Görüş
Norveç’te seçimler

Bunca patırtı arasında dünyaya bakmak güç iş doğrusu, ama gene de gerekli. Önceki gün Norveç’te parlamento (Storting) seçimleri yapıldı. Kampanya iki blok arasındaydı. İlki, iktidardaki İşçi Partisi’in başını çektiği sol blok, diğeri de göçmen karşıtı “sağ popülist” demenin moda olduğu türden İlerleme Partisi ile Muhafazakârların başı çektiği sağ blok.
Seçim kampanyasında en kızgın tartışma servet vergisi etrafındaydı. Ülkede 1892’den beri 1,76 milyon kronun (yaklaşık 150 bin avro) üzerinde varlık ve hisselere yüzde 1,1 varlık vergisi uygulanıyor. Gerçi gerçek oran bunun da çok daha altında, çünkü pek çok indirim ve imtiyaz var. Bu vergi yıllık toplanıyor; servet hesabında ise sahip olunan gayrimenkullerin ve özel şirketlerin piyasa değeri, tasarruflar, yatırımlar, hisse senetleri toplanıp borçlar düşüldükten sonra kalan miktara bakılıyor. Sağ blok bu vergiyi tamamen kaldırmak istiyor, sol blok ise ülkeye toplam zararının 3 milyar kronu (2,81 milyar avro) bulacağı iddiasıyla karşı çıkıyor.
İlk bakışta servet vergisi her halükârda solcu bir siyaset izlenimi bırakıyor. Støre dün sandık başında şöyle demişti mesela: “Bence aramızdaki en zenginlerin de kendi katkılarını ödemesi adil bir şeydir.” Oysa kişi başına yıllık gelirin 75 bin avro olduğu bir ülkede 150 bin avronun üzerindeki varlıklardan vergi alınması, servet vergisi değil, fiiliyatta sadece ek vergi demek.
Støre ve sol blok, seçim sonuçlarını sosyal-demokrasinin zaferi diye sunmaya çalışıyor. Servet vergisi demagojisi bunun bir parçası. Ancak gerçek bir zaferden söz etmek çok güç.
Resmi seçim sonuçları henüz açıklanmadı. Ama 169 üyeli parlamentoda iktidar bloğunun en az 87 sandalye alacağı kesin. Bu da beklenen sonuçtu.
2021 seçimlerinde İşçi Partisi 48 sandalye çıkarmış, 13 sandalye alan Sosyalist Sol Parti ve 28 sandalye alan Merkez Partisi ile koalisyon kurarak 8 yıl aradan sonra iktidar olmayı başarmıştı. O seçimlerde Muhafazakârlar 36, İlerleme ise 21 sandalye almıştı; Hıristiyan Demokratlar ve Liberaller de katılınca sağ blok ancak 68 sandalyeyi bulabilmişti. Dört yıl aradan sonra İşçi Partisi 53 sandalye çıkardı; Merkez’in ve Sosyalist Sol’un sandalye sayısı ise her biri için 9’a düştü. Ancak sol blok, Yeşiller ve Kızıllar da katılınca 87 sandalyeye çıktı. Buna karşılık sağ bloktaki Muhafazakârlar 24 sandalyeye düştü; İlerleme Partisi ise 48 sandalyeye çıktı.
Demek ki bu defa siyasi ortam farklı. 2021’de İşçi Partisi liderliğindeki koalisyonu kurmak için 3 parti yeterliydi, şimdi en az 5 parti veya başka kombinezonlar gerekli. Sağ blok ise Muhafazakârlardaki düşüşe rağmen sandalye sayısını yüzde 20’den çok artırdı. En önemlisi, İlerleme Partisi sandalye sayısını katladı. Oslo merkezli liberal think-tank analistlerinden Eirik Løkke, bu partinin özellikle genç nüfus arasında popülaritesinde büyük artış gözlendiğine dikkat çekiyordu.
Durum uluslararası ortam açısından da farklı. 2021 seçimlerinden önce, İşçi Partisi lideri ve başbakan adayı Støre, Rusya ile öncelikle kuzey bölgesinde (ama sadece orada değil) daha aktif temas ve işbirliğinden yana olduğunu söylemişti. Ukrayna savaşı, Norveç’te bütün dış siyaset meselelerinde olduğu gibi, ülkenin siyasi sistemine hiçbir etkide bulunmadı; bütün taraflar her zaman olduğu gibi emperyalist bloğun peşine tespih tanesi gibi dizildiler. Yalnız Brüksel siyasetinin gerilimi ilk defa derin bir şekilde hissedilmeye başlandı; böylece bu yılın başında Merkez Partisi AB’nin enerji siyasetini onaylamadığı için iktidar koalisyonundan çekildi ve hükümet azınlık hükümetine dönüştü.
İsimler yanıltıcı olmamalı. Sol olmak için kendine sol demenin yeterli olduğu düşüncesi, uzaylılar tarafından kaçırılmış olmak için uzaylılar tarafından kaçırıldığını iddia etmenin yeterli olduğu düşüncesi kadar saçmadır. Antiemperyalist ve antifaşist olmayan; neoliberal iktisat siyasetine ve yükselen militarizmine karşı çıkmayan bir hareket sol olamaz. Bu nitelikler de çoğu zaman birbirini koşullar. Oysa Norveç’te İşçi Partisi’nin oy oranındaki yükselişin başlıca nedenlerinden biri, eski NATO genel sekreteri Stoltenberg’in bu yılın şubat ayında Støre tarafından maliye bakanlığına atanmasıydı. Bu niteliksiz avam memuru, bu savaş kışkırtıcısı NATO şefi, bir önceki ABD yönetiminin kuklası olan bu adam Norveç’te öyle popüler ve sevilen bir siyasetçi olmalı ki, Komisyon’un şefinin (yani Avrupa’nın Reichskommissar’ının) borazanlarından Brussels Signal, dün şöyle başlık atmıştı: “Stoltenberg, sağ kanat bir hükümet ihtimalini yok etti.” Harika, öyle değil mi?
En azından yüzyılın başından bu yana temel partiler arasında Norveç dış siyasetine ilişkin hiçbir ihtilaf yok. Bütün partiler NATO üyeliğini destekler; bütün partiler askeri harcamaların artırılmasını destekler. Dış siyasetle ilişkili sayılabilecek tek ihtilaf, İlerleme Partisi’nin göçmen ve mülteci kotalarını azaltmaktan yana olması.
Soldaki genel ezberin hilafına, ben, bugün göçmenliğin kültürel erozyona, dolayısıyla sadece milli değil aynı zamanda sınıfsal kimliklerin de aşınmasına yol açan yakıcı ve yıkıcı bir sorun olduğundan kuşku duymuyorum. Bununla birlikte herhangi bir mesele eğer onun temel nedenlerini ortadan kaldırmazsanız derinleşir. Bir yandan göçmenliğe yol açan siyasette ısrar ederken diğer yandan göçmen kotalarıyla akışı baskı altına almaya çalışırsanız üçüncü ülkelerde göçmen cennetleri ve bu cennetleri teşvik edecek siyasi kurumlar ve hareketler yaratmanız gerekir. Bugünkü durum tam da budur. Dolayısıyla Norveç’te göçmen meselesinden ortaya çıkan ihtilaf, gerçekte yapısal değil konvansiyoneldir ve ihtilafın taraflarının birbirine dönüşmesi çok kolaydır.
Bütün diğer batı ülkelerinde olduğu gibi Norveç’te de halkta sağdan sola hızla savrulan eğilimler var. Bu eğilimlerin müesses nizamda yansımasını bulması çok güç, çünkü örgütsüz ve ideolojisizler, bu nedenle kolaylıkla yönlendirilebiliyorlar; ancak orta ve uzun vadede gelişme dinamiği gözleniyor. Göçmen meselesi bunlardan biri, ama Gazze ve Ukrayna çatışmaları konusunda da özellikle genç nüfusta rahatsızlık artıyor. Norveç radyo ve televizyon kuruluşu NRK bu ayın başında genç seçmenler arasında oy tercihlerini Gazze ve Ukrayna meselesindeki tutuma göre belirleme eğilimi olduğunu yazmıştı. Gazze’de İsrail soykırımına karşı, ancak Ukrayna meselesinde sadece belirsiz bir kafa karışıklığı; Kiev rejimini kayıtsız şartsız desteklemenin rahatsızlık yarattığı hissediliyor, bununla birlikte bu nitel değil sadece nicel bir tutum. NRK ayrıca, dış siyasetin seçmenler açısından geleneksel olarak marjinal bir mesele olmaktan çıkıp özellikle erkek nüfus arasında ülkenin en önemli dördüncü meselesi olarak görülmeye başlandığını da eklemişti.
1,71 trilyon avroluk varlık fonunun pek çok İsrail şirketini yatırım listesinden çıkarmasında bunun kısmi bir etkisi var. Ancak temel neden değişmez devlet siyasetinde aranmalı. Muazzam büyüklükteki varlık fonunun yatırımları siyasi etki için kaldıraç olarak kullanılabilir ve kullanılıyor. Etik burada sadece kaldıracın kolunu uzatan bir vasıta.
Burada dikkat çekici bir nokta var. Varlık fonu İsrail’deki yatırımlardan çıkabiliyor, çünkü iki ülke aynı sistem içinde bulunuyorlar; ama Norveç hükümetinin bütün girişimlerine rağmen Rusya’daki yatırımlardan çıkamıyor (hükümet bu yatırımların satış iznini daha 2022’de vermişti), çünkü Rusya pazarı batı bloğunun ortak çabasıyla kapandı. Bu nedenle Rusya’daki bütün yatırımlarını dondurmuş olsa bile teknik tabirle “divestment” işlemi tamamlanamıyor.
Öte yandan Norveç, Rusya’daki liberal muhalefetin de gizli velinimetiydi. Bu muhalefetin vakti zamanında en güçlü borazanı olan Novaya Gazeta matbaaları Norveç’in hediyesiydi; gazetenin genel yayın yönetmeni Muratov’un Nobel barış ödülü almasının arkasında İskandinav dörtlüsü belirleyici rol oynamıştı. Belki de bu nedenle Norveç, Rusya düşmanları kampının başlangıçtaki en temkinli üyelerinden biriydi; dışişleri 2022 mayısında Kiev rejimine yardımlarının “yeterli” olduğunu söylüyordu; 25 Ekim 2022 gibi görece geç bir tarihte bile Støre şöyle demişti: “Rusya’nın tecrit edilmesinin iyi hiçbir yanı yok. Bugün Rusya ile temas ve doğrudan görüşmelerimizin çok az oluşu endişe yaratıyor.”
Rusya ile ilişkiler, Norveç’teki bütün partilerin tam bir ittifak içinde bulunduğu tek başlık. Hiç şüphe yok ki seçimler sonrası ortaya çıkan tablo, seçimlerde olduğundan çok daha fazla, Kiev rejimine desteğin artarak sürmesine, ülkenin hızla militarize edilmesine ve Rusya ile cepheleşme siyasetinin derinleşmesine hizmet edecek.
NATO bünyesindeki hızlı militarizasyondan başka ekstra olarak bölgesel bir militarizasyon da var. İsveç, Norveç, Finlandiya ve Danimarka daha 2023 martında hava kuvvetlerini birleştirme kararı almışlardı. Støre geçen yıl 20 Haziran’da Norveç, İsveç ve Finlandiya arasında askeri ulaştırma koridoru kurulması anlaşması imzalandığını, koridorun amacının askeri kıtaların Norveç limanları üzerinden İsveç ve Finlandiya’ya hızla ulaştırılması olduğunu söylemişti. Rusya da bütün bunlara cevap olarak 18 Nisan’da Norveç, İsveç ve Finlandiya ile 1993 tarihli Barents anlaşmasından çekildi.
Oslo hükümeti geçen yıl “olağan” silah sevkiyatlarından başka envanterindeki bütün operasyonel F-16’ları Kiev rejimine göndereceğini açıklamıştı. Resmi olarak bugüne kadar en az 6 F-16 teslimatı yapıldığı biliniyor, gerçekteyse en az 14 savaş uçağının rejime Ukrayna dışında teslim edildiği tahmin ediliyor.
İşin mali tarafına bakınca, Norveç olanca zenginliğiyle karşılaştırıldığında yakın zamana kadar epey pintiydi doğrusu; ama 25 Ağustos’ta Kiev’deki komedyenle Norveç başbakanı arasında görüşmede Støre Kiev rejimi için 2025-2026 yılları için 8,45 milyar dolar ayırdıklarını söyledi. Bu, ayda 352 milyon dolar eder. Komedyen-başkanın aynı görüşmede bütün “müttefiklerinden” ayda toplam 1 milyar dolar istediklerini söylediğine bakılırsa, Norveç hükümeti tek başına bunun yüzde 35’ini taahhüt etmiş oluyor. Üstelik elinde hazır iki Patriot sistemi vereceklerini müjdeledi. (Görev süresinin dolduğu geçen yıl mayıs ayından beri hukuki meşruiyeti de kalmayan komedyen temmuz başında da Norveç’in ABD’den bir batarya satın alıp Kiev’e hediye edeceğini söylemişti.)
Norveç ayrıca, Kiev rejimine Amerikan silahları için kurulan (Amerikan silahlarını kendi hesabından alıp rejime kendi hesabından devredecek) koalisyonun da en güçlü ortaklarından. Bu koalisyonun nasıl kurulduğunu Reuters temmuz ortasında yazmıştı: NATO genel sekreteri Rutte’nin ABD’ye ilettiği aracı alıcılar listesinde bulunan ülkelerden (Finlandiya, Danimarka, İsveç, Norveç, Hollanda ve Kanada) hiçbirinin ne bu listeden ne de oraya yazıldığından haberi vardı.
Patriot’lar ve F-16’lar ile ilgili daha önce yazmıştım, bu nedenle, bu silah sistemlerinin üçüncü taraflardan teslimatının sadece ABD silah tekellerinin kârını artırma amacı taşıdığı üzerinde tekrar durmayacağım.
Mevcut uluslararası ortam Norveç petrol sanayisi için gayet avantajlı. Norveç’in kuzey denizi ve Arktik okyanusundaki petrol ve doğalgaz yatakları Rusya yaptırımlarından beri Avrupa’ya akıyor. 2020’de Avrupa’nın ham petrol ithalatının yüzde 27’si Rusya’dan karşılanıyordu; geçen yılın sonu itibariyle bu oran yüzde 4’e düştü. Norveç ise aynı dönemde yüzde 8’den 12’ye yükseldi. Doğalgaz tablosu daha da çarpıcı: aynı dönemde Rusya’nın payı yüzde 48’den 8’e düşerken Norveç’in payı yüzde 24’ten 33’e yükseldi. İştah açıcı. Daha 22 Mayıs 2022’de zamanın Polonya başbakanı Morawiecki, Norveç’in muazzam gelirlerine göz dikmişti: “Norveç, Ukrayna’daki olaylarla ortaya çıkan durumdan dolaylı olarak avantaj sağlıyor. Bunu paylaşmalılar. Beş milyonluk küçük Norveç devletinin petrol ve doğalgazda son yılların ortalamasını aşan aşırı kârları 100 milyar avroyu aşıyor. Bu aşırı, devasa kârları derhal paylaşmalılar. Bu normal değil, adil değil.” Ama Norveç elbette, amiyane tabirle, zırnık koklatmıyor. Ne de olsa serbest piyasa.
Norveç tekelleri için değilse bile diğer Avrupa ve ABD tekelleri için militarizasyon da büyük kârlar vaat ediyor, zira neredeyse bakir bir pazar bu: Norveç’in 70 bin kişilik küçük ordusunda çelik yelek sayısı bile ancak 40 bin. Dolayısıyla, jeopolitik konumu, petrolü ve diğer doğal kaynaklarıyla önemli, ama askeri açıdan önemsiz bir ülke Norveç. Hükümet seçimlerden önce ordunun mevcudunu 2036’ya kadar artıracağını açıklamıştı ama bu da daha çok dostlar alışverişte görsün diyeydi; birincisi, 2036’ya daha çok var, ve ikincisi, artıracağız dediği 13.700 yedek, 4.600 yeni celp ve 4.600 de uzmandan ibaret.
ABD ile ilişkiler sorunsuz değil. Norveç, hem doğal kaynak zenginliği, hem muazzam varlık fonu, hem de en önemlisi Avro-bölgesi dışında kalması sayesinde vasallık yarışında diğerlerinin çok daha gerisinde. Siyasetçilerin tercihi öyle olduğu için değil, yapısal bir durum bu.
Bu nedenle, Trump’ın Danimarka’ya bağlı Grönland’la ilgili açıklamasının Norveç’te de endişe yaratması normaldi. Støre birçok defa ABD’nin Grönland’ı ele geçirmek için kuvvet kullanma tehdidinde bulunmasının “müttefikliğe sığmadığını” ve “kabul edilemez” olduğunu tekrar edip durdu. Çünkü onların da anakarayla kutup arasında Svalvard takımadaları var. Buranın büyük bölümü 1920’den bu yana Norveç’in egemen toprağı. Stratejik bir bölge. Støre geçtiğimiz hafta NRK’ya verdiği mülakatta takımadaların Oslo’nun kontrolünde olduğunu ve öyle kalacağını söylemişti. Bunun seçimler öncesi manevra olması çok mümkün, ne var ki öyleyse bile manevra ihtiyacı doğuran siyasi bir sorun ve beklenti var demektir. Üstelik gereksiz bir obsesyon da değil; İsveç Küresel İlişkiler Merkezi SIGA geçtiğimiz haftalarda “Çin’in bölgedeki ihtiraslarını dizginlemek için” ABD’nin takımadalar üzerinde hak iddia edebileceğini açıklamıştı. Sözümona Çin bir “kutup ipek yolu” amaçlıyormuş ve bu nedenle gözünü oraya dikmiş. En yakın komşusu üzerinde ABD yayılmasını haklı çıkarmaya çalışan iğrenç bir dil (“Çin’in bölgede ihtirası” filan yok çünkü, orada varlığı da yok), ama dünya artık böyle.
Bununla birlikte Çin’in varlığı yok ama Rusya’nın var; takımadaların batısındaki en büyüğünde iki ülke birer köyle (Norveç’in Longyearbyen ve Rusya’nın Barentsburg köyleri) birbirine komşu.
Amerika
Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Thomas Karat, davranış analisti
Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.
Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.
Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.
Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.
Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.
Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.
Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.
Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.
Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.
Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.
Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.
***
Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.
Görüş
Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.
İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.
Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.
Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.
“2026 savaşına hazırlanıyoruz”
Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.
İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.
Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.
Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.
İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.
Türkiye’ye düşen füzeler
Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.
Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.
Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.
Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.
Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.
İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı
Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.
İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.
İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.
Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.
Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.
ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu
Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.
ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.
Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.
Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.
Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.
Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.
İran gerçekten süper güç olabilir mi?
Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.
Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.
İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.
Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.
İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.
İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.
Görüş
Ankara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
İstanbul’un 2004 yılında NATO liderlerini ağırlamasından yirmi iki yıl sonra İttifak, Türk topraklarına, bu kez Ankara’daki Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne geri döndü. Ancak bu dönüş sıradan bir törenden ziyade, derin bir hesaplaşmaya işaret ediyor. 7-8 Temmuz tarihlerinde düzenlenen 36. NATO Zirvesi, 2004’teki tasarımcıların çok azının öngörebileceği bir tabloda gerçekleşiyor: Beşinci yılına yaklaşan ve yıpratıcılığını koruyan Ukrayna savaşı, ABD-İsrail ittifakının İran ile doğrudan çatışmasının ardından sıcaklığını hâlâ yitirmeyen Orta Doğu, bizzat katıldığı İttifak’ın varlık nedenini açıkça tartışmaya açan bir Amerikan başkanı ve tüm bu kargaşanın ortasında, NATO gündemindeki neredeyse her krizin merkezinde sessizce vazgeçilmez bir konuma yükselen ev sahibi Türkiye.
Türkiye’nin eşiği: İkincil ortaklıktan oyun kuruculuğa
Bir NATO zirvesine ev sahipliği yapmak her zaman stratejik bir ağırlık göstergesi olagelmiştir. Ancak Ankara 2026, niteliksel olarak çok daha farklı bir anlam taşıyor. Türkiye bu kez masaya sadece ev sahibi olarak değil, elindeki güçlü kozlarla oturuyor. ASELSAN gibi küresel sermayenin (özellikle de ABD’li diplomat Tom Barrack’ın temasları kolaylaştırdığı söylenen ve CEO’su Larry Fink’in bu yılın başlarında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştüğü BlackRock gibi devlerin) ilgisini çektiği belirtilen savunma sanayii omurgası, Türkiye’yi NATO’nun savunma ve sanayi alanında kendine yetme çabasında yükselen bir merkez konumuna taşıdı. Siyasi zirveyle eş zamanlı düzenlenen Ankara Savunma Sanayii Forumu da bu gerçeği perçinliyor: Türkiye artık İttifak’ın güneydoğu sınırını koruyan sıradan bir üye değil; bizzat İttifak’ın ihtiyaç duyduğu bir üretim ve inovasyon merkezi haline gelmiş durumda.
Erdoğan’ın asıl hamle alanı da burası. Avrupalı müttefikler, geçen yıl üzerinde uzlaşılan ve yüzde 3,5’i asli savunmaya, yüzde 1,5’i ise dayanıklılık ile altyapıya ayrılan “GSYİH’nin yüzde 5’ini savunmaya harcama” taahhüdünü yerine getirmek için çabalarken, Türkiye Ankara’yı adeta bir “teslimat noktası” olarak konumlandırıyor. Bu süreç, verilen sözleri anlaşmalara, anlaşmaları ise Türk sanayisinin kazanımlarına dönüştürme fırsatı sunuyor. Zirveyi takip eden analistler, bu buluşmanın kolektif güvenliği mi yoksa aslında Türk savunma tarihinin en büyük ticari el sıkışmasını mı temsil ettiğini açıkça sorguluyor.
Rusya-Çin denklemi: Göz önünde yürütülen denge oyunu
Türkiye’nin yürüttüğü denge politikası yeni bir olgu değil, ancak hiçbir dönemde bu denli görünür olmamıştı. Ankara bir yandan NATO liderlerini ağırlarken, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın daha birkaç hafta önce Moskova’da Rus mevkidaşıyla bir araya gelmesi, Ukrayna savaşının başından bu yana sürdürülen paralel diplomasi trafiğinin bir parçası. Türkiye, NATO bünyesinde kendine özgü bir koridorda ilerlemeyi sürdürüyor: Bir yandan Kiev’e Bayraktar İHA’ları tedarik ederken diğer yandan Moskova ile Karadeniz’deki diplomatik kanalları açık tutuyor; üstelik daha küçük üyelere dayatılan İttifak disiplinine maruz kalmaksızın hem Rusya hem de Çin ile ekonomik ve enerjisel bağlarını derinleştirebiliyor. Ankara için NATO üyeliği ile Moskova ve Pekin’le kurulan çok yönlü ortaklıklar, çözülmesi gereken çelişkiler değil, eş zamanlı yönetilmesi gereken birer kazanç kapısı. Bu duruş, kolektif birliğin teyit edilmesi hedeflenen bu kritik zirvede Türk diplomatlarına olağanüstü geniş bir hareket alanı sağlıyor.
Ukrayna: Sonu görünmeyen bir savaşı sürdürmek
Ukrayna savaşının yıpratıcı gidişatı Ankara’daki her oturumun üzerinde bir gölge gibi asılı duruyor. NATO’nun, Ukrayna’ya 2026 yılı için askeri teçhizat, yardım ve eğitim desteği kapsamında yaklaşık 70 milyar avroluk bir taahhüdü onaylaması, müttefiklerin de en az bu düzeydeki bir desteği 2027’de de sürdürme sözü vermesi bekleniyor. Ne var ki zirve, İtalya’nın bildiri taslağındaki Ukrayna fonuna ilişkin bazı ifadelere direndiği yönündeki haberlerin gölgesinde toplanıyor. Bu durum, NATO yetkililerinin “birlik zirvesi” olarak nitelendirmekte ısrar ettiği buluşmadaki çatlakları açığa çıkarıyor. Başkan Trump’ın, cephedeki çatışmalar hız kesmeden sürerken ve Zelenski Avrupa’nın eylemsizliğini açıkça eleştirirken, son telefon görüşmelerinde müzakere edilmiş bir barış ihtimalini dile getirmesinin ardından, zirve marjında Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski ile bir araya gelmesi planlanıyor.
İran gerilimi ve ABD-NATO ayrışmasında Ankara’nın kozu
Bu zirvenin en derin yankı uyandıran arka planı, Washington ile müttefikleri arasında Hürmüz Boğazı nedeniyle yaşanan ve tazeliğini koruyan görüş ayrılığı olabilir. Şubat ayı sonlarında Dini Lider Ali Hamaney’in öldürülmesiyle fitili ateşlenen ABD-İsrail’in İran ile savaşı, Hürmüz’ün kapatılması ve dönemsel olarak yeniden bloke edilmesiyle küresel enerji piyasalarını sarstı. Trump mart ayında NATO, Çin, Japonya ve Güney Kore’ye boğazın güvenliğini askeri olarak sağlama çağrısında bulunduğunda tüm müttefikler bu talebi geri çevirdi; hatta Almanya Savunma Bakanı bunun Avrupa’nın savaşı olmadığını açıkça ilan etti. Trump ise bu tavrı “büyük bir aptallık” olarak nitelendirip İttifak’ı Amerikan desteği olmaksızın bir “kağıttan kaplan” olarak tanımladı.
Söz konusu çatlak kapanmış değil; sadece zirvenin yapılmasına izin verecek ölçüde sessizliğe büründü. Haziran ayında imzalanan ateşkes ve ablukanın kaldırılmasına dair mutabakat krizi hafifletmiş olsa da İran o tarihten bu yana Hürmüz’den geçen gemilerden geçiş ücreti alacağının, “dost ülkelere” ise ayrıcalık tanıyacağının sinyallerini veriyor. Washington ise bu yaklaşımın kalıcı bir anlaşma için kabul edilemez olduğunu savunuyor. Boğazın güvenliği bu hafta resmen NATO gündeminde yer alsa da İran konusundaki yük paylaşımına dair temel anlaşmazlık hiçbir zaman çözülemedi, yalnızca gelişmelerin gölgesinde kaldı. İşte Türk siyasetçilerin değerlendirmek istediği fırsat tam olarak bu noktada yatıyor: Ankara, Washington’ın hayal kırıklığı ile Avrupa’nın isteksizliği arasında köprü kurarak kendisini vazgeçilmez bir arabulucu olarak sunabilir; bunun karşılığında ise savunma tedariki imkanları ve diplomatik nüfuz elde edebilir. Bu, Erdoğan’ın kriz boyunca titizlikle işlediği pragmatik pazarlık stratejisinin tam bir yansıması.
Orta Doğu’nun gölgesi: Suriye, Lübnan ve derinleşen İsrail çatlağı
Türkiye’nin bölgesel duruşu, resmi oturumlar kadar zirvenin Orta Doğu’ya dair satır aralarını da şekillendiriyor. Başkan Trump’ın, Ankara’da Şam’ın yeni lideri eski muhalif komutan ve şimdiki Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara ile ikili bir görüşme gerçekleştirmesi bekleniyor. Bu görüşme, Trump’ın ilk olarak G7’de dile getirdiği ve Suriye güçlerinin Lübnan’da Hizbullah ile mücadeleyi İsrail’den daha etkin yürütebileceği yönündeki önerisinin ardından geliyor. El-Şara bu teklifi tutarlı bir şekilde reddederek Şam’ın Beyrut ile yalnızca ekonomik kanallar kurmak istediğini, Suriye’nin Lübnan’daki onlarca yıllık askeri işgalini hatırlatacak bir rolü üstlenmeyeceğini vurguluyor. Buradaki mesaj oldukça net: Washington, Lübnan’da ciddi sivil kayıplara yol açan İsrail askeri operasyonlarının yarattığı güvenlik yükünü, Esad’ın devrilmesinin ardından henüz gücünü pekiştirmeye çalışan yeni Suriye yönetimine kaydırıp kaydıramayacağını sınıyor. Bu hamle, hem İsrail üzerindeki baskıyı hafifletmeyi hem de İran’dan bağımsız olarak post-Esad Suriye’si ile yeni bir ABD diyalog kanalı açmayı hedefliyor.
Tüm bunların üzerinde Ankara ile Tel Aviv arasında açık bir diplomatik kopuş yaşanıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, zirveden birkaç gün önce CNN Türk’e verdiği mülakatta, İsrail’in politikalarını ve zihniyetini “insanlığın artık taşıyamayacağı bir yük” olarak nitelendirip uluslararası yaptırım çağrısında bulunmuş ve İsrail’i Gazze’de kitlesel katliam yapmakla suçlamıştı. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar bu sözleri “soykırıma teşvikin ders kitaplarına geçecek bir örneği” olarak tanımlarken, Almanya Dışişleri Bakanı da bu ifadeleri kabul edilemez bularak araya mesafe koymuş, Cumhurbaşkanı İshak Herzog ise açıklamaları antisemitik olarak nitelemişti. Erdoğan ise İsrail’in eleştirilerini, Gazze’deki kendi eylemlerini örtbas etme çabası olarak değerlendirerek reddetti. Bu sert polemiğin, tam da NATO’nun İsrail yanlısı üyeleriyle Türk heyetinin yan yana oturmaya hazırlandığı sırada patlak vermesi, odak noktası Rusya ve savunma harcamaları olan İttifak zirvesine gerilimli bir hava katıyor. Aynı zamanda Ankara’ya yeni bir hamle alanı açıyor: Batı ittifaklarını zorlasa da kendisini İslam dünyasında İsrail’e karşı en gür sesli NATO üyesi olarak konumlandırmak, Arap ve İslam coğrafyasında karşılığı olan bir rol üstlenmesini sağlıyor.
Filistin davası ve Arap eşgüdümü
Kahire, İslamabad, Doha ve Riyad için Ankara zirvesi, Ukrayna’ya dair yayımlanacak bildiriden ziyade Gazze ve Filistin meselesine ilişkin bölgesel dengeler açısından taşıdığı anlamla takip ediliyor. Mısır, Katar, Pakistan ve Suudi Arabistan, İran krizi ve bunun bölgesel yansımaları boyunca kolaylaştırıcı veya ara bulucu roller üstlendi; nitekim İslamabad, Hürmüz geriliminde ateşkes görüşmelerine zemin hazırlarken Katar da ABD ve İran ile birlikte Lübnan’da ateşkesin sağlanmasına katkıda bulundu. Bu dörtlü grubun Gazze’nin yeniden inşası, Filistin devletinin tanınması diplomasisi ve Lübnan’da gerilimin daha fazla tırmanmasının önlenmesine yönelik yürüttüğü eşgüdüm, zirve sonrasında daha da yoğunlaşabilir. Özellikle Fidan’ın İsrail’e karşı takındığı sert tutum, Türkiye’nin hem NATO içinde hem de dışında kalan Müslüman çoğunluklu ülkeleri ortak bir Filistin paydasında birleştirme çabasına dönüşürse bu hareketlilik daha da ivme kazanacaktır. Ankara’nın bu söyleminin somut bir Arap-Türk diplomatik ortaklığına mı dönüşeceği yoksa iç ve bölgesel kamuoyuna yönelik tek taraflı bir diplomatik hamle olarak mı kalacağı, kağıt üzerinde Rusya ve Atlantik ittifakını odağına alan ancak pratikte Türkiye’nin vizyonunun sınırlarını ölçen bir referanduma dönüşen bu zirveden çıkacak en kritik sorulardan biridir.
Bu analiz; NATO’nun resmi zirve belgeleri, Reuters, Kongre Araştırma Servisi (CRS), The National, The Jerusalem Post, Al Arabiya ve 7 Temmuz 2026 tarihi itibarıyla Ankara Zirvesi’ni takip eden diğer yayın organlarının aktardığı bilgilere dayanmaktadır.
Rusya2 hafta önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”
Diplomasi5 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını2 hafta önceABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor
Dünya Basını2 hafta önceFransız iktisatçı Sapir: Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek
Amerika5 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş5 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor












