Bizi Takip Edin

Görüş

Çin’in Afrika hegemonyasını kırmak için Batı Bloku’ndan hamle: Lobito Koridoru

Avatar photo

Yayınlanma

Bu yüzyılın gelişen ekonomilerinin yükselen yıldızlarının pek çoğu Afrika’dan çıkacak. Yüzyıllarca sömürüye uğramasına karşın, hâlâ ‘Kara Kıta’ gerek yeraltı gerekse yerüstü zenginlikleriyle küresel ekonomi açısından potansiyel bir kaynak. Bundan da önemlisi demografik eğilimler dikkate alındığında, Afrika büyük avantajlara sahip olacak. Kıtanın 1 Ocak 2025 itibarıyla 1 milyar 304 milyon olan nüfusu, 2050 öngörülerüne göre 2 milyar 500 milyonu bulacak. Bu sadece nüfus yoğunluğu açısından değil, genç nüfusun toplam nüfus içindeki oranı açısından da önemli. Yani devasa bir dinamik nüfus, büyük bir işgücü potansiyeli barındırıyor. Bir diğer önemli nokta ise Afrika’daki tüketim eğilimleri… Yoğun nüfusun aynı zamanda tüketime aç bir nüfus olması, küresel ticaret açısından da Afrika’nın önemini ve cazibesini artırıyor. Yani Afrika sadece bir kaynak değil, çok büyük bir pazar olma potansiyelini taşıyor. Gelecekte küresel ekonomiyi canlandıracak bir pazardan söz ediyoruz.

Güney Afrika Cumhuriyeti, Mısır, Fas, Cezayir, Etiyopya, Kenya, Nijerya, Gana, Gabon, Senegal, Gine, Demokratik Kongo Cumhuriyeti (DKC) gerek nüfusları gerekse doğal kaynaklarıyla öne çıkan ülkeler… Büyük olasılıkla kıtanın yükselişinde bu ülkeler öncü rol üstlenecek. Kuzeyde Akdeniz, doğuda Hint Okyanusu, batıda ise Atlas Okyanusu’na kıyısı bulunan kıta gelecekte küresel ticaret koridorları açısından da stratejik bir öneme sahip olacak.

ÇİN UZAK ARA ÖNDE AMA…

İşte tüm bu sebeplerle, bu yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren büyük güçlerin rekabet sahası Afrika olacak gibi görünüyor. Çin zaten uzun bir süredir kıtaya önemli yatırımlar yapıyor. Pekin’in Afrika’daki ekonomik etkisinin yükselişi inkâr edilemez. Çin, 2009 yılında kıtanın en büyük ticaret ortağı olarak ABD’yi geride bıraktı ve son zamanlarda ABD-Afrika ticaret hacminin dört katına ulaştı. Bu durum, Amerikalı politikacıları ABD’nin kıta üzerindeki etkisinin azalması konusunda endişelendiriyor ve ABD-Afrika ekonomik bağlarını geliştirmek ve kolaylaştırmak için kalkınma ve altyapı yatırımlarına olan ilgilerini artırıyor. Bu girişimlerden biri de Lobito Ticaret Koridoru… Doğudan batıya, Zambiya, DKC ve Angola’yı geçen 1,300 kilometre uzunluğundaki bir demiryolu olan Lobito Koridoru ilk kez 2023’te gündeme geldi.

Afrika’daki herhangi bir ABD girişimi, Çin’in daha uzun vadeli ve daha kapsamlı etkileşim stratejisine yetişmek ve onunla rekabet edebilecek potansiyeli yaratmak zorunda. Son on yıldan bu yana, Çin; Asya, Avrupa ve Afrika’yı kapsayan devasa bir altyapı ve ekonomik kalkınma projesi olan Kuşak ve Yol Girişimi (Belt ann Road Initiative-BRI) aracılığıyla bu faaliyetlerini yürütüyor. Bugüne kadar pek çok Afrika ülkesinin hükûmetleri BRI ile ilgili mutabakat zaptı imzaladı ve bu girişim; yollar, limanlar, demiryolları ve diğer kritik altyapıların inşasına milyarlarca dolar yatırım yapılmasını sağladı. Sadece 2023 yılında, BRI’den Afrika’ya yaklaşık 21.7 milyar dolarlık kredi akışı gerçekleşti. BRI bünyesindeki ve diğer ikili anlaşmalar çerçevesindeki yatırımlarla birlikte, Çin’in 2005 yılından bugüne Afrika’ya toplam 2.23 trilyon dolarlık yatırım yaptığı tahmin ediliyor.

Her finans akışının jeopolitik hedefleri ve sonuçları olduğunu unutmamak gerek. Bu finansman gücü sayesinde, Çin, Afrika’dan önemli miktarda maden ve nadir toprak elementlerine erişim sağlayabildi. Çin şirketlerin tüm kobalt ve bakır madenlerinin yüzde 72’sine sahip olduğu DKC buna bir örnek. Yine zengin boksit madenlerine sahip olan Gine’de, Çin şirketleri Simandou demir madeninde önemli bir paydaş statüsünde…



ÇİN HAKİMİYETİNİ MÜMKÜN
OLABİLDİĞİNCE KIRMAK İÇİN

ABD ise küresel hegemonyasını kalıcılaştırabilmek için Afrika’daki etkisini artırarak sürdürmek zorunda olduğunun farkında. Bunu, geçmişte geniş koloniler kurmuş ve bu kıtayla tarihsel, siyasi ve ekonomik bağları olan Avrupa Birliği (AB) ülkeleriyle eşgüdümlü bir şekilde yapmak dışında pek bir seçeneği de yok. Birleşik Krallık, Fransa ve diğer AB ülkeleriyle eşgüdümlü ve ‘kazan-kazan’ işbirliğini ne kadar hayata geçirebileceği ise o kadar net değil! Zira işbirliği yapacağı bu ülkelerle bundan kısa bir süre öncesine kadar bu kıtada rakipti. Yakın geçmişten bir örnek vereyim; Fransa bundan birkaç yıl öncesinde Sahel ülkelerinden kovulurken, Washington’da ellerini ovuşturan Amerikalı yetkililerin sayısı hiç de az değildi. Washington bu bölgede Fransa’nın yokluğunda boşluğu doldurmayı planlıyordu. Ancak bölge ülkelerindeki ulusal bağımsızlıkçı iktidarlar, ABD’nin bu hayalini şimdilik kursağında bırakmış görünüyor. Nijer’deki siyasi gerilimde Rus beyraklarıyla gösteriye katılan Nijerliler, sanırım Afrika’daki batı karşıtı uyanışın bir simgesi olarak görülebilir. Ha keza Burkina Faso Cumhurbaşkanı İbrahim Traoré’nin açıklamaları da öyle…

Çin’in kıtanın büyük bir bölümünde en önemli ticari partner olduğu koşullarda, Batı Blokunun işi her zamankinden daha zor. Aslına bakarsanız, bu bölgede Çin’i alt etmekten çok, ne koparabilirlerse onu almaya odaklanmak zorunda kalacaklar gibi… Kıtanın güneyinde ABD’nin BRI’ye rakip olarak projelendirdiği Lobito Koridoru, işte bu hedefin önemli bir parçası. Her ne kadar hedefine ulaşıp ulaşamayacağı şimdilik bir soru işareti olarak duruyorsa da…

ABD PATRONLUĞUNDA
‘ÇOK TARAFLI’ BİR İMAJ

Projenin başlangıcından bu yana yaklaşık iki yıl geçti. Ekim 2023’te AB Küresel Girişim Forumu’nda duyurulan proje, Afrika Kalkınma Bankası (African Development Bank-AfDB), Afrika Finans Kurumu (Africa Finance Corporation-AFC), ABD ve Avrupa Komisyonu’nu bir araya getirerek, Zambiya’nın kuzeybatısından Angola’nın Atlantik Okyanusu kıyısındaki Lobito Limanına bağlanacak bir demiryolu inşasını birlikte gerçekleştirilecek.

Lobito Koridorunun finansman yapısı, BRI’nin finansman yapısıyla benzeşiyor ve ABD, yatırımın ana finansörü olması sebebiyle ‘birincil kolaylaştırıcı’ rolünü üstleniyor. Projenin başlangıcından Eylül 2024’e kadar Washington, ulaştırma ve lojistik, tarım, temiz enerji, sağlık ve dijital erişim dahil olmak üzere, birçok sektörde 3 milyar doların üzerinde finansman sağladı. Finansmanın büyük bir kısmı, küresel altyapı alanında daha büyük bir rol üstlenmeyi hedefleyen G7 ülkelerinin ortak girişimi olan ve ilk olarak 2022’de kurulan Küresel Altyapı Ortaklığı (PGI) aracılığıyla sağlanıyor.

Lobito Koridoru, kendini tam da böyle bir alternatif olarak sunmaya çalışıyor. Birincisi, tipik bir BRI projesine göre daha çok taraflı bir bakış açısı benimsiyor gibi görünüyor ve başından beri koridorun aktif bir destekçisi olan AfDB gibi bölgesel aktörlerle ortaklık kurmaya çalışıyor. AfDB’nin katılımı iki kritik amaca hizmet ediyor. Finansal düzeyde, kârlılık açısından uzun vadeli bir perspektife sahip olan altyapı projeleri için para toplamanın finansal yükünün dağıtılmasına yardımcı oluyor. Bu durum, AfDB’nin 2023’te toplanmasına yardımcı olduğu 1.6 milyar dolardan da anlaşılıyor. Siyasi düzeyde ise AfDB, ABD veya Çin gibi büyük güçlerin hegemonyasına dair endişelerin hafifletilmesine yardımcı oluyor. Çok taraflı yaklaşım, dış aktörleri de sürece dahil ediyor. Örneğin, Dünya Bankası, tamamlayıcı bir yerel girişime 300 milyon dolar sağladı ve bu, bankanın 2002’den bu yana Afrika’da katkıda bulunduğu ilk altyapı projesi oldu. Avrupa Komisyonu ise Lobito Koridoru güzergahı boyunca savunmasız yaşam alanları üzerindeki etkiyi sınırlamak amacıyla, çevresel ve sosyal fizibilite çalışmaları yürütme sözü verdi. Yani ‘çevreci’ bir makyaj da var!

KOLONYALİZM HATIRALARINI
CANLANDIRACAK KÖŞE TAŞLARI

Lobito Koridorunun amacı, sermaye eksikliği çeken gelişmekte olan ülkelerde yeni altyapılar inşa etmeyi hedeflemesi bakımından da tanıdık. Bu altyapılar, kendi başına kârlı olmasa da diğer kârlı ekonomik faaliyetlere olanak tanıdığı için yapılıyor. Proje, Zambiya’da sınırdaki Jimbe’den Zambiya bakır havzasındaki Chingola’ya kadar yaklaşık 550 kilometre yeni demiryolu hattı inşa edilmesini öngörüyor. Bu yeni hat, sınırın Angola’da yeni inşa edilen ve Luacano’daki mevcut Benguela demiryoluna bağlanacak olan hatta bağlanacak. Sonuç olarak, Zambiya’dan Atlantik Okyanusu’na erişim sağlayan yeni bir ticaret koridoru ortaya çıkacak. Proje ayrıca koridor boyunca yaklaşık 260 kilometrelik bağlantı yollarının inşasını ve 120 yıllık Benguela demiryolunun yenilenmesini de içeriyor.

Ancak Afrika’nın bir hafızası olduğunu unutmamak gerek. Benguela demiryolunun pek çok Afrikalı’ya kolonyalist dönemin acımasız sömürüsünü hatırlattığını belirtmekte fayda var! Sadece bu demiryolu mu, Avrupalıların o vahşi, kanlı ve amansız sömürüsünü de! Bu belki de, diğer dezavantajları bir köşeye koyarsak, Batı Blokunun Çin ile rekabetindeki yumuşak karnı…

KISA VADEDE STRATEJİK MADEN
TEDARİKİNİ GARANTİYE ALMAK İÇİN

Bu sebeple, Avrupa ülkeleri ve ABD geçmişteki kötü hatıraları canlandırmamak için, biraz BRI’den kopya çekme yoluna gidiyor gibi görünüyor. Lobito Koridoru, altyapı yatırımlarını yaparken, Afrikalıları da memnun edecek bir yaklaşım geliştirmeye çalışıyor. Koridora dahil olan ülkelerin altyapısını güçlendirmek ve dış ticaret hacimlerini artırmak gibi… Bu nihaî amaca giden bir yol tabii!

Proje, Atlantik Okyanusu rotasından batıya doğru ticaret akışlarını öngörüyor. Amaç; yeşil enerji, elektrikli araçlar, batarya teknolojileri, bilişim ve telekomünikasyon sektörlerinin stratejik hammaddeleri olan nadir toprak minerallerinin ve sinaî metallerin tedarikini güvence altına almak. Malûm Çin değerli toprak mineralleri pazarında küresel ölçekte hegemonyaya sahip, ABD ve AB işte bu hegemonyayı bir nebze olsun azaltmayı hedefliyor. Bu da projenin bonusu olacak diyelim! KDC bu mineraller açısından oldukça zengin… Aslına bakarsanız, bu ülke stratejik pek çok maden açısından büyük bir zenginliğe sahip.

Lobito Koridoru projesinde yer alan yeni demiryolu, Zambiya bakır havzasının ilk kez bir Atlantik limanlarına bağlamasıyla, hem KDC’den hem de Zambiya’dan tedarik hatları sağlama potansiyeline sahip. En önemli sınaî metal olan bakır, özellikle yeşil dönüşümle birlikte her zamankinden daha önemli bir stratejik bir hammadde artık. Daha önce, Zambiya metal ihracatı Tanzanya’nın Dar es Selam Limanından doğuya doğru akma eğilimindeydi. Bu kez, ABD’ye giden ilk bakır sevkiyatı Angola’nın Lobito Limanından bir konteyner gemisine yüklendi. Bu sevkiyat, Lobito Atlantic Railway’in bu yılın ocak ayında imtiyazı devralmasından bu yana, Avrupa ve Güneydoğu Asya limanlarına yapılan bir dizi bakır sevkiyatının ardından gerçekleşti. Bu, ‘Kongo bakır havzası’ndaki madenlerin mevcut olan batı, özellikle de ABD pazarına erişiminin artacağının bir göstergesi. Ve böyle bir tedarik hattı Amerikan şirketlerinin Çin şirketleriyle rekabeti sürdürebilmesi açısından can alıcı öneme sahip.

HEDEF; TANZANYA’YI DA
KORİDORA DAHİL ETMEK

ABD, Lobito Koridorunun genişlemesini de hedefliyor. Bu genişleme stratejisi, 2024 Ağustos ayında, ABD Dışişleri Bakanlığı’nda PGI Özel Koordinatörü olan Helaina Matza’nın, koridorun Tanzanya’ya genişletilmesi konusunda görüşmeler yapıldığını açıklamasıyla gündeme geldi. Washington böylelikle, Atlantik ve Hint okyanuslarını birbirine bağlayan daha geniş kapsamlı bir ‘Trans-Afrika Koridoru’nu hayata geçirme planını ortaya koymuş oldu. Bu atağı, salt ticari bir hedef olarak değil, jeo-ekonomik bir hamle olarak görmek gerek. Bu sayede, Washington, Hint Okyanusu rotası üzerinden hızla büyüyen Afrika-Çin ticaretini bir ölçüde dizginlemeyi ve bu rotada etkin bir aktör olmayı amaçlıyor. Bu arada Matza, Lobito Koridorunun ilk aşaması olan Benguela demiryolunun yenilenmesinin sorunsuz ilerlediğini ve bakır sevkiyatlarının KDC’den ABD’ye ilk kez aktığını sözlerine eklemişti.

Zambiya’da yeni bir demiryolunun inşasının ikinci ve daha iddialı aşaması ise fizibilite çalışmalarının tamamlanmasını bekliyordu. Koridor boyunca uzanan maden yataklarındaki tüm nadir toprak minerallerini, Dar es Selam üzerinden doğuya doğru ticarete açma kararı, ilk bakışta Batı Bloku açısından mantık dışı görünüyor olabilir. Ancak bu muhtemelen uzun vadeli bir stratejinin parçası…

Birincisi, altyapı büyük ölçüde zaten Hint Okyanusu’ndaki Dar es Selam’ı, Zambiya’daki Kapiri Mposhi’ye bağlayan Tazara Hattı şeklinde mevcut. Chingola’daki Lobito Koridoruna bağlanmak yaklaşık 200 kilometrelik sıfırdan inşaat gerektirecek. İkincisi, Trans-Afrika Koridoru’nun hayata geçirilmesi, her şeyden önce iyi yönetişimi ve bölgesel ekonomik büyümeyi ilerletmekle motive olduğunu iddia eden PGI’nin yumuşak güç profilini güçlendirebilir.

PARALAR SUYUNU ÇEKİNCE…

Lobito Koridoru, Batı Bloku açısından önemli bir hamle, ancak biraz geç kalmış bir proje olabilir. Çin’in Afrika’daki doğrudan yabancı yatırımı, 2019-2021 yılları arasında ortalama 4 milyar dolar olarak batılı ülkelerden daha yüksek seyrederken, ABD’nin doğrudan yatırım miktarı bazı yıllarda gerilemişti. Ancak Pekin’in uzak ara rekabet avantajı son zamanlarda biraz zayıfladı. Pandemi sonrası ekonomik yavaşlama ve kredi olanaklarındaki daralma, BRI ile ilgili yatırımların Afrika’da 2021’deki 16.5 milyar dolardan 2023’te 7.5 milyar dolara düşmesine neden oldu; bu da yüzde 55’lik bir düşüş demek. BRI’ye bakışa 2017-2022 yılları arasında birçok coğrafyada kötüleşmesiyle bir yorgunluk hissi ortaya çıktı; bu durum kısmen BRI ülkelerindeki artan borç endişelerinden kaynaklanıyor. Zira çok ciddi altyapı ve üstyapı yatırımları büyük bir finansman gerektiriyor ve her finansmanın da bir geri ödemesi var!

AFRİKA BU REKABETTEN
KAZANÇLI ÇIKABİLİR

Tarafların durumu özetle bu… Avantajlar ve dezavantajlarla döşeli bir yol var. Peki Washington’ın Afrika’da konumlanabilmesi hâlâ mümkün mü? Ya da bu yatırımlar yeterli mi?.. İşte bu sorulara şimdilik net bir cevap vermek pek kolay değil. Lobito Koridoru ve benzeri projelerin gerçek zorluklarla karşı karşıya olduğu doğru; Çin’in altyapı geliştirme konusundaki başarıları ve Afrikalıların Pekin’e yönelik ilgisinin gün geçtikçe arttığı bir gerçek. Bu sayede, Pekin ile Afrika ülkeleri arasındaki ekonomik ve diplomatik ilişkiler güçleniyor. Kıta, her biri kendi kalkınma ihtiyaçlarına ve Çin ile olumlu ve olumsuz etkileşim deneyimine sahip 54 devlete ev sahipliği yapıyor. Ve bu çeşitlilik içinde Afrikalıları birleştirebilecek bir şey varsa, o da sermaye ve altyapı yatırımına duyulan ortak ihtiyaç…

Görünen o ki, Çin ile ABD-AB ittifakı arasında kızışacak rekabet Afrikalılar için bir fırsat penceresi yaratabilir. Bu rekabetten daha fazla kazançlı çıkacak ülkeler Afrika ülkeleri olacak, eğer ki hükûmetleri gerçekten halklarının çıkarı doğrultusunda hareket edebilirse… Söz konusu Afrika olunca, rüşvet, yolsuzluk, bağımlılık, iç çatışmalar akla geliyor ve her zaman doğru kararın alınabileceğinin bir garantisi maalesef yok!

Görüş

Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Yayınlanma

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.

Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.

Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.

Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.

Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.

Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.

Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.

Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.

Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.

Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.

Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.

Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.

Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.

Okumaya Devam Et

Görüş

İki terörist: Batı, Şam’da El-Kaide’nin adamına taç giydirirken Britanya tweetleri hapsediyor

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

İki adam, tek bir kelime. Önümüzdeki pazartesi Londra’daki Kingston Kraliyet Mahkemesi’nde, 72 yaşında bir büyükbaba terörizm suçlamasıyla yargıç karşısına çıkıyor; aleyhindeki delil yedi kelimelik bir tweet, öngörülen en ağır ceza ise 14 yıl hapis. Dokuz ay önce ise El-Kaide’nin Suriye kolunu kuran ve başına 10 milyon dolar Amerikan ödülü konmuş bir adam, Beyaz Saray’da ağırlanan ilk Suriye devlet başkanı oldu. Tony Greenstein ile Ahmed eş-Şara hiç karşılaşmadı. İkisi birlikte, “terörist” kelimesinin bugün ne anlama geldiğini tanımlıyor; Amerikalı okurlar içinse mesele daha da çarpıcı bir düğüm barındırıyor: Emekliye özgürlüğüne mal olabilecek o yedi kelime, Birleşik Devletler’de bütünüyle ifade özgürlüğü koruması altında. Zaten tam da bu nedenle Washington, kendi muhalifleri için başka yöntemler geliştirdi.

Önce emekliyi ele alalım; hem de bütün siciliyle, zira savcılık da öyle yapacak. Greenstein, 2018’de İşçi Partisi’nden ihraç edildi; kendisini “azılı bir antisemit” olarak niteleyen Antisemitizmle Mücadele Kampanyası’na karşı açtığı hakaret davasını kaybetti; mahkeme bu ifadenin dürüst kanaat kapsamında korunduğuna hükmetti. Elbit silah fabrikasına yönelik bir Filistin Eylemi (Palestine Action) baskını nedeniyle ertelenmiş hapis cezasını kabul etti. Hırçın, dava açmaktan çekinmeyen ve geri adım atmayan biri; Brightonlı bir Yahudi sosyalist, bir hasta bakıcı, Mosley’nin Kara Gömleklilerine karşı yürüyen Ortodoks bir hahamın oğlu. Suçlama bunların hiçbiri değil. Suçlama şu: Kasım 2023’te, kimliğini gizleyen bir hesabın kışkırtmasıyla safını belli etmeye zorlanınca, “İsrail ordusuna karşı Hamas’ı destekliyorum” yazdı. Beş hafta sonra, sabahın altı buçuğunda terörle mücadele polisleri bilgisayarlarına ve telefonlarına el koydu, kendisini dokuz saat gözaltında tuttu ve savaş hakkında paylaşım yapmasını tamamen yasaklayan şartlarla serbest bıraktı. Kendisini gözaltına alan memurlara, Bu Orwellvari bir durum, dedi. Az bile söylemişti.

Şimdi diğer adama bakalım; sicilini kanıtlamak için hiçbir tazminat avukatına ihtiyaç yok, çünkü o sicili bizzat Birleşik Devletler hükümeti kayda geçirdi. O dönemdeki adıyla Ebu Muhammed el-Colani olan Ahmed eş-Şara, 2003’te Irak’taki El-Kaide’ye katıldı; Amerikan güçlerince yakalanıp beş yıl hapsedildi, ardından El-Kaide’nin Suriye kolu olan Nusra Cephesi’ni kurmak üzere Suriye’ye geçti ve yayımladığı videoyla Eymen ez-Zevahiri’ye biat etti. Dışişleri Bakanlığı’nın yayımladığı arama bülteninde, liderliği altındaki örgütün “Suriye genelinde, sıklıkla sivilleri hedef alan çok sayıda terör saldırısı düzenlediği” belirtildi ve bunlar tek tek sıralandı: Bir kontrol noktasından kaçırılan yaklaşık 300 Kürt sivil; İdlib’deki Dürzi köyü Kalb Lavze’de katledilen 20 köylü; Şam, Humus ve Kuneytra’da üstlenilen intihar saldırıları. 2014’te, bizzat ABD öncülüğündeki koalisyona karşı misilleme saldırıları çağrısında bulundu. Bu nedenle BM mal varlığını dondurdu ve seyahat yasağı getirdi; başına konan 10 milyon dolarlık ödül ise onu yeryüzünde en çok aranan beş cihatçı lider arasına, Bağdadi ve Zevahiri ile aynı dar listeye yerleştirdi. “Terörist” kelimesi işte tam da bu eylemler için türetilmişti: Boşaltılan köyler, havaya uçurulan şehir merkezleri, toprağa düşen on yıllık Amerikan askerleri ve Suriyeli siviller.

Devlet, tweet atan adama karşı davasını hazırlarken bir yandan da hayatını kuşatma altına aldı. Dava açmak için on bir ay; neredeyse bir yıl ertelenen bir duruşma tarihi; nihayetinde şafak baskını ile jüri karşısına çıkış arasında geçen otuz iki ay. Ve bankaları onu birer birer terk etti. Duruşmadan iki hafta önce yayımladığı açıklamada Greenstein, gözaltına alınışından bu yana altı finans kuruluşu tarafından kapı dışarı edildiğini anlattı: Çeyrek asırlık geçmişin ardından Nationwide; otizmli oğlunun bakımı için açılan hesabı da kapatan HSBC ve First Direct; ardından hem şahsi hesaplarını hem de saymanlığını yürüttüğü tescilli bir derneğin hesaplarını donduran Santander ve ailesini tamamen dışarıda bırakan bir tasarruf bankası. Hiçbiri gerekçe göstermedi; göstermek zorunda da değiller, zira bir müşteri hakkında uyarılan bankaların o kişiye bilgi vermesi kanunen yasak. Devletin bu işe dahil olduğuna dair şüphesi de yersiz değil: Hükümetin Terör Mevzuatı Bağımsız Denetçisi, yasaklama kararlarının uygulanmasının bankaları müşterileri elden çıkarmaya, sektörün tabiriyle “riskten arınmaya”, iteceği konusunda 2023’te bizzat uyarıda bulunmuştu. Coutts Bankası, Nigel Farage’a ait tek bir hesabı kapattığında mesele başbakanın kınamasına yol açmış ve bir genel müdürü koltuğundan etmişti. Terör davasına giden yolda altı kez bankasız bırakılan bir emekli ise yalnızca sessizlikle karşılandı. Sanık suçsuz kabul ediliyor; hesapları ise değil.

Emeklinin hesapları dondurulurken savaş ağasınınki çözüldü. Şam 8 Aralık 2024’te düştü; on iki gün sonra bir Amerikan heyeti eş-Şara ile masaya oturup 10 milyon dolarlık ödülün kaldırıldığını ilan etti, dosya aynı dosyaydı, Kalb Lavze’deki mezarlar ise tam da bırakıldıkları yerde duruyordu. Britanya Başbakanı, örgütün terör listesinden çıkarılmasını değerlendirmek için henüz çok erken olduğunu söyledi; ardından hükümeti 2025 yılını bu konuyu büyük bir hızla değerlendirerek geçirdi. Mart 2025’te, hükümet yanlısı milisler Alevi sahilini tararken Uluslararası Af Örgütü, sivillerin mezhepsel saiklerle kasten öldürüldüğünü belgeleyip savaş suçları soruşturması talep etti; bizzat eş-Şara’nın kurduğu inceleme komisyonu çoğu sivil 1426 kişinin öldüğünü nihayetinde doğrulayacaktı. Bu katliamlardan iki ay sonra Trump, Riyad’da kendisini kabul etti ve kameralara karşı onu süzerek şu değerlendirmeyi yaptı: “Genç, çekici bir adam; çetin ceviz, güçlü bir geçmişi var.” Haziran ayında, “Suriyelilere büyüklük şansı tanımak” adına yaptırımları kaldıran bir başkanlık kararnamesi geldi; temmuzda Washington, onun kurduğu örgütün terör örgütü statüsünü iptal etti. Britanya Dışişleri Bakanı da aynı temmuz ayında elini sıkmak üzere Şam’a uçtu; üstelik Heyet Tahrir Şam (HTŞ), Terörizm Yasası kapsamında El-Kaide’nin bir diğer adı olarak hâlâ yasaklı örgüt listesindeyken; yani Greenstein’ın iddianamesindeki Hamas ile birebir aynı hukuki statüye sahipken. Parlamento ancak ekim ayında devreye girdi ve yasağın kaldırılmasının ulusal çıkarlara hizmet ettiği gerekçesiyle kaydı sildi. Kasım ayına gelindiğinde eş-Şara Oval Ofis’teydi; Hazine Bakanlığı kalan yaptırımların çoğunu askıya alırken o da Suriye’yi IŞİD karşıtı koalisyona dahil ediyordu. Hiçbir jüri o mezarların ağırlığını tartmadı. O el sıkışmalardan önce hiçbir şafak baskını yaşanmadı. Arama ilanını yazanlar, ilanı öylece indiriverdi ve parlamento tutanaklarına terör listesinin ne olduğunu kendi kelimeleriyle yazdı: Bakanlık kararıyla ayarlanabilen bir ulusal çıkar aracı.

İki dosyayı yan yana koyduğunuzda, yasa metni suçunu itiraf ediyor. Terörizm Yasası’nın 2019’da değiştirilen 12. maddesine göre bir kişi, birilerini teşvik edip etmediğine bakılmaksızın, yasaklı bir örgütü destekleyici kanaat bildirmekle suç işlemiş sayılıyor; ki Parlamento bu suçu, mahkemelerin eski yasanın kanaatleri kapsayamayacağına hükmetmesi üzerine tam da bu boşluğu doldurmak için yaratmıştı. Yasanın lafzına bakılırsa, o dönem hâlâ yasaklı olan bir örgütün komutanıyla ilişkileri tazeleyen bir Dışişleri Bakanı, Greenstein’ın yazdığı her şeyden çok daha fazla bu suçun tanımına yaklaşıyor; kimse onu yargılamayı aklından bile geçirmiyor, can alıcı nokta da tam olarak bu. Birleşik Devletler’de böylesi bir yasa metni asla var olamazdı: Yüksek Mahkeme’nin “maddi destek” kavramını en geniş yorumladığı Holder – İnsani Hukuk Projesi davasında bile, davacıların yürütmek istediği hiçbir bağımsız savunuculuk faaliyetinin yasaklanmadığına” hükmedilmişti.

Britanya, Amerika’nın en yüksek mahkemesinin sınır çekip korumaya aldığı alanı tam anlamıyla suç haline getirdi; ardından da Şam üzerinden, suç kategorisinin elle düzenlenebildiğini gösterdi. Terörizm Yasası, hiçbir kanun koyucunun yazmadığı bir madde barındırıyor: Güçsüz olanı bağlıyor, kullanışlı olanla temas ettiği anda buharlaşıyor.

Devletin kendi resmi kayıtları, bu iki kullanımdan hangisinin asıl olduğunu ortaya koyuyor. Adalet Bakanlığı verilerine göre 2025 ortasına kadarki on dört yıl boyunca, Yasa’nın üyelik ve destek maddeleri kapsamında 55 kişi yargılandı; IŞİD döneminin tamamında yılda yalnızca dört kişi. Sonra odak noktası bombalardan kanaatlere kaydı. İçişleri Bakanlığı, Eylül 2025’e kadar olan on iki aylık dönemde 1886 terör gözaltısı kaydetti; bu, yüzde 660’lık bir artış anlamına geliyordu ve bu gözaltıların yüzde 86’sı, HTŞ’nin itibarını iade süreci başladıktan birkaç hafta sonra savaş uçaklarına sprey boya sıktığı gerekçesiyle yasaklanan Filistin Eylemi’ni desteklemekten kaynaklanıyordu. Gözaltıların davaya dönüşme oranı yüzde 47’den 17’ye çakıldı: Terör yasası kapsamında yakalanan her altı kişiden beşinin yargıç karşısına çıkarılması hiçbir zaman hedeflenmemişti, çünkü asıl ürün gözaltının ta kendisiydi. BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri yasağı ölçüsüz ve gereksiz olarak nitelendirdi; buna rağmen 2 bin 700’den fazla gözaltı gerçekleşti; tek bir günde 522 kişi, emekliler ve rahipler ellerindeki karton pankartlar yüzünden yaka paça götürüldü. Yüksek Mahkeme şubat ayında yasağın hukuka aykırı olduğuna hükmettiğinde polis önce duraksadı, ardından yeniden başladı; bir emniyet müdürü, Scotland Yard’ın basamaklarında 18 kişiyi daha gözaltına alırken “Yasayı o an neyse öyle uygulamak zorundayız” dedi; Yüksek Mahkeme ise bütün bu sürecin en başından beri yasal olup olmadığına kasım ayında karar verecek. Hükümetin kendi denetçisi, terör kovuşturmalarının artık rekor seviyelere ulaştığını ve “belge suçları ile yasaklama bağlantılı suçlamaların ağırlık kazandığını” teyit ediyor. Kalb Lavze’nin faillerine karşı inşa edilen mekanizma pankartları öğütüyor; Kalb Lavze’nin faili ise Oval Ofis’te koalisyon belgelerini imzalıyor.

Aynanın Amerika tarafı da kendini tamamlıyor. Başına konan ödülü kaldıran yönetim, Birinci Değişiklik sayesinde kendi vatandaşlarının sözlerini dava edemiyor; bu yüzden konuşanları sınır dışı etme yoluna gidiyor. Yeşil kart sahibi Mahmud Halil, kampüsteki savunuculuk faaliyetleri nedeniyle sivil giyimli Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) ajanlarınca gözaltına alındı; Louisiana’da 104 gün tutuldu, ilk çocuğunun doğumunu kaçırmak zorunda bırakıldı, hiçbir suçla itham edilmedi; Dışişleri Bakanı’nın, varlığının Amerikan dış politikasını tehlikeye attığı yönündeki onayıyla alıkondu. Rümeysa Öztürk yazdığı bir köşe yazısı yüzünden maskeli ajanlarca sokaktan alındı ve 45 gün hapsedildi; bir yargıç tüm bu politikanın anayasaya aykırı olduğuna hükmedip davayı düşürdü, o da yine de Türkiye’ye döndü; Halil’in yasal korumaları ise istinafta elinden alındı ve kaderi Yüksek Mahkeme’nin kararına kaldı.

Bunu Şam’daki tabloyla karşılaştırın: Bir öğrencinin yazdığı köşe yazısını Amerikan dış politikasına tehdit ilan eden aynı Dışişleri Bakanlığı, vaktiyle Bağdadi’nin yanına koyduğu bir adamın terörist statüsünü silmek için koca bir yıl harcadı. Anlaşılıyor ki bakanlığın terör listeleriyle vize listeleri aynı amaca hizmet eden tek bir listeden ibaret: Kullanışlı olanları rahatsızlık verenlerden ayırmak.

Rahatsızlık verenlerin içinde basın da var. Gazze’yi takip eden bağımsız gazeteci Richard Medhurst, şimdi Greenstein’a yöneltilen yasa kapsamında gözaltına alınan ilk muhabir oldu; hakkında hiçbir suçlama yöneltilmeden 14 ay boyunca soruşturuldu, bu çile yurt dışında da sürsün diye dosyaları Avusturya’ya iletildi. On polis memuru, paylaşımları nedeniyle The Electronic Intifada yazarı Asa Winstanley’nin evine baskın düzenledi; mahkeme arama izinlerinin usulsüz alındığına hükmederek cihazlarının iadesine karar verdi. Ortada tek bir mahkûmiyet yok; sadece aylarca el konulan ekipmanlar ve her yanı saran korku var, ki bu mekanizmanın işlevini tam olarak bu tarif ediyor. Kingston’da bile aynı refleks geçerliliğini koruyor: Greenstein’ın aktardığına göre savcılar, yayımlanmış yazılarını jüri dosyasının dışında tutmak için çabaladı; yargıç ise sanığın siyasi görüşlerinin suçun ta kendisi olduğu bir davada, “mahkemelerin kimsenin siyasi görüşleri için ses tahtası olmadığını” söyleyen eski bir kurala sığındı.

Böylece bilanço açıldığı yerde, iki adam ve tek bir kelimeyle kapanıyor. Biri kitlesel katliamlar gerçekleştiren bir örgütü yönetti ve onun peşine düşen iki hükümet, parlamento kayıtlarına geçen ifadelerle, onun aklanmasının ulusal çıkarlara hizmet ettiği sonucuna vardı. Diğeri yedi kelime paylaştı ve aynı iki hükümet, biri Terörizm Yasası’yla, diğeri göçmenlik kanunuyla, yanlış savaş hakkında yanlış sözleri söyleyen güçsüzlerin başına nelerin geleceğini göstermek için üç yıl harcadı. Greenstein, alacağı kararın kendisinden sonra gözaltına alınan herkesin bedelini belirleyeceğini savundu: Beraat bu kampanyayı tehlikeye atacak, mahkûmiyet ise ona ruhsat verecekti. Belki de öyle. Ancak asıl hüküm çoktan verildi; Riyad’da tebliğ edildi, Oval Ofis’te mühürlendi: Terörizm, devlet idaresinde bir kullanışlılık tarifidir. Eş-Şara kullanışlı hale geldi ve kelime onu serbest bıraktı. Greenstein ve 2 bin 700 pankart taşıyıcısı rahatsızlık vermeyi sürdürüyor; kelime de şafak baskınlarıyla, dondurulan hesaplarla onların üzerine çöküyor. Kingston’daki duruşma beş gün sürecek şekilde takvime bağlandı. Yargılanan kelime ise herhangi bir anlama sahip olma yükünden çoktan beraat etti.

Okumaya Devam Et

Görüş

Japonya’nın Savunma Beyaz Kitabı: Odakta Çin ve “Kapsamlı Ulusal Güç” Stratejisi Var

Avatar photo

Yayınlanma

Donald Trump’ın ABD başkanı olarak seçilmesinden bu yana uzun yıllardır ABD güvenlik şemsiyesi altında bulunan pek çok ülke savunma konusuna önem vermeye başladı. Bu durum, çevresinde ABD dışında dişe dokunur bir müttefiki bulunmayan, dünyanın en pasifist ülkelerinden biri olan Japonya için de büyük önem arz ediyor. Japonya İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana silahlanma karşıtı bir ülke olarak “barışçıl” dünyanın önde gelen ülkelerinden biri olarak görülüyordu. Japon Anayasası’nın 9. Maddesi Japonya’nın savaş ilan etmesini, savaşa hazır bir ordu bulundurmasını yasaklıyor. Buna rağmen Japonya, geçtiğimiz birkaç yıldır hızla silahlanıyor ve “militaristleşiyor”. Japonya Savunma Bakanlığı’nın her yıl yayınladığı Savunma Beyaz Kitabı’nı da bu bağlamda günümüz konjonktürüne göre değerlenmek lazım.

Japonya savunma beyaz kitabının kapağı

Kabine, 598 sayfalık rekor uzunluktaki raporu 4 Ağustos’ta onayladı. Rapor, Çin’in artan askeri faaliyetlerinin Japonya’nın güvenlik sorunun merkezinde olduğunu ve bunun “kapsamlı ulusal güç ile müttefikler ve fikirdaş ülkelerle iş birliği yoluyla” ele alınması gerektiğini savunuyor. Çin’e tek başına karşı koyma düşüncesi kesinlikle yok. Ancak diğer ülkelere olan bağlılığı azaltma hedefi var Japonya’nın. Bu tek çerçeve, Çin’in Pasifik’teki erişiminden vergi artışına, silah ihracatından dron savaşına kadar belgedeki her başlığın omurgasını oluşturuyor.

Kitabın ana odak noktalarından biri “Kapsamlı ulusal güç” (総合的な国力), Japonya’nın güvenliği artık sadece askeri güçle değil, altı ayrı alanı birden güçlendirerek sağlayacağı fikrine dayanıyor: diplomasi gücü, savunma gücü, ekonomi gücü, teknoloji gücü, istihbarat gücü ve insan gücü. Yani Japonya savunmasını sadece daha büyük ve daha ölümcül silahlara bağlamış değil.

En Büyük Tehdit Çin

Çin yine “benzeri görülmemiş, en büyük stratejik meydan okuma” olarak tanımlanıyor. Bu 2022 yılından bu yana tekrar eden bir söylem ama bu yılki baskı, “birinci ada zinciri” ötesindeki erişime ayrılmış özel bir bölüm içeren ilk baskı.

Haziran 2025’te Iwo Jima’nın doğusunda faaliyet gösteren Liaoning uçak gemisi, sonraki operasyonlarında ilk kez “ikinci ada zinciri”nin ötesine geçti; bir Çin askeri uçağı bir JMSDF (Japon Deniz Öz Savunma Kuvvetleri) devriye uçağını yaklaşık 30 dakika boyunca lazerle hedef aldı; Tayvan çevresinde büyük çaplı tatbikatlar art arda tekrarlandı. Çin’in 2026 savunma bütçesi resmi verilere göre yüzde 7 arttı. Üçüncü uçak gemisi Fujian ise geçen kasım envantere girdi.

Japonya’ya göre Çin her geçen gün agresifleşiyor, güçleniyor. Japon halkının hükümetin pasifizmden uzaklaşan politikalarını desteklemesindeki en büyük sebep de bu. Olası bir savaşta ABD yardımı olmadan Japonya’nın karşı koymasının mümkünatı yok mevcut durumda. Bu nedenle en azından kendimizi savunabilecek güce ulaşmalıyız diye düşünüyor Japon hükümeti.

Çin–Rusya–Kuzey Kore üçgeni

Bu yıla özgü bir yenilik ise Çin bölümünde. Çin ve Rusya, iki ülkenin askeri yakınlaşmasını uzun uzun anlatan bir alt bölüm var. Rusya, Çin’e Su-35 savaş uçağı ve S-400 hava savunma sistemi sattı, üstelik S-400’ü ihraç ettiği ilk ülke Çin oldu. 2019’dan beri toplam 10 kez ortak uzun menzilli bombardıman uçağı uçuşu yaptılar, Kasım 2024’teki uçuşta ilk kez nükleer başlık taşıyabilen H-6N bombardıman uçağı görüldü. Aralık 2025’te ilk kez ortak uçuş Doğu Çin Denizi’nden Pasifik’e, Shikoku açıklarına kadar uzandı. Ağustos 2025’teki ortak deniz seyrine de ilk kez bir denizaltı katıldı. Kuzey Kore 2023’ten beri Rusya’ya füze ve mühimmat gönderiyor, askerlerini savaştırıyor. Japonya Savunma Bakanlığı, Rusya yardımının Kuzey Kore’nin askeri yeteneklerinin şu an değil ama orta-uzun vadede yükseltme riski taşıdığını söylüyor.

Hedefler ve Zorluklar 

2026 mali yılı savunma harcamaları, ABD askeri varlığının yeniden konuşlandırılmasına ilişkin kalemler dahil edildiğinde ilk kez 9 trilyon yeni aştı. Bu artış, hükümetin GSYH’nin yüzde 2’sine ulaşma hedefinin bir parçası. Bu artışın faturası ise Ocak 2027’den itibaren vatandaşa çıkarılacak; gelir, kurumlar ve tütün vergisini kapsayan yeni bir “özel savunma vergisi” paketiyle finanse edilecek. Asıl dikkat çekici gelişme takvimde gizli. Normalde 2027’de yapılması beklenen “Üç Belge” (Ulusal Güvenlik Stratejisi, Ulusal Savunma Stratejisi, Savunma Kalkınma Programı) revizyonu, hükümet tarafından bir yıl öne çekilerek 2026’ya sıkıştırıldı.

Sanayi politikasında da köklü bir kırılma var. Japonya 2014’ten bu yana öldürücü nitelikte tam teçhizat ihracatını yalnızca beş “zararsız” kategoriyle sınırlıyordu: arama-kurtarma, nakliye, erken uyarı, gözetleme, mayın temizleme. Nisan 2026’da bu “beş kategori” kısıtlaması tamamen kaldırıldı; artık savaş uçağı ve savaş gemisi gibi öldürücü silahlar da, Japonya’nın ekipman/teknoloji transfer anlaşması bulunduğu 17 ülkeye ilke olarak ihraç edilebiliyor. Bu, 1967’den beri süregelen fiilî ihracat yasağının pratikte sona erdiği bir dönüm noktası. Beyaz kitap da bunu destekler biçimde, savunma üretimi ve teknoloji altyapısına ayrılan bölümü bu yıl ilk kez bir “Bölüm”den çıkarıp kitabın en üst yapısal birimi olan bir “Kısım”a yükseltti. Bu değişiklik, Japonya Savunma Bakanlığı’nın artık savunma sanayiini ittifak veya caydırıcılık stratejisiyle aynı düzeyde ana bir başlık olarak gördüğünü gösteriyor. Start-up’ları sektöre çekmek için Nisan’da ilk “Savunma İnovasyon Toplantısı” de düzenlendi.

Bütün bu tabloda tek bir çatlak var, ordunun kendisi. Koizumi önsözde bu yıl ilk kez “JSDF Personelinin Profesyonelliği” adında ayrı bir bölüm açtıklarını, kuruluşundan bu yana ilk kez maaş yapısını kökten değiştirdiklerini gururla anlatıyor. Ama rakamlar başka bir hikaye anlatıyor. Mart 2026 itibarıyla fiili personel sayısı 217.701’e düşerek 1981’den bu yana ilk kez 220 binin altına inmiş oldu. Kadro doluluk oranı yüzde 88,1’le en az 1998’den beri en düşük seviyede, hedeflenen kadronun yaklaşık 30 bin kişi altında kalınmış durumda. Yani Tokyo aynı anda hem bütçesini hem silah ihracatını büyütürken, o bütçeyle alacağı silahları kullanacak askeri bulmakta zorlanıyor.

Yeni savaş biçimleri ve ittifaklar

Ukrayna savaşından, bu yıl açıkça Orta Doğu’daki çatışmalardan da çıkarılan dron, yapay zeka ve mühimmat stoklama dersleri, beyaz kitapta ilk kez kendi başına bir bölüme kavuştu. Rakamlar çarpıcı: Ukrayna’nın Haziran 2025’teki “Örümcek Ağı” operasyonunda 117 insansız hava aracı kullanıldı; yalnızca Kasım 2025’te Ukrayna hava savunması yaklaşık 9.600 İHA ve 120 füzeyi düşürdüğünü açıkladı. Ama belge bir noktanın altını özellikle çiziyor: tank, topçu ve siper savaşı da sürüyor, yani rapor “dronlar her şeyin yerini alıyor” tezini savunmuyor; yeni ve eski savaş biçimlerinin iç içe geçtiğini söylüyor.

İttifak tarafında en büyük önem Amerika Birleşik Devletleri ama kitapta söylenen Japonya tek başına Washington’a değil, örülü bir ağa yaslanıyor diyebiliriz. Ocak ayında Savunma Bakanı Koizumi, ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth ile bir araya geldi. Bunun yanında Japonya-ABD-Avustralya, Japonya-ABD-Güney Kore, Japonya-ABD-Avustralya-Filipinler gibi üçlü ve dörtlü mekanizmalar, ayrıca NATO’nun Hint-Pasifik’teki dört ortağını (Japonya, Güney Kore, Avustralya, Yeni Zelanda) kapsayan “NATO-IP4” çerçevesi, beyaz kitapta ittifak stratejisinin merkezine oturuyor. Kitap, Asya-Pasifik bölgesindeki dost ülkelerle bir araya gelmek ve işbirliği yapmanın altını çiziyor kısaca.

Tepkiler

Tepkiler gecikmedi elbette. Pekin’den gelen ilk refleks öncekilerle aynı. Çin Dışişleri ve Savunma bakanlıkları rapora sert bir dille tepki gösterdi, devlet ajansı Xinhua ise işi bir adım öteye taşıyıp bunu Japonya’nın yeniden militarize olduğunun kanıtı ilan etti. Japonya’nın beyaz kitapta kendi savunması için “gerekli” dediği şeyleri, yani uzun menzilli füzelerini ve stand-off vuruş kapasitesini arttırmayı, Japonya’nın militarize olduğunun kanıtı olduğunu iddia ediyor Çinli Xinhua Haber ajansı. Ancak aynı, hatta daha gelişmiş silahların Çin’in de elinde olduğunu unutmamak lazım.

Güney Kore tarafı daha da hareketli. Mesele, beyaz kitabın Japonların Takeshima, Korelilerin Dokdo dediği o tartışmalı adacıklara dair kısım ile ilgili. Seul önce resmi protesto çekti, Japon büyükelçisini çağırdı; birkaç gün sonra, 6 Ağustos’ta, Güney Kore ordusu bölgede bir “Dokdo tatbikatı” yaptı, Tokyo da buna karşılık protesto verdi. Yani bu, geçen hafta patlak veren ve hâlâ soğumamış bir gerginlik.

Kamuoyu tarafı biraz daha belirsiz. Temmuz’da Takaichi kabinesinin desteği sekiz büyük ankette birden düştü, bazılarında çift haneli puan kaybıyla, göreve geldiğinden bu yana en düşük seviyeye indi. Düşüşün sebebi ise ekonomi. Halkın hükümetten talep ettiği ilk şey enflasyonla mücadele, hükümet de bir yandan gıdada tüketim vergisini indirmeyi tartışırken öte yandan yeni bir “özel savunma vergisi” getiriyor. Bu çelişkinin kamuoyunda nasıl karşılanacağını önümüzdeki aylar gösterecek.

Sonuç

Sonuçta bu beyaz kitap, yıl içinde gerçekleşecek Üç Belge revizyonu öncesinde kamuoyu desteği toplamak için yazılmış bir belge. Kapaktaki anime görseli, açıklayıcı videolar, Koizumi’nin önsözünde ısrarla vurguladığı “Japon halkının geneline ulaşma” hedefi, hepsi aynı çizgiye bağlanıyor. Ama Tokyo bunu tam da işin zorlaştığı bir anda yapıyor. Bir yandan orduyu dolduracak insanı bulamıyor, öte yandan ikna etmesi gereken halkın derdi füze değil market fişi, Takaichi’nin son aylardaki destek kaybı da bunu gösteriyor. “Kapsamlı ulusal güç” kağıt üzerinde iddialı bir strateji. Sahada karşılığını bulup bulamayacağını göreceğiz.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English