusta rahatsızlık artıyor. Norveç radyo ve televizyon kuruluşu NRK bu ayın başında genç seçmenler arasında oy tercihlerini Gazze ve Ukrayna meselesindeki tutuma göre belirleme eğilimi olduğunu yazmıştı. Gazze’de İsrail soykırımına karşı, ancak Ukrayna meselesinde sadece belirsiz bir kafa karışıklığı; Kiev rejimini kayıtsız şartsız desteklemenin rahatsızlık yarattığı hissediliyor, bununla birlikte bu nitel değil sadece nicel bir tutum. NRK ayrıca, dış siyasetin seçmenler açısından geleneksel olarak marjinal bir mesele olmaktan çıkıp özellikle erkek nüfus arasında ülkenin en önemli dördüncü meselesi olarak görülmeye başlandığını da eklemişti.

1,71 trilyon avroluk varlık fonunun pek çok İsrail şirketini yatırım listesinden çıkarmasında bunun kısmi bir etkisi var. Ancak temel neden değişmez devlet siyasetinde aranmalı. Muazzam büyüklükteki varlık fonunun yatırımları siyasi etki için kaldıraç olarak kullanılabilir ve kullanılıyor. Etik burada sadece kaldıracın kolunu uzatan bir vasıta.

Burada dikkat çekici bir nokta var. Varlık fonu İsrail’deki yatırımlardan çıkabiliyor, çünkü iki ülke aynı sistem içinde bulunuyorlar; ama Norveç hükümetinin bütün girişimlerine rağmen Rusya’daki yatırımlardan çıkamıyor (hükümet bu yatırımların satış iznini daha 2022’de vermişti), çünkü Rusya pazarı batı bloğunun ortak çabasıyla kapandı. Bu nedenle Rusya’daki bütün yatırımlarını dondurmuş olsa bile teknik tabirle “divestment” işlemi tamamlanamıyor.

Öte yandan Norveç, Rusya’daki liberal muhalefetin de gizli velinimetiydi. Bu muhalefetin vakti zamanında en güçlü borazanı olan Novaya Gazeta matbaaları Norveç’in hediyesiydi; gazetenin genel yayın yönetmeni Muratov’un Nobel barış ödülü almasının arkasında İskandinav dörtlüsü belirleyici rol oynamıştı. Belki de bu nedenle Norveç, Rusya düşmanları kampının başlangıçtaki en temkinli üyelerinden biriydi; dışişleri 2022 mayısında Kiev rejimine yardımlarının “yeterli” olduğunu söylüyordu; 25 Ekim 2022 gibi görece geç bir tarihte bile Støre şöyle demişti: “Rusya’nın tecrit edilmesinin iyi hiçbir yanı yok. Bugün Rusya ile temas ve doğrudan görüşmelerimizin çok az oluşu endişe yaratıyor.”

Rusya ile ilişkiler, Norveç’teki bütün partilerin tam bir ittifak içinde bulunduğu tek başlık. Hiç şüphe yok ki seçimler sonrası ortaya çıkan tablo, seçimlerde olduğundan çok daha fazla, Kiev rejimine desteğin artarak sürmesine, ülkenin hızla militarize edilmesine ve Rusya ile cepheleşme siyasetinin derinleşmesine hizmet edecek.

NATO bünyesindeki hızlı militarizasyondan başka ekstra olarak bölgesel bir militarizasyon da var. İsveç, Norveç, Finlandiya ve Danimarka daha 2023 martında hava kuvvetlerini birleştirme kararı almışlardı. Støre geçen yıl 20 Haziran’da Norveç, İsveç ve Finlandiya arasında askeri ulaştırma koridoru kurulması anlaşması imzalandığını, koridorun amacının askeri kıtaların Norveç limanları üzerinden İsveç ve Finlandiya’ya hızla ulaştırılması olduğunu söylemişti. Rusya da bütün bunlara cevap olarak 18 Nisan’da Norveç, İsveç ve Finlandiya ile 1993 tarihli Barents anlaşmasından çekildi.

Oslo hükümeti geçen yıl “olağan” silah sevkiyatlarından başka envanterindeki bütün operasyonel F-16’ları Kiev rejimine göndereceğini açıklamıştı. Resmi olarak bugüne kadar en az 6 F-16 teslimatı yapıldığı biliniyor, gerçekteyse en az 14 savaş uçağının rejime Ukrayna dışında teslim edildiği tahmin ediliyor.

İşin mali tarafına bakınca, Norveç olanca zenginliğiyle karşılaştırıldığında yakın zamana kadar epey pintiydi doğrusu; ama 25 Ağustos’ta Kiev’deki komedyenle Norveç başbakanı arasında görüşmede Støre Kiev rejimi için 2025-2026 yılları için 8,45 milyar dolar ayırdıklarını söyledi. Bu, ayda 352 milyon dolar eder. Komedyen-başkanın aynı görüşmede bütün “müttefiklerinden” ayda toplam 1 milyar dolar istediklerini söylediğine bakılırsa, Norveç hükümeti tek başına bunun yüzde 35’ini taahhüt etmiş oluyor. Üstelik elinde hazır iki Patriot sistemi vereceklerini müjdeledi. (Görev süresinin dolduğu geçen yıl mayıs ayından beri hukuki meşruiyeti de kalmayan komedyen temmuz başında da Norveç’in ABD’den bir batarya satın alıp Kiev’e hediye edeceğini söylemişti.)

Norveç ayrıca, Kiev rejimine Amerikan silahları için kurulan (Amerikan silahlarını kendi hesabından alıp rejime kendi hesabından devredecek) koalisyonun da en güçlü ortaklarından. Bu koalisyonun nasıl kurulduğunu Reuters temmuz ortasında yazmıştı: NATO genel sekreteri Rutte’nin ABD’ye ilettiği aracı alıcılar listesinde bulunan ülkelerden (Finlandiya, Danimarka, İsveç, Norveç, Hollanda ve Kanada) hiçbirinin ne bu listeden ne de oraya yazıldığından haberi vardı.

Patriot’lar ve F-16’lar ile ilgili daha önce yazmıştım, bu nedenle, bu silah sistemlerinin üçüncü taraflardan teslimatının sadece ABD silah tekellerinin kârını artırma amacı taşıdığı üzerinde tekrar durmayacağım.

Mevcut uluslararası ortam Norveç petrol sanayisi için gayet avantajlı. Norveç’in kuzey denizi ve Arktik okyanusundaki petrol ve doğalgaz yatakları Rusya yaptırımlarından beri Avrupa’ya akıyor. 2020’de Avrupa’nın ham petrol ithalatının yüzde 27’si Rusya’dan karşılanıyordu; geçen yılın sonu itibariyle bu oran yüzde 4’e düştü. Norveç ise aynı dönemde yüzde 8’den 12’ye yükseldi. Doğalgaz tablosu daha da çarpıcı: aynı dönemde Rusya’nın payı yüzde 48’den 8’e düşerken Norveç’in payı yüzde 24’ten 33’e yükseldi. İştah açıcı. Daha 22 Mayıs 2022’de zamanın Polonya başbakanı Morawiecki, Norveç’in muazzam gelirlerine göz dikmişti: “Norveç, Ukrayna’daki olaylarla ortaya çıkan durumdan dolaylı olarak avantaj sağlıyor. Bunu paylaşmalılar. Beş milyonluk küçük Norveç devletinin petrol ve doğalgazda son yılların ortalamasını aşan aşırı kârları 100 milyar avroyu aşıyor. Bu aşırı, devasa kârları derhal paylaşmalılar. Bu normal değil, adil değil.” Ama Norveç elbette, amiyane tabirle, zırnık koklatmıyor. Ne de olsa serbest piyasa.

Norveç tekelleri için değilse bile diğer Avrupa ve ABD tekelleri için militarizasyon da büyük kârlar vaat ediyor, zira neredeyse bakir bir pazar bu: Norveç’in 70 bin kişilik küçük ordusunda çelik yelek sayısı bile ancak 40 bin. Dolayısıyla, jeopolitik konumu, petrolü ve diğer doğal kaynaklarıyla önemli, ama askeri açıdan önemsiz bir ülke Norveç. Hükümet seçimlerden önce ordunun mevcudunu 2036’ya kadar artıracağını açıklamıştı ama bu da daha çok dostlar alışverişte görsün diyeydi; birincisi, 2036’ya daha çok var, ve ikincisi, artıracağız dediği 13.700 yedek, 4.600 yeni celp ve 4.600 de uzmandan ibaret.

ABD ile ilişkiler sorunsuz değil. Norveç, hem doğal kaynak zenginliği, hem muazzam varlık fonu, hem de en önemlisi Avro-bölgesi dışında kalması sayesinde vasallık yarışında diğerlerinin çok daha gerisinde. Siyasetçilerin tercihi öyle olduğu için değil, yapısal bir durum bu.

Bu nedenle, Trump’ın Danimarka’ya bağlı Grönland’la ilgili açıklamasının Norveç’te de endişe yaratması normaldi. Støre birçok defa ABD’nin Grönland’ı ele geçirmek için kuvvet kullanma tehdidinde bulunmasının “müttefikliğe sığmadığını” ve “kabul edilemez” olduğunu tekrar edip durdu. Çünkü onların da anakarayla kutup arasında Svalvard takımadaları var. Buranın büyük bölümü 1920’den bu yana Norveç’in egemen toprağı. Stratejik bir bölge. Støre geçtiğimiz hafta NRK’ya verdiği mülakatta takımadaların Oslo’nun kontrolünde olduğunu ve öyle kalacağını söylemişti. Bunun seçimler öncesi manevra olması çok mümkün, ne var ki öyleyse bile manevra ihtiyacı doğuran siyasi bir sorun ve beklenti var demektir. Üstelik gereksiz bir obsesyon da değil; İsveç Küresel İlişkiler Merkezi SIGA geçtiğimiz haftalarda “Çin’in bölgedeki ihtiraslarını dizginlemek için” ABD’nin takımadalar üzerinde hak iddia edebileceğini açıklamıştı. Sözümona Çin bir “kutup ipek yolu” amaçlıyormuş ve bu nedenle gözünü oraya dikmiş. En yakın komşusu üzerinde ABD yayılmasını haklı çıkarmaya çalışan iğrenç bir dil (“Çin’in bölgede ihtirası” filan yok çünkü, orada varlığı da yok), ama dünya artık böyle.

Bununla birlikte Çin’in varlığı yok ama Rusya’nın var; takımadaların batısındaki en büyüğünde iki ülke birer köyle (Norveç’in Longyearbyen ve Rusya’nın Barentsburg köyleri) birbirine komşu.

Görüş

Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.

Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.

Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye

Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.

Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.

Söz dağarcığı ve ele verdikleri

Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.

Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.

Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok

Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.

En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.

Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu

Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.

Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.

Daralan merkez

Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.

Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.

Okumaya Devam Et

Görüş

Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.

BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?

Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?

Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.

Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.

Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.

Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.

İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları

Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.

Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.

Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”

İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD

Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.

Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”

Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.

Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.

Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma

Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.

Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.

Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.

Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”

Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi

Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.

Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”

Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.

Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Yayınlanma

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.

Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.

Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.

Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.

Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.

Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.

Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.

Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.

Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.

Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.

Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.

Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.

Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English