Bizi Takip Edin

Görüş

Alaska Zirvesi Ukrayna’nın büyük yenilgisini tersine çevirmeyecek

Avatar photo

Yayınlanma

Yerel saatle 15 Ağustos gece yarısı, büyük ilgi gören ABD-Rusya zirvesi Alaska Elmendorf-Richardson Ortak Askeri Üssü’nde sona erdi. Taraflar herhangi bir yazılı anlaşmaya varmadı, ileride görüşmelere devam etme konusunda anlaştı. Her ne kadar ABD Başkanı Trump bu zirvenin “başarısızlık ihtimalini” sadece %25 olarak öngörmüş olsa da, zirve görünüşte sınırlı sonuçlar elde etmesine rağmen, gerçekleşmiş olması bile ABD-Rusya ilişkilerinin yumuşamasında bir dönüm noktası oldu. Dahası, müzakerelerin devamı için bir mutabakat sağlanması, Rusya-Ukrayna çatışmasına toprak karşılığında ateşkes temelini atması bakımından önemlidir. Doğal olarak bu, Ukrayna’nın ve hatta Avrupa’nın büyük yenilgisini tersine çeviremez.

Bilindiği üzere, ABD-Rusya zirvesi Trump ve Rusya Devlet Başkanı Putin’in ayrı ayrı başkanlık ettiği “3+3” görüşme modelini benimsedi ve yaklaşık üç saat sürdü. Görüşmenin ardından Trump ve Putin planlandığı gibi ortak basın toplantısı düzenlediler ve oldukça uyumlu bir atmosferde zirveyi yüksek şekilde değerlendirdiler.

Putin, bu görüşmenin “verimli, atmosferin olumlu, içeriğin çok derin ve net” olduğunu vurguladı. ABD ve Rusya’yı, “okyanusla ayrılmış ancak (Alaska’yı kastederek) ortak tarihi mirasa sahip yakın komşular” olarak niteledi; ayrıca ortak düşmanlara karşı savaşmış olduklarını hatırlattı. Ancak son zirveden bu yana geçen dört yılda iki ülke ilişkilerinin “Soğuk Savaş’tan bu yana en düşük seviyeye gerilediğini” belirtti; bunun iki ülkenin ve dünyanın çıkarına olmadığını, tarafların karşıtlıktan diyaloğa yönelmesi gerektiğini söyledi.

Rusya-Ukrayna savaşıyla ilgili konuşurken, Putin Trump’ın barış çabalarını övdü ve “Ukrayna meselesinin” Rusya için temel bir tehdit oluşturduğunu belirtti. “Ukrayna çözümünün istikrarlı ve uzun vadeli olmasını sağlamak, tüm ilk krizleri ortadan kaldırmak ve adil ve dengeli bir Avrupa’nın kurulmasına ilişkin tüm yasal düzenlemelerin dikkate alınmasını sağlamak” gerektiğini ifade etti. Putin, “Ukrayna’nın güvenliği de garanti altına alınmalıdır” diyerek ABD ile hedefe ulaşmak için çalışacağını, “Ukrayna’da barışın yolunu açacağını” taahhüt etti. Ukrayna ve Avrupa ülkelerinin de “tüm bunları yapıcı bir tavırla kabul etmesini, hiçbir engel koymamasını, provokasyonlar ve gizli entrikalarla süreci baltalamaya çalışmamasını” umduğunu söyledi.

Trump, Putin’le “verimli bir toplantı” yaptıklarını açıkladı. “Birçok noktada anlaştık; diyebilirim ki çoğu (önemli nokta) üzerinde uzlaşıldı, birkaç büyük sorun henüz tam çözülmedi… bu yüzden anlaşmaya varılmadan önce hiçbir şey sayılmaz” dedi.

Trump, zirvenin içeriği ve ilerleyişi hakkında Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’ye, NATO ve Avrupa liderlerine telefonla bilgi vereceğini söyledi ve anlaşmaya varılıp varılmayacağının nihayetinde onların tutumuna bağlı olduğunu vurguladı. Ayrıca, uzlaşılamayan noktaların hâlâ “gerçekleşme şansı yüksek” olduğunu iyimser şekilde dile getirdi.

Basın toplantısında Putin, bir sonraki ABD-Rusya zirvesinin Moskova’da yapılmasını önerdi. Trump ise bunu ne doğruladı ne reddetti, “ABD açısından biraz zahmetli” olduğunu söyledi. Ancak Trump, Putin’in ziyaretinden dolayı teşekkür etti, müzakerelerin sonucuna “10 üzerinden 10” verdi ve daha önce Rusya’ya yönelttiği “ciddi sonuçlar” uyarısını geri çekti.

ABD-Rusya Alaska Zirvesi dünya çapında dikkat çekti. Bunun başlıca nedeni zirvenin mutlaka Rusya ve Ukrayna’ya barış getirmesi değil, Batı’daki siyasi tabu yıkılarak savaşın başlamasından üç yıl sonra ilk kez ABD ve Rusya devlet başkanlarının buluşmasıydı. Çoğu Batı ülkesi tarafından topluca boykot edilen, G7 kulübünden çıkarılan ve Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle Roma’daki Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından aranan Putin, şimdi Batı’nın lideri ABD’nin onur konuğu oldu. Trump tarafından uçağın merdiveninde bizzat karşılanması ve aynı araçla görüşme yerine götürülmesi gibi olağanüstü bir protokol uygulandı. Bu, ABD’nin Avrupa ve NATO’daki ortaklarını kesinlikle küçük düşürdü ve Trump’ın gerçekten değer, ahlak ve prensip tanımayan bir pazarlıkçı lider olduğunu kanıtladı.

Bu açıdan bakıldığında, Alaska Zirvesi tarihe geçti; çünkü bu yalnızca Rusya liderinin ABD’ye satılan eski Rus topraklarına ilk ziyareti değil, aynı zamanda ABD’nin on yıl aradan sonra tekrar bir Rusya devlet başkanını ağırlamasıydı. Ayrıca Alaska Zirvesi, yalnızca 2019’dan bu yana Trump ile Putin’in ilk buluşması değil, aynı zamanda Mayıs 2021’de Cenevre’deki Biden-Putin görüşmesinden sonra yapılan bir başka ABD-Rusya zirvesiydi. İkili ilişkiler açısından bakıldığında, Alaska Zirvesi ABD-Rusya ilişkilerinin daha fazla onarılmasına ve ısınmasına tanıklık etti ve Trump ile Putin’in kişisel ilişkilerinin istikrarını ve sürdürülebilirliğini de pekiştirdi.

Ancak Alaska, Rusya-Ukrayna krizinin çözümünde somut bir atılım getirmedi. Hatta son kritik anda bile taraflar zirve sonucuna dair beklentilerini büyük ölçüde düşürdüler, buna anlaşma imzalanmayacağı da dahildi. Sebep çok basit: birincisi, zirve son derece aceleyle hazırlandı; ikincisi, konu Ukrayna’nın toprakları ve egemenliğiyle ilgiliydi. Zirveden önce tarafların ekipleri sınırlı sürede kapsamlı istişare ve zemin hazırlığı yapabildi, bu yüzden yazılı bir anlaşmaya varmak için çok geçti ya da yazılı bir belge oluşturmak pek uygun değildi. Bu nedenle, Alaska zirvesi ABD-Rusya ikili ilişkilerini onarma yolculuğu ve Rusya-Ukrayna barışını arayış yolculuğu hâline geldi.

Alaska yolculuğuna çıkmadan önce Trump, zirvenin aşamalı görevini açıkça belirlemişti: Putin’le hiçbir anlaşma imzalamayacağını, anlaşmaları sonraki ABD-Rusya-Ukrayna üçlü görüşmelerine bırakacağını vaat etti. Medyaya, “Eğer bu iyi bir görüşme olursa, yakın gelecekte barışı sağlayacağız” dedi. “İkinci (üçlü) görüşme çok ama çok önemli olacak, çünkü onların anlaşmaya varacağı toplantı bu olacak” diye ekledi.

Trump ayrıca açıkça şunu söyledi: “Ben ‘bölüşme’ kelimesini kullanmak istemiyorum, ama bir bakıma bu kötü bir kelime değil.” Açıkça görülüyor ki Trump, Ukrayna topraklarının Rusya tarafından koparılıp alınması gerçeğini kabul ediyordu ve bu planı Ukrayna ile diğer Batılı ortaklarına sürekli, bazen açık bazen örtülü biçimde pazarlıyordu. Trump’ın Alaska zirvesini aktif şekilde planlaması ve teşvik etmesi, büyük olasılıkla Rusya’nın ateşkesi kabul etmesini talep etmek ve böylece sonraki “toprak karşılığı barış” veya “toprak karşılığı güvenlik” için koşullar yaratmak içindi. Başka bir deyişle, Rusya kapsamlı ya da kısmi bir ateşkesi kabul ederse — örneğin daha fazla Ukrayna toprağı ele geçirmek için kara harekâtı başlatmamak ya da Ukrayna’nın derinliklerindeki hedeflere yönelik geniş çaplı hava saldırılarını durdurmak gibi — Trump’ın Ukrayna ve Avrupa’daki savaş yanlısı ortaklarını gerçeği kabule ikna etmeye veya zorlamaya dayanağı ve özgüveni olacaktı.

Alaska zirvesinin tam bir mutabakata varamamasının temel nedeni, Rusya’nın öngördüğü toprak kontrol hedeflerini henüz gerçekleştirmemiş olması olabilir; örneğin Donbas bölgesini tamamen kontrol etmek. Ya da Rusya, ABD ve NATO’nun mevcut toprak taleplerine ve uzun vadeli güvenlik taleplerine — özellikle de Ukrayna’nın NATO’ya katılmamasına — daha güvenilir bir garanti mekanizması sağlamasını umuyor olabilir.

Alaska zirvesinde herhangi bir yazılı anlaşma imzalanmamış olsa da, bu durum yine de Ukrayna’yı ve Avrupalı ortaklarının çoğunu mutsuz, tedirgin ve karamsar bıraktı. Çünkü Ukrayna ve Avrupa’nın güvenlik çıkarlarının feda edilmesinin nihai sonucu artık açıkça ortaya çıkmış durumda; anlaşma imzalamak sadece erken ya da geç meselesi, yoksa böyle bir tavizin verilip verilmeyeceği meselesi değil.

Trump’ın davetiyle zirveye katılmadan önce, Rusya’nın alt sınırları çoktan masaya yatırılmış ve dünya tarafından biliniyordu. Bunun temel maddesi, Ukrayna’nın bazı topraklarını terk etmesi ve NATO’ya katılmaktan vazgeçmesiydi. Trump yönetiminin talepleri de açık ve şeffaftı: Rusya’nın Batı’nın yaptırımları kaldırması karşılığında bir an önce ateşkesi kabul etmesi isteniyordu, ancak Rusya’nın halihazırda işgal ettiği Ukrayna topraklarından çekilmesi talep edilmiyordu. Trump’ın Alaska zirvesine hazırlıkta bahsettiği “bölüşme” ihtimali, bunun en iyi politika notu oldu.

İngiltere’nin The Times gazetesi, kısa süre önce ABD Ulusal Güvenlik Konseyi’nden kaynaklara dayanarak, ABD ile Rusya’nın Rusya’nın Ukrayna topraklarını uzun vadeli işgaline ilişkin olası modelleri tartıştığını yazdı. Bunlardan biri, İsrail’in Batı Şeria’daki Filistin topraklarını işgal etme modelinden esinlenmişti. Böyle bir durumda Rusya, işgal ettiği Ukrayna toprakları üzerinde askerî ve ekonomik kontrol sahibi olacak ve orada kendi hükümetini kuracaktı. Her ne kadar Beyaz Saray bu haberi sahte olarak reddetmiş olsa da, bu açıkça asılsız değildi; nitekim bu, yazarın birkaç yıl önce öngörüp tahmin ettiği Rusya-Ukrayna çatışmasının nihai trajedisiyle örtüşüyordu: Ukrayna meselesinin “Filistinleşmesi.”

ABD’nin görünüşte adil bir arabuluculuk yapıyor gibi görünüp gerçekte Rusya’ya karşı yatıştırma politikası izlediği ve Avrupa’nın da ABD’ye olan duygusal ve güç bağımlılığından kurtulamadığı gerçeği karşısında, Ukrayna ve Avrupalı ortakları güvenlerini ve özgüvenlerini kaybettiler. Her ne kadar Zelenski, “Ukraynalılar topraklarını işgalcilere vermeyecek” diye vurgulasa da, o her zamankinden daha çok ABD-Rusya zirvesine katılmayı istiyor, hatta koşulsuz olarak bir ABD-Rusya-Ukrayna zirvesi yapılmasını arzuluyor.

NATO Genel Sekreteri Rutte, 10 Ağustos’ta Amerikan ABC kanalına verdiği röportajda çaresizce, Ukrayna’nın sonunda Rusya’nın bazı işgal edilmiş topraklar üzerindeki fiili kontrolünü kabul etmek zorunda kalabileceğini söyledi. Bu tür bir kontrol “hukuki” değil, “fiili” bir tanımaya dayanacaktı. Bu, şimdiye kadar bir NATO liderinden Rusya-Ukrayna savaşına barışçı çözüm konusunda gelen en açık ve en net ifadeydi.

Alaska zirvesi arifesinde, Almanya Şansölyesi Merz Berlin’de Zelenski ile görüştü. İtalya, Fransa, Birleşik Krallık, Polonya ve Finlandiya liderleri ile Avrupa Konseyi Başkanı von der Leyen ve NATO Genel Sekreteri Rutte de video bağlantısıyla katıldılar. Görüşme sonrası Merz, Avrupalı ortaklar adına Trump’a Avrupa’nın ve Ukrayna’nın temel güvenlik çıkarlarını güvence altına almak için beş talep iletti: Ukrayna mutlaka sonraki görüşmelere katılmalı, barış anlaşmasından önce ateşkes sağlanmalı, toprak iddiaları mevcut cephe hattı esas alınarak yapılmalı, Ukrayna güvenlik garantisi almalı, Rusya ile müzakereler “ortak bir transatlantik strateji” temelinde yürütülmeliydi.

Alaska zirvesi her ne kadar bir dönüm noktası niteliğinde anlaşmaya varmasa da, kendisi dönüm noktası anlamı taşıyordu. Bu yalnızca ABD-Rusya ilişkilerinin daha da ısınması anlamına gelmedi, aynı zamanda Rusya-Ukrayna savaşının ABD-Rusya uzlaşısı ve Ukrayna-Avrupa tavizleriyle “stratejik maç puanına” bir adım daha yaklaşması anlamına geldi. Trump ve Putin zirveleri sürdürme konusunda anlaştıkları için, Putin’in bir sonraki toplantının Moskova’da yapılması önerisi de ihtimal dışı değil. Bir sonraki zirve, sadece ABD-Rusya ile sınırlı mı kalacak, yoksa ABD-Rusya-Ukrayna üçlü ya da ABD-Rusya-Ukrayna ve AB ya da NATO dörtlü formatına mı genişleyecek, fark etmeksizin, belki de nihai ve dönüm noktası niteliğinde kapanış müzakeresi olacak.

“Rusya’nın trajik zaferi, Ukrayna’nın trajik yenilgisi” şeklindeki Rusya-Ukrayna savaşının geleceği giderek daha net hale geliyor, çünkü savaşın galibiyet terazisi daha belirgin biçimde Rusya yönüne kayıyor ve onun ateşkes şartlarına yaklaşıyor: Ukrayna ordusunun Donbas’ta elinde tuttuğu son bölgelerden çekilmesi, Rusya’nın Donetsk, Luhansk, Herson, Zaporijya ve Kırım yarımadasını tamamen kontrol etmesi. 11’inde, Ukrayna ön cephe askerî yetkilileri, Donetsk’in güneybatı köşesini tutan Ukrayna birliklerinin kuşatılma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu kabul etti; 13’ünde ise bu bölgenin valisi daha da kötümser bir açıklama yaparak Rus ordusunun Donetsk cephesini tamamen kontrol altına aldığını söyledi.

Savaş alanında elde edilemeyen şeyin müzakere masasında elde edilmesi zordur; müzakere masasında alınamayan şey ise ancak savaş alanında mücadeleyle kazanılabilir. İster müzakere masasında ister savaş alanında olsun, ABD neredeyse tamamen Rusya’nın tarafına kaydığı için Ukrayna ve Avrupalı ortakları kaybedenler olacak. Belki de bir sonraki ABD-Rusya zirvesi veya çok taraflı zirve yapılmadan önce Rus ordusu sahada belirlenen hedeflerine ulaşmış olacak ve o zaman Ukrayna ile Avrupalı ortakları, barış karşılığında toprak vermenin acı meyvesini yutmak zorunda kalacak.

Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English