Görüş
Çin’in Afrika hegemonyasını kırmak için Batı Bloku’ndan hamle: Lobito Koridoru

Bu yüzyılın gelişen ekonomilerinin yükselen yıldızlarının pek çoğu Afrika’dan çıkacak. Yüzyıllarca sömürüye uğramasına karşın, hâlâ ‘Kara Kıta’ gerek yeraltı gerekse yerüstü zenginlikleriyle küresel ekonomi açısından potansiyel bir kaynak. Bundan da önemlisi demografik eğilimler dikkate alındığında, Afrika büyük avantajlara sahip olacak. Kıtanın 1 Ocak 2025 itibarıyla 1 milyar 304 milyon olan nüfusu, 2050 öngörülerüne göre 2 milyar 500 milyonu bulacak. Bu sadece nüfus yoğunluğu açısından değil, genç nüfusun toplam nüfus içindeki oranı açısından da önemli. Yani devasa bir dinamik nüfus, büyük bir işgücü potansiyeli barındırıyor. Bir diğer önemli nokta ise Afrika’daki tüketim eğilimleri… Yoğun nüfusun aynı zamanda tüketime aç bir nüfus olması, küresel ticaret açısından da Afrika’nın önemini ve cazibesini artırıyor. Yani Afrika sadece bir kaynak değil, çok büyük bir pazar olma potansiyelini taşıyor. Gelecekte küresel ekonomiyi canlandıracak bir pazardan söz ediyoruz.
Güney Afrika Cumhuriyeti, Mısır, Fas, Cezayir, Etiyopya, Kenya, Nijerya, Gana, Gabon, Senegal, Gine, Demokratik Kongo Cumhuriyeti (DKC) gerek nüfusları gerekse doğal kaynaklarıyla öne çıkan ülkeler… Büyük olasılıkla kıtanın yükselişinde bu ülkeler öncü rol üstlenecek. Kuzeyde Akdeniz, doğuda Hint Okyanusu, batıda ise Atlas Okyanusu’na kıyısı bulunan kıta gelecekte küresel ticaret koridorları açısından da stratejik bir öneme sahip olacak.

ÇİN UZAK ARA ÖNDE AMA…
İşte tüm bu sebeplerle, bu yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren büyük güçlerin rekabet sahası Afrika olacak gibi görünüyor. Çin zaten uzun bir süredir kıtaya önemli yatırımlar yapıyor. Pekin’in Afrika’daki ekonomik etkisinin yükselişi inkâr edilemez. Çin, 2009 yılında kıtanın en büyük ticaret ortağı olarak ABD’yi geride bıraktı ve son zamanlarda ABD-Afrika ticaret hacminin dört katına ulaştı. Bu durum, Amerikalı politikacıları ABD’nin kıta üzerindeki etkisinin azalması konusunda endişelendiriyor ve ABD-Afrika ekonomik bağlarını geliştirmek ve kolaylaştırmak için kalkınma ve altyapı yatırımlarına olan ilgilerini artırıyor. Bu girişimlerden biri de Lobito Ticaret Koridoru… Doğudan batıya, Zambiya, DKC ve Angola’yı geçen 1,300 kilometre uzunluğundaki bir demiryolu olan Lobito Koridoru ilk kez 2023’te gündeme geldi.
Afrika’daki herhangi bir ABD girişimi, Çin’in daha uzun vadeli ve daha kapsamlı etkileşim stratejisine yetişmek ve onunla rekabet edebilecek potansiyeli yaratmak zorunda. Son on yıldan bu yana, Çin; Asya, Avrupa ve Afrika’yı kapsayan devasa bir altyapı ve ekonomik kalkınma projesi olan Kuşak ve Yol Girişimi (Belt ann Road Initiative-BRI) aracılığıyla bu faaliyetlerini yürütüyor. Bugüne kadar pek çok Afrika ülkesinin hükûmetleri BRI ile ilgili mutabakat zaptı imzaladı ve bu girişim; yollar, limanlar, demiryolları ve diğer kritik altyapıların inşasına milyarlarca dolar yatırım yapılmasını sağladı. Sadece 2023 yılında, BRI’den Afrika’ya yaklaşık 21.7 milyar dolarlık kredi akışı gerçekleşti. BRI bünyesindeki ve diğer ikili anlaşmalar çerçevesindeki yatırımlarla birlikte, Çin’in 2005 yılından bugüne Afrika’ya toplam 2.23 trilyon dolarlık yatırım yaptığı tahmin ediliyor.
Her finans akışının jeopolitik hedefleri ve sonuçları olduğunu unutmamak gerek. Bu finansman gücü sayesinde, Çin, Afrika’dan önemli miktarda maden ve nadir toprak elementlerine erişim sağlayabildi. Çin şirketlerin tüm kobalt ve bakır madenlerinin yüzde 72’sine sahip olduğu DKC buna bir örnek. Yine zengin boksit madenlerine sahip olan Gine’de, Çin şirketleri Simandou demir madeninde önemli bir paydaş statüsünde…

ÇİN HAKİMİYETİNİ MÜMKÜN
OLABİLDİĞİNCE KIRMAK İÇİN
ABD ise küresel hegemonyasını kalıcılaştırabilmek için Afrika’daki etkisini artırarak sürdürmek zorunda olduğunun farkında. Bunu, geçmişte geniş koloniler kurmuş ve bu kıtayla tarihsel, siyasi ve ekonomik bağları olan Avrupa Birliği (AB) ülkeleriyle eşgüdümlü bir şekilde yapmak dışında pek bir seçeneği de yok. Birleşik Krallık, Fransa ve diğer AB ülkeleriyle eşgüdümlü ve ‘kazan-kazan’ işbirliğini ne kadar hayata geçirebileceği ise o kadar net değil! Zira işbirliği yapacağı bu ülkelerle bundan kısa bir süre öncesine kadar bu kıtada rakipti. Yakın geçmişten bir örnek vereyim; Fransa bundan birkaç yıl öncesinde Sahel ülkelerinden kovulurken, Washington’da ellerini ovuşturan Amerikalı yetkililerin sayısı hiç de az değildi. Washington bu bölgede Fransa’nın yokluğunda boşluğu doldurmayı planlıyordu. Ancak bölge ülkelerindeki ulusal bağımsızlıkçı iktidarlar, ABD’nin bu hayalini şimdilik kursağında bırakmış görünüyor. Nijer’deki siyasi gerilimde Rus beyraklarıyla gösteriye katılan Nijerliler, sanırım Afrika’daki batı karşıtı uyanışın bir simgesi olarak görülebilir. Ha keza Burkina Faso Cumhurbaşkanı İbrahim Traoré’nin açıklamaları da öyle…
Çin’in kıtanın büyük bir bölümünde en önemli ticari partner olduğu koşullarda, Batı Blokunun işi her zamankinden daha zor. Aslına bakarsanız, bu bölgede Çin’i alt etmekten çok, ne koparabilirlerse onu almaya odaklanmak zorunda kalacaklar gibi… Kıtanın güneyinde ABD’nin BRI’ye rakip olarak projelendirdiği Lobito Koridoru, işte bu hedefin önemli bir parçası. Her ne kadar hedefine ulaşıp ulaşamayacağı şimdilik bir soru işareti olarak duruyorsa da…

ABD PATRONLUĞUNDA
‘ÇOK TARAFLI’ BİR İMAJ
Projenin başlangıcından bu yana yaklaşık iki yıl geçti. Ekim 2023’te AB Küresel Girişim Forumu’nda duyurulan proje, Afrika Kalkınma Bankası (African Development Bank-AfDB), Afrika Finans Kurumu (Africa Finance Corporation-AFC), ABD ve Avrupa Komisyonu’nu bir araya getirerek, Zambiya’nın kuzeybatısından Angola’nın Atlantik Okyanusu kıyısındaki Lobito Limanına bağlanacak bir demiryolu inşasını birlikte gerçekleştirilecek.
Lobito Koridorunun finansman yapısı, BRI’nin finansman yapısıyla benzeşiyor ve ABD, yatırımın ana finansörü olması sebebiyle ‘birincil kolaylaştırıcı’ rolünü üstleniyor. Projenin başlangıcından Eylül 2024’e kadar Washington, ulaştırma ve lojistik, tarım, temiz enerji, sağlık ve dijital erişim dahil olmak üzere, birçok sektörde 3 milyar doların üzerinde finansman sağladı. Finansmanın büyük bir kısmı, küresel altyapı alanında daha büyük bir rol üstlenmeyi hedefleyen G7 ülkelerinin ortak girişimi olan ve ilk olarak 2022’de kurulan Küresel Altyapı Ortaklığı (PGI) aracılığıyla sağlanıyor.
Lobito Koridoru, kendini tam da böyle bir alternatif olarak sunmaya çalışıyor. Birincisi, tipik bir BRI projesine göre daha çok taraflı bir bakış açısı benimsiyor gibi görünüyor ve başından beri koridorun aktif bir destekçisi olan AfDB gibi bölgesel aktörlerle ortaklık kurmaya çalışıyor. AfDB’nin katılımı iki kritik amaca hizmet ediyor. Finansal düzeyde, kârlılık açısından uzun vadeli bir perspektife sahip olan altyapı projeleri için para toplamanın finansal yükünün dağıtılmasına yardımcı oluyor. Bu durum, AfDB’nin 2023’te toplanmasına yardımcı olduğu 1.6 milyar dolardan da anlaşılıyor. Siyasi düzeyde ise AfDB, ABD veya Çin gibi büyük güçlerin hegemonyasına dair endişelerin hafifletilmesine yardımcı oluyor. Çok taraflı yaklaşım, dış aktörleri de sürece dahil ediyor. Örneğin, Dünya Bankası, tamamlayıcı bir yerel girişime 300 milyon dolar sağladı ve bu, bankanın 2002’den bu yana Afrika’da katkıda bulunduğu ilk altyapı projesi oldu. Avrupa Komisyonu ise Lobito Koridoru güzergahı boyunca savunmasız yaşam alanları üzerindeki etkiyi sınırlamak amacıyla, çevresel ve sosyal fizibilite çalışmaları yürütme sözü verdi. Yani ‘çevreci’ bir makyaj da var!
KOLONYALİZM HATIRALARINI
CANLANDIRACAK KÖŞE TAŞLARI
Lobito Koridorunun amacı, sermaye eksikliği çeken gelişmekte olan ülkelerde yeni altyapılar inşa etmeyi hedeflemesi bakımından da tanıdık. Bu altyapılar, kendi başına kârlı olmasa da diğer kârlı ekonomik faaliyetlere olanak tanıdığı için yapılıyor. Proje, Zambiya’da sınırdaki Jimbe’den Zambiya bakır havzasındaki Chingola’ya kadar yaklaşık 550 kilometre yeni demiryolu hattı inşa edilmesini öngörüyor. Bu yeni hat, sınırın Angola’da yeni inşa edilen ve Luacano’daki mevcut Benguela demiryoluna bağlanacak olan hatta bağlanacak. Sonuç olarak, Zambiya’dan Atlantik Okyanusu’na erişim sağlayan yeni bir ticaret koridoru ortaya çıkacak. Proje ayrıca koridor boyunca yaklaşık 260 kilometrelik bağlantı yollarının inşasını ve 120 yıllık Benguela demiryolunun yenilenmesini de içeriyor.
Ancak Afrika’nın bir hafızası olduğunu unutmamak gerek. Benguela demiryolunun pek çok Afrikalı’ya kolonyalist dönemin acımasız sömürüsünü hatırlattığını belirtmekte fayda var! Sadece bu demiryolu mu, Avrupalıların o vahşi, kanlı ve amansız sömürüsünü de! Bu belki de, diğer dezavantajları bir köşeye koyarsak, Batı Blokunun Çin ile rekabetindeki yumuşak karnı…

KISA VADEDE STRATEJİK MADEN
TEDARİKİNİ GARANTİYE ALMAK İÇİN
Bu sebeple, Avrupa ülkeleri ve ABD geçmişteki kötü hatıraları canlandırmamak için, biraz BRI’den kopya çekme yoluna gidiyor gibi görünüyor. Lobito Koridoru, altyapı yatırımlarını yaparken, Afrikalıları da memnun edecek bir yaklaşım geliştirmeye çalışıyor. Koridora dahil olan ülkelerin altyapısını güçlendirmek ve dış ticaret hacimlerini artırmak gibi… Bu nihaî amaca giden bir yol tabii!
Proje, Atlantik Okyanusu rotasından batıya doğru ticaret akışlarını öngörüyor. Amaç; yeşil enerji, elektrikli araçlar, batarya teknolojileri, bilişim ve telekomünikasyon sektörlerinin stratejik hammaddeleri olan nadir toprak minerallerinin ve sinaî metallerin tedarikini güvence altına almak. Malûm Çin değerli toprak mineralleri pazarında küresel ölçekte hegemonyaya sahip, ABD ve AB işte bu hegemonyayı bir nebze olsun azaltmayı hedefliyor. Bu da projenin bonusu olacak diyelim! KDC bu mineraller açısından oldukça zengin… Aslına bakarsanız, bu ülke stratejik pek çok maden açısından büyük bir zenginliğe sahip.
Lobito Koridoru projesinde yer alan yeni demiryolu, Zambiya bakır havzasının ilk kez bir Atlantik limanlarına bağlamasıyla, hem KDC’den hem de Zambiya’dan tedarik hatları sağlama potansiyeline sahip. En önemli sınaî metal olan bakır, özellikle yeşil dönüşümle birlikte her zamankinden daha önemli bir stratejik bir hammadde artık. Daha önce, Zambiya metal ihracatı Tanzanya’nın Dar es Selam Limanından doğuya doğru akma eğilimindeydi. Bu kez, ABD’ye giden ilk bakır sevkiyatı Angola’nın Lobito Limanından bir konteyner gemisine yüklendi. Bu sevkiyat, Lobito Atlantic Railway’in bu yılın ocak ayında imtiyazı devralmasından bu yana, Avrupa ve Güneydoğu Asya limanlarına yapılan bir dizi bakır sevkiyatının ardından gerçekleşti. Bu, ‘Kongo bakır havzası’ndaki madenlerin mevcut olan batı, özellikle de ABD pazarına erişiminin artacağının bir göstergesi. Ve böyle bir tedarik hattı Amerikan şirketlerinin Çin şirketleriyle rekabeti sürdürebilmesi açısından can alıcı öneme sahip.
HEDEF; TANZANYA’YI DA
KORİDORA DAHİL ETMEK
ABD, Lobito Koridorunun genişlemesini de hedefliyor. Bu genişleme stratejisi, 2024 Ağustos ayında, ABD Dışişleri Bakanlığı’nda PGI Özel Koordinatörü olan Helaina Matza’nın, koridorun Tanzanya’ya genişletilmesi konusunda görüşmeler yapıldığını açıklamasıyla gündeme geldi. Washington böylelikle, Atlantik ve Hint okyanuslarını birbirine bağlayan daha geniş kapsamlı bir ‘Trans-Afrika Koridoru’nu hayata geçirme planını ortaya koymuş oldu. Bu atağı, salt ticari bir hedef olarak değil, jeo-ekonomik bir hamle olarak görmek gerek. Bu sayede, Washington, Hint Okyanusu rotası üzerinden hızla büyüyen Afrika-Çin ticaretini bir ölçüde dizginlemeyi ve bu rotada etkin bir aktör olmayı amaçlıyor. Bu arada Matza, Lobito Koridorunun ilk aşaması olan Benguela demiryolunun yenilenmesinin sorunsuz ilerlediğini ve bakır sevkiyatlarının KDC’den ABD’ye ilk kez aktığını sözlerine eklemişti.
Zambiya’da yeni bir demiryolunun inşasının ikinci ve daha iddialı aşaması ise fizibilite çalışmalarının tamamlanmasını bekliyordu. Koridor boyunca uzanan maden yataklarındaki tüm nadir toprak minerallerini, Dar es Selam üzerinden doğuya doğru ticarete açma kararı, ilk bakışta Batı Bloku açısından mantık dışı görünüyor olabilir. Ancak bu muhtemelen uzun vadeli bir stratejinin parçası…
Birincisi, altyapı büyük ölçüde zaten Hint Okyanusu’ndaki Dar es Selam’ı, Zambiya’daki Kapiri Mposhi’ye bağlayan Tazara Hattı şeklinde mevcut. Chingola’daki Lobito Koridoruna bağlanmak yaklaşık 200 kilometrelik sıfırdan inşaat gerektirecek. İkincisi, Trans-Afrika Koridoru’nun hayata geçirilmesi, her şeyden önce iyi yönetişimi ve bölgesel ekonomik büyümeyi ilerletmekle motive olduğunu iddia eden PGI’nin yumuşak güç profilini güçlendirebilir.
PARALAR SUYUNU ÇEKİNCE…
Lobito Koridoru, Batı Bloku açısından önemli bir hamle, ancak biraz geç kalmış bir proje olabilir. Çin’in Afrika’daki doğrudan yabancı yatırımı, 2019-2021 yılları arasında ortalama 4 milyar dolar olarak batılı ülkelerden daha yüksek seyrederken, ABD’nin doğrudan yatırım miktarı bazı yıllarda gerilemişti. Ancak Pekin’in uzak ara rekabet avantajı son zamanlarda biraz zayıfladı. Pandemi sonrası ekonomik yavaşlama ve kredi olanaklarındaki daralma, BRI ile ilgili yatırımların Afrika’da 2021’deki 16.5 milyar dolardan 2023’te 7.5 milyar dolara düşmesine neden oldu; bu da yüzde 55’lik bir düşüş demek. BRI’ye bakışa 2017-2022 yılları arasında birçok coğrafyada kötüleşmesiyle bir yorgunluk hissi ortaya çıktı; bu durum kısmen BRI ülkelerindeki artan borç endişelerinden kaynaklanıyor. Zira çok ciddi altyapı ve üstyapı yatırımları büyük bir finansman gerektiriyor ve her finansmanın da bir geri ödemesi var!
AFRİKA BU REKABETTEN
KAZANÇLI ÇIKABİLİR
Tarafların durumu özetle bu… Avantajlar ve dezavantajlarla döşeli bir yol var. Peki Washington’ın Afrika’da konumlanabilmesi hâlâ mümkün mü? Ya da bu yatırımlar yeterli mi?.. İşte bu sorulara şimdilik net bir cevap vermek pek kolay değil. Lobito Koridoru ve benzeri projelerin gerçek zorluklarla karşı karşıya olduğu doğru; Çin’in altyapı geliştirme konusundaki başarıları ve Afrikalıların Pekin’e yönelik ilgisinin gün geçtikçe arttığı bir gerçek. Bu sayede, Pekin ile Afrika ülkeleri arasındaki ekonomik ve diplomatik ilişkiler güçleniyor. Kıta, her biri kendi kalkınma ihtiyaçlarına ve Çin ile olumlu ve olumsuz etkileşim deneyimine sahip 54 devlete ev sahipliği yapıyor. Ve bu çeşitlilik içinde Afrikalıları birleştirebilecek bir şey varsa, o da sermaye ve altyapı yatırımına duyulan ortak ihtiyaç…
Görünen o ki, Çin ile ABD-AB ittifakı arasında kızışacak rekabet Afrikalılar için bir fırsat penceresi yaratabilir. Bu rekabetten daha fazla kazançlı çıkacak ülkeler Afrika ülkeleri olacak, eğer ki hükûmetleri gerçekten halklarının çıkarı doğrultusunda hareket edebilirse… Söz konusu Afrika olunca, rüşvet, yolsuzluk, bağımlılık, iç çatışmalar akla geliyor ve her zaman doğru kararın alınabileceğinin bir garantisi maalesef yok!
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Asya2 hafta önceEndonezya’nın yeni iş yasası işçileri memnun etti, iş dünyasını endişelendirdi
Diplomasi2 hafta önceİtalyan gazeteci ve yazar Thomas Fazi: Avrupa, II. Dünya Savaşı’ndan beri ABD işgali altında
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor










