Bizi Takip Edin

Görüş

Polonya’nın eylemleri Orta ve Doğu Avrupa’daki huzursuzluğu artırıyor

Avatar photo

Yayınlanma

19 Eylül’de Polonya Cumhurbaşkanı Nawrocki, Fransa’nın LCI televizyonuna Polonya’nın savunma harcamalarını artırdığını ve diğer NATO üyeleriyle birlikte caydırıcılığı güçlendirmek için bir dizi adım attığını söyledi. Ayrıca Polonya’nın Fransa ile nükleer paylaşım planını da görüştüğünü ve Fransa’nın nükleer şemsiyesini devreye almaya hazırlandığını ima etti. Fransa ve Birleşik Krallık, NATO’nun Avrupa’daki ortakları arasında “yalnız iki” nükleer güçtür ve Fransa daha önce Avrupa’ya nükleer koruma sağlayacağını ilan etmişti.

Bu, on gün önce yaşanan gizemli bir insansız hava aracı sürüsünün ihlalinden sonra Polonya’nın potansiyel güvenlik tehditlerine nükleer yayılma ve nükleer caydırıcılığı abartarak daha ileri düzeyde karşılık vermesidir. Polonya’nın bir dizi “aşırı gergin” hamlesi ve fırsatı kullanarak ses getirme hatta körükleme çabaları, kaçınılmaz olarak Orta ve Doğu Avrupa’daki çalkantı ve huzursuzluğu şiddetlendirecek, bölge ülkeleri ile Rusya arasındaki stratejik kuşku ve karşılıklı caydırıcılığı güçlendirecek ve nihayetinde Polonya’nın kendi güvenliği ve kalkınmasına geri tepebilecektir.

Haberlere göre 9 Eylül gecesi yaklaşık 20 adet Rus yapımı olduğundan şüphelenilen İHA Polonya hava sahasına girdi. NATO hava kuvvetleri bunu büyük bir hasım karşısındaymış gibi ele aldı ve Polonya’nın istilaya karşı direnmesine yardıma koştu. Ukrayna ile sınırı olan bir başka NATO üyesi Romanya da seyrek İHA’larca ihlal edildi. NATO müttefikleri yalnızca radarlarla bu parti İHA’nın konumlarını kilitlemekle kalmadı; Hollanda Hava Kuvvetleri’nin F-35 savaş uçakları da doğrudan imha harekâtına katıldı. Ayrıca, Polonya’da konuşlu Alman “Patriot” füze sistemi alarm durumuna geçti; bir İtalyan erken uyarı uçağı ve NATO çok uluslu uçuş grubundan bir havadan yakıt ikmal uçağı da acil eyleme katıldı. Yabancı basın, bunun NATO’nun 1949’daki kuruluşundan bu yana bir üye ülkenin hava sahasında potansiyel bir tehdide ateş açmasının ilk kez olduğunu belirtti.

10’unda Polonya Başbakanı Tusk, bu “tehditkâr” İHA partisinin “Rusya’dan geldiğini” ilan etti ve “bu provokasyonun önceki herhangi birinden daha tehlikeli olduğunu” belirtti. Ancak Tusk, İHA’ların Rusya’dan kalktığına dair kanıt sunmadı. ABD Başkanı Trump da sosyal medyada Rusya’yı “Polonya hava sahasını ihlal etmekle” suçladı. Rus tarafı ise bunu kesin bir dille reddetti ve bu tür hiçbir olguya dayanmayan suçlamaların hep var olduğunu söyledi. Rusya’nın Birleşmiş Milletler daimi temsilcisi Nebenzya, Rusya’nın kullandığı İHA’ların azami menzilinin 700 kilometre olduğunu, bu nedenle fiziksel olarak Polonya topraklarına ulaşmalarının imkansız olduğunu vurguladı. Rusya’nın Polonya ile sınırı olan tek toprağı Baltık’taki Kaliningrad eksklavıdır, ancak orası hiçbir zaman Rusya-Ukrayna savaşına karıştırılmamıştır.

2022 sonlarında Ukrayna’ya yakın Polonya sınır bölgesi bir füze saldırısına uğramış ve iki can kaybına yol açmıştı. Polonya hükümeti başlangıçta bundan Rusya’yı sorumlu tuttu, ancak ardından dönemin Polonya Cumhurbaşkanı Duda, füzenin büyük olasılıkla Ukrayna’nın hava savunma sisteminden geldiğini kabul etti. Bu nedenle Polonya ve NATO’daki ortakları bu olayı, manevra alanını kaybetmemek için, “saldırı” değil “provokasyon” olarak nitelendirdi.

Gözlemciler, Polonya hava sahasına sızan İHA sürüsünün büyük olasılıkla Polonya ile sınırdaş Belarus’tan geldiğini düşünüyor. Olay sırasında Belarus, Rusya ile “Batı-2025” kod adlı yıllık ortak tatbikatını yürütmekteydi. Belarus Savunma Bakanlığı 10’unda, Ukrayna ile Rusya arasındaki çatışmalar sırasında Belarus hava savunma birliklerinin, tarafların elektronik harp sistemlerinin etkisiyle rotalarından sapan İHA’ları sürekli izlediğini ve bir kısmının imha edildiğini; Belarus tarafının ayrıca Polonya ve Litvanya’yı kimliği belirsiz İHA’ların yaklaşması konusunda kendiliğinden bilgilendirdiğini açıkladı. Belarus’un bu açıklaması Polonya ve Litvanya tarafından doğrulanabilirse, Belarus ve Rusya’nın İHA’lar aracılığıyla Polonya’ya kasıtlı olarak “istila” gerçekleştirdiği yönündeki kuşkular aklanabilir.

Bununla birlikte her hâlükârda, “İHA ihlali” olayı Avrupa Birliği ve NATO’nun gerilim duygularını tetikledi. 10’unda Avrupa Komisyonu Başkanı von der Leyen, AB’nin “Doğu Kanadı İzleme” mekanizmasını kurma planını ilan etti. 12’sinde, aynı zamanda ABD Avrupa Komutanlığı’nın komutanı olan NATO Avrupa Müttefik Kuvvetler Yüksek Komutanı Grynkiewicz, “Doğu Muhafızı” harekâtını başlatma talimatı verdiğini açıkladı. Danimarka, Fransa, Birleşik Krallık ve Almanya gibi NATO üyeleri buna katkı sağlayacak. Bu harekât “esneklik ve keskinlik” barındıracak, “gerekli zamanda ve gerekli yerde daha hedefli caydırıcılık ve savunma” sağlayacaktır.

“Doğu Muhafızı” harekâtının başlatılması, Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 4. maddesinin yanıt mekanizmasının tetiklenmesine eşdeğerdir; yani bir NATO üyesi tehdit ile karşılaştığında kolektif istişare çağrısında bulunur ve diğer üyelerin aktif yanıt verme yükümlülüğü vardır. Bu nedenle, bu kez NATO üyeleri farklı yollarla ardı ardına tepki vererek Polonya’nın savunmasını güçlendirmesine yardımcı oldu ve dış tehdit unsurlarını caydırdı. 4. madde, kolektif savunmayı başlatan 5. maddeye hâlâ uzak olsa da, istişarenin kendisi NATO’nun doğu kanadındaki gerilim ve karşıt duruşu da artıracak, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerindeki çalkantı ve huzursuzluğu keskinleştirecektir.

“İhlal eden İHA”ların Rusya veya Belarus’tan çıktığını gösteren kesin kanıt hâlâ yoktur, fakat bu, Polonya hükümetinin fırsatı yakalayıp rol yapmayı gerçeğe dönüştürmesine ve güçle karşı güç kullanarak dış tehdidi abartıp Polonya’nın AB ve NATO’daki statüsünü yükseltmesine, Batı kampından daha fazla sempati kazanmasına ve daha çok çıkar elde etmesine engel değildir. Bu olayın gerçeği hâlen “Rashomon”vari belirsizliğini korurken, Polonya sürekli “kurt geliyor” diye bağırdı ve 12’si sabahın erken saatlerinde, Rusya-Belarus ortak tatbikatının kendi güvenliğini tehlikeye attığı gerekçesiyle Polonya-Belarus sınırını ve kara bağlantılarını kapattığını ilan ederek, Çin’i Avrupa’ya bağlayan ekonomik-ticari ana damar olan Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi’ni kesti; bu da Çin-Avrupa ticaretinin iki yönlü lojistiğinin aniden ve büyük ölçüde tıkanmasına yol açarak iki tarafın çıkarlarına zarar verdi.

15 Eylül’de Nawrocki gerilimli duruma odun taşımaya devam ederek, NATO üyesi ülkelerin birliklerinin Polonya topraklarında konuşlanmasını kabul eden bir emri imzaladı. Birleşik Krallık Savunma Bakanlığı, NATO’nun “Doğu Muhafızı” harekâtını uygulamakta olduğunu, birçok müttefikin askeri kaynaklarını entegre ederek Avrupa’nın doğu kanadındaki savunma duruşunu güçlendirdiğini belirtti. Aynı gün, Polonya Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Sikorski, Ukrayna semaları üzerinde bir uçuşa yasak bölge kurulmasının düşünülmesi çağrısında bulundu. 18’ine kadar, hem Fransa hem de Birleşik Krallık, hava savunma görevi icra etmek üzere savaş uçaklarını Polonya hava sahasına göndereceklerini açıklamıştı.

16 Eylül’de, Polonya hava savunma birlikleri, kuzeydeki Ustka kasabası yakınında “Patriot” füze savunma sistemini ilk kez test etti. Polonya Başbakanı Tusk, bu hava savunma tatbikatının “Çelik Savunucu-25” askeri tatbikatının bir parçası olduğunu ve aynı zamanda Rusya-Belarus ortak tatbikatına bir yanıt teşkil ettiğini belirtti.

Rusya-Belarus’un 12-16 Eylül’de düzenlediği “Batı-2025” savunma amaçlı stratejik düzey ortak tatbikatı, iki ülkenin olağan yıllık eğitiminin son aşamasıydı ve tatbikat esas olarak iki ülkenin içindeki eğitim sahalarında ve Baltık Denizi ile Barents Denizi bölgelerinde icra edildi. Taraflar toplam 100 bin asker, on bin takım teçhizat, 333 uçak ve yaklaşık 250 savaş gemisi seferber etti. İran ve Hindistan dâhil altı ülke de ortak eğitime askeri personel göndermek üzere davet edildi. Rusya, bu ortak tatbikatın herhangi bir üçüncü ülkeyi hedef almadığını özellikle vurguladı ve ABD’li yetkililer ile AGİT yetkililerini de gözlemci olarak davet etti.
Buna rağmen Polonya, güvenliği gerekçe göstererek Polonya-Belarus sınır kapılarını kapattı, sınır ötesi demiryolu taşımacılığını kesti ve sınıra 40 bin asker konuşlandırdı. 16 Eylül’de Polonya İçişleri ve İdare Bakanlığı, Polonya-Belarus sınırının ikinci bir duyuruya kadar kapalı kalacağını belirten bir açıklama yayımladı ve bunun, özellikle Rusya-Belarus ortak tatbikatıyla bağlantılı olarak, Polonya vatandaşlarının güvenliğine yönelik yüksek düzeydeki kaygıya dayandığını vurguladı.

Polonya hükümetinin iki bakanlığı, sınırın kapanmasının yalnızca (Rusya-Belarus) tatbikat dönemi güvenlik sorunlarıyla başa çıkmak için olmadığını, güvenlik durumu tamamen normale dönüp ilgili hizmet bilgileri teyit edilene kadar sınırın yeniden açılmayacağını açıkça belirtti. Açıklamada, sınırın kapatılmasının ekonomi üzerinde bir dizi olumsuz sonuca yol açabileceği, ancak hükümetin işletmelerin karşılaştığı zorlukları hafifletmeye çalışacağı; özellikle Litvanya gibi alternatif geçiş noktalarını kullanmak zorunda kalan tedarikçilere ilişkin olarak, kapanmanın ekonomik etkilerini mümkün olduğunca azaltmak için istişarelerde bulunulacağı kaydedildi.

Tarihsel olarak Polonya Krallığı, 1,15 milyon kilometrekarelik yüzölçümüyle Orta ve Doğu Avrupa’da büyük bir ülkeydi; bugünkü anavatanın yanı sıra Ukrayna, Belarus ve Litvanya’yı da kapsıyordu. 1772’den itibaren Polonya, Çarlık Rusyası, Prusya Krallığı ve Avusturya İmparatorluğu’nun ortaklaşa bölüşümüne uğradıktan sonra, güçlü komşular tarafından üç kez daha parçalandı. Bugünkü Polonya toprakları da, İkinci Dünya Savaşı’nın bir sonucu olarak Sovyetler Birliği ve Rusya tarafından yapılan yapay bir yeniden oluşturma ve genel bir batıya kayış olarak nitelendirilebilir: batı kısmı savaş öncesi Almanya toprağıdır, savaş öncesi doğu kısmı ise bugünün batı Ukraynası olmuştur. Bu nedenle Polonya’nın Rusya’dan nefret etme ve ondan hoşlanmama geleneği derin köklüdür.

Aynı zamanda, Polonyalılar ile Ukraynalılar arasında tarihte karşılıklı katliamların sıkça yaşanması ve hatta İkinci Dünya Savaşı sırasında birbirlerine yönelik etnik temizlik yapılması nedeniyle, Polonya hükümeti ve halkının Rusya-Ukrayna çatışmasına ilişkin tutumları da hassas ve karmaşıktır.

Bununla birlikte, tarihsel “Rusya karşıtı histeri”ye ve daha da çok “dudak giderse dişler üşür” türünden çıkar bağlarının gerçekliğine dayanarak, Polonya, Rusya “özel askeri harekâtı” başlattıktan sonra net biçimde Ukrayna’nın yanında yer aldı; özellikle AB ve NATO olmak üzere Batı kampının doğu ön hattı ülkesi rolünü oynayarak stratejik konumunu ve söz hakkını büyük ölçüde yükseltti. Ayrıca, Soğuk Savaş’ın bitişinden bu yana, Amerika Birleşik Devletleri Avrupa’nın birlik ve bütünleşmesini görmek istemedi, bilerek “eski Avrupa” ile “yeni Avrupa” arasında ayrışma ve karşıtlık üretti; nüfusu nispeten fazla, yüzölçümü yeterince büyük, dinsel geleneği özel ve jeopolitik konumu kritik olan Polonya’yı defalarca yanına çekerek ona “yeni Avrupa”nın lideri statüsünü verdi; bu da Polonya’nın “büyük güç kompleksi”ni ve kendini bir köprübaşı olarak konumlandırmasını besledi. Rusya-Ukrayna savaşının ani patlak verip sürmesi, Polonya’ya büyük güç enerjisini ortaya koymak için nadir bir fırsat sağladı.

Rusya-Ukrayna savaşı patlak vereli üç yılı aşkın süredir, Polonya, Kiev’e gidip kararlılık göstermek ve savaşa destek vermek üzere gelen sayısız Batılı lideri kabul edip aktardı; Ukrayna’ya büyük miktarda askeri teçhizat ve stratejik malzeme sevk etti ve onunla bir güvenlik işbirliği anlaşması imzaladı. Polonya her ne kadar Ukrayna’nın NATO’ya katılmasına hevesli olmasa da, belli bir açıdan bakıldığında, Polonya Rusya-Ukrayna savaşına en derinden bulaşmış ön hat ülkesidir; bu yüzden iki komşusunun “şehir kapısı yanınca havuzdaki balıkların zarar görmesi” misali bedelini fazlasıyla çekmesi kaçınılmazdır. Önceki Ukrayna füzesinin yanlış vurması da, bu kez “İHA istilası” da Polonya’nın ödediği bedellere dahildir.

Kuramsal ve mantıksal açıdan bakıldığında, Polonya dâhil AB ve NATO, Ukrayna savaş alanında Rusya ile dolaylı biçimde dolaşmış durumdadır ve bunun doğrudan bir askeri hesaplaşmaya tırmanıp genişlemesi ihtimali vardır. Dahası, iki taraf da buna karşılık gelen düşük seviyeli hazırlıkları yapmaktadır. Bu bağlamda, partiler halinde Rus yapımı İHA’lar ister Rusya’dan ister Belarus’tan Polonya’ya girmiş olsun, Rusya ile Belarus’un şüphe altında kalması kaçınılmazdır. Batılı gözlemciler, eğer İHA’lar parazitten ötürü yanlışlıkla girmemiş de hassas biçimde bırakılmışsa, Rusya ile Belarus’un bu yolla bir caydırıcılık deneme balonu salmış olmasının ya da Polonya’nın ve NATO’nun doğu kanadının hava savunma sistemlerini yoklayıp sondajlamasının dışlanamayacağını düşünüyor. Bu nedenle Polonya ve NATO müttefikleri son derece gergindir.

Polonya, ulusal güvenliği koruma bahanesiyle meseleyi büyüterek sürekli olarak ulusal savunmayı ve kolektif savunmayı güçlendirme dozunu artırdı; Avrupa ve NATO’nun doğu kanadındaki bir siper olarak stratejik rol ve konumunu öne çıkardı; Batı kampı içindeki değerini yükseltti ve AB ya da NATO üyelerinden kendi ülke çıkarlarını kapmak için pazarlık koçanlarını artırdı. Nawrocki, 16 Eylül’de Almanya’yı ziyaret ettiğinde, Polonya’nın NATO’nun doğu kanadında daha büyük rol oynaması karşılığında Almanya’nın 1,3 trilyon avroya varan II. Dünya Savaşı tazminatı ödemesini talep etti. Gerçekte, Almanya’nın savaş tazminatı meselesi hukuken çoktan tarihe karışmıştır; fakat Polonya’nın sağcı muhafazakâr Hukuk ve Adalet Partisi kurulalı yirmi yılı aşkın süredir, onun liderlik ettiği hükümetler ya da iktidar koalisyonları Almanya’dan hep yüksek tazminat talep etmiş, Almanya da bunu hep reddetmiştir. Ancak Hukuk ve Adalet Partisi’nin atıyla iktidara taşınan Nawrocki, özellikle NATO’nun doğu kanadında stratejik bir kriz belirdiği eşikte, Almanya’dan “alacağını tahsil etmeyi” hiç unutmaz.

Rusya-Ukrayna savaşının patlak vermesinden sonra, Polonya’nın “Avrupa’yı savunma” yönündeki ileri jeopolitik ağırlığı belirgin biçimde arttı; Almanya da giderek barış çizgisinden sıyrılıp yeniden güçlü ordu yoluna girdi ve NATO’nun doğu kanadında öncü rol üstlendi. Bu durum, Polonya hükümetinin fırsattan yararlanıp Almanya’dan büyük bir kazanç koparmasına, birbirinden tamamen ilgisiz iki meseleyi, II. Dünya Savaşı ile Rusya-Ukrayna savaşını paralel biçimde ele almasına imkân verdi. Polonya’nın bu hamlesi nesnel olarak kendisini NATO savaş arabasının en çok çeken koşum atı olarak konumlandırdı; çıkar kapmak için ileriye dört nala koştu ve hatta kendi uzun vadeli çıkarlarını riske atıp Çin-Avrupa ve hatta Çin-Polonya ekonomi-ticaretini zedelemeyi göze aldı; sınırın kapatılmasıyla Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi’nin tarihte ilk kez durması bunun kanıtıdır.

Bilindiğine göre Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi, Çin ile Avrupa’yı bağlayan lojistik ağının önemli bir ana atardamarıdır ve Polonya bunun kritik düğümüdür, kapasitenin yaklaşık yüzde 30’unu üstlenir. Çin’den Avrupa’ya giden demiryolu hatlarının yüzde 90’ı Polonya’dan geçmek zorundadır; özellikle Polonya’daki Małaszewicze gibi kapılar, uzun süredir Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi’nin Avrupa’ya girmesinin başlıca kanallarıdır. Bu kez sınır kapılarının kapatılması, doğrudan Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi’nin Polonya kesiminin kesintiye uğramasına, seferlerin durmasına ve büyük miktarda yükün mahsur kalmasına yol açtı. Bu ani olay, Çin’in Avrupa’ya dönük uluslararası ticareti ve lojistik sektörü üzerinde ciddi etki yaratacaktır.

Haziran sonu temmuz başında yedi günlük Avrupa turunu yeni tamamlayan Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi Siyasi Bürosu üyesi ve Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin, 12-16 Eylül’de yeniden Avrupa’yı ziyaret ederek Orta ve Doğu Avrupa’daki üç ülkeye, Avusturya, Slovenya ve Polonya’ya odaklanması, tesadüf mü yoksa acil bir geçici düzenleme mi bilinmiyor. Wang Yi Varşova’ya vardığında, “İHA istilası” olayının zirveye doğru mayalanmakta olduğu ve Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi’nin ilk kez kesildiği kritik bir andı; bu nedenle 15’inde Polonya Cumhurbaşkanı Nawrocki ve Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Sikorski ile görüşmeler yaptı ve Çin-Polonya Hükümetlerarası İşbirliği Komitesi’nin dördüncü toplantısına başkanlık etti; bu, hayli dikkat çekti.

Çin resmî haberleri, sonrasında Çin-Polonya üst düzey görüşmelerinin Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi’nin kesintisine odaklanıp odaklanmadığından söz etmedi; ancak Wang Yi’nin Polonya ziyaretinin önemli sonuçlarından biri olarak, iki taraf, hükümetler arası işbirliği dördüncü genel kurul toplantısının “Ortak Belgesi”ni yayımladı. Bunun yedinci maddesi şunu vurguladı: “Taraflar, verimli ve ekonomik olarak rekabetçi bir Avrasya ulaştırma koridoru geliştirmenin önemi ve bu süreçte Polonya’nın oynadığı kilit rol hakkında görüş alışverişinde bulundu. Taraflar, demiryolu, denizcilik ve hava kargo alanlarında karşılıklı yarar sağlayan hizmetler sunmanın ve mevcut ile potansiyel ulaştırma hatları ve lojistik zincirlerini güçlendirmenin faydalarını kabul ediyor ve Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi koridorunun güvenli ve sorunsuz biçimde işlemesini birlikte güvence altına almaya isteklidir.”

“İHA istilası” olayı, AB ve NATO ile Rusya arasındaki askerî gerilimi ve dolaylı karşıtlığı birdenbire tırmandırdı ve Polonya’yı da büyük oyuncu konumuna yükseltti; Orta ve Doğu Avrupa’daki güvenlik durumu bir anda gerildi. Ancak Polonya, fırsattan yararlanarak Polonya-Belarus sınırını kesmesiyle Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi’nin Polonya kesiminin tamamen kesintiye uğramasına yol açtı; bu, yalnızca Çin’i sebepsiz yere hedef durumuna düşürmekle kalmadı, Çin-Avrupa ekonomik ve ticari işbirliğine de iki yönlü zarar verdi.

En acil iş, Çin’in bir an önce arabuluculuğu güçlendirmesi, Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri ile Rusya arasındaki jeopolitik ilişkileri yumuşatması ve Polonya’nın Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi’ndeki tıkanıklığı bir an önce gidererek yeniden açmasını sağlamasıdır. Uzun vadede, Rusya-Ukrayna çatışmasının uzun süre sürmesinin tetiklediği jeopolitik riskler ve Amerika Birleşik Devletleri ile Avrupa’nın sürekli artırdığı “uzun kol yargı yetkisi” ve “ikincil yaptırımlar,” dışarıdaki bir aktör olan Çin’in çıkarlarına giderek daha fazla zarar vermektedir. Bu nedenle, Çin’in de görüşmeleri teşvik edip barışa ikna etme çabalarını artırması ve bu Avrupa içi savaş ile karşıtlığın mümkün olduğunca çabuk diyalog ve yumuşamaya yönelmesini sağlaması gereklidir.

Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.

Görüş

“Küresel Britanya” ve Kürt Reçetesinin İzleri

Yayınlanma

Barış Zeren

İngiltere’nin Türkiye büyükelçisi Richard Moore sevimli bir diplomattı. 2010’ların ikinci yarısında, Erdoğan iktidarının demokratik odakları hallaç pamuğu gibi attığı, sokakların terörle kan gölüne döndüğü, Türkiye’nin kimilerine göre Batı’dan uzaklaşıp “eksen kayması” yaşadığı bir dönemde, Türk halkına twitterdan Türkçe olarak şakıyordu. Sosyal medyadaki mizah performansımıza ayak uydurabilmiş ve bir İngiliz diplomatına yakışır, soğukkanlı üslubuyla iktidar yanlısından muhalifine herkesten sempati toplamıştı. Tabii, kendi devletinin de takdirini kazandı: “Türkiye’nin geçirdiği sallantılı (volatile) süreçte”, “iç bölünmüşlüğün arttığı dönemde” buna uygun titizlikle politika yürüten İngiliz Dışişleri Bakanlığı’yla birlikte Moore, “liderlik ve etkililiğiyle hayranlık” uyandırmıştı.[1] Hemen sonra İngiliz gizli servisinin başına atandı. Ama Türkiye’de kendini öyle evinde hissediyordu ki 2025 yılında İstanbul’un göbeğinde, İngiliz gizli servisine eleman devşirme konuşması bile yaptığı medyaya yansıdı, İbrahim Kalın ve Hakan Fidan’a da teşekkürlerini eksik etmemişti. O konuşmada, Esad’ın devrilmesinden bir iki yıl önce HTŞ’yle görüşmeler yaptığını açıkladı. Bunu Bahçeli’nin “bölgede çok şey değişecek, inşallah Türkiye değişmez” demesi, Ekim 2024’te Kürt açılımını duyurması ve İngilizlerin Bağdat’tan beri irtibatta olduğu El Kaide militanı El-Colani’nin Şam’a direniş görmeden yürümesi izledi.

Bu, Britanya’nın Türkiye ilgisinde yükseliş ile bir Kürt açılımının örtüştüğü ilk zaman aralığı değil. Daha önce de, 2011-13 döneminde, Arap Baharı ve Suriye’ye emperyalist saldırı seferberliği sırasında iki ülke arasında stratejik-askeri işbirliği antlaşmaları ve özel diplomasi forumları kurulmuş, bu arada, birbiri ardına –bu yazıda da değineceğimiz– Kürt raporlarıyla formüle edilen bir Kürt açılımı ilan edilmişti. Tabii o zaman da AKP iktidarının önünde Türkiye’de anayasa ve hukukun ayaklar altına alınabildiği, demokratik kurum ve siyasetlerin pervasızca bastırılabildiği engin bir manevra alanı açılmıştı.

Dolayısıyla, Mümtazer Türköne Bahçeli açılımını aslında İsrail’e karşı “baskın gelen Anglo-Amerikan merkezin tetiklediği bir plan” olarak kutladığında, bu ifşaata şaşırmamak gerekiyor. Hatta süreci 2025’te “illiberal barış imalatı” (Illiberal peacemaking) olarak kavramlaştırıp “Demokrasisiz barış başarı sağlar mı?” sorusunu gündeme getirenin İngiltere’nin tarihi savunma ve güvenlik strateji kuruluşu RUSI (The Royal United Services Institute) olması da bu manzarayla tutarlıdır. Emperyalizmin bir tarifi de kendi aklını sana senin “devlet aklın” olarak sunma becerisi ise, bu beceri fikir özgürlüğünün yasaklandığı toplumlarda çok daha verimli kullanılıyor. Tıpkı 1880’lerde, yeni emperyalizmin doğuş döneminde Osmanlı’yı yöneten Sultan Abdülhamid’in yaptığı gibi bugün de, kamuoyu ve tartışma bu ülkeden kovulmuş; iktidar, meşruiyetini yurtdışında tartışılıp pişirilen formüllerin uygulanmasından türetmeye başlamıştır.

Westminister Koridorlarında Bir “Çerçeve”: Kürtlerin Temsili

Şimdilik, konunun İsrail’in rolü, Kürt cephesinin konumu gibi veçhelerini bir kenara bırakalım. Öncelikle, 2024 yılında aniden önümüze gelinceye dek bir emperyalist başkentte pişen “formülleri” ve Britanya eksenli Kürt programının anahatlarını tespit etmek uygun olur. (Bu arada, Londra’nın bu konuda tek başına olmadığı ve özellikle 2011 döneminde, ABD dışişleri ve demokratlarıyla paralel hareket ettiği söylenebilir. Trump yönetimi bu paralelliği başka konularda bozmuşsa da, Ortadoğu’da Britanya’yla uyum hâlâ izlenebiliyor.)

Gerçekten de, Beştepe Kürt siyasetçileri tasfiye eder, belediyelere kayyımlar atar, hukukçuları tutuklarken Kürt politikasını Erdoğan hükümetinin geleceği bağlamında tartışan mahfillerden biri Birleşik Krallık siyaset aygıtıydı. 2021 Kasım ayında, Avam Kamarası’nda Kürt sorununu odağa alan rapor ve rapora ilişkin yapılan bir oturum, tam olarak bu ilişkiyi gösteren bir uğrak olarak ele alınmayı hak eder.  Sözkonusu oturum belli kararların verildiği bir toplantı değil, daha önce aynı konudaki raporların, çeşitli tarafların görüşlerinin, bu arada İngiliz bürokrasisinin görüşlerinin derlendiği bir platform olarak önemlidir. Ve yalnızca İngiltere’nin Türkiye ile Kürt politikasını üreten sürecin değil, 2024 açılımının da motiflerini ele vermektedir.

İlk olarak bu, “Türkiye ile Suriye’de Kürdistan İçin Tüm-Partiler Parlamento Grubu’nun (All-Party Parliamentary Group for Kurdistan in Turkey and Syria) bölgede yaptırdığı bir saha araştırmasına dayalı olarak hazırladığı raporun sunulduğu bir oturumdu. Grubun adı, başlı başına bir gerçeği ifade ediyor: Tom Barrack’ın Türkiye ve Suriye büyükelçisi olarak atanması Trump yönetimine özgü bir tasarruf değildir. Emperyalist merkezlerde, bu örnekte Londra’da, Türkiye ile Suriye’nin ortak bir siyasal alan olarak anılmasında Türkiye’deki Kürt siyasetinin bölgedeki yayılım alanının belirleyici yeri vardır. Tom Barrack ise bu yeni siyasal coğrafyayı yönetirken, İngiltere dış politikasıyla oldukça paralel (ve İsrail hükümetini kızdıracak) adımlar atmıştır.

İkincisi, oturum “Türkiye’de Kürtlerin Siyasal Temsili ve Eşitliği” (Kurdish Political Representation and Equality in Turkey) başlığını taşıyordu. Temelde, Britanya’nın Türkiye’yle ilişkileri hızla gelişir ve özel bir boyut kazanırken, Kürt meselesi etrafındaki hak ve özgürlükler sorunlarının artmasından kaynaklanan çelişkinin değerlendirilmesine odaklanılıyordu. Bu bağlamda, 2016 yılından itibaren Türkiye’de hızla çöken Kürt siyasal temsiliyetinin nasıl yeniden kurulabileceğine ilişkin çeşitli görüşleri izlemek de mümkün oluyordu. Parlamento oturumunda, PKK’nin terör örgütü listesinden çıkarılmasını talep edenlerden Beştepe’nin resmi güvenlik söylemini savunanlara kadar farklı görüşler yer buluyor ve fakat hepsinin de odak noktası, PKK’nin şu ya da bu şekilde silahsızlandırılması oluyordu. Birleşik Krallık Dışişleri’nden bir üst düzey yetkilinin “Türkiye’de PKK şiddetini sona erdirme ve bir barış sürecine dönme konusundaki zorlayıcı çabalarımıza devam ediyoruz,” sözleri ana ekseni belirtmektedir.[2]

Dönemin Birleşik Krallık hükümetinin rapora ve oturuma yansıyan tutumunu açmak gerekir. Birleşik Krallık hükümet ve bürokrasisinin Kürt sorununu tartışırken öncelikle Erdoğan iktidarına verdiği destek dikkat çekicidir. Asya’dan Sorumlu Bakan (Minister of Asia) Amanda Milling’in söylediği gibi: Türkiye, Suriye’den Afganistan’a kadar bir coğrafyada Britanya’nın da karşı karşıya kaldığı meselelerde ön saflardaydı, önemli bir ortaktı. Başka hiçbir ülkenin yapmadığı kadar Suriyeli mülteci kabul ediyordu. Kürtler HDP’den ibaret değildi ve silahlı faaliyetlerine devam eden PKK, terör örgütü listesinden çıkarılmamalı, HDP de PKK’yle arasına mesafe koymalıydı.[3]

Neredeyse bir Beştepe sözcüsünün ağzından çıkmış gibi duran bu söylemler, Türkiye’nin ABD’yle siyasal-diplomatik kırılmalar yaşadığı, Türkiye Batı’dan uzaklaşıyor tamtamlarının çalındığı bir döneme aittir. Rastlantı değil, Britanya Brexit’ten ayrılma referandumundan altı ay sonra, Ocak 2017’de Türkiye’yle bir askeri havacılık antlaşması yaptı. 2020’de Türkiye’yle ayrı bir Serbest Ticaret Antlaşması’nı da karara bağladı. Bu, 2018 yılında Türkiye’yi bir dolar kuru şokuna sürükleyen, Türkiye’yi F-35 projesinden çıkaran, çeşitli askeri kısıtlamalara tabi tutan ABD politikasına zıt bir seyirdir. Zıt seyir, Suriye’de PYD’ye destek veren ABD’den farklı olarak Britanya Dışişleri’nin PYD’yi PKK’nin uzantısı olduğunu kabul eden ve onu PKK merkezinden uzaklaştırmayı hedefleyen politikalarında da gözlenebilir.[4]

Nitekim, konumuzla özellikle ilgili üçüncü nokta da, Türkiye-Kürtler bağlantısının Britanya’nın emperyal siyasal ufkuna nasıl yerleştirildiğiyle ilgilidir. Hükümetteki muhafazakâr partinin kurmaylarından Crispin Blunt bu toplantıda, muhalefeti de kapsayan bir konuşmayla yeni bir çerçeve çiziyordu: “Küresel Britanya’nın değerlerini yerleştirme çabası aşamasındayız. Avrupa Birliği’nden çıktığımıza göre, bu ulus bugün neyi savunuyor? Arkasında durduğumuz değerleri tarif etme uğrağındayız.”[5] Blunt’ın Avam Kamarası’nda eski Dışişleri Komisyonu başkanı ve 2022’de kendi partisinden muhafazakâr başbakan Liz Truss’ın istifasını kamuoyu önünde isteyen, etkili bir sima olduğunu geçerken belirtelim. Hükümetin söylemine göre nüanslı bir tutumla Blunt’ın, bir 19. yüzyıl İngiliz diplomatını anımsatırcasına Türkiye’de Britanya’nın gözetiminde bir “reform” gündemi açılmasını önerdiği söylenebilir. Kürt sorunu, “Küresel Britanya” kapsamında tarif edilen bu nüfuz bölgesindeki önemli bir manivela oluyordu.

Peki Türkiye, daha doğrusu tartışmada geçtiği haliyle, Tayyip Erdoğan, Kürt sorununu hangi yolu izleyerek çözmeliydi? Oturumda Blunt’ın sözlerinden, Birleşik Krallık siyasal aygıtının bu soruyla hemen Brexit ertesinde meşgul olduğunu anlıyoruz. Blunt, 2017’de Dışişleri Komisyonu olarak hazırladıkları raporu anımsatıyordu. Muhafazakâr milletvekiline göre, Tayyip Erdoğan’ın elinde 2017’de de bir fırsat vardı, 2021’de de: Abdullah Öcalan.[6] 2015’te Suriye (Rojava’ya yönelik Işid istilası) 2016’da Türkiye (Hendek savaşları), 2017’de Kuzey Irak (bağımsızlık referandumu), Kürt siyasal oluşumlarının egemen bir güç oluşturamayacağını teyit etmişken, bağımsız devlet kurma dışında bir çizgi izleyen Öcalan’ın Kürt sorununun çözümünde, o vesileyle Birleşik Krallık Ortadoğu politikası açısından anahtar rol üstlenebileceği anlaşılıyordu.

Öcalan Formülü Üzerine

Öcalan’ın değişen rolü, aslında 2011’den beri Londra’nın nabız yokladığı bir formüldür. Formül İngiliz-Amerikan emperyalizminin ülkemizdeki bayilerinden Cengiz Çandar’ın –yine TESEV bünyesindeki– raporunda geçerken onunla aynı dönemde de İngiliz siyaset aygıtının lûgatına, International Crisis Group’un (ICG), Eylül 2011 tarihli “Türkiye: PKK’nin Silahlı Mücadelesine Son Vermek” başlıklı raporunda giriyordu.

Birleşik Krallık hükümetinin fonladığı, İngiliz diplomasisince başvuru kaynağı olan ICG’nin raporu “Öcalan Çıkmazı” başlığıyla sona ererken, PKK’nin dört parçada ve resmi siyasetten sokak siyasetine uzanan etkili bir örgüt haline geldiğini saptıyordu. Kürt siyaseti bağımsızlık, otonomi gibi taleplerinden vazgeçmişti ve “otoriter nitelik taşıyan” bu örgütün silahsızlanması ancak ağırlaştırılmış müebbet mahkûmu Öcalan aracılığıyla gerçekleşebilecekti: “Öcalan, açıklamalarında açık ve net olmayabilir, ancak Türkiyeli Kürt fraksiyonlarını bir araya getirme konusundaki uzun deneyimi ve yeteneği, onun, eğer isterse Kürt sorununa bir çözüm bulunmasında yardımcı olabilmesini sağlıyor.”[7]

Britanya’nın Kürt realizmi

2021’deki parlamento oturumuna bakıldığında, Britanya siyasetinde Kürtlerin temsiliyeti konusundaki tartışmanın anahatları şöyle ortaya çıkıyor: Britanya’nın Brexit sonrası yeni bir emperyal vizyon oluşturma amacı, Türkiye ile Suriye’nin birlikte bir nüfuz bölgesi olarak ele alınması, PKK’nin silahsızlandırılması (ya da “barış”) ve bunun için de en iyi seçeneğin Tayyip Erdoğan’ın elinde bulunan Öcalan’ın kullanılması.

İlk bakışta bu fikir silsilesi, özellikle de Öcalan’ın Kürt bağımsızlık heveslerine alternatif olarak kullanılması önerisine varan saptamalar, Britanya’nın Kürt politikasında belki Cihan Harbi ertesinde Lord Curzon’unkine benzer bir realizmi benimsediği izlenimi uyandırıyor. O dönem Britanya dış politikasında bir ekol, Kürtlere devlet fikrine soğuk bakmış ve bir Arap devleti olarak Irak adını ilk öneren Sir Arnold Wilson örneğinde görüldüğü üzere yirminci yüzyıldaki ulusal sınırların oluşumuna varan gidişatta pay sahibi olmuştu. Kürtlerin geniş ve dağlık coğrafyaya yayılan dağınık yapıları, parçalılıkları, aşiret bağlılıkları nedeniyle Mezopotamya’da istikrarlı bir toprak egemenliği kuramayacakları, bu nedenle Kürtlerin kendi kendini yönetemeyeceği ve etkin bir dış güç desteği olmadan ayakta kalamayacağı gibi gerekçeler ön plandadır. Sonuçta Kürtler dört ayrı başkentin idaresine taksim edildi ve yeri geldiğinde bu başkentlere karşı da İngiliz politikasının aracı olarak Kürt bağımsızlığından daha işlevli oldu.

Bugün de Kürtlerin iç çatışmaları Britanya diplomasisinin Kürt sorunu konusundaki vurgularından biridir. KDP’nin zorladığı 2017 bağımsızlık referandumuna Goran’ın katılmayıp KYB’nin sınırlı katılımı, PKK’nin KDP’yle hem Kuzey Irak hem Suriye’deki çatışmalı hali pek çok gerilim hattından başlıcaları olarak kaydedilmektedir. Nitekim, yine Dışişleri Komisyonu’nun 2017-19 yıllarını kapsayan “Kürt Hevesleri ve Birleşik Krallık’ın Çıkarları” (Kurdish Aspirations and Interests of the UK) başlıklı tartışmada, “‘Büyük Kürdistan’ idealinin, bir simgesel önem taşımasına rağmen, uygulanabilir bir siyasal hedef olmadığı” yine Kürt siyasetlerinin çeşitli sözcülerinin ağzından aktarılıyordu.[8]

Hedef: Kandil

Yine de, günümüzdeki değerlendirmelerde 1918’den ciddi bir farklılık göze çarpmaktadır: Tam da dört parçada etkili olan ve Öcalan etrafında bütünlük sergileyen PKK merkezinin (Kandil’in) özellikle sorunun kalbi olarak görülmesi. Yukarıda söz ettiğimiz ICG’nin raporunda, KCK’nın bir “pan-Kürtçü şemsiye örgüt” olduğu tespit ediliyor, bunu “PKK’dan ayırt etmek oldukça zor” deniyor, PKK’nin de “KCK sisteminin ideolojik gücü olarak tüm Kürt bölgesinde komiser gibi çalışması gerektiği” yolundaki Karayılan’ın sözlerine dikkat çekiliyordu. Böyle bir yapı, Kürtlerin temsiliyeti meselesini zorlaştırmaktaydı. “BDP’nin statüsünü tehlikeye düşürüyor,” çünkü BDP ve sivil Kürtler üzerinde bir tür sulta oluşturuyor, Demokratik Toplum Meclisi gibi Kürt “avukatlar, çiftçiler, iş adamları ve kadın gruplarının bulunduğu meşru özel ve tüzel kişileri bir araya getiren” yapıları yönettiği belirtiliyordu. PKK’nin silahsızlanması raporunun hazırlayıcıları, “KCK, Türkiyeli Kürt milliyetçi hareketinin terk etmesi gereken, hatalı bir fikir” sözleriyle nihai görüşlerini bağlıyor ve “Türkiye’nin güneydoğusundaki Kürtlerin gerçek anlamda demokratik geleceğinin önünde bir engel olarak” durduğunu vurguluyorlardı.[9]

Bu rapordaki KCK tasvirinde çizilen coğrafi ve toplumsal kapsam, 1918’deki aşiretçi, feodal Kürt halkı tasvirinden farklıdır. İngiliz raportörleri burada, ayrı coğrafyalardaki Kürt dinamiğini birleştiren, bu arada “modern” toplumsal kesim ve sınıfları etkisi altında tutan bir birleştirici hareket sorunu tespit etmektedir. Britanya diplomasisi bu kez bir engeli kaldırmak, bir “realiteyi” bozmak üzere politika önermektedir.

Nitekim, söz yerindeyse bu fazla büyük Kürt siyasal yapısına ilişkin olumsuz bakış, 2017 yılında, Britanya Dışişleri’nin parlamento oturumuna gönderdiği notta boyut kazanarak devam etmiştir. Bu notta PKK merkezli siyasetin Suriye’de Esad’la bağlantıları (madde 9), Rusya’da ofis açması (madde 19), İran’la bağları (madde 18), diğer Kürt gruplarına Suriye’de alan tanımaması (madde 22) sözkonusu harekete ilişkin İngiliz diplomasisinin rezervlerini yansıtıyordu.[10]

Böyle bir odağın tasfiye edilmesinden çıkan mantıksal sonuç, Kürt siyasetinin karaya vurmuş balina misali parçalanarak yeniden ayrı merkezlere bağlanmasıdır ve 2024 yılından itibaren Kürt hareketlerinin Türkiye’de Türkiyelileşme, Suriye’de entegrasyon ve bu arada Irak’ta Bağdat’a bağlanma yoluyla “çözüm” süreçlerine sokulduğunu görebiliyoruz. (Bu yazının kaleme alındığı sırada, Irak’taki PKK uzantısı Yezidi milislerinin Bağdat yönetimine bağlanması konusunda artık somut adımlar atılıyordu.) Bunun, Irak’ın Irak, Suriye’nin Suriye ve Türkiye’nin Türkiye olmaktan çıkması sonrasında gerçekleşmesi ise emperyalizmin uzun vadeli politikalarıyla tutarlı görünüyor.

İkinci Balkanlara Doğru

Peki Birleşik Krallık neden böyle bir yapıyı dağıtmayı öne koyuyor, üstelik Kandil’den “demokratik emperyalizm” temalı işbirliği mesajları yirmi beş yıldır eksik olmamasına rağmen? Neden Kürtlerin temsiliyetini değiştirmeyi öne koyuyor? Bunun hem jeopolitik hem sosyolojik iki boyutunu iki ayrı yazıya bırakıyorum. Ama “Küresel Britanya” etiketiyle emperyalist dengeleri yeniden dizmeye girişen Londra, kendi tarihsel ürünleri olan Türkçülük ve İslamcılığın Türkiye’deki iktidarıyla uyumunu daha da değerlendirecek görünüyor. Buna bir de Kürt-İslamcılığı eklerse, ülkemizi yönetenlerin Hamidist rüyalarıyla da tam bir bütünleşme sağlanmış olur. Bu, Kandil’in de Sovyetler ve Esad gibi çözülmesi için oluşturulan kuşatıcı baskının muhtemel sonuçlarından biri. Ama evdeki hesap ne kadar çarşıya uyacak? Britanya kendi krizi içinde bu “küresel” ufku ne denli koruyabilecek? Önümüzdeki süreçte bu gerilimi izleyeceğiz.

Barış Zeren

https://x.com/zerenbaris

instagram.com/bariszeren.ig

[1] House of Commons: Foreign Affairs Committee, “The UK’s Relations with Turkey”, Report of Session 2016-17, prf 40-41, s. 18.

[2] Wendy Morton (Foreign, Commonwealth and Development Office), “Kurdish political representation and equality in Turkey”, Debate Pack, 28 Ekim 2021, s. 11.

[3] Amanda Milling’in konuşması, House of Commons, “Kurdish Political Representation and Equality in Turkey

Volume 702” 2 Kasım 2021 içinde, Column 311WH (https://hansard.parliament.uk/commons/2021-11-02/debates/5E2BA5CB-9E50-4B3D-B63A-D26E7DDA2C60/KurdishPoliticalRepresentationAndEqualityInTurkey)

[4] House of Commons: Foreign Affairs Committee, “The UK’s Relations with Turkey”, Report of Session 2016-17, Madde 155.

[5] Cristin Blunt’ın konuşması, “Kurdish Political Representation”, Column 305WH.

[6] Aynı yer.

[7] International Crisis Group, “Türkiye: Pkk’nın Silahlı Mücadelesine Son Vermek”, Avrupa Raporu no: 213, 20 Eylül 2011, s. 36.

[8] House of Commons Foreign Affairs Committee, Kurdish aspirations and the interests of the UK raporu içinde, Kasım 2017, s. 7.

[9] International Crisis Group, aynı rapor, s. 28-29.

[10] House of Commons Foreign Affairs Committee, “Written Evidence From The Foreign And Commonwealth Office (KUR0015)”, Kurdish aspirations and the interests of the UK raporu içinde, Kasım 2017.

Okumaya Devam Et

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English