Bizi Takip Edin

Görüş

Çin’in Afrika hegemonyasını kırmak için Batı Bloku’ndan hamle: Lobito Koridoru

Avatar photo

Yayınlanma

Bu yüzyılın gelişen ekonomilerinin yükselen yıldızlarının pek çoğu Afrika’dan çıkacak. Yüzyıllarca sömürüye uğramasına karşın, hâlâ ‘Kara Kıta’ gerek yeraltı gerekse yerüstü zenginlikleriyle küresel ekonomi açısından potansiyel bir kaynak. Bundan da önemlisi demografik eğilimler dikkate alındığında, Afrika büyük avantajlara sahip olacak. Kıtanın 1 Ocak 2025 itibarıyla 1 milyar 304 milyon olan nüfusu, 2050 öngörülerüne göre 2 milyar 500 milyonu bulacak. Bu sadece nüfus yoğunluğu açısından değil, genç nüfusun toplam nüfus içindeki oranı açısından da önemli. Yani devasa bir dinamik nüfus, büyük bir işgücü potansiyeli barındırıyor. Bir diğer önemli nokta ise Afrika’daki tüketim eğilimleri… Yoğun nüfusun aynı zamanda tüketime aç bir nüfus olması, küresel ticaret açısından da Afrika’nın önemini ve cazibesini artırıyor. Yani Afrika sadece bir kaynak değil, çok büyük bir pazar olma potansiyelini taşıyor. Gelecekte küresel ekonomiyi canlandıracak bir pazardan söz ediyoruz.

Güney Afrika Cumhuriyeti, Mısır, Fas, Cezayir, Etiyopya, Kenya, Nijerya, Gana, Gabon, Senegal, Gine, Demokratik Kongo Cumhuriyeti (DKC) gerek nüfusları gerekse doğal kaynaklarıyla öne çıkan ülkeler… Büyük olasılıkla kıtanın yükselişinde bu ülkeler öncü rol üstlenecek. Kuzeyde Akdeniz, doğuda Hint Okyanusu, batıda ise Atlas Okyanusu’na kıyısı bulunan kıta gelecekte küresel ticaret koridorları açısından da stratejik bir öneme sahip olacak.

ÇİN UZAK ARA ÖNDE AMA…

İşte tüm bu sebeplerle, bu yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren büyük güçlerin rekabet sahası Afrika olacak gibi görünüyor. Çin zaten uzun bir süredir kıtaya önemli yatırımlar yapıyor. Pekin’in Afrika’daki ekonomik etkisinin yükselişi inkâr edilemez. Çin, 2009 yılında kıtanın en büyük ticaret ortağı olarak ABD’yi geride bıraktı ve son zamanlarda ABD-Afrika ticaret hacminin dört katına ulaştı. Bu durum, Amerikalı politikacıları ABD’nin kıta üzerindeki etkisinin azalması konusunda endişelendiriyor ve ABD-Afrika ekonomik bağlarını geliştirmek ve kolaylaştırmak için kalkınma ve altyapı yatırımlarına olan ilgilerini artırıyor. Bu girişimlerden biri de Lobito Ticaret Koridoru… Doğudan batıya, Zambiya, DKC ve Angola’yı geçen 1,300 kilometre uzunluğundaki bir demiryolu olan Lobito Koridoru ilk kez 2023’te gündeme geldi.

Afrika’daki herhangi bir ABD girişimi, Çin’in daha uzun vadeli ve daha kapsamlı etkileşim stratejisine yetişmek ve onunla rekabet edebilecek potansiyeli yaratmak zorunda. Son on yıldan bu yana, Çin; Asya, Avrupa ve Afrika’yı kapsayan devasa bir altyapı ve ekonomik kalkınma projesi olan Kuşak ve Yol Girişimi (Belt ann Road Initiative-BRI) aracılığıyla bu faaliyetlerini yürütüyor. Bugüne kadar pek çok Afrika ülkesinin hükûmetleri BRI ile ilgili mutabakat zaptı imzaladı ve bu girişim; yollar, limanlar, demiryolları ve diğer kritik altyapıların inşasına milyarlarca dolar yatırım yapılmasını sağladı. Sadece 2023 yılında, BRI’den Afrika’ya yaklaşık 21.7 milyar dolarlık kredi akışı gerçekleşti. BRI bünyesindeki ve diğer ikili anlaşmalar çerçevesindeki yatırımlarla birlikte, Çin’in 2005 yılından bugüne Afrika’ya toplam 2.23 trilyon dolarlık yatırım yaptığı tahmin ediliyor.

Her finans akışının jeopolitik hedefleri ve sonuçları olduğunu unutmamak gerek. Bu finansman gücü sayesinde, Çin, Afrika’dan önemli miktarda maden ve nadir toprak elementlerine erişim sağlayabildi. Çin şirketlerin tüm kobalt ve bakır madenlerinin yüzde 72’sine sahip olduğu DKC buna bir örnek. Yine zengin boksit madenlerine sahip olan Gine’de, Çin şirketleri Simandou demir madeninde önemli bir paydaş statüsünde…



ÇİN HAKİMİYETİNİ MÜMKÜN
OLABİLDİĞİNCE KIRMAK İÇİN

ABD ise küresel hegemonyasını kalıcılaştırabilmek için Afrika’daki etkisini artırarak sürdürmek zorunda olduğunun farkında. Bunu, geçmişte geniş koloniler kurmuş ve bu kıtayla tarihsel, siyasi ve ekonomik bağları olan Avrupa Birliği (AB) ülkeleriyle eşgüdümlü bir şekilde yapmak dışında pek bir seçeneği de yok. Birleşik Krallık, Fransa ve diğer AB ülkeleriyle eşgüdümlü ve ‘kazan-kazan’ işbirliğini ne kadar hayata geçirebileceği ise o kadar net değil! Zira işbirliği yapacağı bu ülkelerle bundan kısa bir süre öncesine kadar bu kıtada rakipti. Yakın geçmişten bir örnek vereyim; Fransa bundan birkaç yıl öncesinde Sahel ülkelerinden kovulurken, Washington’da ellerini ovuşturan Amerikalı yetkililerin sayısı hiç de az değildi. Washington bu bölgede Fransa’nın yokluğunda boşluğu doldurmayı planlıyordu. Ancak bölge ülkelerindeki ulusal bağımsızlıkçı iktidarlar, ABD’nin bu hayalini şimdilik kursağında bırakmış görünüyor. Nijer’deki siyasi gerilimde Rus beyraklarıyla gösteriye katılan Nijerliler, sanırım Afrika’daki batı karşıtı uyanışın bir simgesi olarak görülebilir. Ha keza Burkina Faso Cumhurbaşkanı İbrahim Traoré’nin açıklamaları da öyle…

Çin’in kıtanın büyük bir bölümünde en önemli ticari partner olduğu koşullarda, Batı Blokunun işi her zamankinden daha zor. Aslına bakarsanız, bu bölgede Çin’i alt etmekten çok, ne koparabilirlerse onu almaya odaklanmak zorunda kalacaklar gibi… Kıtanın güneyinde ABD’nin BRI’ye rakip olarak projelendirdiği Lobito Koridoru, işte bu hedefin önemli bir parçası. Her ne kadar hedefine ulaşıp ulaşamayacağı şimdilik bir soru işareti olarak duruyorsa da…

ABD PATRONLUĞUNDA
‘ÇOK TARAFLI’ BİR İMAJ

Projenin başlangıcından bu yana yaklaşık iki yıl geçti. Ekim 2023’te AB Küresel Girişim Forumu’nda duyurulan proje, Afrika Kalkınma Bankası (African Development Bank-AfDB), Afrika Finans Kurumu (Africa Finance Corporation-AFC), ABD ve Avrupa Komisyonu’nu bir araya getirerek, Zambiya’nın kuzeybatısından Angola’nın Atlantik Okyanusu kıyısındaki Lobito Limanına bağlanacak bir demiryolu inşasını birlikte gerçekleştirilecek.

Lobito Koridorunun finansman yapısı, BRI’nin finansman yapısıyla benzeşiyor ve ABD, yatırımın ana finansörü olması sebebiyle ‘birincil kolaylaştırıcı’ rolünü üstleniyor. Projenin başlangıcından Eylül 2024’e kadar Washington, ulaştırma ve lojistik, tarım, temiz enerji, sağlık ve dijital erişim dahil olmak üzere, birçok sektörde 3 milyar doların üzerinde finansman sağladı. Finansmanın büyük bir kısmı, küresel altyapı alanında daha büyük bir rol üstlenmeyi hedefleyen G7 ülkelerinin ortak girişimi olan ve ilk olarak 2022’de kurulan Küresel Altyapı Ortaklığı (PGI) aracılığıyla sağlanıyor.

Lobito Koridoru, kendini tam da böyle bir alternatif olarak sunmaya çalışıyor. Birincisi, tipik bir BRI projesine göre daha çok taraflı bir bakış açısı benimsiyor gibi görünüyor ve başından beri koridorun aktif bir destekçisi olan AfDB gibi bölgesel aktörlerle ortaklık kurmaya çalışıyor. AfDB’nin katılımı iki kritik amaca hizmet ediyor. Finansal düzeyde, kârlılık açısından uzun vadeli bir perspektife sahip olan altyapı projeleri için para toplamanın finansal yükünün dağıtılmasına yardımcı oluyor. Bu durum, AfDB’nin 2023’te toplanmasına yardımcı olduğu 1.6 milyar dolardan da anlaşılıyor. Siyasi düzeyde ise AfDB, ABD veya Çin gibi büyük güçlerin hegemonyasına dair endişelerin hafifletilmesine yardımcı oluyor. Çok taraflı yaklaşım, dış aktörleri de sürece dahil ediyor. Örneğin, Dünya Bankası, tamamlayıcı bir yerel girişime 300 milyon dolar sağladı ve bu, bankanın 2002’den bu yana Afrika’da katkıda bulunduğu ilk altyapı projesi oldu. Avrupa Komisyonu ise Lobito Koridoru güzergahı boyunca savunmasız yaşam alanları üzerindeki etkiyi sınırlamak amacıyla, çevresel ve sosyal fizibilite çalışmaları yürütme sözü verdi. Yani ‘çevreci’ bir makyaj da var!

KOLONYALİZM HATIRALARINI
CANLANDIRACAK KÖŞE TAŞLARI

Lobito Koridorunun amacı, sermaye eksikliği çeken gelişmekte olan ülkelerde yeni altyapılar inşa etmeyi hedeflemesi bakımından da tanıdık. Bu altyapılar, kendi başına kârlı olmasa da diğer kârlı ekonomik faaliyetlere olanak tanıdığı için yapılıyor. Proje, Zambiya’da sınırdaki Jimbe’den Zambiya bakır havzasındaki Chingola’ya kadar yaklaşık 550 kilometre yeni demiryolu hattı inşa edilmesini öngörüyor. Bu yeni hat, sınırın Angola’da yeni inşa edilen ve Luacano’daki mevcut Benguela demiryoluna bağlanacak olan hatta bağlanacak. Sonuç olarak, Zambiya’dan Atlantik Okyanusu’na erişim sağlayan yeni bir ticaret koridoru ortaya çıkacak. Proje ayrıca koridor boyunca yaklaşık 260 kilometrelik bağlantı yollarının inşasını ve 120 yıllık Benguela demiryolunun yenilenmesini de içeriyor.

Ancak Afrika’nın bir hafızası olduğunu unutmamak gerek. Benguela demiryolunun pek çok Afrikalı’ya kolonyalist dönemin acımasız sömürüsünü hatırlattığını belirtmekte fayda var! Sadece bu demiryolu mu, Avrupalıların o vahşi, kanlı ve amansız sömürüsünü de! Bu belki de, diğer dezavantajları bir köşeye koyarsak, Batı Blokunun Çin ile rekabetindeki yumuşak karnı…

KISA VADEDE STRATEJİK MADEN
TEDARİKİNİ GARANTİYE ALMAK İÇİN

Bu sebeple, Avrupa ülkeleri ve ABD geçmişteki kötü hatıraları canlandırmamak için, biraz BRI’den kopya çekme yoluna gidiyor gibi görünüyor. Lobito Koridoru, altyapı yatırımlarını yaparken, Afrikalıları da memnun edecek bir yaklaşım geliştirmeye çalışıyor. Koridora dahil olan ülkelerin altyapısını güçlendirmek ve dış ticaret hacimlerini artırmak gibi… Bu nihaî amaca giden bir yol tabii!

Proje, Atlantik Okyanusu rotasından batıya doğru ticaret akışlarını öngörüyor. Amaç; yeşil enerji, elektrikli araçlar, batarya teknolojileri, bilişim ve telekomünikasyon sektörlerinin stratejik hammaddeleri olan nadir toprak minerallerinin ve sinaî metallerin tedarikini güvence altına almak. Malûm Çin değerli toprak mineralleri pazarında küresel ölçekte hegemonyaya sahip, ABD ve AB işte bu hegemonyayı bir nebze olsun azaltmayı hedefliyor. Bu da projenin bonusu olacak diyelim! KDC bu mineraller açısından oldukça zengin… Aslına bakarsanız, bu ülke stratejik pek çok maden açısından büyük bir zenginliğe sahip.

Lobito Koridoru projesinde yer alan yeni demiryolu, Zambiya bakır havzasının ilk kez bir Atlantik limanlarına bağlamasıyla, hem KDC’den hem de Zambiya’dan tedarik hatları sağlama potansiyeline sahip. En önemli sınaî metal olan bakır, özellikle yeşil dönüşümle birlikte her zamankinden daha önemli bir stratejik bir hammadde artık. Daha önce, Zambiya metal ihracatı Tanzanya’nın Dar es Selam Limanından doğuya doğru akma eğilimindeydi. Bu kez, ABD’ye giden ilk bakır sevkiyatı Angola’nın Lobito Limanından bir konteyner gemisine yüklendi. Bu sevkiyat, Lobito Atlantic Railway’in bu yılın ocak ayında imtiyazı devralmasından bu yana, Avrupa ve Güneydoğu Asya limanlarına yapılan bir dizi bakır sevkiyatının ardından gerçekleşti. Bu, ‘Kongo bakır havzası’ndaki madenlerin mevcut olan batı, özellikle de ABD pazarına erişiminin artacağının bir göstergesi. Ve böyle bir tedarik hattı Amerikan şirketlerinin Çin şirketleriyle rekabeti sürdürebilmesi açısından can alıcı öneme sahip.

HEDEF; TANZANYA’YI DA
KORİDORA DAHİL ETMEK

ABD, Lobito Koridorunun genişlemesini de hedefliyor. Bu genişleme stratejisi, 2024 Ağustos ayında, ABD Dışişleri Bakanlığı’nda PGI Özel Koordinatörü olan Helaina Matza’nın, koridorun Tanzanya’ya genişletilmesi konusunda görüşmeler yapıldığını açıklamasıyla gündeme geldi. Washington böylelikle, Atlantik ve Hint okyanuslarını birbirine bağlayan daha geniş kapsamlı bir ‘Trans-Afrika Koridoru’nu hayata geçirme planını ortaya koymuş oldu. Bu atağı, salt ticari bir hedef olarak değil, jeo-ekonomik bir hamle olarak görmek gerek. Bu sayede, Washington, Hint Okyanusu rotası üzerinden hızla büyüyen Afrika-Çin ticaretini bir ölçüde dizginlemeyi ve bu rotada etkin bir aktör olmayı amaçlıyor. Bu arada Matza, Lobito Koridorunun ilk aşaması olan Benguela demiryolunun yenilenmesinin sorunsuz ilerlediğini ve bakır sevkiyatlarının KDC’den ABD’ye ilk kez aktığını sözlerine eklemişti.

Zambiya’da yeni bir demiryolunun inşasının ikinci ve daha iddialı aşaması ise fizibilite çalışmalarının tamamlanmasını bekliyordu. Koridor boyunca uzanan maden yataklarındaki tüm nadir toprak minerallerini, Dar es Selam üzerinden doğuya doğru ticarete açma kararı, ilk bakışta Batı Bloku açısından mantık dışı görünüyor olabilir. Ancak bu muhtemelen uzun vadeli bir stratejinin parçası…

Birincisi, altyapı büyük ölçüde zaten Hint Okyanusu’ndaki Dar es Selam’ı, Zambiya’daki Kapiri Mposhi’ye bağlayan Tazara Hattı şeklinde mevcut. Chingola’daki Lobito Koridoruna bağlanmak yaklaşık 200 kilometrelik sıfırdan inşaat gerektirecek. İkincisi, Trans-Afrika Koridoru’nun hayata geçirilmesi, her şeyden önce iyi yönetişimi ve bölgesel ekonomik büyümeyi ilerletmekle motive olduğunu iddia eden PGI’nin yumuşak güç profilini güçlendirebilir.

PARALAR SUYUNU ÇEKİNCE…

Lobito Koridoru, Batı Bloku açısından önemli bir hamle, ancak biraz geç kalmış bir proje olabilir. Çin’in Afrika’daki doğrudan yabancı yatırımı, 2019-2021 yılları arasında ortalama 4 milyar dolar olarak batılı ülkelerden daha yüksek seyrederken, ABD’nin doğrudan yatırım miktarı bazı yıllarda gerilemişti. Ancak Pekin’in uzak ara rekabet avantajı son zamanlarda biraz zayıfladı. Pandemi sonrası ekonomik yavaşlama ve kredi olanaklarındaki daralma, BRI ile ilgili yatırımların Afrika’da 2021’deki 16.5 milyar dolardan 2023’te 7.5 milyar dolara düşmesine neden oldu; bu da yüzde 55’lik bir düşüş demek. BRI’ye bakışa 2017-2022 yılları arasında birçok coğrafyada kötüleşmesiyle bir yorgunluk hissi ortaya çıktı; bu durum kısmen BRI ülkelerindeki artan borç endişelerinden kaynaklanıyor. Zira çok ciddi altyapı ve üstyapı yatırımları büyük bir finansman gerektiriyor ve her finansmanın da bir geri ödemesi var!

AFRİKA BU REKABETTEN
KAZANÇLI ÇIKABİLİR

Tarafların durumu özetle bu… Avantajlar ve dezavantajlarla döşeli bir yol var. Peki Washington’ın Afrika’da konumlanabilmesi hâlâ mümkün mü? Ya da bu yatırımlar yeterli mi?.. İşte bu sorulara şimdilik net bir cevap vermek pek kolay değil. Lobito Koridoru ve benzeri projelerin gerçek zorluklarla karşı karşıya olduğu doğru; Çin’in altyapı geliştirme konusundaki başarıları ve Afrikalıların Pekin’e yönelik ilgisinin gün geçtikçe arttığı bir gerçek. Bu sayede, Pekin ile Afrika ülkeleri arasındaki ekonomik ve diplomatik ilişkiler güçleniyor. Kıta, her biri kendi kalkınma ihtiyaçlarına ve Çin ile olumlu ve olumsuz etkileşim deneyimine sahip 54 devlete ev sahipliği yapıyor. Ve bu çeşitlilik içinde Afrikalıları birleştirebilecek bir şey varsa, o da sermaye ve altyapı yatırımına duyulan ortak ihtiyaç…

Görünen o ki, Çin ile ABD-AB ittifakı arasında kızışacak rekabet Afrikalılar için bir fırsat penceresi yaratabilir. Bu rekabetten daha fazla kazançlı çıkacak ülkeler Afrika ülkeleri olacak, eğer ki hükûmetleri gerçekten halklarının çıkarı doğrultusunda hareket edebilirse… Söz konusu Afrika olunca, rüşvet, yolsuzluk, bağımlılık, iç çatışmalar akla geliyor ve her zaman doğru kararın alınabileceğinin bir garantisi maalesef yok!

Görüş

Heidegger’in kulübesindeki Avrupa solu

Yayınlanma

Güneşli bir pazar sabahı Paris’in sessiz sokağında usulca yürüyen genç kadının adımlarıyla başlayan Güzel Bir Sabah (Un Beau Matin) filmi, hasta babasıyla kızı arasında koşturan genç bir annenin var olma mücadelesini anlatıyor.

Paris’in ihtişamlı sokaklarında, mutluluğun ne denli kırılgan olduğunu zarif üslupla anlatan film, bir yandan Paris’in bakıma muhtaç yaşlılar için ne kadar korkunç bir şehir olduğunu gösteriyor.

Emekli felsefe profesörü babası, görme yetisini tamamen yetirmiştir. Babası için uygun bir huzur evi arayan genç kadın, emekli bir profesörün maaşının hiçbir huzur evinin ücretini karşılayamadığını kısa sürede anlar. Geriye tek bir seçenek kalır. İçinde binlerce kitabın bulunduğu ev derhal satılığa çıkarılır. Ne var ki bu kadar çok kitabı kimse evine alamaz. Kitapların bir kısmı eski öğrencilere verilir, geriye kalanlarsa Paris’in sokaklarına terk edilir.

Film, sadece Fransa’daki sosyal devletin ve sağlık sistemin çöküşünü kör bir filozofun ‘gözünden’ aktarmaz. Çöken belki de Fransa’daki yüzlerce yıllık felsefe geleneğidir.

Raflardaki kitaplar özellikle Alman felsefesinin başyapıtlarıyla doludur. Kant, Hegel, Nietzsche, Arendt, Heidegger….

Şüphesiz her izleyici filmin başka bir noktasına odaklanacaktır. Genç kadının Almanca çevirmeni olması, babasının Alman felsefesi üzerine akademik çalışma yapması, bende bambaşka bir konuyu tetikledi.

Alman felsefesi, Fransa’yı nasıl etkiledi? Özgürlük felsefesi olarak bildiğimiz Alman felsefesi, modern özgürlüğü icat eden Fransa’ya ne öğretebilmiştir? Yoksa Alman felsefesi, Fransa’nın ‘körleşmesine’ mi neden olmuştur?

Tarihsel olarak Alman felsefesinin, Fransız topraklarına ilk kez hangi filozoflarla girdiği ve nasıl etkilediği, Kant ya da Hegel’in mirasına dair akademik soruşturma bu yazının konusu değil.

Bu yazıdaki amacım çok basit ve sınırlı. İkinci Dünya Savaşı sonrası Heidegger’in felsefesinin, Fransız felsefesini, özellikle Fransız sol düşüncesini nasıl sakatlayıp körleştirdiğine dair birkaç köşe notu sunmak.

Nazi işgaline direnen onurlu Resistance’ın Fransa’sı, nasıl oldu da Nazi taraftarı Heidegger’in felsefesine teslim olabildi?

İçerideki işbirlikçi kim?

Sartre’ın çarpıcı bir sözü vardır: “Alman işgali sırasında, şimdikinden çok daha özgürdük.” Sartre’ın çağdaşı birçok düşünür bu konuda hemfikirdi. Ancak bu değerlendirmeyi Sartre’in yapması oldukça dramatik, belki de ironik!

Nazi işgali sürerken Sartre, 1943 yılında, belki de en önemli felsefe eserini yayımladı: Varlık ve Hiçlik. Kitabının isminden de anlaşılacağı gibi Sartre’ın eseri, Heidegger’in Varlık ve Zaman kitabına doğrudan gönderme yapmaktadır. Eleştirel mesafesine rağmen Sartre, Heidegger’in ontolojik felsefesinden etkilenerek kendi felsefesini ortaya koydu.

Nazi askeri işgali, direniş karşısında adım adım geri çekilirken, Sartre Nazilerin fikirlerini bir anlamda arka kapıdan içeri almıştı. Demek ki Sartre işgal sırasında dahi bu ‘özgürlüğe’ sahip değildi.

Son dönemlerinde verdiği bir röportajda Varlık ve Hiçlik kitabını yazdığı dönemde henüz Marksizm ile tanışmadığını söyleyerek çok naif bir şekilde özeleştiri veren Sartre, savaş sonrası sadece Fransa’da değil tüm dünyada solun en önemli figürlerinden biri olarak sahnenin yıldızıydı. Sadece sokaklarda, grevlerde yer almadı. Varoluşçu felsefesiyle Marksizm arasında sentez kurmaya çalıştı. Yöntem Araştırmaları kitabıyla başlayıp Diyalektik Aklın Eleştirisi eseriyle Marksizm’e yeni bir bakış sunmayı amaçladı. Marx’ın felsefesiyle ve solun özgürlük mücadelesiyle geçen yıllar, Sartre’ın özgürlüğüne en çok yaklaştığı dönemdi.

Sartre’ın 1960’lardaki radikal siyasetine, Marksist felsefeyle hemhal olmasına rağmen, Heidegger’in felsefesi esrarlı biçimde Fransız entelektüelinin zihnini efsunlamaya başlamıştı. Kurt artık sürüye karışmıştı bir kere!

Demir Özlü Paris Günleri kitabında, 1960’larda felsefe okumak için gittiği Sorbonne Üniversitesi’nden çarpıcı gözlemini not eder günlüğüne: “Felsefe kürsüsü koridorlarında neredeyse tüm öğrenciler Heidegger okuyor.”

Birkaç yıl sonra, 1968’de yakın geçmişin en önemli toplumsal hareketini başlatan Sorbonne öğrencileri demek ki barikatlara koşarken zihinlerinde Heidegger’in hayaleti gezinmekteydi. 68 hareketinin başarısızlığının toplumsal koşullarına dair çok şey yazılıp söylendi, ancak sokaktaki bu insanların zihniyetine dair çok az konuşuldu. Belki romantize edildiğinin tersine, 68 mücadelesini veren birçok insanın Marx ile, devrimci felsefeyle ilişkisi sanılanın aksine oldukça zayıftı. Tartışmak gerek!

68 yenilgisi sonrası Fransız solunun, geleneksel Marksizm’le bağlarını hızlıca kopararak, bugünkü liberal solu doğuran, New Left hareketine yönelmesinde, zihinlerinin kıvrımlarında gezen Heidegger’in felsefesine dikkat çekilmelidir. Çünkü bu etki Avrupa’daki sol popülist düşüncenin içinde varlığını sürdürmektedir. Sol popülizmin fikirsel kurucularından Chantal Mouffe’un politik felsefesini, iki Nazi taraftarı Carl Schmitt ve Heidegger’in felsefesine referansla ortaya koyması çok şey anlatır.

Ellen Meiksins Wood yıllar önce, Fransız solundaki ters yöne doğru gidişi, ‘Sınıftan Kaçış’ olarak tanımlamıştı. Ancak Wood, cepheden kaçan bu solcuların nereye kaçtıklarını söylemedi: Sınıftan kaçıp faşizme sığındılar!

Bugün yükselen aşırı sağa karşı tek alternatif olarak sunulan sol popülist hareketin, aslında sağın düşünsel geleneğine yakınlığını unutmamak gerekir.

Heidegger’in müritleri

Heidegger’in sol düşünce üzerindeki etkisi Avrupa kıtasını aşıp Amerika’ya kadar ulaşmıştı. Amerika kıtasına kötülüğün tohumlarını taşıyanın Frankfurt Okulu’nun en önemli temsilcilerinden birisi olması dikkate değerdir.

Herbert Marcuse da Amerika’daki 68 öğrenci hareketlerinde simgesel bir rol oynamıştı tıpkı Sartre gibi. Daha sonra Marcuse, 1970’lerin başında ortaya çıkan Yeni Sol’un fikirsel çerçevesinin oluşmasında etkili olmuştu. Marcuse, daha 1928 yılında Freiburg Üniversitesi’ne Heidegger’in yanına giderek, Heidegger’in Varlık felsefesiyle Marx’ın felsefesini sentezlemek istemiştir.

Bunları birkaç kilometre taşı olarak koyuyorum.

Derinlemesine düşünülmesi gereken, Batı’da sol ya da Marksizm’e yakın birçok düşünürün Heidegger’in felsefesinin çekiminden kaçamamasıdır. Böylesine renksiz, kahverenginin en koyu haline duyulan bu ilgiyi anlamak hayli zor.

Aslında Heidegger’e ilgi, derin iki hayal kırıklığından kaynaklanmaktır. İlk hayal kırıklığı, gerek Rusya’daki deneyimin gerekse Almanya’da işçi sınıfının Marx’ın öngördüğü şekilde devrimi gerçekleştirmekten ziyade faşist partinin saflarında yer almasıdır. Batılı sol eğilimli düşünürler böylece Marx ve Marksizm’in temel prensiplerini sorgulamaya başladı.

Daha genel ve derin hayal kırıklığı ise, bütün Batılı entelektüelleri etkiyen, Aydınlanma düşüncesinin krizidir. Aklın, bilimin, evrensel değerlerin kökten sorgulanması hem Heidegger felsefesini yaratan koşulları sağlamış hem de Heidegger’in düşüncesini bu denli etkili kılacak iklimi oluşturmuştu.

Dekadans kuşağının insanı Heidegger, ‘teknolojik dünya’ diyerek yadsıdığı modern toplumun bütün ilerlemelerine, sıçramalarına sırt çevirdi. Bu anlamda Heidegger, Alman romantizminin Aydınlanma karşıtı gerici geleneğini devam ettirdi. Geçmişe dair nostaljik özlem Heidegger ve kuşağındaki birçok kişinin Nazizm saflarına savrulmasına neden olmuştur.

Heidegger felsefesinde muhafazakarlık, Aydınlanma ve ilerlemeye olan karşıtlıktan çok daha derindir. Felsefesinin temel taşı Dasein, insanın edilgen, pasif biçimde tamamlanmış, sonlanmış bir dünyaya fırlatıldığı fikrine dayanır. Hem dünyanın değişimine, dönüşümüne kapalı olması hem de insanın imkanlarını, potansiyelini gerçekleştirecek eyleminin yadsınması, Heidegger’in özgürlük karşıtı filozofların listesine yazılması için yeterlidir.

Ülkemizde ve dünyadaki Heidegger hayranları kimlerdir? İflah olmaz muhafazakarlarla yeminli liberal solcuları, Heidegger etrafında birleştiren, Aydınlanma’nın mirasına ve cumhuriyetçiliğe olan karşı duruşları, düşmanlıklarıdır.

Heidegger, modernizmin çelişkileriyle yüzleşmek yerine ormandaki kulübesine çekilmiştir. İnsanın varoluşunu sakatlayan, varlığını gerçekleştirmesini engelleyen kapitalizmin krizlerine dair tek kelime dahi söylememiştir. Kapitalizmle modernite arasında hiçbir tarihsel ilişki yokmuş gibi, yalnızca modernitenin neden olduğu yabancılaşmanın, geçmişin zengin birikiminin kaybolmasının yasını tutar her muhafazakâr gibi. Ne kadar tanıdık!

Bu anlamda Heidegger korkunun filozofudur. Karamsarlığın ufuk çizgisini kapladığı böyle dönemlerde korku, insanın geleceğin bilinmezliklerine doğru bakışını engeller, geçmişin saadetlerine sığınmak ister insan. Kurt puslu havayı sever, bu nihilizm havası Heidegger gibi filozofları öne çıkartır.

Marksist Alman filozof Ernst Bloch’un dediği gibi “umuda felsefe getirme çabası” ile bu korkunun sefil filozoflarını aşarak felsefe kendi hakikatine kavuşur.

Ernst Bloch, Umut İlkesi kitabında Heidegger’e sert cevap verir: “Kendini sadece pasif biçimde Olanın içine, özü anlaşılmayan üstelik acıklı bir biçimde benimsenmiş bir Olmakta Olan’a fırlatılmış hisseden köpek hayatına tahammül etmez.”

Vahşi kapitalizmin cehenneminde, bu köpek hayatının dışında başka imkanları, reel mümkünleri göremeyenler Heidegger’in izbe kulübesine sığınmaya devam ediyor.

Umut etmeyi öğrenerek, henüz-gerçekleşmemiş dünyayı iradeleriyle dönüştürmek isteyenler için dünyanın sonsuz, rengarenk seçenekleri kendisini sunmakta.

Habermas ve Alman Felsefesinin Sefaleti

Okumaya Devam Et

Görüş

Moldova, quo vadis? Bağımsızlığının 35. yılında yol ayrımı

Yayınlanma

Dr. Violeta Stratan İlbasmiş, Moldova Devlet Üniversitesi Gazetecilik ve İletişim Bilimleri Fakültesi öğretim görevlisi

Bağımsızlığını ilan etmesinin üzerinden 35 yıl geçen Moldova Cumhuriyeti, modern tarihinin en önemli dönemlerinden birini yaşamaktadır. Avrupa-Atlantik alanı ile Rusya’nın geleneksel etki sahasının kesişim noktasında yer alan ülke, aynı anda üç temel süreçle karşı karşıyadır: devlet kurumlarının güçlendirilmesi, Avrupa Birliği’ne yakınlaşma ve Ukrayna’daki savaşın yol açtığı jeopolitik etkilerin yönetilmesi.

Bu bağlamda, “Moldova, Quo vadis?*” sorusu yalnızca Avrupa’nın doğu sınırında yer alan bir devletin geleceğine ilişkin bir değerlendirme değildir. Aynı zamanda Karadeniz bölgesinin genel istikrarını da yakından ilgilendirmektedir. Karadeniz havzasında stratejik bir aktör ve Moldova Cumhuriyeti’nin geleneksel ortaklarından biri olan Türkiye açısından, Kişinev’de yaşanan gelişmeler ikili ilişkilerin çok ötesinde bir anlam taşımaktadır.

Ukrayna savaşı ve yeni güvenlik gerçekliği

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Moldova Cumhuriyeti’nin güvenlik ortamını köklü bir şekilde değiştirdi. Bağımsızlığını ilan etmesinden bu yana ilk kez ülke, geniş çaplı konvansiyonel bir savaşa doğrudan komşu olma gerçeğiyle karşı karşıya kaldı.

Moldova’nın güvenliğine yönelik riskler yalnızca teorik düzeyde değildir. Transdinyester bölgesindeki Rus askeri varlığının sürmesi, Cobasna’daki silah depolarının mevcudiyeti ve Moskova’nın hibrit araçlar yoluyla ülkenin iç siyasi süreçlerini etkilemeye yönelik tekrarlanan girişimleri, Moldova Cumhuriyeti’ni Rusya ile Batı arasındaki jeopolitik rekabetin ön cephesine yerleştirmektedir.

Son yıllarda Kişinev yönetimi, ülkenin iç istikrarını zayıflatmayı amaçlayan çok sayıda dezenformasyon kampanyası, siber saldırı ve etki operasyonu tespit ettiğini bildirmiştir. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), 2024 yılında gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri ve Avrupa entegrasyonuna ilişkin anayasa referandumu ile 2025 parlamento seçimlerinin, dış müdahale girişimleri, dezenformasyon kampanyaları ve yasa dışı finansman faaliyetlerinin gölgesinde gerçekleştiğini ortaya koymuştur.

Tüm bu baskılara rağmen Moldova, istikrarsızlaşmayı önlemeyi başarmış ve güvenlik alanında Avrupa Birliği ile Batılı ortaklarıyla iş birliğini güçlendirmiştir. Belirsizliklerin ve jeopolitik dalgalanmaların hâkim olduğu bir bölgede, bu dayanıklılık kapasitesi Moldova devletinin son yıllardaki en önemli başarılarından biri olarak öne çıkmaktadır.

Demokratik dayanıklılığın sınavı

Moldova Cumhuriyeti’nin demokratik dayanıklılığı açısından en önemli sınavlarından biri, 2024–2025 dönemindeki seçim süreci olmuştur.

Avrupa entegrasyonuna ilişkin anayasa referandumu ile Ekim 2024’te gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri, yoğun dezenformasyon kampanyalarının ve firari oligark Ilan Șor ile bağlantılı ağlar aracılığıyla oy satın alma iddialarının gölgesinde, son derece gergin bir atmosferde gerçekleşmiştir.

Benzer olgular 2025 parlamento seçimleri sırasında da gözlemlenmiştir. Uluslararası seçim gözlem misyonları, dış müdahale girişimlerine, siber saldırılara ve koordineli bilgi manipülasyonu operasyonlarına dikkat çekmiştir. Buna rağmen gözlemcilerin vardığı sonuç nettir: devlet kurumları seçim sürecini demokratik standartlara uygun şekilde yönetmeyi başarmıştır.

Elbette kırılganlıklar tamamen ortadan kalkmış değildir. Ancak son yılların deneyimi, Moldova kurumlarının dış baskılara karşı bugün geçmişe kıyasla çok daha hazırlıklı olduğunu göstermektedir. Bu durum, ülkenin demokratik olgunlaşma sürecinin önemli göstergelerinden biri olarak değerlendirilmektedir.

Gagavuzya: Türk kökenli kimlik ve jeopolitik kırılganlık

Moldova Cumhuriyeti’nin geleceğine ilişkin en hassas meselelerden biri, Gagavuz Özerk Bölgesi’nin durumudur. Ülkenin güneyinde yaşayan, Ortodoks Hristiyan inancına sahip Türk kökenli bir halk olan Gagavuzlar, Moldova ile Türkiye arasında doğal bir köprü oluşturmaktadır. Son otuz yılda Ankara, bölgede eğitim, kültür ve ekonomi alanlarında çok sayıda projeye sürekli destek vererek yerel altyapının modernizasyonuna katkıda bulunmuş, aynı zamanda Gagavuz toplumu ile Türkiye arasındaki ilişkilerin güçlenmesini sağlamıştır.

Ancak buna paralel olarak Moskova, Kişinev üzerinde siyasi baskı kurmak amacıyla bölgedeki yerel kırılganlıklardan sürekli yararlanmaya çalışmıştır. Rus medya etkisi, ekonomik bağımlılıklar ve bazı yerel siyasi liderlere verilen destek, Avrupa entegrasyonuna yönelik şüpheciliği beslemiş ve siyasi kutuplaşmayı derinleştirmiştir.

Bu bağlamda, Gagavuz Özerk Bölgesi Başkanı Yevgeniya Guțul vakası dikkat çekici bir örnek oluşturmaktadır. Özerk bölgenin lideri, Moskova ve Ilan Șor ile bağlantılı siyasi ağlarla doğrudan ilişkiler geliştirmiş, daha sonra ise Moldova mahkemeleri tarafından siyasi oluşumların yasa dışı finansmanına ilişkin suçlardan hüküm giymiştir. Hukuki boyutunun ötesinde bu dava, Rusya’nın bölgede sürdürdüğü siyasi ve mali etkinin boyutlarını gözler önüne sermiştir.

Temel sorun, bu etkinin yalnızca Komrat ile Kişinev arasındaki ilişkileri etkilemekle sınırlı olmamasıdır. Aynı zamanda Gagavuz toplumu ile Türkiye arasındaki daha derin bir iş birliği potansiyelini de kısıtlamaktadır. Birçok durumda Türk kökenli kültürel ve dilsel kimlik, bölgenin kalkınmasına değil, dış aktörlerin çıkarlarına hizmet eden siyasi amaçlar doğrultusunda araçsallaştırılmaktadır.

Bu nedenle, bölgesel iş birliği ve Türk dünyası ile Avrupa arasında bir bağlantı modeli oluşturabilecek bir topluluk, daha geniş çaplı bir jeopolitik rekabetin aracı hâline gelme riskiyle karşı karşıya bulunmaktadır.

Bağımsızlığının 35. yılında Moldova Cumhuriyeti, artık 1990’lı yılların kırılgan ve kararsız devleti değildir. Kırılganlıklar varlığını sürdürse de ülkenin stratejik yönelimi bugün her zamankinden daha nettir. Avrupa entegrasyonu güçlü bir kurumsal destekten yararlanırken, Batılı ve bölgesel ortaklarla iş birliği de önemli ölçüde derinleşmiştir.

Ülkenin geleceği; reformları sürdürme, Avrupa yönelimli toplumsal ve siyasi uzlaşıyı koruma ve tüm etnik ve kültürel topluluklarını ortak bir kalkınma projesi etrafında birleştirme kapasitesine bağlı olacaktır.

Türkiye açısından Moldova Cumhuriyeti’nin istikrarını, refahını ve toprak bütünlüğünü desteklemek yalnızca önemli bir ortağa yapılan bir yatırım anlamına gelmemektedir. Günümüzün bölgesel koşullarında bu destek, aynı zamanda Karadeniz havzasının tamamının güvenliğine ve istikrarına doğrudan bir katkı niteliği taşımaktadır.

Bağımsızlığının 35. yılında, “Moldova, Quo vadis?” sorusunun yanıtı ülkenin yakın tarihindeki herhangi bir dönemden daha net görünmektedir. Bugün Moldova’nın stratejik yönü Avrupa’ya dönüktür. Ancak ülkenin başarısı, bu yönelimi kendi kültürel çeşitliliğini koruyarak ve Doğu ile Batı arasında bir köprü olma özelliğini sürdürerek gerçekleştirebilmesine bağlı olacaktır.


(*) Quo vadis, Latince “Nereye gidiyorsun?” anlamına gelen bir soru ifadesidir. Günümüzde genellikle bir kişinin, kurumun veya toplumun izlediği yolun gidişatını ve gelecekte varacağı yeri sorgulamak amacıyla mecazi bir ifade olarak kullanılır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5

Avatar photo

Yayınlanma

Yeni kabuğa uygun strateji senaryoları

Öte yandan İran’ın, uzlaşmacı kanat bunu ne çok istiyor olursa olsun, zenginleştirilmiş uranyumu egemenlik alanı dışına çıkarması gerçekçi görünmüyor. Tersine, bu gerekçeyle çeşitli biçimlerde saldırının devam etmesi halinde, halihazırda yüzde 60 olan uranyum zenginleştirme oranını yüzde 90’a çıkartması gayet mümkün. İran parlamentosu güvenlik komisyonu başkanı İbrahim Rezai, 12 Mayıs’ta gayet sarih şekilde, ABD’nin İran’a tekrar saldırması halinde bu amaçla bir parlamento oturumu yapacaklarını söylemişti. 24 Mayıs’ta da, Reuters’e göre bu defa Mücteba Hamaney’in askeri danışmanı Muhsin Rezai şöyle dedi: “Bu eğilimin sürmesi halinde İran’ın stratejik ve mücbir seçeneklerinden biri, karşı taraf için ağır sonuçlar doğuracak olan, NPT’den çıkmaktır.”

Bu durumda ne olacak?

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4

Birinci senaryo. Büyük ve yıkıcı bir saldırı. Sadece İran yönetiminin değil artık konsolide olmuş İran halkının da direncini kırmak için böyle bir saldırının çok büyük, çok yıkıcı ve neredeyse anlık olması gerekli. Eğer yeterince büyük, yeterince yıkıcı ve yeterince anlık olmazsa arkasından gelecek misillemeler ABD’nin Körfez’deki mevcut askeri varlığını ve herhalde Tel Aviv’i de büyük ölçüde yok edebilir. Bu kapsamda bir saldırı bir veya bir dizi taktik ve hatta stratejik nükleer silah kullanmayı içerir. ABD yönetiminin mesihçi ideolojik manyaklığı bunu tamamen ihtimal dışı bırakmıyor; ancak hem böyle bir saldırının ardı sıra oluşacak bulutların komşu ülkelerden başka (onların önemi yok) İsrail’e kadar da ulaşacak olması, hem de ABD ordusunun bunu engellemek için ciddi bir direnç göstereceği ve muhtemelen engelleyeceği kabul edilebilir. Dolayısıyla, bu şimdilik çok küçük bir ihtimal.

İkinci senaryo. Yaklaşan ve pek ümit vaat etmeyen Senato seçimlerinde Hollywood çıkarmasıyla fotoğraf çektirme girişiminde bulunabilirler. Ama filmini çekmek için yeterli süre yok, dolayısıyla başarılı bir fotoğraf verilse bile beklenen siyasi etki çok zayıf olur. Dahası, böyle bir girişimin yeni bir Isfahan faciasıyla sonuçlanması riski de çok büyük.

Üçüncü senaryo. Savaşın ilk iki ayındaki tempoyla devam etmek. En olmayacak senaryo bu, çünkü (her ne kadar finans, gübre, kimyasal, enerji kaynakları yoluyla Avrupalı şeyleri sömürgeleştirme yolunda hatırı sayılır bir ivme sağlıyorsa da) savaş sanayisi bu tempoyu kaldıramıyor, ayrıca ABD her şeye rağmen emperyalist bloktaki belki de tek gerçek demokrasidir ve Senato seçimlerini geçirmek zorunda. Ayrıca çok açık ki doğrudan saldırganlığın devamı halinde İran da misillemelerden geri durmayacaktır, hatta (20 Mayıs’ta Fars’ın Devrim muhafızlarına atıfla yazdığı gibi) savaşı “bölge sınırlarının dışına taşıması” da imkansız değildir.

Dördüncü senaryo. Ablukanın sürmesi. Eğer çatışmayı ABD’nin tek başına veya asli kuvvet olarak sürdürmesine karar verilirse ilk bakışta en az maliyetli senaryo bu, üstelik de çok kârlı; ama zafer getirmiyor ve İran’da uzlaşmacıların iktidardaki gerilemesi ölçüsünde ABD’ye bedeli kaçınılmaz olarak artacak. Abluka İran gemilerine saldırılara, bu saldırılar da İran’ın misillemelerine yol açacak ve Amerikan yönetimi için seçimler öncesi en kaşıntı verici sahneler yeniden yaşanacak, üstelik çatışmanın istikametini tayin etme imkanı şimdi İran’ın elinde olacağı için abluka yüzünden doğacak çatışmaların siyasi sonuçları da daha ağır hissedilecek.

Beşinci senaryo. İran’a karşı zafer kazanamamış olsa bile İran’ın sorunlarını beşinci kol ve vekil veya doğrudan dış saldırganlıklar yoluyla derinleştirmek. Başka deyişle, kabuk değiştirmiş siyasi hedefi zamana yayarken “kestaneleri ateşten alma” işini düşük veya alçak yoğunluklu ama az çok sürekli çatışmalar yoluyla başkalarına havale etmek.

Beşinci senaryoya az sonra tekrar döneceğim. Ancak bütün bu senaryolar içinde İsrail faktörünü gözden kaçırmamak gerek. Epstein koalisyonu İran’ın altyapısını yok ederken İran da amiyane deyişle armut toplamadı; İsrail’e çok ağır bir zarar verdi. İran’ın zararını biliyoruz ama İsrail’inkini bilmiyoruz; çünkü, malum, İran “diktatörlük”, İsrail ise “bölgedeki tek demokrasi”.

Doğrusu, faşist Netanyahu ve avanesinin, İsrail siyasetini daha ne kadar domine edebileceğini bilmiyorum. Savaş İran’dakiyle karşılaştırılınca çok daha zayıfsa bile İsrail toplumunda yeni bir militarist konsolidasyon yaratmış görünüyor; ancak iç siyasetteki gerilimler, şimdi cumhurbaşkanında Herzog’un önünde duran yolsuzluk dosyası üzerinden bu faşist başbakana siyasi baskı imkanını artırıyor.

Bu meseleyi hatırlamak yerinde olacaktır. Kasım ayında ABD başkanı Herzog’a bir mektupla başvuruda bulunup faşist başbakanı “affetmesini” istedi. Herzog buna, mevzuat gereği önce af başvurusunun sunulması gerektiği cevabını verdi. Bunun üzerine Netanyahu, Herzog’a bu dilekçeyi yazdı. Herzog ise dilekçeyi işleme koymayı erteledikçe erteledi (ve bu kuşkusuz Netanyahu’nun boynuna yular takma çabasıydı); 26 Nisan’da ise açıkça, dilekçeyi işleme koymayacağını bildirdi, çünkü Netanyahu önce savcılıkla anlaşma çalışmalıydı, ancak bu yol tükendikten sonra af başvurusu görüşülebilirdi (ve bu da Netanyahu’nun boynuna geçen yuları sıkma çabasıydı).

Faşist başbakan ve avanesi, on yıllardır pekiştirdikleri ideolojik atmosferin de etkisiyle bu güçlükten de sıyrılabilirler, yeni bir savaş için tetiğe basabilirler (nitekim Axios’un birkaç günde bir “İsrail endişeli” haberleri yapması boşuna değil); ama eğer İsrail’de yeni bir savaşın risklerini ölçüp tartan az çok özerk bir yüksek bürokrasi varsa herhalde bundan kaçınacaklardır. ABD’yi kışkırtırken Tel Aviv’de rahat oturmanın mümkün olmadığı da ortaya çıktığına göre, eğer İsrail’de iktidarın bütün bileşenleri İran’a karşı saldırganlığın devamından yanalarsa, Netanyahu tersine ısrar etse bile beşinci senaryoyla yetinmeleri gerekebilir.[1] 

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 3

Beşinci senaryo

Başkasının eliyle savaş gayet hoş bir seçenek; ancak bütün mesele bu başkasının kim olacağında düğümleniyor. Her ne kadar 16 Mayıs gibi geç bir tarihte bile The Telegraph’a göre ABD yönetiminin BAE’den İran’a karşı savaşta aktif katılım ve Lavan adasını ele geçirmesini istediğine bakılırsa bu konuda yoklamalar devam ediyor, ama bu rolün Körfez monarşilerine düşmesi pek ihtimal dairesinde değil. 40 yıldır savaşın her biçiminde uzmanlaşmış olan İran silahlı kuvvetleri bu kırılgan cüceleri kolaylıkla enterne eder. Kaldı ki bu ülkeler ancak Epstein koalisyonunda tali, büyük ölçüde lojistik müttefikler olarak kalırlar; bu da üçüncü, en olmayacak senaryonun tekrarı anlamına gelir.

Beşinci senaryo bu çerçevede, ABD’nin siyasi açıdan başrol oynamaya devam ederken askeri açıdan tali rol oynaması üzerine kurulur. Yani hem askeri hem siyasi güçlerin sevk ve idaresi ABD tarafından yapılır, ancak ABD kuvvetleri çatışmaya ancak geçici ve sınırlı seviyede (zaman zaman birkaç gemiye el konulması, birkaç seyir füzesi fırlatılması) girer. Bu durumda NATO’nun çatışmaya az çok doğrudan ama sınırlı girmesi de beklenebilir. Bloomberg’in 19 Mayıs’ta, İran eğer temmuz başına kadar Hürmüz üzerindeki “ablukasını” kaldırmazsa NATO’nun “seyrüsefer güvenliğinin sağlanmasına” katılabileceğini yazması, Brüksel’de bu meselenin görüşüldüğünü ve en azından yaklaşım birliğine varıldığına yorulmalı.

Her ne kadar görünüşte kıt zekalı bir kamera manyağını andırsa da Beyaz Saray sözcüsü Anna Kelly’nin 27 Mayıs’ta Semafor’a verdiği mülakat bu açıdan önemli. Kelly, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün, Mısır, Pakistan ve Türkiye’nin de İbrahim anlaşmalarına katılmalarının, İran’la olası bir anlaşmanın ön şartlarından olabileceğini söyledi; başka deyişle, eğer İran karşıtı bölgesel cephe genişletilirse (veya pekiştirilirse) bu durumda ABD’nin anlaşması daha kolay olur; ama bölgesel cephe zaten saldırganlığın süreğenleşmesidir.

Eğer öyleyse beşinci senaryo İran’a karşı görece düşük yoğunluklu bölgesel bir savaş ihtimalini dışarıda bırakmıyor demektir. Ancak bu senaryonun temel bileşenleri başka yerde.

Birincisi, Belucistan ve Türkiye (Irak sınırında İran’la ilişkilerini bozmaya niyeti olmayan KYB’nin sıkı kontrolü dikkate alınırsa bu bölge daha küçük ihtimal) üzerinden sızmalarla İran kuvvetlerinin dikkatinin dış saldırganlıktan iç istikrarsızlığa çevrilmesidir. Bunun başarılı olması gerekmez, hatta başarısız ama sürekli bir istikrarsızlık daha çok tercih edilir, çünkü böylece kuvvet, enerji ve iradenin erimesi beklenir. İkincisi, bunlara zaman zaman eşlik edecek, İran’ın misillemelerini göze alan kontrollü füze saldırılarıdır. Üçüncüsü, bir kuzey cephesi açılmasıdır.

Kuzeyden, malum, bu iş için sadece iki seçenek var: Ermenistan ve Azerbaycan. 23 Nisan’da Trump’ın kendi sosyal medya şirketinden yayınlandıktan sonra silindiği iddia edilen sözüm ona Trump’ın Paşinyan’dan İran’a karşı saldırılar için onay aldığını söylediği esrarengiz tweet gerçek değilse bile (Ermenistan hükümeti kısa süre içinde yalanladı) böyle bir sahte görseli üretenler her kimse, herhalde Ermenistan’ın bir potansiyel tehdit oluşturulabileceğini düşünüyor ve, ya bunu teşvik ya da gerçekleşmeden baltalama amacı güdüyorlardı. Her iki durumda da hiç haksız sayılmazlar — Ermenistan hükümetinin “Trump barış yolu” iştahı ve ucuz efelenmelerle süslediği Avrasya Ekonomik Birliği’nden çıkıp AB’ye girme hayalleri (Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olacağı kesin hayaller) orada sağlam bir işbirlikçi damar olduğunu gösteriyor.

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 2

İkinci seçenek, Azerbaycan’dır.

“Uçurumun eşiğinde” üçüncü bölümü yazarken Azerbaycan’ın İran’a karşı olası bir saldırganlık içinde yer alma ihtimalini etraflıca değerlendirmiş, böyle bir saldırganlığın Şuşa beyannamesi yüzünden Türkiye için de sonuçlar doğurabileceğini vurgulamış ve şöyle demiştim: “Büyük Azerbaycan hayali, hiçbir tarihi temeli olmamaktan başka, bugünün dünyasında toy bir romantizm olmak şöyle dursun ancak eskilerin deyimiyle resm-i necis olabilir.”

Böyle bir tehlikenin önündeki tek iç engel, şimdilik, Aliyev rejiminin pragmatizmidir. Doğrusu ihtirasları ve hırsı bu kadar yüksek bir rejimi, ona içkin pragmatizmin bile ne kadar sınırlayabileceğinden emin değilim. Dolayısıyla, eğer Aliyev rejimini dizginleyecek bir şey varsa bu dışarıda aranmalıdır.

Normal şartlarda olası dış engellerin başında Rusya geliyordu. Ancak onun da bu kapasitesi en azından ikinci Karabağ savaşının ardından, 2021’den bu yana büyük ölçüde zayıfladı; geçen yılki diaspora olaylarının ve Azerbaycan’ın gözaltı ve tutuklamalarla misillemelerinin ardından neredeyse tamamen kaybetti. Müdahale imkanlarındaki bu daralmanın, Rusya karşıtı oryantasyonunu her geçen gün pekiştiren Azerbaycan yönetimindeki son pragmatist aklıselim kırıntılarını da silip süpürmesi benim için hiç şaşırtıcı olmaz.

Bu durumda Azerbaycan’ı dizginleyebilecek tek güç belki de Çin’dir.

Bu yazı dizisinin ilk bölümünde Çin’in İran’a sunabileceği en ciddi (belki de tek) desteğin, son bölümde ele alacağım 5’inci senaryo kapsamında olabileceğini yazmıştım. Şimdi oraya gelmiş bulunuyoruz.

Svobodnaya Pressa, Rusya Federasyonu Komünist Partisi’ne yakın bir yayın organıdır. 17 Mayıs’ta burada, müstear isim olduğu çok açık bir “Aleks Ksendz” imzasıyla şu başlığı taşıyan bir yazı yayınlandı: “Baku uçurumun kıyısında: İran’la savaş Azerbaycan’ın sonu olur”. Yazının gerçek sahibi belirsiz; belki Komintern dönemi alışkanlığıyla Rusça müstear isim kullanan Çinli bir siyasetçidir; her halükarda yayının Komünist Partisi’yle ilişkisi, İran değil ama Çin merkezli bir görüş olduğunu düşündürüyor.

Yazının spotunda şöyle deniyor: “Rusya ve Çin, İran konusunda tutumlarını belirlediler; Aliyev’den tek istenen, ölümcül bir hata yapmaması.” Yazı, benim de “Uçurumun eşiğinde” önemle vurguladığım, mart ayı başında Nahçıvan’a yapılan dron provokasyonunu hatırlatıyor ve Azerbaycan yönetiminin bu sırada “herhangi bir bahaneyle savaşa girmek için büyük bir kararlılık gösterdiğini”, ancak İran yönetiminin ateşi söndüremese bile yayılmasını engellemek için “muazzam diplomatik kaynakları seferber ettiğini” ve bu “asgari programa” erişmeyi şimdilik başardığını söylüyor. Yazıya göre İran parlamentosunda “kuzeybatıdan, yani Azerbaycan-Türkiye tandeminden” gelebilecek olası bir saldırı riskinin üstü örtülmeden tartışılmakta olduğu vurgulanıyor. “İkinci cephenin ortaya çıkmasından en çok faydalanacak olan, bu çatışmaya bataklığa saplanır gibi saplanmış durumdaki ABD, ateşe benzin döküyor.” Yazara göre ABD “her iki ülke için de baş belası olan” Ermenistan’la ilgili vaatlerde bulunuyor. Ancak Azerbaycan yöneticileri kuşkudalar, “Amerikan vaatleri ile Çin parası arasında bir tercih yapmak zorundalar” ve bu para, Azerbaycan’da da büyük yatırımlarda bulunuyor. Oysa: “Çinli şirketler savaş bölgelerinde çalışmaktan hoşlanmaz; siyasetçiler de başkalarının savaşları yüzünden milyarlarca dolarlık sözleşmeleri kaybetmek istemez.” Yazı, bundan başka, Rusya ve İran arasında bu yılın başında imzalanan 55 milyar metreküp taşıma kapasiteli doğalgaz boru hattının da Azerbaycan yönetimini cezbetmesi gerektiğini, ikinci cephe açılırsa bu bedavadan transit gelirinin elinden kayacağını ve bu sayede “bölgesel nüfuzunu güçlendirme fırsatını” kaçıracağını hatırlatıyor.

Bu yazı dizisini daha da uzatmak pahasına, Svobodnaya Pressa’nın makalesinden şu satırları da aktarmak gerek:

“Eğer Azerbaycan askerleri Kuzey İran dağlarında yakıtsız ve mühimmatsız şekilde, İran toprakları üzerinden geçen tüm yolların kapanması nedeniyle lojistik destekten yoksun kalmış olarak tuzağa düşerlerse; Tahran’ın nüfuz ağlarına sahip olduğu İran’daki Azerbaycanlılarla çatışmalar başlarsa; Amerikan birlikleri Zagros Dağları’nın tozlu geçitlerinde yürümek yerine Basra körfezindeki uçak gemilerinde dolaşmaya devam edecektir. … Baku’nun önünde hem mecazi hem de gerçek anlamda tek bir adım kalmıştır… Ya Çin ve Rusya ile güvenin yeniden tesis edilmesini sağlayacak ya da Azerbaycan ekonomisini ve siyasi istikrarını dibi görünmeyen bir uçuruma sürükleyecektir. Üçüncü bir yol yoktur. Bulabildiği her şeyden fayda sağlamayı en iyi öğrenmiş ülke olan Çin için İran, petrol, doğalgaz, tedarik güvenliği ve milyarlarca dolarlık yatırımlar anlamına gelmektedir. Diplomatik stratejisini karşılıklı sadakat ilkesine dayandıran Rusya için ise Azerbaycan önemli bir ortaktır; ancak güvenilirliğini kanıtlamış bir müttefik olan İran’la ilişkilerini feda edecek kadar önemli değildir.”

Onurlu bir halkın geleceği

İran’a geri dönelim. Her halükarda İran, üstelik yönetimdeki bölünmeye rağmen (veya belki bu sayede demek gerek) milli birliğini güçlendirmeyi, ilk defa kitlelerle arasında gerçek anlamda siyasi bir konsolidasyon kurmayı, böylece Epstein koalisyonunun saldırganlığının karşısına dikilmeyi ve onu, siyasi hedeflerini ve askeri stratejisini gözden geçirip eski ve alışıldık numaralara dönmek zorunda bırakmayı başardı.

Savaş bitmedi, dolayısıyla bir zaferden söz edilemez; direnişteki kayıpların hatırası kuru bir nostalji olarak kalırsa ve İran kendi sosyal ve ekonomik sorunlarını çözemezse bu hatıralar masalsı bir geçmişten farksız hale gelecek, İran devleti koşar adım yeniden sömürgeleşme sürecine girecek. Bunu durdurup sorunlarını çözmeyi başarmak mümkün mü, bilmiyorum; ama bu güçlü ve dirençli halkın onurlu varlığını koruması belki de sadece buna bağlıdır.

[1] Bu yazı artık tamamlandıktan sonra, 2 Haziran’da, ABD’nin narsist ve başkanının İsrail’in faşist başbakanıyla telefon görüşmesinde Lübnan’a İsrail saldırılarının devam etmesinden ötürü ağzına geleni söylediği haberleri düştü. The Telegraph’tan çevirmeden aktarıyorum: “You’re f***ing crazy. You’d be in prison if it weren’t for me… I’m saving your ass. Everybody hates you now. Everybody hates Israel because of this.” “I’m ****. What the f*** are you doing?”

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 1

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English