Görüş
ABD’nin Yeni Güvenlik Stratejisi: Çok Kutuplu Dünyada Tek Değil En Büyük Olmak
Trump’ın Ulusal Güvenlik Strateji planı sonunda duyuruldu. 2. Trump dönemi neredeyse ilk yılını doldururken aylar boyu Trump’tan ve ekibinden dinlediğimiz dış politika argümanlarının bütünleştirilip kamuoyuna sunulduğu bir metinle karşı karşıyayız.
Birçokları için metinde yeni bir şey yok. Ancak bu güvenlik stratejisi planının, ABD’nin küresel çaptaki rolünü radikal biçimde değiştirdiğine ikna olmayanlara önemli bir hatırlatma niteliğinde olduğunu söylemek gerekir.
Bu değişim o denli kuvvetli ki yalnızca dile odaklanıldığında dahi anlaşılabiliyor. Joe Biden’ın 2022’de yayınladığı Ulusal Güvenlik Stratejisi metninde 38 defa “demokrasi”, 45 defa ise “demokratik” kelimesi geçiyor. Bu hafta yayınlanan Trump’ın güvenlik stratejisi metninde ise demokrasi kelimesi yalnızca üç defa kullanılmış. Bu yalnızca ABD’nin klasik “demokrasi yayma” (ya da mış gibi yapma) politikasından keskin bir uzaklaşma değil, aynı zamanda ülkelerin kendini yönetme biçimleriyle ilgilenilmediğinin güçlü bir vurgusuydu. Metin boyunca bu politika net biçimde ortaya kondu. Dünya çapında ülkelerin politik sistemlerine müdahale ve yönetim biçimlerini değiştirme gibi “liberal” takıntıların geride bırakıldığı belirtildi.
Trump ve arkasındaki muhafazakar düşünce grupları, idealistten ziyade realist bir çizgideler. Metinde her ne kadar fikri açıdan mümkün olduğunca ortada olduğunu vurgulamak istese de Trump yönetimi uluslararası ilişkiler bağlamında realist bir dış politika izleyen bir yapı. Trump’ın Pentagon politika şefi Elbridge Colby’nin aylar önceki raporu, bu Strateji planının bir ön gösterimi niteliğindeydi. Raporda, ABD’nin küresel çaptaki operasyonlarından çekilip, kendi kıtasına ve hatta sınırları içindeki sorunlara odaklanması gerektiğini söylüyordu.
Yeni ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi: Küreselleşmenin sonu ve Monroe Doktrini
Yeni Monroe Doktrini
Trump’ın seçim döneminden bu yana dış politika konusunda en çok telaffuz ettiği tanımlardan birisi Monroe Doktrini’ydi. 1823’te ABD Başkanı James Monroe tarafından ortaya atılan ve yeni özgürlüğüne kavuşmuş Orta ve Güney Amerika ülkelerinin diğer sömürgeci Avrupa devletleri tarafından hedef alınmasını engellemeyi arzulayan bir plandı. Aynı Colby’nin raporundaki gibi, bu stratejik plan metninde de ABD’ye asıl tehdidin kendi kıtasında olduğu iddiasıyla Monroe Doktrini’ne birçok atıf yapıldı.
Peki, neydi bu tehditler?
Trump, bugünlerde Venezuela’yla olan gerilimi büyük çoğunlukla “uyuşturucu kartelleriyle” mücadele üzerinden anlatmaya çalışsa da bu metinde kartel konusunu kısaca geçmiş ve asıl meseleye odaklanmış; kıtada yabancı güçleri istemiyor.
Özellikle Çin’in, şimdilik ekonomik ama yakında belki de askeri hale gelecek yatırımları, ABD için büyük tehdit olarak görülüyor. Venezuela’nın biraz da teknik açıdan “kirli” olan petrolünü işleyecek teknolojilere kavuşması, ekonomik olarak güçlenmesi demek olacak ve belki de zamanla ABD’nin yanı başında bir “Çin üssü” olarak karşısına çıkacak.
Yani bu “Trump tonunda” Monroe doktrini, onlarca yıldır süregelen Çin’i çevreleme politikasının yeterli görülmediği anlamına geliyor. ABD, Çin’i deplasmandan önce kendi sahasında yenmek istiyor.
Yani, ABD askeri gücünün önemli bir kısmını kıtasına taşıyacak. Venezuela başta olmak üzere ABD’ye son dönemde sorun çıkaran ülkelerde ya rejim değişiklikleri denenecek ya da ağır imtiyazlar talep edilecek. Çin ve Rusya’nın arka bahçeden uzak durması sağlanacak.
Yeni ABD stratejisinin AB ayağı: “Milli-muhafazakâr enternasyonal” güçlendirilecek
Liberalizmin sonu mu?
Trump yönetimi, metinde açıkça “dünyanın yavaş yavaş liberalleşeceği” algısının hatalı olduğunu vurguluyor. ABD’nin ağır sanayii, ucuz iş gücü bahanesiyle Çin’e gidebilirdi, ne de olsa Çin de yakın zamanda liberal bir devlet olacaktı. Ancak böyle olmadı. Eğer dünya tıpkı geçmişteki gibi büyüklerin rekabet ettiği bir yer olacaksa ABD, üretim açısından bu kadar dezavantajlı bir konumda olamazdı. Bu nedenle kaybolan üretimi tekrar ABD’ye taşımak Trump yönetiminin en kritik önemde gördüğü politikalardan birisi.
Demokrasileri koruma ve liberalizmi yayma gibi görevlerin terk edilmesini biraz da yeni yönetimin Avrupa’ya bakış açısından anlamak lazım. ABD, Avrupa’yı, özellikle de Anglosfer’i (İngiltere, İrlanda, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda’yı) hem kültürel hem de politik açıdan hala yakını olarak görüyor. Ancak onlara göre Avrupa Birliği Avrupa’nın önündeki en büyük tehdit. Göçmen krizine tolerasyon, liberal kimlik siyasetinin politika yüzü DEI, Rusya ile ilişkilerde savaşın devamından yana tutum derken Trump yönetimi AB liderlerinin kendi politikaları önünde ciddi bir engel oluşturduğuna inanıyor. Rusya da eski yönetimlere göre stratejik planda çok az yer tutuyor. ABD için bir tehdit değil, stabilize edilmesi gereken bir diplomatik ilişki olarak görülüyor.
Asya
Çin meselesinde kendi kıtasına odaklansa da Trump yönetimi Tayvan’ı tamamen kaderine terk etmiş değil. Geçtiğimiz 11 ay boyunca Donald Trump’ı pek fazla Tayvan’dan bahsederken görmemiştik. Yeni askeri destek paketlerine yanaşmamış, önceki yönetimler gibi boğazı kızıştıracak radikal hareketlerden uzak durmuştu. Tayvan konusunda kendi ilk dönemine kıyasla bile daha pasif kaldı.
Bu metinde ise Tayvan konusunda ABD’nin politikasının değişmediği, Çin’in Tayvan’ı ele geçirmesinin engellenmesini savunduğu ancak Tayvan’daki statükonun olduğu gibi kalmasını istediği daha net ortaya çıktı. Yani ABD, Tayvan’ı şimdilik arka plana itiyor. Kendi kıtasında hegemonyasını sağlamlaştırdığında muhtemelen Tayvan konusunun kapağını tekrar açacak. Bu sırada Çin’i engellemek için Çin’den daha güçlü bir donanma kurmayı ve bölge ülkelerinden daha yüksek askeri caydırıcılık beklediğini vurguluyor.
Trump’ın yeni ulusal güvenlik stratejisi: ‘Ortadoğu’nun öncelik dönemi bitti’
Ortadoğu
Gelelim bizi en çok ilgilendiren kısma. Trump’ın Batı Asya politikası en az Ukrayna’daki kadar radikal. Trump yönetimi, Ortadoğu’nun artık Amerikan politikalarının merkezini oluşturmaması gerektiğini söylüyor. Trump’a göre ABD başta olmak üzere Batılılar uzun yıllardır Ortadoğu’ya nasıl yaşaması gerektiğini öğretmeye çalışıyor. Trump, bu başarısız “ulus inşası” projelerini bitireceğini söylüyor.
Tabii Türkiye’de ABD’nin Suriye politikasıyla ilgili gergin bir bekleyiş var. Esad’ın düşüşü sonrası YPG terör örgütünün kaderi ne olacak? Trump’a yakınlığıyla da bilinen Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, her hafta farklı tonda bir açıklama yapıyor. Suriye için iyi niyet ve temenniler bir tarafa, ancak iş şu noktada düğümleniyor; YPG silah bırakmazsa, Türkiye terör örgütünü dağıtmak için operasyon yaparsa Donald Trump bir mektup daha yazacak mı?
İlk dönemine kıyasla ABD’de daha kuvvetli, dış politikaya daha hakim ve statükoyu bozmaya daha meyilli bir Trump yönetimi var. Gazze planından, Ukrayna’ya, enerji ticaretinden ABD’nin yeni Kafkas çıkarmasına kadar bir çok noktada Türkiye’yle bağlayıcı olarak tanımlanabilecek yeni bir ilişki modeli gelişti. Donald Trump, tüm bunları başarısızlığa mahkum gördüğü ulus inşası projelerinden biri olan PKK ve türevi yapılara kurban vermeyi mi tercih edecek?
Trump, Biden ve öncesinin aksine Rusya’nın Ukrayna meselesindeki ulusal güvenlik çekincelerini daha net anlayarak bir politika oluşturdu. Bugüne kadar Suriye ve Türkiye üzerine yaptığı tüm konuşmaları bunun aynısının Türkiye içinde geçerli olabileceği algısını oluşturuyor.
Bu nedenle benim beklentim, en azından ilk evrede Trump’ın terör örgütünden yana bir tutum göstermeyeceği yönünde. İlk evrede diyorum çünkü operasyon süresi uzadıkça terör örgütünün önceden de yaptığı üzere dünya çapında yaygara çıkarması, Türkiye üzerinde baskı oluşturulmasını talep etmesi, ve eskiden bu baskıya bu kadar destek olmayacak ancak şu anda epey yüksek motivasyonları olan Yahudi lobilerinin de Amerikan yönetimini müdahaleye zorlaması epey olası. Her şeye rağmen Türkiye kazanmaya daha yakın. Bu yorum, ideolojik tutumlar ve kısa vadeli politik çıkarları bir kenara bırakarak yapılan bir yorum. Jeopolitik açıdan Trump Amerikası, Türkiye için bir takım fırsatlar yarattı. Ancak bu fırsatların süresi sınırlı. Türkiye’nin terör sorununu bitirmeden önce terörün devletleşmesini engellemesi gerekiyor. Bu nedenle önümüzdeki birkaç ay kritik önemde.
Trump’ın dünyası
Sonuç olarak Trump altındaki ABD, neredeyse her bölgede radikal bir politika değişimine gidiyor. Artık Soğuk Savaş sonrası inşa edilen ezberleri gözden geçirmekte fayda var. Biden/Obama dönemlerinin aksine, Trump dış politikası çok kutuplu dünyanın var olduğunu kabul ediyor ve böyle bir dünyada Amerikan çıkarlarını öncelediğini iddia eden bir strateji inşa ediyor. Bu politika belli bir seviyede “geri çekilme” öngörüyor. Birçokları bunu bir yenilgi olarak da görebilirler. Kısmen de öyledir. En azından dünyayı liberalleştirmek, tek kutuplu Amerikan düzenini daimi kılmak isteyenler için bir yenilgidir.
Yine de ABD, dünyadan temelli çekilmiyor, kendi varlığını derinden tehdit edebilecek sorunları çözmek ve arka bahçesini “güvene almak” amacıyla stratejik bir geri çekilme yapıyor. Bu dönemde uygulanacak politikaların bazıları başarısızlıkla, bazılarıysa faciayla sonuçlanabilir. Amerikan tehdidini en yakından hissedecek olan Güney Amerika, çok daha çetin ceviz çıkabilir. Göçmen kriziyle mücadele esnasında, ülke için karışıklıklar kontrolden çıkabilir. Avrupa üzerinde uygulanacak agresif tutum, Avrupa’nın stratejik yönünü ABD’den çok uzaklara taşıyabilir.
Trump’a göre bu çok kutuplu dünyada Amerikan hegemonyası yerini tek büyük olarak değil ama en büyük olarak alacak. Bu fikir, metnin en başındaki paragraflardan birinde gizli;
“Bir strateji, değerlendirmeli, sınıflandırmalı ve öncelendirmeli. Ne kadar önemli olsalar da, her ülke, her bölge, her sorun ya da her dava Amerikan stratejisinin odak noktası olamaz. Dış politikanın tek maksadı ana ulusal çıkarları muhafaza etmektir. Stratejimizin temel odağı yalnızca budur.”