Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Aksa Tufanı ve Lübnan cephesi: Kötü ile en kötü arasında, İsrail hangisini seçecek?

Yayınlanma

Khaled al-Yamani, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) Lübnan yöneticisi

7 Ekim’den bu yana İsrail açısından iyi bir seçenek yok, sık sık kötü ve daha kötü arasında seçim yapmak zorunda kalıyor. Savaşın başlamasının ertesi gününden itibaren kuzey cephesi üzerinden Lübnan’ın tuzağına düştü. İşgal altındaki Filistin’in kuzeyinde Hizbullah tarafından kendisine dayatılan çıkmazın etkileri artık sadece bugünü değil, geleceği de bağlıyor ve bu etkiler Gazze Şeridi’ndeki Aksa Tufanı’nın sonuçlarıyla bütünleşiyor. Bu hakikati ifade edebilecek olanlar yerleşimcilerin kendileri, eski askeri komutanlar ve güvenlik uzmanları.

Hizbullah ile mevcut çıkmazdan kurtulmak, onlara göre daha kötü bir gerçekliğe yol açabilir. İsrail, savaş yönetiminin kuzey cephesiyle ilgili masasındaki temel soru karmaşık bir sorundan ileri geliyor: Bugün var olan ve faizi biriken bir kredi gibi maliyetleri zaman içinde giderek artan kötü seçenekte mi sıkışıp kalacak? Yoksa Lübnan’a karşı savaşı genişletme yönünde inisiyatif alıp hasta bedeninin kaldıramayacağı sonuçlara mı katlanacak?

Hedefe ulaşıldı

Siyonist varlığın kurucu babası David Ben-Gurion, caydırıcılık, uyarı ve kararlılık şeklinde İsrail’in güvenlik doktrininin dayandığı üç ilke belirlemişti. Daha sonra, stratejik çevresindeki değişiklikler nedeniyle buna dördüncü bir ilke daha eklendi; savunma.

Bu doktrin, Aksa Tufanı’nın ilk günlerinde İsrail’in dengesini kaybetmesine neden olan bir darbe aldı. Muazzam ateş gücüne, “Gazze katliamını Beyrut’ta tekrarlama” tehditlerine ve Lübnan’a yönelik savaşın yakın olduğuna dair tekrarlanan gözdağlarına rağmen, sınırlarda meydana gelen günlük çatışmaların kayıtları, İsrail tarafının artık reddedemeyeceği bir hakikati açıkça yansıtmaya başladı.

Güvenlik doktrininin ilk üç ilkesinde Hizbullah, destek cephesini harekete geçirmekten caydırılmadığı gibi, tekrarlanan uyarılar da Lübnan direnişini geri çekilmeye zorlayacak bir sonuç vermedi. Temmuz Savaşı’nın üzerinden 17 yıldan fazla bir süre geçmesine rağmen İsrail, şimdiye dek bu sorunu çözemedi ve bunu başarabileceğine dair kuşkular var. Dördüncü ilkeye, yani savunmaya gelince, askeri performansı ışığında şimdiye kadarki etkinliğinin düzeyi hakkında bir tartışmaya ihtiyaç duyuyor, ama İsrail’in kuzey cephesinde dördüncü karede konumlandığını ve tüm askeri teşebbüslerinin ve tehditlerinin artık ilk üç ilkeyi kurtarmak adına yararlı olmadığını söylemek yeterli.

Geçen ayın sonlarında Israel Hayom gazetesinin askeri analisti Yoav Limor, İsrail Başbakanı, Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı’nın tehditlerini yorumlarken bunların Seyyid Hasan Nasrallah ve Tahran’daki destekçilerini çok da rahatsız etmediğini söyledi. Limor, sonunda Rıdvan kuvvetlerinin sınırdan kalıcı olarak uzaklaştırılmasını sağlayacak diplomatik bir plana varılsa bile, Hizbullah’ın tıpkı İkinci Lübnan Savaşı’nı sona erdiren 1701 sayılı Güvenlik Konseyi kararına uymadığı gibi buna da uymayacağına inanıyor.

En önemlisi, ona göre caydırıcılığa verilen zararın İsrail’in gelecekteki güvenliği üzerinde geniş kapsamlı etkileri olacak ve bu caydırıcılık hızlı bir şekilde kurtarılmak zorunda ki bu da ancak tek bir şekilde, yani kararlılıkla başarılabilir.

Margaliot sınır yerleşim konseyi başkanı Eitan Davidi de bu görüşe katılıyor ve siyasi bir çözümle kuzeyde yaşayanların sükunete kavuşacağına ve geri döneceklerine inananlar varsa bunun olmayacağını söylüyor. Diyor ki: “Bu senaryoyu unutun. Böyle bir şey olmayacak. Biz Lübnan içinde bir güvenlik kuşağı istiyoruz. Şu anda olan şey, güvenlik kuşağının İsrail’in içinde olması ve en tehlikeli şey de bu. Bundan sonra bize Hizbullah’ın savaş istemediğini söylüyorlar. Neden savaş olsun ki? Hedefe ulaşıldı.”

Benzeri görülmemiş bir gerçeklik

İsrail’in güvenlik doktrininin aşınmasıyla ilgili olarak daha önce bahsedilenler tamamen yeni değil. Yeni olan, Hizbullah’ın, Hizbullah Genel Sekreteri’nin sözleriyle “saldırganlık durana kadar düşmanı yenmek ve zayıflatmak için baskı, destek ve katılımla” giriştiği Aksa Tufanı’nın sonucunda daha görünür ve somut hale gelen şey. Bu katılım, sınırın her iki ucunda var olan denklemleri, felsefi ifadeye göre, zorla var olma alanından eylemle var olma alanına taşıdı. Popüler ifadeyle: Kar eridi ve çayır berraklaştı.

Amos Harel bir aydan fazla bir süre önce Haaretz’de, İsrail’in bu aşamada Hizbullah’a karşı taktiksel olarak elde ettiğini düşündüğü başarıları stratejik bir sonuca dönüştüremeyeceğine dikkat çekti. Yazar, tam aksine Hizbullah’ın günlük saldırılarını sürdürmekte ısrar ettiğini ve ödediği bedelden memnun olduğunu belirtiyor.

Hizbullah, katılımından dolayı, sınır köylerinin yıkımına ek olarak, askeri ve altyapı ve sayısal olarak şüphesiz bedeller ödüyor ama bu bedeller şimdiye kadar elde ettiği başarılar ve kuzey İsrail cephesinde yarattığı gerçeklikle ölçülmüyor. İbranice yayın yapan Kan televizyonunun askeri ilişkiler analisti Roi Sharon tarafından özetlenen bu gerçeklik, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Eliezer Marom Cheney’e göre, tüm tarihi boyunca hiç böyle bir durumda olmayan İsrail devleti açısından bir utanç kaynağı haline geldi. Chaney, “Bu eşi benzeri görülmemiş bir durum,” diye belirtiyor.

Hizbullah ivmeyi belirliyor

Bir haftadan uzun bir süre önce, İsrail’de yeni kurulan Cephe Forumu’nun ve Bölgesel Konsey’in (Mate Aşer) başkanı Moshe Davidovich, durumu kendi üslubuyla şöyle özetledi: “Nasrallah’ın krallığında, Hizbullah’ın krallığında yaşıyoruz. Kuzeyde ivmeyi belirleyen Hizbullah’tır. Her zaman tanksavar füzeleri alıyoruz. Nasıl karşılık veriyoruz? Bu benim içinde büyüdüğüm ve gurur duyduğum İsrail de değil”.

Yukarıdakiler yapıcı bir saçmalık ya da söylemsel bir mübalağa değil. Yukarıdakilerin tamamı, Siyonist varlığın bugün duman, bombardıman ve ateş örtüsü altında kalan stratejik çıkmazının yönlerini gösteriyor.

Toprak, tanımı gereği her ülkenin temel bir bileşenidir. Siyonistlere göre toprak, bir yerleşim “devleti”, “topraksız bir halk için halksız bir toprak”, İsrail egemenliği altına giren her Filistin noktasında İsrail makamlarının koruması gereken kurucu ifadelerden biri ve “devletin” bir parçası olduğu için iki kat önem kazanır. Bunun koşulu da güvenliğin sağlanmasıdır. İsrail’de tebaa ile devlet arasındaki bu toplumsal mutbakat, kanun gücünün ötesine geçerek yerleşim ve yerleşimcilerin varlığı, yani “devletin” varlığı için temel ve vazgeçilmez bir koşul olarak hizmet eder.

Birkaç satırlık kısa bir hikâye, yukarıdan sınırın diğer ucundaki çıkmazın derinliğini anlamayı sağlıyor ve sonraki verilere bir başlangıç teşkil ediyor.

Geçtiğimiz ay, henüz tahliye edilmemiş olan bazı kuzey yerleşimleri, sakinlerinin tahliye edilmesi ve savaşın başlangıcından bu yana uğradıkları zararın tazmin edilmesi için İsrail Yüksek Mahkemesi’ne bir dilekçe sundu. Dilekçe sunan yerleşimler, hükümetin Lübnan sınırına 0-5 kilometre mesafede bulunan yerleşimlerde yaşayan “sakinlerin” tahliye edilmesine dönük bir eylem planına dayanarak Güvenlik Bakanı’nın bunları tahliye etmesine izin veren bir listeye halihazırda yerleştirilmişti.

Dilekçede 12 yerleşim komitesi, 7 Ekim felaketinden bu yana “kurumsal güvenlik başarısızlığının pek çok alanda idari başarısızlığa dönüştüğünü ve hükümetin çalışmalarındaki temel başarısızlığın kuzey İsrail’deki cephe hattı sakinlerinin meselelerini ele almak olduğunu” iddia ediyor.

Savaşın başından bu yana, doğrudan bir güvenlik tehdidine maruz kaldıkları için evlerinde kendilerini güvende hissetmediklerini iddia ederek tahliye için hukuki ve medyatik bir mücadele verdiler. Kısa bir süre önce, İsrail makamları dilekçenin argümanlarına yanıt verdi ve tahliye kararının ertelenmesini talep etti, bu da yerleşimciler arasında yaygın bir öfkeye yol açtı. Afdoun yerleşiminin başkanı şu yorumu yaptı: “Sahadaki durum ve içinde bulunduğumuz tehlike hakkında hiçbir farkındalık yok”.

Bu, Kuzey Filistin’in güney Lübnan sınırındaki yerleşimlerinde yaşayan Siyonist yerleşimcilerin psikolojik durumuna ilişkin rahatsız edici bir tablo. Hizbullah pratikte İsrail’i, hükümetini, ordusunu ve halkını köşeye sıkıştırdı. Bunun kanıtı sadece genişletilmiş bir savaştan kaçınmak ile savaşı başlatma zorunluluğu arasındaki salınım değil, aynı zamanda kuzey yerleşimlerinin “sakinlerinin” bir bütün olarak memnuniyet kriterini de içeriyor.

Hayal kırıklığı, şikâyet ve memnuniyetsizlik artık sadece tahliye talebinde bulunanları değil, aynı zamanda ilk etapta tahliye edilenleri de kapsıyor. Bu insanlar işlerine, evlerine ve ruh sağlıklarına verilen zararın yanı sıra, belirsizlik ve geri dönüş için herhangi bir ufkun olmaması nedeniyle umutsuzluk hissediyor.

Geçtiğimiz ay Kiryat Shmona ve civarında yaşayan 2 bin 500 insanın katıldığı bir kamuoyu yoklamasında, her 10 kişiden 4’ünün geri dönmeyi düşünmediği ortaya çıktı. Kfar Giladi yerleşimindeki hazırlık ekibinin bir üyesi olan Nisan Ze’evi’nin değerlendirmesine göre, ayrılmaya karar verenler maddi durumu iyi olanlar, bu da geri dönecek olanların bir kısmının başka bir seçeneklerinin olmamasıyla ilgili bir karar vermiş olabileceği anlamına geliyor.

Kuzeydeki yerleşimcilerin yaşadığı psikolojik kriz ve moral çöküntüsünün önemli bir yönü, İbrani medyasında dolaşan ve yaygınlaşan gerçeklerden kaynaklanıyor. İsrail ordusunda albay olarak görev yapmış olan Kobi Merom, 3 hafta kadar önce Kanal 13’e verdiği demeçte İsrail’in kuzeyde açık bir stratejik ikilem içinde olduğunu ve Hizbullah’ın Hamas’tan kat kat daha büyük bir tehdit olduğunu söyledi. Merom’un söylemediği şeyi, kuzey yerleşimlerinde yaşayan çok sayıda insan söylüyor: O da mevcut çatışmaların sona ermesinden sonra herhangi bir zamanda Lübnan’da bir 7 Ekim yaşanması korkusu.

Geçtiğimiz 22 Ocak’ta Yedioth Ahronoth gazetesi tarafından yayımlanan bir araştırma, Celile’den tahliye edilenlerin yaklaşık yarısının travma sonrası stres semptomlarından mustarip olduğunu gösterdi. Araştırma, Lübnan’la cephe hattında yaşayanların büyük bir kısmının, ancak Hizbullah üyelerinin sınırdan uzaklaştırılması ve son yirmi yılda İsrail yerleşimlerinin karşısında inşa edilen altyapısının yok edilmesi koşuluyla kendilerini güvende hissedeceklerine ve evlerine döneceklerine inandıklarını gösterdi.

Araştırmaya göre, tahliye edilen yerleşimlerde yaşayanların yaklaşık yüzde 40’ı, Hizbullah tehdidinden korktukları için savaş sona erdiğinde mevcut durumda evlerine dönmeyi düşünmediklerini belirtti. Ayrıca araştırma, Doğu Celile sakinleri için hem psikolojik hem de iktisadi açıdan rahatsız edici bir durum tablosu ortaya koydu. Bulgular hem zihinsel hem de duygusal açıdan durumlarına ilişkin kasvetli bir tablo çizdi.

Geçtiğimiz ekim ayının 7’sinden sonra Hizbullah’ın Doğu Celile sakinlerine dayattığı gerçeklik nedeniyle ortaya çıkan psikolojik sıkıntı belirtileri, bu sakinlerin diğer “sakinlerin” neredeyse iki kat daha da kötüleştiğini gösteriyor.

İşgal liderleri ve ordusu, Lübnan’da kayıplar verirken, askeri ve güvenlik güçsüzlüğü yaşarken savaşı açmaya ve genişletmeye cesaret edebilir mi?

Amerika’nın anlaşma önerisi hakkında

ABD, önerdiği anlaşmayı İsrail’in kabul etmesi ve direniş üzerindeki baskıyı artırma konusunda çok etkili bir şekilde hareket ediyor; bu arada bu, direniş üzerindeki baskının ötesine geçen tehlikeli bir eylem, ancak özünde reddedilmesi durumunda veya turun başarısızlığına yol açabilecek temel değişikliklerin sunulması durumunda onu sorumlu tutacaktır. CNN tarafından yapılan bir analize göre, işgalcilerin saldırganlığını ve katliamlarını sürdürmekte tereddüt etmediği, tüm uluslararası çabaları görmezden geldiği ve Amerikan silahlarını kullandığı bir dönemde, imha savaşının devamına yeni bir kılıf sağlamak anlamına gelen mevcut müzakereler devam ediyor.

Amerikalı yetkililer, bir yandan işgal ordusu ve liderlerinin sahada sonuç elde etme iddiaları ile diğer yandan direnişin yapısının derinliği, operasyonel kabiliyetleri, emir komuta zinciri ve komuta kontrol odalarının bütünlüğüne ilişkin her geçen gün daha da netleşen tablo ve saha gerçekliği arasındaki uçurumun büyüklüğünü kabul ediyor. Direnişin ispat ettiği şey, karşı durmaya değer bir hadise. Gazze Şeridi’ne karşı 244 gün süren savaşın ardından Refah kentindeki işgal ordusunun ana odağına bir çıkarma operasyonu düzenleyen savaşçılar sınırı geçerek Refah’a saldıran güçlerin komuta merkeziyle çatıştı ve saldıran hedefe maddi ve insani kayıplar verdirdi, bu da direnişin kabiliyetlerinin —hatta saldırı kabiliyetlerinin— hala sağlam olduğunu ve direnişin operasyonlarını tepkilerden uzak bir şekilde ve birden fazla kartı, saldırı kabiliyetini ve hatta birden fazla silahı muhafaza ettiği kapsamlı bir savaş yönetimi stratejisine göre yönettiğini gösteriyor ki bu, gerek Cibaliye kampındaki müdahale operasyonlarında gerekse de Refah’ta devam eden ve Netzarim hattında konuşlu güçleri tüketmeye yönelik muharebe operasyonlarında açıkça görülüyor.

İşgal altındaki Filistin’in kuzeyindeki yangınlara gelince, bunlar son derece yakıcı hale geldi ve bunlar İsrail’in siyasi kademesinde derin bir tartışmayı ateşledi ve hükümet, direnişin art arda gerçekleştirdiği belirli saldırılarla başa çıkma konusunda herhangi bir ciddi karar alamadı ve bu, işgal ordusunun savunma sistemlerinin bunlarla başa çıkmadaki yetersizliğini gösterirken, Lübnan Hizbullah’ı, işgal liderlerinin Lübnan’a yönelik saldırgan niyetlerini uygulamaya karar vermeleri halinde olası bir çatışmanın ne getireceğinin minyatür örneklerini sundu.

Mısır’a gelince, durgun suları hareketlendirmek ve müzakerenin çözümüne katkıda bulunabilecek formüller yaratmak adına Filistinli ulusal ve İslami güçlerle etkileşim çemberini genişletiyor. Katar ve Mısır, ABD istihbarat başkanının da katılımıyla Hamas hareketi liderleriyle birlikte Halk Cephesi, İslami Cihad ve Fetih hareketinin ön saflarından heyetlerin gelişine tanıklık ediyor. Bu çabalar —önemlerine rağmen— ulusal düzeyde mutabık kalınan temel çizgilerin ötesine geçen ve önerilen herhangi bir formül için gelecek teşkil eden formüller üretemez. Ateşkes, işgal ordusunun geri çekilmesi ve yerlerinden edilenlerin yaşadıkları yerlere geri dönmelerini öngören net bir metin olmaksızın, bu sınırlamaların ötesinde bir açılım oluşturabilecek hiçbir yaklaşım bulunmuyor. Daha önce diğer anlaşma taslaklarında, özellikle de sayılar ve esir takası süreciyle ilgili olanlarda yeterli esneklik sağlanmışken ve hatta anlaşmanın parçalı olacağı kabul edilmişken, müzakere sürecini ilerletmek için büyük bir dramatik olay ya da ABD’nin bazı siyasi ve medya manevralarının ötesine geçen gerçek bir baskı gerekiyor. İşgal, imha savaşını durdurmalı ve hiç kimse Binyamin Netanyahu’nun siyasi gelecek arayışına rehin olmamalıdır.

Ortadoğu

BAE, veri merkezi planlarını revize ediyor

Yayınlanma

Birleşik Arap Emirlikleri, ABD dışında gerçekleştirilecek en büyük projelerden biri olan 5 gigawatt’lık yapay zeka veri merkezi projesinin planlarını sessizce revize ediyor.

BAE, İran savaşı sonrasında kritik altyapının nasıl ve nerede inşa edilmesi gerektiğine dair yeniden değerlendirme sürecine girdi.

Konuya yakın altı kaynağın Reuters’a verdiği bilgiye göre, başlangıçta Abu Dabi’de 26 kilometre kare büyüklüğünde bir kampüs olarak tasarlanan projenin, artık BAE genelinde yayılmış bir veri merkezi ağından oluşması muhtemel.

Kaynaklara göre, proje bu bakımdan yeniden şekillenecek.

Yetkililer, hava savunma sistemleri ve bazı tesislerin yer altına inşa edilmesi dahil olmak üzere, tesisleri insansız hava araçları ve füze saldırılarından daha iyi korumanın yollarını da değerlendirdiklerini belirttiler.

Amerikalı teknoloji şirketleriyle ortaklaşa inşa edilen BAE-ABD Yapay Zeka Kampüsü’ne ilişkin planlar, geçen yıl Başkan Donald Trump’ın zengin Körfez ülkesine yaptığı ziyaret sırasında duyurulmuştu.

Proje, ekonomisini petrolden uzaklaştırmaya çalışan BAE’nin küresel bir yapay zeka gücü olma hedeflerinin merkezinde yer alıyor.

Proje, BAE ulusal güvenlik danışmanı ve cumhurbaşkanının kardeşi Şeyh Tahnun bin Zayed el Nahyan’ın kontrolündeki yapay zeka şirketi G42 tarafından yürütülüyor.

Nvidia yapay zeka çiplerine ve diğer gelişmiş ABD teknolojilerine erişim karşılığında BAE, Çin ile yapay zeka alanındaki bağlarını kesmeyi ve Stargate girişiminin ABD’deki veri merkezlerine yatırım yapmayı kabul etmişti.

Stargate, OpenAI, Oracle ve SoftBank arasında yapay zeka altyapısı kurmak amacıyla kurulan bir ortak girişim.

Reuters, BAE yetkililerinin yeni bir ana planı sonuçlandırmaya ne kadar yaklaştığını veya önerilen değişikliklerin inşaat maliyetlerini ve zaman çizelgelerini ne ölçüde etkileyebileceğini belirleyemedi.

Stargate UAE olarak bilinen, 30 milyar dolarlık ve 1 gigawatt kapasiteli bir hesaplama kümesinden oluşan projenin ilk aşamasının inşaatı geçen yıl başladı.

İlk 200 megawattlık kapasitenin bu yıl devreye girmesi planlanıyor.

Projede G42 ile ortaklık yapan Oracle’ın Yönetim Kurulu Başkanı ve Teknoloji Direktörü Larry Ellison’a göre, proje tamamlandığında BAE’deki tüm devlet kurumlarını ve ticari kuruluşları dünyanın en gelişmiş yapay zeka modellerine bağlayacak yeterli kapasiteye sahip olacak. 

Projede olası revizyonlara ilişkin Reuters’ın sorularına yanıt veren G42, yapay zeka kampüsü çalışmalarının planlandığı gibi ilerlediğini belirtti.

Şirket, ayrıntılara girmeden, “Projenin ayrıntıları, bu ölçekteki kritik altyapılardan beklenen güvenlik, dayanıklılık ve operasyonel standartlar doğrultusunda sürekli olarak gözden geçiriliyor,” dedi.

OpenAI, yapay zeka vizyonunu gerçekleştirmek için BAE ile birlikte çalıştığını ve “bunu hayata geçirmek için gerekli altyapı ve benimseme öncelikleri konusunda iyi ilerleme kaydettiğini” belirtti.

Kaynaklar Reuters’a, Tahran’ın İran’a yönelik ABD ve İsrail hava saldırılarına misilleme olarak, Amerikan kuvvetlerini barındıran Körfez komşularına füze ve insansız hava araçları fırlatmaya başlamasının hemen ardından Birleşik Arap Emirlikleri yetkililerinin yapay zeka altyapı planlarını gözden geçirmeye başladığını bildirdi.

Mart ayında gerçekleşen saldırılarda Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki iki Amazon Web Services (AWS) veri merkezi ile Bahreyn’deki bir veri merkezi hasar gördü.

Şirketin web sitesindeki son güncellemelere göre, bölgedeki bulut bilişim hizmetleri hâlâ kesintiye uğramış durumda.

Nisan ayında İran silahlı kuvvetleri, Stargate UAE’nin de potansiyel bir hedef olduğu yönünde bir uyarı videosu yayınladı.

Videoda, kompleksin inşa edildiği yeri gösterdiği iddia edilen bir harita yer alıyordu ve altında “Hiçbir şey gözümüzden kaçmaz” yazıyordu.

Konuya aşina iki kaynak, daha önce kamuoyuna açıklanmamış olan Al ⁠Dhafra Hava Üssü yakınlarındaki bir şantiyenin konumunu doğruladı.

Abu Dabi’nin dış mahallelerinde bulunan üs, ABD askerlerine ev sahipliği yapıyor ve Şubat ayında başlayan savaş sırasında hedef alınmıştı.

Başkan Joe Biden döneminde ABD Dışişleri Bakanlığı Arap Yarımadası İşlerinden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı olarak görev yapan Daniel Benaim, uzun süredir kendilerini güvenli liman olarak pazarlayan Körfez ülkeleri için bu çatışmanın bir “iktisadi deprem” olduğunu söyledi.

Washington merkezli bir düşünce kuruluşu olan Orta Doğu Enstitüsü’nde araştırmacı olan Benaim, “Kritik altyapıyı güçlendirmek için değişiklikler hayati önem taşıyor. Bölgedeki her ülke, riski azaltmak ve uluslararası ortakları ile yatırımcıları güvence altına almak için neler yapabileceğini değerlendirecek,” dedi.

Sektörden bir yönetici ve konuyla ilgili bilgilendirilen bir başka kişiye göre, BAE’deki yapay zeka kampüsünün inşaatının ilk aşamasının, tesisi hava saldırılarından korumak için bazı değişiklikler yapılsa da planlandığı gibi devam etmesi bekleniyor.

Projenin geri kalan kısmının muhtemelen birden fazla lokasyona yayılacağını belirttiler.

İki kaynağa göre, yetkililer yeraltında inşaat yapmanın yanı sıra, ordunun kullandığı veriler gibi en hassas verileri barındıran tesisleri dağların içine yerleştirmeyi de değerlendiriyor.

ABD, Çin ve Avrupa’da veri merkezleri, kullanılmayan madenlerin, Soğuk Savaş döneminden kalma sığınakların veya mağaraların içine inşa ediliyor.

BAE, çoğunlukla düz, çöl arazisinden oluşuyor. Fakat Res’ül Hayme ve Fuceyre emirliklerinin kuzey ve kuzeydoğu bölgelerinde uzanan dağ sıraları bulunuyor.

Üç kaynağın belirttiğine göre, yeniden tasarım sürecine hava savunma sistemleri dahil ediliyor.

Bunlara insansız hava aracı ve füze önleyiciler ile elektronik sinyal bozma ekipmanları da dahil.

Bir başka kaynak ise, diğer olası önlemler arasında patlamaya dayanıklı beton kullanımı ile yedek güç ve soğutma sistemlerinin eklenmesinin yer aldığını belirtti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

İran depoladığı parçalarla balistik füze montajını canlandırıyor

Yayınlanma

İran, İsrail ve ABD’nin aksi yöndeki açıklamalarına karşın yer altı tesislerinde depoladığı parçalarla balistik füze üretimine yeniden geçti. Wall Street Journal gazetesinin eriştiğini iddia ettiği istihbarat raporları, nisan ayındaki ateşkes sürecinde tünel girişleri açılan Hocir gibi merkezlerde hareketliliğin sürdüğünü belgeliyor.

İran, İsrail ve ABD makamlarının bu kapasitenin tamamen ortadan kaldırıldığı yönündeki açıklamalarına karşın yer altı tesislerinde balistik füze üretimine yeniden başladı.

The Wall Street Journal gazetesinin ABD’li ve Ortadoğulu yetkililere dayandırdığı haberine göre Tahran yönetimi, üretim sürecinde önceden depoladığı parçalardan yararlanıyor.

Yetkililer, savaşın başlangıcında füze sahalarına ve sanayi tesislerine düzenlenen saldırılara rağmen İran’ın hem katı hem de sıvı yakıtlı füzelerin montajına devam ettiğini aktarıyor.

İstihbarat verileri, ülkenin güneydoğusundaki Hocir kompleksi de dahil çok sayıda yer altı merkezinde hareketlilik olduğunu ve yeni hava saldırılarından korunmak amacıyla ilave yer altı montaj noktaları oluşturulmaya çalışıldığını gösteriyor.

ABD ve İsrail operasyonlarının bazı tesisleri tahrip etmesi ve deniz ablukasının katı yakıt bileşenleri ile parça ithalatını zorlaştırması nedeniyle, mevcut montaj işlemleri savaş öncesine kıyasla daha düşük hacimlerle sürdürülüyor.

ABD merkezli Füze Savunma İttifakı kıdemli analisti Tal Inbar, sürece ilişkin değerlendirmesinde tesislerin hedef alınmadığı anlarda hasarlı altyapının onarılabileceğini, diğer ülkelerden parça temin edilerek buralarda saklanabileceğini vurguladı.

Inbar, İran’ın füze üretim kapasitesini yeniden inşa etmediğini düşünmenin saflık olacağını kaydetti.

Tesislerin imha edildiğini ve Tahran’ın ciddi biçimde güç kaybettiğini savunan yetkili, İran’ın şu anda hiç olmadığı kadar zayıf bir durumda kaldığını, ABD Başkanı Donald Trump’ın bu ülkenin nükleer silaha ulaşmasına asla müsaade etmeyeceğini söyledi.

Pentagon Sözcüsü Sean Parnell, ABD’nin İran’a ait insansız hava aracı, balistik füze ve donanma sanayi altyapısının yüzde 90’a varan kısmını yok ettiğini, Tahran’ın füze ve İHA fırlatma kabiliyetini büyük ölçüde zayıflattığını dile getirdi.

Bir diğer ABD hükümet yetkilisi, Tahran yönetiminin haziran ortasında Hürmüz Boğazı’nın açılması ve savaşın sonlandırılmasına dair Trump yönetimiyle yürüttüğü ön müzakerelerin ardından üretimi düşük ölçekte de olsa yeniden canlandırmış olabileceğine işaret etti. Yetkili, mevcut stoklarla en az iki yüz füzenin monte edilebilecek durumda olduğunu belirtti.

CNN televizyonunun mayıs sonundaki haberinde, ABD ve İsrail’in maliyetli mühimmatlarla vurduğu yer altı füze sığınaklarının Tahran yönetimi tarafından buldozer ve damperli kamyonlar kullanılarak yeniden açılmaya çalışıldığı aktarılmıştı.

Nisan ayındaki ateşkes kararının ardından kazı faaliyetleri hız kazandı; 18 farklı noktada isabet alan 69 tünel girişinden 50’si yeniden ulaşıma hazır hale getirildi.

Uzmanlar, sadece tünel girişlerini bombalayarak füze gücünü yok etmenin imkansız olduğunu, bunun bombardımanların sınırını ortaya koyduğunu vurguladı.

ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth nisan ayında İran’ın füze programını fiilen bitirdiklerini iddia etmişti. Ancak NBC News’ün haberinde, Tahran’ın ateşkes sürecini askeri gücünü toparlamak amacıyla değerlendirdiğine dikkat çekilmişti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Pakistan: Husilere yönelik misillemeyi henüz görüşmedik

Yayınlanma

Pakistan, Yemen direnişinin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarına yanıt olarak Mekke Anlaşması kapsamında İslamabad’dan gelecek bir askeri tepki konusunda herhangi bir görüşme yapılmadığını belirtti.

Öte yandan Pakistan Dışişleri, “zamanı geldiğinde” Pakistan’ın harekete geçeceğini de ekledi.

Pakistan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Saccad Haydar Han, haftalık basın toplantısında, İslamabad’ın Türkiye ve Suudi Arabistan ile imzalanan ortak savunma anlaşması kapsamındaki yükümlülüklerini nasıl yerine getirmeyi planladığına dair bir soruya yanıtladı.

Han, “Şu anda bu konuda herhangi bir görüşme yok… Zamanı geldiğinde anlaşma kapsamında harekete geçeceğiz,” dedi.

Geçen ay imzalanan ortak savunma anlaşması, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı bir saldırının, üçüne de yönelik bir saldırı olarak kabul edileceğini öngörüyor.

Bu soru, Yemen’deki Husilerin (Ensarullah) bu hafta Suudi şehirlerine ve enerji ⁠altyapısına saldırması üzerine gündeme geldi.

Reuters, İslamabad’ın Tahran’ı, “Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarını yoğunlaştıran Yemenli Husi müttefiklerini dizginlemesi konusunda uyardığını” bildirdi.

Yine Reuters‘ta yer alan habere göre, ​Suudi yetkililer ile Pakistan ve Türk ordularından üst düzey temsilciler, Husi saldırılarına verilecek yanıtı koordine etmek üzere Riyad’da bir araya geldi.

Taraflar, birliklerinin Yemen’e girmemesi ve verilecek herhangi bir yanıtın Suudi Arabistan topraklarından başlatılması konusunda anlaştı.

ABD ile İran arasındaki çatışmada arabuluculuk da yapan Pakistan, bu saldırıları kınadı fakat savunma anlaşmasının hükümleri uyarınca nasıl tepki verebileceğine dair ayrıntı vermedi.

Han ayrıca, Washington’un küresel enerji arzını da aksatan bölgesel kargaşayı kontrol altına almakta zorlanırken, Mekke İttifakı’nı genişletmeye yönelik herhangi bir planın bulunmadığını belirtti.

Bu arada Ensarullah, Yemen’in güney batısında, Bab el-Mendeb boğazına yakın sahil kenti Muha’yı ele geçirdi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English