Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Almanya’nın hiper-Siyonizme yolculuğu

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Berlin’in İsrail’e verdiği koşulsuz destek yeni bir olgu değil. 2021 yılında da Almanya, İsrail ile savunma anlaşmaları yaparken Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin işgal altındaki topraklarda işlenen savaş suçlarını soruşturma hakkına karşı çıkmıştı. Aralık ortasında, yirmi bin Filistinli katledilmiş ve salgın hastalıklar yerinden edilen milyonları tehdit ederken Die Welt hala “Özgür Filistin yeni Heil Hitler’dir” iddiasında bulunacak kadar ileri gitti. Burada pekâlâ Alman milliyetçiliğinin, İsrail milliyetçiliğine desteğin himayesi altında rehabilite edilmeye ve yeniden canlandırılmaya başlandığını’ söylerken abartıyor gibi görünebilir. Alman siyasetçiler ve kanaat önderleri Netanyahu, Smotrich, Gallant ve Ben Gvir’e koşulsuz dayanışma eli uzatırken ırkçılık ülke içinde yükseliyor ve Alman makamları dünyanın geri kalanına karşı sorumluluklarını yerine getirememe riskiyle karşı karşıyalar.


Siyonizm Über Alles

Hans Kundnani

Dissent Magazine

15 Mart 2024

Alman siyaset kurumu, Holokost’un kendisine insanlığa karşı bir sorumluluk yüklediği inancını terk etti ve bunun yerine sadece İsrail’e karşı bir sorumluluk yüklendi.

7 Ekim’den bu yana geçen beş ay boyunca dünyanın dört bir yanındaki insanlar, Almanya’nın İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşına dair eleştirileri susturmak için Holokost anısını kullanmasını dehşet içinde izledi. Alman hükümetinin çatışmaya tepkisi ABD’den çok da farklı olmadı; her ikisi de İsrail’e silah tedarikini artırdı ve Uluslararası Adalet Divanı’nda Güney Afrika’ya karşı İsrail’i destekledi. Ancak Almanya, Filistin halkına sempati duyan ve onlarla dayanışma içinde olduğunu ifade eden protestoculara, sanatçılara ve entelektüellere zulmetme konusunda ABD’den çok daha ileri gitti. Almanya, çok uzak olmayan bir soykırımdaki mesuliyetini bir tür ahlaki otorite olarak kullanıyor.

İsrail’e dönük eleştirileri kontrol altına almak için Holokost’a başvurulması, pek çok uluslararası gözlemcinin bir zamanlar geçmişle hesaplaşmanın örnek bir biçimi olarak kutladığı Erinnerungskultur ya da hatırlama kültüründen epey uzak. Beş yıl önce, Almanya’nın hatırlama kültürünü ABD’nin de model almasını isteyen bir kitap yazan filozof Susan Neiman bile artık bu kültürün “sapıttığını” düşünüyor. Neiman, özellikle Almanların “filozofik McCarthyciliğinden” söz ediyor; gerçi New Yorker yazarı Masha Gessen ve sanatçı Candice Breitz gibi İsrail’i eleştiren Yahudilere de yöneltildiği için buna “Siyonist McCarthycilik” demek daha doğru olabilir.

Her ne kadar dikkatler haklı olarak bu bireysel zulüm vakalarına odaklanmış olsa da Almanya’nın hatırlama kültürünün doğuşu ve evrimi daha az tartışılıyor. Özellikle ABD’de, Almanya’nın nispeten ilerici bir ülke olduğunu düşünen pek çok kişi, Holokost hatırlama kültürünün her zaman İsrail’e koşulsuz destek vermeyi öngördüğünü varsayıyor. Fakat gerçek daha karmaşık ve çok daha tuhaf. Holokost hafızası Federal Cumhuriyetin siyasi kurumlarında ancak 1980’lerde yerleşik hale geldi. Son yirmi yılda Almanya, Holokost’un kendisine insanlığa karşı bir sorumluluk yüklediği inancını terk edip bunun yerine sadece İsrail’e karşı bir sorumluluk yüklediği için bu hatırlama kültürü geriledi.

Bu gerilemenin suçunun büyük bir kısmı, son yirmi yılın büyük bir kısmında Alman siyasetine hâkim olan Angela Merkel’e ait. Bununla birlikte, son birkaç on yılda birleşen siyasi güçler Alman merkez solu ile Amerikan ve İsrail sağı arasında tuhaf bir hizalanma yarattı. Almanya bugün Sosyal Demokratlar, Yeşiller ve Hür Demokratlardan oluşan bir koalisyon hükümeti tarafından yönetiliyor ve Neiman’ın yazdığı gibi İsrail konusunda “AIPAC’ın sağında bir yere” düşüyor.

Bu tuhaf uyumu anlamak için, ilk kitabım Ütopya ya da Auschwitz’de anlattığım üzere, Alman hatırlama kültürünün Nazi geçmişiyle yüzleşmeye çalışan yeni soldan doğduğu 1960’lara geri dönmek gerekiyor. Bu aktivistler, milli kimliklerini ülkenin Holokost’taki sorumluluğuna bağlayan ilk Almanlardı. Onların yaklaşımı, bugün Almanya’da hâkim olan miyop hiper-Siyonizmin aksine, Almanya’nın kendi vicdanını rahatlatmakla meşgul olsalar bile, İsrail’e tikelci bir odaklanma yerine Holokost’tan çıkarılan derslere dair evrenselci bir anlayışa yaslanıyordu.

68 kuşağı ve İsrail

Amerikalı boomer kuşağı Nazilerle savaşan kuşağın, yani En Büyük Kuşak’ın çocuklarıyken, Batı Alman meslektaşları “Auschwitz kuşağı” olarak adlandırdıkları kuşağın çocuklarıydı. 1968 kuşağı ya da Achtundsechziger için Nazizmle hesaplaşmak ve Holokost’tan ahlaki dersler çıkarmak hem varoluşsal olarak önemli hem de son derece şahsiydi. Yaşları ilerledikçe, Almanya’nın çok da uzak olmayan Nazi geçmişi hakkındaki sessizliğe meydan okumaya başladılar.

Batı Almanya’nın ilk şansölyesi Hıristiyan Demokrat Konrad Adenauer, Nazizm ile gerçek bir ilişkiyi etkili bir şekilde bastırmıştı. Nazi rejimine dahil olanların pek çoğu rehabilite edilmiş ve eski görevlerine iade edilmişti; 1950’lerin ortalarına gelindiğinde kamu hizmeti, yargı ve akademideki elit kesim büyük ölçüde Üçüncü Reich dönemindeki koltuklarına geri dönmüştü. Batı Almanya’da büyüyen pek çok genç, görüştüğüm bir kişinin ifadesiyle “Naziler tarafından kuşatıldıklarını” hissediyordu. 1960’ların ortalarına gelindiğinde, sadece kişisel devamlılıkları değil yapısal devamlılıkları da görmeye başlamışlardı: Federal Cumhuriyet, faşist ya da en azından “pre-faşist” bir devletti. Öğrenci hareketi bu gerçek ve hayali sürekliliklere karşı bir protesto olarak ortaya çıkmıştı.

2 Haziran 1967’de Batı Berlin polisi, İran Şahı’nın kenti ziyaretini protesto eden Benno Ohnesorg adlı bir öğrenciyi öldürdü. Üç gün sonra İsrail Altı Gün Savaşı’nı başlattı. O zamana kadar Batı Alman yeni solu, sosyalist bir proje olarak gördüğü İsrail’i destekleme eğilimindeydi. Ancak Ohnesorg’un öldürülmesinden sonraki günlerde radikalleşen öğrenci hareketi, artık Amerikan emperyalizminin Orta Doğu’daki köprübaşı olarak gördüğü İsrail’e karşı da tavır aldı; bu tavır kısmen nefret edilen sağcı medya patronu Axel Springer’in İsrail’e verdiği şiddetli desteğe bir tepkiydi (Springer savaş sırasında İsrail gazetelerini altı gün boyunca Almanca olarak yayımladığını söylemişti).

Sonraki on yıl içinde, İsrail’e giderek daha fazla odaklanan ve eleştiren Batı Alman solundan bazıları Siyonizm karşıtlığından antisemitizme geçiş yaptı. Bu sol antisemitizm 1976 yılında, Frankfurt öğrenci hareketinden çıkan iki Filistinli ve iki Batı Almanın bir Air France uçağını kaçırarak Uganda’daki Entebbe’ye götürmesi ve İsrailli ve Yahudi yolcuları diğerlerinden ayırarak serbest bırakmasıyla zirveye ulaştı (Binyamin Netanyahu’nun kardeşi Yonatan, rehineleri kurtarmak üzere yapılan İsrail baskınında öldürülmüştü; Netanyahu bu hadiseyi siyasi hayatının başlangıcı olarak nitelendiriyor).

Entebbe, aralarında Devrimci Mücadele adlı Frankfurtlu örgütün önde gelen isimlerinden Joschka Fischer’in de bulunduğu Batı Alman yeni solundaki pek çok kişiyi şoke etti. Fischer, uçak kaçıranlardan biri olan Winfried Böse’yi Frankfurt’un solcu çevresinden tanıyordu. Fischer, daha sonra biyografi yazarına uçak kaçırma hadisesinin ve özellikle de Yahudi ve Yahudi olmayan yolcuların ayrılmasının kendisine “kendilerini Nasyonal Sosyalizmden ve onun suçlarından kesin bir şekilde ayrı tutanların Nazilerin suçlarını neredeyse takıntılı bir şekilde nasıl tekrarladıklarını” gösterdiğini söyledi. Sonraki yıllarda, yeni sol siyasi projesinin başarısızlığı ve özellikle de terörle iç içe geçmesi, Fischer’in dünya görüşünü kararlı bir şekilde parçaladı ve onu siyasi tutumlarının çoğunu yeniden düşünmeye zorladı. Nazi geçmişi ve Almanya’nın bu geçmişteki sorumluluğu onun için merkezi önemde kalmaya devam etti ama bundan çıkardığı dersler değişti.

Özellikle Fischer daha önceki Siyonizm karşıtlığından yavaş yavaş uzaklaştı. Örneğin 1982’de İsrail Lübnan’ı işgal ettiğinde, yeni katıldığı siyasi parti Yeşiller’den gelen eleştirilere karşı İsrail’i savundu. Pek çok eski yoldaşıyla birlikte o da artık hayal kırıklığına uğramış aktivistlere faşizme karşı kırılgan bir demokratik siper olarak görünen Federal Cumhuriyet ile uzlaştı. Alman tarihçi Heinrich August Winkler, buna “ölümünden sonra Adenauerci sol” adını verdi, yani öğrenci hareketinin faşist bir devlet olarak gördüğü Konrad Adenauer’in tutumlarının çoğunu benimseyen bir sol.

Auschwitz ve Alman Staatsräson’u

Fischer, artık Nazi geçmişinin Alman dış politikası üzerindeki etkileri meselesiyle giderek daha fazla meşgul olmaya başladı. 1985 yılında, İkinci Dünya Savaşı’nın Avrupa’da sona ermesinin kırkıncı yıldönümünde Fischer, haftalık Die Zeit gazetesinde şu kanaate varan bir makale kaleme aldı: “Yalnızca Almanların Auschwitz’e ilişkin mesuliyeti, Batı Almanya’nın Staatsräson’unun özü olabilir. Geri kalan her şey daha sonra gelir.” [Biraz arkaik bir terim olan Staatsräson bazen yanlışlıkla raison d’être (varlık sebebi) olarak çevrilir ancak raison d’état ya da ulusal çıkar gibi bir şey olarak çevrilmesi daha doğrudur). Fischer, Holokost’un sorumluluğu ilkesinden Alman dış politikası için bir vizyon çıkarmaya çalıştı.

O dönemde bu ilkenin askeri güç kullanımını reddetmek anlamına geldiğine inanıyordu. Ancak 1995’teki Srebrenitsa katliamından sonra bu tutumundan vazgeçti. Mayıs 1968’de Paris olaylarının yıldızı olan ve daha sonra Frankfurt’a taşınarak Devrimci Mücadele’yi kuran arkadaşı Daniel Cohn-Bendit’in peşinden giden Fischer, soykırımı önlemek için askeri müdahale fikrini desteklemeye başladı. O zamana kadar bu görüşü sadece merkez sağ savunuyordu; Yeşiller bunu Almanya’nın yeniden militarizasyonu için bir bahane olarak görüyordu. Fakat Fischer, partisine yazdığı açık mektupta, “kendi kuşağının soykırımı önlemek için tüm araçları kullanmaması durumunda Nazi döneminde ebeveynlerinin yaptığı gibi başarısız olmayacak mıyız?” diye sordu.

Üç yıl sonra Fischer, Sosyal Demokrat Gerhard Schröder liderliğindeki kırmızı-yeşil hükümette dışişleri bakanı olduğunda —bir başka Achtundsechziger (Nazi artığı), ancak Fischer’in Holokost’la ilgili kaygısını paylaşmayan biri— fikirlerini uygulamaya koyma şansına sahip oldu. Auschwitz’in Alman dış politikasına etkileri konusu, Kosova’daki etnik temizliği önleme maksatlı askeri müdahale sorusuyla çabucak doruğa çıktı. Tartışma özellikle hem barış fikrine hem de Holokost’un sorumluluğuna bağlı olan Yeşiller arasında yoğundu. İki ilke arasında bir seçim yapmak zorunda kalmış görünüyorlardı: “Bir daha asla” ilkesi bazılarının NATO’nun Sırbistan’a askeri müdahalesine ya da en azından Almanya’nın bu müdahaleye katılmasına karşı çıkmasına neden olurken, “Bir daha asla Auschwitz” ilkesi de diğerlerinin (Fischer gibi) müdahaleyi ve Almanya’nın dahilini desteklemesine neden oluyordu.

Auschwitz’e olan bu takıntı, çoğu zaman söz konusu bölgeden (bu örnekte Balkanlar) ziyade Almanya’nın kendisiyle ilgili gibi görünen narsist bir dış politika tartışmasına yol açtı. Bununla beraber Fischer, Entebbe’den sonra olduğundan daha fazla İsrail’i savunuyor olsa da “Bir daha asla Auschwitz” fikri, dünyanın herhangi bir yerindeki herhangi bir soykırımı önlemeye yönelik evrenselci bir istek olarak kaldı.

Evrenselcilikten tikelciliğe

Fischer, 1999’da Kosova konusundaki tartışmayı kazanmış olsa da —dört Alman Tornado’su Yeşiller’in desteğiyle NATO’nun Sırbistan bombardımanına katılmıştı— daha sonra “Auschwitz’i siyasi amaçlar için araçsallaştırdığı” konusunda bir fikir birliği oluştu. Daha sonra Almanya Dışişleri Bakanlığı’nda müsteşar ve daha sonra Münih Güvenlik Konferansı direktörü olan Wolfgang Ischinger ile görüştüğümde, bana eski patronunun “argümanı kamuoyu desteği kazanmak için abarttığını” dile getirdi. O tarihten sonra Auschwitz, 1990’larda olduğu gibi Alman dış politika tartışmalarında artık gündeme gelmiyordu.

Fakat İsrail açısından bir istisna söz konusuydu. Almanya’nın İsrail’e desteği, 1952’de tazminat ödemeyi kabul eden ve ülkeye silah tedarik etmeye başlayan Adenauer’e kadar uzanıyordu. Dış politika tartışmalarında Auschwitz’e atıfta bulunmak gözden düştüğünde, sağ kesimden bazıları Almanya’nın İsrail’e karşı mesuliyetini daha sert bir şekilde ifade etmek için Fischer’in 1985’teki makalesinde yeniden canlandırdığı Staatsräson terimini kullanmaya başladı. Gazeteci Patrick Bahners’in 2002 yılında Frankfurter Allgemeine Zeitung’da yazdığı üzere “Bu Almanya’nın, Hitler’in ölümünden sonra kazanmasına izin verilemeyecek olan ulusal çıkarıydı,” idi. Yahudi halkının etrafı hala düşmanlarla çevriliydi ve bu düşmanların zafere ulaşmaması Almanya’nın ulusal çıkarları için olduğu kadar, ülkenin bir Nazi tarafından ele geçirilmesini önlemek için de önemliydi.

Kırmızı-yeşil hükümet 2005 yılında Merkel’in Almanya Şansölyesi olarak görevi devralmasıyla sona erdi; Merkel, bu görevi on altı yıl boyunca sürdürecekti. Göreve geldikten üç yıl sonra Knesset’te yaptığı ve bir Alman şansölyesi tarafından yapılan ilk konuşma olan konuşmasında, kendisinden önceki tüm şansölyelerin Almanya’nın İsrail’in güvenliği konusundaki özel tarihsel sorumluluğunun farkında olduğunu iddia etti. Merkel, “Bu tarihsel sorumluluk benim ülkemin ulusal çıkarının bir parçası,” dedi.

Merkel’in konuşması, 2000-2005 yılları arasında Almanya’nın İsrail Büyükelçisi olarak görev yapan Rudolf Dreßler’in 2005 yılında yazdığı makalede “İsrail’in güvenli bir şekilde var olması Almanya’nın ulusal çıkarına ve dolayısıyla ulusal çıkarımızın bir parçası,” şeklindeki ifadelerinden etkilenmişe benziyor. Spiegel’in son haberine göre, bu terim aslında Fischer’e ait olsa da Merkel’in kurmayları bunun kulağa sert bir “Hıristiyan Demokrat dili” gibi geldiğini düşünmüştü. Başka bir açıdan da Merkel’in tipik bir örneğiydi; siyasete “alternatif yok” yaklaşımıyla bilinen Merkel, Almanya’nın İsrail’e dönük politikasını demokratik çekişme alanından çıkarmaya ve İsrail’in güvenliğine bağlılığı tarihçi Jürgen Zimmerer’in ifadesiyle “sorgulanamaz, alternatifsiz bir ilke” haline getirmeye çalıştı.

Merkel başarılı da oldu: İsrail’e bağlılık Alman devletinin bir ilkesi olarak siyasi yelpazede bir konsensüs haline geldi. 2021 yılında Sosyal Demokratlar, Yeşiller ve Hür Demokratlardan oluşan yeni koalisyon hükümeti, tanıdık bir cümleyi içeren ve dikkatle müzakere edilmiş bir anlaşmaya vardı: “Bizim için İsrail’in güvenliği ulusal çıkardır.” Şansölye Olaf Scholz, 7 Ekim saldırılarından on gün sonra İsrail’i ziyaret ederek —ki bu esnada İsrail, Gazze’ye binlerce bomba atmıştı— bu açıklamayı yineledi [Scholz’un ulusal güvenlik danışmanı Jens Plötner, Dreßler’in büyükelçi olduğu dönemde İsrail’deki Alman büyükelçiliğinde görev yapmıştı].

Merkel’in görevden ayrılmasından bu yana, özellikle iktisadi çıkarları güvenliğin önüne koyduğu Çin ve Rusya konusunda olmak üzere, dış politika mirasına yönelik eleştiriler giderek artıyor. 7 Ekim’den bu yana Merkel’in, Almanya’nın İsrail’e yönelik politikası açısından da feci bir miras bıraktığı açıkça ortaya çıktı. Merkel’in Knesset konuşmasından bir yıl sonra, 2009’da Netanyahu ikinci kez iktidara geldi ve o tarihten bu yana İsrail giderek daha da sağa kaydı. Almanya, artık Gazze halkını sürerken ve yok ederken bile İsrail’i eleştiremiyor ya da eleştirmek istemiyor.

Hiper-Siyonist bir Almanya

2010’larda, azalan iç kamuoyu desteğinin Almanya’nın İsrail’e olan bağlılığında bir zayıflamaya yol açıp açmayacağını merak ediyordum. Nazi geçmişinin kendileri için varoluşsal ve şahsi olduğu Nazi artıklarının yerini, bu geçmişe daha mesafeli ve kayıtsız yaklaşan Almanların almasıyla bir kuşak değişimi yaşanıyordu [Etkili bir kitap olan Opa war kein Nazi (Büyükbaba Nazi değildi) bu neslin fertlerinin, büyükanne ve büyükbabalarının vahşete katılmış olabileceğini nasıl hayal edemediklerini göstermişti]. Dahası, Alman toplumu da giderek çeşitleniyordu ve göçmenlerin Nazi geçmişinden aldıkları derslere dair kendi algıları vardı.

Son on yılda ortaya çıkan şeyin post-Siyonist bir Almanya’dan ziyade hiper-Siyonist bir Almanya olması beni şaşırttı. Holokost’un kolektif hafızası kuşaklar arası ve demografik değişimle karmaşıklaşırken bile Alman elitleri İsrail’e olan bağlılıklarını iki katına çıkardılar. Aslında bunu yapmalarının bir nedeni de Nazi geçmişinden çıkardıkları derslerin artık geniş kitlelerce paylaşılmadığından korkmaları ve çok geç olmadan bunu tartışılmaz hale getirmek istemeleri.

Joschka Fischer’in Yeşiller Partisi’ndeki halefleri, Nazi geçmişinden çıkarılan derslere ilişkin evrenselci anlayıştan tikelci bir anlayışa geçişi kabul etmekle kalmadılar, aynı zamanda bunun en saldırgan savunucuları haline geldiler. Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock ve Ekonomi Bakanı Robert Habeck gibi önde gelen Yeşil politikacılar, İsrail’in en sadık destekçileri ve Siyonizm karşıtı ve Filistin yanlısı seslerin en sert eleştirmenleri arasında yer alıyor. Fakat Amerikalı muhafazakârların aksine, İsrail’e verdikleri koşulsuz desteği Nazizm karşıtlığının bir ifadesi, yani ilerici bir tutum olarak görüyorlar. Fischer, karşı çıktığı 2003 Irak işgali öncesinde Amerikalı yeni muhafazakârlarla girdiği çatışmayla hatırlanıyor. Ancak bugün bazı Yeşiller soldan ziyade yeni muhafazakârlara daha yakın.

Springer medya şirketinin İsrail konusundaki tutumu, 1967’de Springer’in İsrail’e verdiği destekle radikalleşen yeni solcuların halefleri de dahil olmak üzere, fiilen tüm Alman siyaset kurumunun tutumu haline geldi. Son dönemde Springer, İsrail’i eleştirenlere karşı yürütülen cadı avının bir kısmına öncülük etti; örneğin Filistin asıllı Alman gazeteci Nemi el-Hasan, Alman kamu yayın kuruluşu ZDF tarafından işten çıkarıldı. Şirket çalışanlarının İsrail’e destek beyannamesi imzalamaları gerekiyor. Almanya’nın bir eyaletinde Hıristiyan Demokratlar İsrail’e dönük benzer bir taahhüdü vatandaşlık şartı haline getirdi ve diğer eyaletler de aynı şeyi yapmayı öneriyor, sanki tüm Alman vatandaşları artık Springer çalışanıymış gibi.

Geçtiğimiz yıl Die Zeit, Springer CEO’su Mathias Döpfner’in sızdırılan e-postalarına dayanan şok edici bir araştırma yayımladı. E-postalardan birinde Döpfner, siyasi inançlarının bir özetini veriyor ve bu özet, Almanya’da son birkaç on yılda ortaya çıkan siyasi konsensüsü de uygun bir şekilde tanımlayan olağanüstü ve tüyler ürpertici bir cümleyle bitiyor: “Siyonizm über alles.”

Hristiyan Siyonistler Yahudiler hakkında ne düşünür?

Dünya Basını

Prof. Sachs: Trump’ın Genel Kurul konuşması diplomasi standartlarını sarstı

Yayınlanma

Uluslararası ilişkiler uzmanı Profesör Jeffrey D. Sachs, ABD’nin tek kutuplu hegemonya arayışının dünyayı derin bir bölünmeye sürüklediğini ve Washington’ın çok kutuplu gerçekliği kabul etmesi gerektiğini vurguladı.

New York’ta düzenlenen Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, liderlerin diplomatik temaslarının yanı sıra sert çıkışlara ve derin görüş ayrılıklarına sahne oluyor.

Hafta boyunca kente gelen üst düzey heyetler arasında özellikle iki isim uluslararası kamuoyunun odağında yer alıyor.

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, yapay zeka yarışından Tayvan meselesine kadar kritik başlıkları ele almak üzere ABD Başkanı Donald Trump ile görüşmeler yürütürken; New York’a gelişi tartışma yaratan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ise savaş suçları suçlamaları ve tutuklama çağrılarının gölgesinde temaslarına başlıyor.

New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani, Uluslararası Ceza Mahkemesinin çıkardığı yakalama kararına işaret ederek Netanyahu’nun kente ayak bastığında tutuklanması gerektiğini dile getirdi.

Netanyahu ise New York yerine New Jersey’e iniş yapmayı tercih ederek yayımladığı video kaydında doğrudan Mamdani’yi hedef aldı ve “Bizim insanlarımızı katleden Hamaslı canavarları desteklediğiniz için yazıklar olsun size” sözleriyle tepki gösterdi.

“BM Genel Kurul kürsüsünden daha önce hiç kimse bir başka ülkeyi yok edeceğini söylemedi”

Uluslararası ilişkiler uzmanı ve Birleşmiş Milletler kıdemli danışmanı Profesör Jeffrey D. Sachs, sunucu Piers Morgan’ın sunduğu Uncensored adlı tartışma programında New York’taki atmosferi ve küresel dengeleri değerlendirdi.

Columbia Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Sachs, BM Genel Kurulundaki genel ruh halinin, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik sert tehditlerinin yarattığı şaşkınlıkla şekillendiğini söyledi.

Trump’ın kürsüden sarf ettiği “İran ile bir anlaşma mı yapılacak, yoksa İslam Cumhuriyeti’ni tamamen yok mu edeceğim?” sözlerini hatırlatan Sachs, diplomatik teamüllerin tamamen dışına çıkıldığını vurguladı:

“Genel Kurul kürsüsünde daha önce hiçbir ABD başkanı ya da başka bir lider kalkıp ‘Başka bir ülkeyi tamamen yok edeceğiz’ veya ‘Bu benim vereceğim bir karar; sizi ya harika bir ülke yapacağım ya da haritadan sileceğim’ demedi. Hemen ardından İran Cumhurbaşkanı söz aldı ve Trump’ın tehditlerini duyduktan sonra hazırladığı konuşmayı bir kenara bıraktığını söyleyerek asla teslim olmayacaklarını, kendilerini korumak için gereken her türlü gücü göstereceklerini açıkladı.”

Bu yaşananların diplomasi standartları açısından son derece sarsıcı olduğunu belirten Sachs, “BM Genel Kurulu kürsüsünde dünya liderlerinin gözü önünde durup ‘Zor bir seçimle karşı karşıyayım; bu uygarlığı yok edip cehenneme mi yollayayım, yoksa onları harika bir ülke mi yapayım?’ demek akılalmaz bir andı. Dünyanın en gergin ve en bölünmüş dönemlerinden birini yaşıyoruz” ifadelerini kullandı.

“ABD başka uygarlıklar üzerinde yaşatma ve öldürme gücüne sahip olduğunu varsayıyor”

Profesör Sachs, uluslararası sistemdeki kutuplaşmanın boyutlarını anlatırken Birleşmiş Milletlerde Filistin heyetine vize verilmemesi üzerine yapılan oylamaya dikkat çekti.

Filistin Yönetimi Devlet Başkanı Mahmud Abbas ve beraberindeki heyetin vizelerinin engellenmesi üzerine Genel Kurulda oylama yapıldığını hatırlatan Sachs, şu bilgileri verdi:

“Oylamada 157 ülke vize verilmesi yönünde oy kullandı. Yalnızca üç ülke hayır dedi: ABD, İsrail ve Paraguay. Bu tablo dünyanın nasıl bölündüğünü açıkça gösteriyor. Bir tarafta ABD, İsrail ve birkaç ülke yer alırken, diğer tarafta dünyanın geri kalanı duruyor. ABD, başka uygarlıklar üzerinde yaşatma ve öldürme kararı verme gücünü kendinde görüyor. İsrail de akılalmaz talepler dile getiriyor. Ancak dünyanın ezici çoğunluğu İsrail’in yaptıklarına karşı çıkıyor. Üstelik hem Yahudi olan hem de olmayan Amerikan halkının büyük çoğunluğu da bu politikalara karşı tavır alıyor.”

Program sunucusu Piers Morgan’ın, Çin’in yükselişini eleştirenlerin kendisini “sürekli Pekin’i övüp Washington’ı yermekle” suçladığını hatırlatması üzerine Sachs, amacının Amerikan hegemonyasını değil, çok kutuplu dünyada barış içinde bir arada yaşamı savunmak olduğunu kaydetti.

“Amerika’nın kum havuzundaki oyuncakları diğer ülkelerle paylaşmasını istiyorum”

Sachs, ABD dış politikasının Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra tek kutuplu tahakküm arayışına girdiğini belirterek çocukluk metaforu üzerinden Washington yönetimine çağrıda bulundu:

“Ben sadece Amerika’nın diğer ülkelerle aynı kum havuzunda oynamasını, oyuncakları paylaşmasını ve kum havuzuna tek başına hükmetmeye çalışmamasını istiyorum. Sovyetler Birliği’nin sona ermesiyle birlikte ABD’nin tarihin zirvesinde tek başına kaldığı fikrine kapıldığımız bir dönem yaşadık. Buna ‘üstünlük’ adı verildi. 1990’lardaki yaklaşım, Amerikan dış politikasının tamamen bu üstünlüğü korumaya odaklanması gerektiği yönündeydi. Zbigniew Brzezinski buna stratejik zorunluluk diyordu. Benim ülkemle bir alıp veremediğim yok; orada yaşıyorum, orada üretiyorum. Tek isteğim, ülkemin başka uygarlıkları yok etmemesi, savaşlar kışkırtmaması, soykırımlara destek vermemesi, hükümetleri devirmemesi ve yabancı liderleri katletmemesidir.”

ABD’nin normal bir ülke gibi davranması halinde küresel ekonominin ve toplumların rahat bir nefes alacağını belirten Sachs, “Bunu yapabilseydik akaryakıt fiyatları düşerdi, insanlar daha huzurlu olurdu ve teknolojinin getirdiği imkanlardan birlikte yararlanırdık. Oysa Trump dünkü konuşmasında İran’ı yok etmekle tehdit ettikten sonra ‘Yapay zekayı kazanan her şeyi kazanır’ dedi. Herkesi ilgilendiren bilimsel bir gelişmede kazanmak ne anlama geliyor? Bu insanlığı kurtarabileceği gibi yok da edebilecek bir alan. Bu bir galibiyet oyunu değil. Benim itirazım işte bu zihniyete. Ben üstünlük kurmaya değil; barışa, refaha ve işbirliğine inanıyorum” değerlendirmesinde bulundu.

“Kendi güvenliğimizi isterken onların da güvenlik arayışını anlamalıyız”

Piers Morgan’ın, Çin’in askeri harcamalarını artırması, Doğu Türkistan’daki Uygurlara yönelik politikaları, Ukrayna ve Hürmüz Boğazı’ndaki etkisine değinerek “Çin’in niyetlerinin tehlikeli olmayacağından nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz?” sorusunu yöneltmesi üzerine Profesör Sachs, askeri varlık kıyaslamaları yaptı.

Sachs, The New Yorker dergisinde yayımlanan ve annesine koşup “Johnny bana karşılık verdi” diye ağlayan çocuk karikatürünü hatırlatarak şöyle konuştu:

“Çin hakkında söylenenleri duyduğumda aklıma bu geliyor. Çin askeri harcamalarını artırıyor, evet; çünkü kendisini açıkça düşman ilan eden ABD’nin askeri bütçesinin yalnızca küçük bir bölümüne ulaşıyor. Çin sadece kendi zeminini yeniden kazanmaya çalışıyor. Bugün ABD’nin 80 ülkede 750 askeri üssü var. Tam 750 üs. Çin’in ise sadece Cibuti’de tek bir üssü bulunuyor; belki Kamboçya’da bir ikincisi var. ABD neredeyse ben doğduğumdan beri kesintisiz savaş halinde. Çin ise 1979’da Vietnam ile yaptığı beş haftalık sınır çatışmasından bu yana, yani tam 47 yıldır hiçbir savaşa girmedi.”

Batı’nın mutlak hakimiyet arzusunun terk edilmesi gerektiğini vurgulayan Sachs, şunları ekledi:

“Eski İngiltere Başbakanı Boris Johnson geçen yıl ‘Batı hegemonyasını korumak için Ukrayna’da kazanmak zorundayız’ demişti. Bu bir görüştür ancak benim paylaştığım bir görüş değil. Ben çok kutuplu bir dünyaya inanıyorum. Başka ülkelerle bir ölüm kalım mücadelesi içinde değiliz. Diğer ülkeleri şeytanlaştırmayı bırakmalıyız. Kendi güvenliğimizi isterken onların da güvenlik arayışını anlamalıyız. ‘Biz yaparsak meşrudur, siz karşılık verirseniz bu sizin saldırgan olduğunuzu kanıtlar’ mantığından vazgeçmeliyiz. 1950’lerde dönemin ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles, Japonya’dan Tayvan’a, Filipinler’den Hint Okyanusu’na uzanan ilk ada zinciri doktrinini ortaya koymuştu. Amaç Çin’in Pasifik Okyanusu’na çıkışını engellemekti. Sınırlarımızı Batı Asya’da görüp o ada zincirini kontrol edeceğimizi söylüyoruz. Çin ise böylesi bir boyun eğmeyi kabul etmiyor. Eğer diğer ülkelerin kırmızı çizgilerine saygı gösterseydik, içişlerine karışmasaydık, hükümetleri devirmeseydik ve ABD ile İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a karşı başlattığı keyfi savaşlara girişmeseydik, dünya bugün çok daha sakin ve güvenli bir yer olurdu.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Akademisyen Norman Finkelstein: Üniversitelerdeki baskı McCarthy dönemini aştı

Yayınlanma

Amerikalı akademisyen Norman Finkelstein, katıldığı programda İsrail’in Gazze harekatlarını, abluka koşullarını ve ABD’deki akademik sansür mekanizmalarını değerlendirdi. 1948 yılından bugüne uzanan tarihsel süreci ve sivil can kayıplarını ele alan Finkelstein, yıkımın arkasındaki temel askeri ve diplomatik etkenlere dikkat çekti.

Amerikalı gazeteci ve televizyon programcısı Tucker Carlson’ın çevrim içi yayınlanan programına konuk olan, “Soykırım Endüstrisi” kitabının yazarı, siyaset bilimci ve akademisyen Norman Finkelstein, 7 Ekim sonrasında Gazze’de yaşanan gelişmeler, İsrail’in askeri harekatları, Amerikan üniversitelerindeki ifade özgürlüğü krizleri ve Gazze’nin tarihsel arka planı üzerine değerlendirmelerde bulundu.

Carlson’ın 7 Ekim eylemlerinin öncesinde Gazze’de yaşanan koşullara ilişkin sorusunu yanıtlayan Finkelstein, meselenin köklerinin 1948 yılına kadar uzandığını belirtti.

“Gazze 1948 yılında Gazze oldu”

Gazze Şeridi’nin bugünkü demografik yapısının 1948 yılındaki zorunlu göçle şekillendiğini anlatan Finkelstein, şu ifadeleri kullandı:

“Gazze, İsrail’in yaklaşık 750 bin Filistinli Arabı kendi sınırları içine kattığı topraklardan sürmesi neticesinde 1948 yılında Gazze haline geldi. Sürülen 750 bin kişinin yaklaşık 300 bini Gazze’ye gönderildi ve bu nüfus Gazze halkının kabaca yüzde 80’ini oluşturdu. Yerleşik halk bu büyük göç dalgasının altında kaldı. O tarihte Gazze, İngiliz Mandası altındaki Filistin’in bir parçasıydı.”

Finkelstein, 1948 sonrasında Mısır idaresine geçen bölgedeki koşulların daha ilk yıllardan itibaren uluslararası gözlemcilerin dikkatini çektiğini kaydetti.

Henüz 1950’li yıllarda Gazze’de görev yapan Birleşmiş Milletler yetkililerinin bölgeyi açıkça bir toplama kampına benzettiğini hatırlatan Finkelstein, dönemin tanıklıklarına değindi:

“Temmuz 1967’de Tennessee Senatörü olan baba Al Gore, Gazze’yi ziyaret etti. ABD Kongresi’ne döndüğünde gördüklerini anlatırken Gazze’yi kumların üzerine kurulmuş bir toplama kampı olarak nitelendirdi. Dolayısıyla 1948’den itibaren bölgeye giden dış gözlemcilerin kullandığı ortak kavram hep bu oldu.”

İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi’nin eski başkanı Giora Eiland’ın ifadelerine dikkat çeken Finkelstein, Eiland’ın barış yanlısı bir profil çizmediğini, güncel İsrail hükümetine danışmanlık yapmayı sürdürdüğünü ve Gazze’nin güneyinde salgın hastalıkların patlak vermesini memnuniyetle karşılayacağını açıkça dile getirdiğini söyledi.

Finkelstein, konuşmasını şu sözlerle sürdürdü:

“Giora Eiland 2004 yılında üst düzey Amerikalı yetkililerle yaptığı bir görüşmede Gazze’yi devasa bir toplama kampı olarak tanımladı. Eiland bir İsrailli, bir Yahudi ve İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi’nin başkanıydı. Bir toprak parçasını toplama kampı olarak nitelemenin tarihsel ağırlığını elbette çok iyi biliyordu. İşin en acı tarafı, o günlerin Gazze’nin en iyi günleri olmasıydı.”

“Açlık sınırında tutulan bir toplama kampı”

Eski ABD Başkanı George W. Bush yönetiminin 2006 yılındaki demokrasi teşviki programı kapsamında Filistinlileri seçim yapmaya zorladığını aktaran Finkelstein, Hamas’ın 1993 Oslo Anlaşması’nı meşrulaştıracağı gerekçesiyle başlangıçta sürece katılmak istemediğini anlattı.

Filistin Yönetimi içindeki yolsuzluklara tepki gösteren halkın desteğini alan Hamas’ın seçimleri kazandığını hatırlatan Finkelstein, eski ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın seçim sonucuna yönelik pişmanlık dile getiren sözlerine atıfta bulundu. Seçim sürecini bizzat yerinde takip eden eski ABD Başkanı Jimmy Carter’ın oylamayı bütünüyle serbest ve adil olarak tanımladığını belirten Finkelstein, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Seçimlerin hemen akabinde İsrail, ardından ABD ve Avrupa Birliği, Gazze’ye orta çağ şartlarını andıran bir abluka getirdi. Gazze’ye sokulması yasaklanan maddeler için uzun listeler hazırlandı. Çikolata, civciv, cips, baharat, müzik aletleri ve defter girişi engellendi. Resmi belgeler daha sonra açığa çıktı; Gazze halkını asgari insani beslenme düzeyinde tutacaklarını açıkladılar. Bu, insanları açlık sınırında yaşatmanın diplomatik kılıfıydı. Gazze ekonomisini çöküşün eşiğinde tutarak halkın Hamas’ı devirmesini amaçladılar. Şili’de 1971 yılında Salvador Allende hükümeti başa geldiğinde ABD ekonomiyi çığlık attırana kadar sıkıştıracağız demişti. İsrail de Gazze’de tıpkı bunu yaptı.”

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri Mary Robinson’ın 2008 yılındaki Gazze ziyaretinde bütün bir medeniyetin yok edildiğini kaydettiğini belirten Finkelstein, 7 Ekim 2023 öncesinde uluslararası kurumların Gazze’yi batan bir gemi ve zehirli bir gecekondu bölgesi olarak tarif ettiğini dile getirdi.

İsrail’in yıllar boyunca uyguladığı askeri harekatları çimleri biçmek metaforuyla adlandırdığına işaret eden Finkelstein, Gazze nüfusunun yarısının çocuklardan oluştuğu gerçeği karşısında bu ifadenin dehşet verici bir anlama büründüğünü vurguladı.

“Çocukların hedef alınması soykırım göstergesidir”

Finkelstein, 2008 yılındaki Dökme Kurşun, 2012’deki Savunma Sütunu ve 2014 yılındaki Koruyucu Hat operasyonlarını yüksek teknolojili katliam dalgaları olarak tanımladı.

2014’teki saldırının ardından bölgeye giden Uluslararası Kızılhaç Komitesi Başkanı Peter Maurer’in hayatında Gazze’deki boyutta bir yıkım görmediğini açıkladığını aktaran Finkelstein, geçmiş saldırılar ile güncel durum arasındaki uçurumu sayılarla açıkladı:

“Koruyucu Hat operasyonunda 18 bin ev yıkıldı veya ağır hasar aldı. Geride yaklaşık 2,5 milyon ton enkaz kaldı. 7 Ekim’den bu yana ise yıkılan konut sayısı 325 bini aştı. Gazze’de biriken moloz miktarı 61 milyon tona ulaştı. 2014 yılındaki yıkım eşsiz kabul edilirken bugünkü tablonun yanında artık bir ayrıntı bile sayılmıyor.”

Gazze’deki can kayıplarının boyutuna değinen Finkelstein, doğrudan bombardıman ve topçu ateşi neticesinde ölenlerin yanı sıra açlık ve çöken bağışıklık sistemi nedeniyle hayatını kaybeden çocukların varlığına dikkat çekti.

Kesin bir sayı vermenin güçlüğünü belirten Finkelstein, konuyu soykırım tartışmaları bağlamında ele aldı:

“Birleşmiş Milletler’in çocuk ölümlerine dair yayımladığı son rapor, bir çatışmanın savaş mı yoksa soykırım mı olduğunu ayırt etmede çocukların doğrudan hedef alınmasını temel bir gösterge kabul ediyor. Gazze Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre öldürülenlerin yaklaşık yüzde 30’u çocuklardan oluşuyor. Nazi soykırımında hayatını kaybeden 6 milyon Yahudi’nin 1,5 milyonu çocuktu; bu oran yaklaşık yüzde 25’e tekabül ediyordu. Şayet Nazi katliamının soykırım olduğu konusunda hepimiz hemfikirsek ve oradaki kurbanların yüzde 25’i çocuksa, Gazze’de katledilenlerin yüzde 30’unun çocuk olması meselenin bir soykırım olduğunu kanıtlayan güçlü bir veridir.”

Uluslararası Holokost Anma İttifakı’nın antisemitizm tanımında İsrail politikalarını Nazilerle kıyaslamanın yasaklandığını hatırlatan Carlson’a yanıt veren Finkelstein, İsrailli siyasetçilerin geçmişten bugüne rakiplerini sürekli Adolf Hitler ile özdeşleştirdiğini belirtti.

Cemal Abdül Nasır, Saddam Hüseyin, İranlı liderler ve Hamas için bizzat İsrail yönetimi tarafından Hitler benzetmesi yapıldığını kaydeden Finkelstein, İsrail eylemlerini eleştirenlerin bu kıyası yapmasının yasaklanmasındaki çelişkiye işaret etti.

“Amaç sadece soykırım değil, Gazze’yi tamamen boşaltmak”

Gazze’deki yıkımın İkinci Dünya Savaşı’ndaki Dresden bombardımanından dahi daha yoğun ve yıkıcı olduğunu vurgulayan Finkelstein, okulların yüzde 97’sinin yerle bir edildiğini, hastanelerin, sağlık çalışanlarının, Birleşmiş Milletler personelinin ve gazetecilerin benzeri görülmemiş biçimde hedef alındığını anlattı.

Finkelstein, İsrail’in temel niyetini şu sözlerle açıkladı:

“Ben İsrail’in öncelikli amacının doğrudan soykırım yapmak olduğunu düşünmüyorum. İsrail’in asıl gayesi Gazze’yi tamamen boşaltmak. Etnik temizlik yapmak istiyorlar. Kullandıkları yöntem ise Gazze halkını topraklarını terk edene kadar yok etmek. Sınırlar kapalı olduğu ve çevre ülkeler onları kabul etmediği için bu katliamı hedeflerine ulaşana kadar sürdürecekler. Gazze sorununu kökünden çözmekte kararlılar. Onlar için bu sorunu çözmek, nüfusu tamamen sürmek anlamına geliyor. İnsanları gitmeye ve komşu ülkeleri onları almaya ikna etmenin tek yolunu soykırım uygulamakta görüyorlar.”

Uluslararası hukuk uzmanlarının, İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün kurucusu Aryeh Neier’in, örgütün eski direktörü Kenneth Roth’un, İsrailli insan hakları kuruluşu B’Tselem’in ve Uluslararası Adalet Divanı’nın İsrail’in eylemlerini soykırım çerçevesinde değerlendirdiğini aktaran Finkelstein, dikkat çekici bir toplumsal veriyi paylaştı:

“Amerikalı Yahudilerin yüzde 30 ila 40’ı İsrail’in soykırım işlediği kanaatini taşıyor. Bu fevkalade çarpıcı bir durum. Küçüklüklerinden itibaren İsrail’e koşulsuz sevgi aşılanan, sinagoglarda bu bağlılığı bir aidiyet şartı olarak öğrenen eğitimli bir topluluktan söz ediyoruz. Kolayca kandırılamayacak bu insanların böylesi bir sonuca varmış olması tarihi bir duruştur.”

“Akademik özgürlüğe yönelik eşi görülmemiş saldırı”

7 Ekim’den sonra İsrail eylemlerini açıkça savunmanın zorlaştığını, İsrail ordusunda görev yapan çifte vatandaş askerlerin işledikleri fiilleri bizzat sosyal medyada paylaşarak dehşeti gizlenemez kıldığını belirten Finkelstein, bu aşamada finansal baskı araçlarının devreye sokulduğunu anlattı.

Milyarder bağışçıların üniversite yönetimlerine şantaj yaptığını ifade eden Finkelstein, Harvard, Pennsylvania ve Columbia üniversitelerindeki rektör istifalarına değindi:

“Bill Ackman gibi isimler kamuoyu önünde üniversite yönetimlerini hedef aldı. Gazze’ye destek veren öğrencilerin kampları dağıtılmazsa mezun bağışlarını keseceklerini duyurdular. Harvard gibi devasa bütçelere sahip okullarda bile tek bir mezunun 50 milyon ila 300 milyon dolar bağışladığı düşünüldüğünde bu baskı sonuç verdi. Harvard Rektörü Claudine Gay, Pennsylvania Üniversitesi Rektörü Elizabeth Magill ve Columbia Üniversitesi Rektörü Minouche Shafik görevlerinden uzaklaştırıldı. Magill görevden ayrıldığında yakın bir tanıdığıma yalnızca iki kelime söyledi: Para konuşur.”

Üniversitelerde, hastanelerde ve kültür kurumlarında büyük bir korku iklimi inşa edildiğini dile getiren Finkelstein, tıp çalışanlarının sosyal medya paylaşımları sebebiyle işlerini kaybettiğini, New York’taki kütüphane ve sanat kurumlarının finansal bağımlılıkları yüzünden sessizliğe gömüldüğünü söyledi.

ABD tarihindeki akademik baskı dönemlerini inceleyen bir akademisyen olarak mevcut tabloyu kıyaslayan Finkelstein, şu ifadeleri kullandı:

“Ülke tarihimizde böylesi görülmedi. Yirminci yüzyılın başındaki Kızıl Tehlike veya McCarthy dönemi dahil, akademik özgürlüğe yönelik bu çapta cüretkar bir saldırı yaşanmadı. Görevden alınan üç rektör de kadındı ve ikisi azınlık mensubuydu. Tüm ilerici kültürel koruma mekanizmalarına sahip olmalarına rağmen hiçbiri koltuğunu koruyamadı. New York Times gibi yayın organları sessiz kaldı. Bu terör dalgası halen sürüyor. 2024 baharından bu yana koca ABD’de konuşma yapmam için sadece iki üniversiteden davet aldım. Geçmişte yılda 40 farklı okulda ders ve konferans veren biri olarak kendi yaşadığım New York’ta tek bir kuruma bile çağrılmadım.”

Öğrencilerin yüzlerinin kamyonetlere yansıtılarak terörist ilan edildiğini, ailelerinin yaşadığı mahallelerde dahi teşhir edildiklerini anlatan Finkelstein, Harvard Üniversitesi’nin hazırladığı 312 sayfalık antisemitizm raporunu bizzat okuduğunu belirtti.

Raporda somut bir vakanın yer almadığını, İsrailli öğrencilerin kendilerini dışlanmış hissetmelerinin antisemitizm torbasına doldurulduğunu ifade eden Finkelstein, Harvard Rektörü Alan Garber’ın da rapordaki iddiaların büyük bölümünün aslında İsrail devletine yönelik siyasi eleştirilerden ibaret olduğunu kabul etmek zorunda kaldığını hatırlattı.

ABD Yüksek Mahkemesi içtihatlarına göre anayasanın Amerikan bayrağını yakmayı ve hükümetin şiddet yoluyla devrilmesini savunmayı dahi ifade özgürlüğü kapsamında koruduğuna dikkat çeken Finkelstein, “Nehirden denize” sloganının suç sayılmaya çalışılmasının hiçbir yasal zemini bulunmadığını söyledi.

“Netanyahu İsrail toplumunun kusursuz bir yansıması”

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun şahsi siyasi geleceğine yönelik soruları yanıtlayan Finkelstein, Netanyahu’nun görevden düşeceği yönündeki iddiaların gerçeği yansıtmadığını dile getirdi.

Netanyahu’nun İsrail tarihinin en uzun süre görev yapan başbakanı olduğunu hatırlatan Finkelstein, siyasetçinin toplumla olan bağını şu sözlerle tanımladı:

“Sürekli olarak Netanyahu’nun devrileceği, yolsuzluk davaları yüzünden siyasetten silineceği söyleniyor ama bu asla gerçekleşmiyor. Bunun yegane sebebi, Netanyahu’nun İsrail toplumunun kusursuz bir yansıması olmasıdır. Kibirli, kendini haklı gören bir Yahudi üstünlükçüsü portresi çiziyor. İsrail toplumu ona baktığında kendi yansımasını görüyor. Hakkındaki yolsuzluk iddiaları veya şahsi skandallar İsrail kamuoyunun umurunda bile değil.”

Geçmişte işgal altındaki Filistin topraklarına giderken 1989 ve 2004 yıllarında İsrail’e girişinin engellendiğini anlatan Finkelstein, Noam Chomsky dahil işgale karşı çıkan pek çok Yahudi entelektüelin İsrail tarafından kara listeye alındığını aktardı.

Gençlik yıllarından bu yana adalet arayışını hayatının merkezine koyduğunu ve bunun bedellerini ödemeye her zaman hazır olduğunu söyleyen Finkelstein, akademik kariyerinde maruz kaldığı engellemelere değindi.

DePaul Üniversitesi’ndeki kadro başvurusunun 2007 yılında dış baskılar ve akademisyen Alan Dershowitz’in müdahaleleriyle reddedilmesinin akabinde 13 yıl boyunca tamamen işsiz kaldığını açıklayan Finkelstein, yaşadığı zorlu süreci şöyle aktardı:

“2007’den 2020 yılına kadar hiçbir iş bulamadım. Tamamen işsizdim. İnsanların hayat ritmi dış etkenlerle belirlenir; işe gidersiniz, sorumluluklarınız vardır. Ben ise her sabah uyandığımda varlığıma bir amaç bulmak zorundaydım. Hayatımın karanlık bir dönemiydi. Daha sonra Hunter College ve Brooklyn College gibi kurumlarda geçici dersler verdim. Kırk yılın akademisyeni olarak haftalarca maaşımı alamadığım, ders saati ücretiyle çalışan sözleşmeli okutman muamelesi gördüğüm, aşağılayıcı tecrübeler yaşadım. Oysa ben sadece genç zihinlerle temas kurmayı ve düşünmeyi öğretmeyi seviyordum.”

Dersliklerin siyasi propaganda alanı olmadığını savunan Finkelstein, İngiliz filozof Bertrand Russell’ın her büyük tartışmada her iki tarafın da güçlü argümanları olduğu yönündeki sözünü hatırlattı.

Öğrencilere kendi doğrularını dayatmak yerine kanıtları tartmayı öğretmenin bir akademisyenin asli görevi olduğunu vurguladı.

Lisansüstü öğrencilik yıllarında Joan Peters’ın kaleme aldığı ve Filistin topraklarının aslında boş olduğunu, Arapların dışarıdan göç ettiğini savunan kitabın demografik sahtekarlıklarını aylar süren arşiv çalışmalarıyla tek tek ortaya çıkardığını anlatan Finkelstein, Noam Chomsky’nin desteğini kazandığı o dönemin ardından akademik kapıların yüzüne tek tek kapandığını anımsattı.

“7 Ekim’de sistematik cinsel şiddet tezini doğrulayan tek kanıt yok”

Yeni kitabı “Gazze’nin Mezar Kazıcıları” hakkında Carlson’ın sorularını yanıtlayan Finkelstein, 7 Ekim günü Hamas ve diğer silahlı grupların ağır suçlar işlediğini inkar etmediğini, ancak sistematik tecavüz iddialarının hiçbir maddi delile dayanmadığını ifade etti.

Kitabının ilk bölümünü bu iddiaların incelenmesine ayırdığını belirten Finkelstein, Dr. Cochav Elkayam-Levy öncülüğünde kurulan İsrail sivil komisyonunun yayımladığı 300 sayfalık raporu ayrıntılarıyla incelediğini kaydetti:

“Komisyon, ellerinde 7 Ekim gününe ait 10 bin fotoğraf ve video kaydı olduğunu açıkladı. Bu kayıtları izlemenin tek bir araştırmacı için günde sekiz saat çalışmayla yedi aydan fazla süreceğini belirttiler. Araç kameraları, kask kameraları, güvenlik kameraları ve telefon kayıtları topladıklarını ifade ettiler. Ancak ellerindeki devasa arşivde Hamas üyelerinin tecavüz veya cinsel şiddet uyguladığını gösteren tek bir kare görüntü dahi yok. Uluslararası Af Örgütü de böyle bir görsel kanıtın varlığını teyit etmedi. Adli tıp delili bulunmadığını cesetlerin dini usullere göre hızla defnedilmesiyle gerekçelendirdiler. Ancak tek bir dijital kaydın dahi çıkmaması akıl dışıdır.”

Rapordaki tanıklıkların tutarsızlığına değinen Finkelstein, penceresiz kapalı bir karavanda saklanan ana tanığın uzaktan sesler duyduğunu iddia etmesinin hukuki hiçbir geçerliliği olmadığını dile getirdi.

Rehinelikten kurtulan Amit Soussana dahil raporda adı geçen mağdurların hiçbirinin tecavüze uğradıklarına dair doğrudan bir beyanda bulunmadığını kaydeden Finkelstein, Meta’nın eski yöneticisi Sheryl Sandberg’in hazırladığı belgeseli de sert bir dille eleştirdi:

“Sandberg, Harvard mezunu zeki bir kadın ve iktisat eğitimi almış biri olarak kanıt standartlarını gayet iyi bilir. Ancak hazırladığı filmde elindeki telefona bakıp dehşete düşmüş numarası yapıyor. Ortada iddiaları kanıtlayan hiçbir görüntü yokken bunu bir propaganda aracına çevirdiler. Gerçeklerin hiçbir önemi kalmadı; onlar için mühim olan tek şey kendi ideolojik davalarını ne pahasına olursa olsun ayakta tutmaktır.”

“Silahların yüzde 70’ini ABD sağladı”

Carlson’ın uluslararası mahkemelerde bir hesap verme sürecinin başlayıp başlamayacağına ilişkin sorusunu yanıtlayan Finkelstein, tüm bir toplumun suça ortak olduğu durumlarda yargı mekanizmalarının işletilmesinin imkansız olduğunu belirtti.

İsrail yönetiminin hiçbir zaman hesap vermeyeceğini ifade eden Finkelstein, sözlerini şöyle tamamladı:

“ABD buna asla müsaade etmez. Bir domino etkisi korkusu hakim. Şayet İsrailli yetkililer sanık sandalyesine oturursa Joe Biden ve Antony Blinken’ın durumu ne olacak? Gazze’deki soykırımda kullanılan silahların yüzde 70’ini bizzat ABD tedarik etti. Washington silah akışını kesebilecek tek güçtü ama bunu yapmadı. 1964’te Vietnam Savaşı’na karadan girmek için Tonkin Körfezi olayını kurgulamışlardı; en azından göstermelik bir gerekçeleri vardı. İsrail’in son dönemde İran’a yönelik doğrudan saldırılarında ise böylesi bir kılıf dahi aranmadı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden ise çıt çıkmadı. Hatta Güvenlik Konseyi aldığı 2803 sayılı kararla Gazze’nin idaresini fiilen Donald Trump’a teslim etti. Yeni kitabımı yazmamdaki yegane amaç, gelecekte kimsenin yargılanmayacağını bilerek Gazze halkına reva görülen bu tarihi kötülüğün kaydını gelecek nesillere eksiksiz biçimde aktarmaktır.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İktisatçı Milanovic: Küresel neoliberalizm bitti, yeni bir evreye geçtik

Yayınlanma

İktisatçı Branko Milanovic, Perfil gazetesine verdiği mülakatta neoliberal küreselleşmenin sona erdiğini ve yerini ulusal merkantilist liberalizme bıraktığını belirtti. Milanovic, Batı’daki orta sınıfın gerilemesiyle küresel dengelerin Asya lehine değiştiğini ve siyasi iktidar ile para gücü arasındaki çatışmanın derinleştiğini vurguladı.

Dünya Bankası Araştırma Dairesinde yaklaşık yirmi yıl boyunca başekonomist olarak görev yapan, New York Şehir Üniversitesi Lisansüstü Merkezi Araştırma Profesörü ve Londra Ekonomi Okulu Misafir Profesörü Branko Milanovic, Arjantin merkezli Perfil gazetesinin kurucu ortağı Jorge Fontevecchia ile söyleşi gerçekleştirdi.

“Büyük Küresel Dönüşüm” adlı eserin yazarı olan Milanovic, neoliberal küreselleşme çağının kapandığını, yerini içeriye dönük liberal, dışarıya karşı ise merkantilist yeni bir düzene bıraktığını kaydetti.

Buenos Aires ziyareti sırasında küresel siyaset ve ekonomideki sarsıntıları değerlendiren Milanovic; Donald Trump, Şi Cinping ve Vladimir Putin gibi liderlerin toplumda halihazırda var olan tepkileri arkalarına alarak iktidara geldiklerini dile getirdi.

Günümüz dünyasındaki asıl çatışmanın para gücü ile siyasi iktidar arasında yaşandığını vurgulayan tecrübeli iktisatçı, sermaye sahiplerinin galip gelmesi halinde insanlığın Roma Cumhuriyeti dönemindeki gibi kitlelerin yalnızca ekmek ve sirkle oyalandığı, oligarkların birbirine karşı halkı seferber ettiği bir tabloyla karşılaşabileceği uyarısında bulundu.

Fontevecchia’nın, son kitabının başlığının iktisat tarihçisi Karl Polanyi’nin 1944 tarihli klasik çalışmasını çağrıştırdığını hatırlatması üzerine Milanovic, piyasa ilişkilerinin aşırı genişlemesine karşı toplumun gösterdiği tepkiyi şu sözlerle anlattı:

“Kitabımın başlığı tesadüf eseri Polanyi’yi anımsatmıyor. Polanyi’nin eserini üç kez okudum ve son okumam kendi kitabımı yazmaya başlamadan yaklaşık bir yıl önceye denk geldi. Küresel ölçekte tanık olduğumuz gelişmeler bana bu bağı açıkça gösterdi. Polanyi, İngiltere’deki Sanayi Devrimi’ni, daha önce piyasa mantığına dahil olmayan insani ilişkilerin ticarileşmesini ve toplumun bu duruma verdiği karşı koruma tepkisini ele alıyordu. Neoliberal küreselleşme de çok benzer bir süreç işletti; piyasa mekanizmasını Çin, Hindistan ve Afrika dahil olmak üzere bütün yeryüzüne yaydı. Gelinen noktada bir dönemin sonundayız. Yaşanan aşırı ticarileşmeye karşı toplumsal bir direnç yükseliyor. Bu durum başka bir sisteme geri döneceğimiz anlamına gelmiyor ancak siyasi dengelerin dönüştüğünü ve küreselleşmenin en azından ideolojik zeminde gerilediğini açıkça ortaya koyuyor.”

“Siyasi dengeler değişti, küreselleşme ideolojik olarak geriliyor”

İktisadi dalgalanmaların uzun vadeli ritmine değinen Fontevecchia, Nikolai Kondratiev’in döngü teorilerini hatırlatarak mevcut kırılmanın tarihsel yerini sordu.

Milanovic, geleneksel iktisadi iniş çıkışlardan ziyade ideolojik bir çevrimin nihayetine gelindiğine işaret etti:

“Klasik anlamda ekonominin büyüyüp ardından durgunluğa girdiği mutat döngülerden söz etmiyorum. Kastettiğim mesele, hem iç hem de dış politikanın ideolojik olarak neoliberalizm rehberliğinde şekillendiği dönemin tamamlanmasıdır. Bu model ülke içinde fiyat esnekliği, vergi indirimleri ve kuralsızlaştırma demekti. Uluslararası alanda ise sermayenin, malların, teknolojinin ve belli ölçüde emeğin serbest dolaşımına dayanıyordu. Bugün korunan zemin ulusal ölçekteki serbestliktir; uluslararası planda ise yeni bir merkantilist aşamaya geçiyoruz. Kitabıma ‘Ulusal Merkantilist Liberalizm’ alt başlığını koymamın temel gerekçesi budur.”

Milanovic, Asya’nın yükselişiyle iki yüz yıl önce Sanayi Devrimi neticesinde Batı lehine açılan gelir, teknoloji ve verimlilik farkının kapanmaya başladığını belirtti.

Çin ve ABD merkezli yeni güç dengesini değerlendiren iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:

“Kitabım temelde Çin ile ABD arasındaki ekseni merkeze alıyor. Çin, satın alma gücü paritesine göre küresel gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 23’ünü, piyasa kurlarıyla ise yüzde 17’sini üreten devasa bir iktisadi güce dönüştü. Doksanların başında kimse Pekin’in bu denli büyüyeceğini tahmin etmiyordu. Washington, 1980’lerde Sovyetler Birliği’ne karşı denge unsuru gördüğü, ekonomik olarak da devasa karlar vadeden bir pazar şeklinde değerlendirdiği Çin ile yakın ilişkiler kurmak istedi. Hatta Güney Kore veya Tayvan örneklerinde olduğu gibi, ülkede orta sınıf geliştikçe rejimin kendiliğinden demokrasiye evrileceği anlatısı dolaşıma sokuldu. Şahsen insanların buna gerçekten inandıklarını düşünmüyorum ama en azından öyle söylüyorlardı. Son on yılda Çin muazzam bir küresel rakip kimliği kazandı. İmalat sanayisinin Asya’ya kayması ve Çin mallarının piyasayı kaplaması zengin ülkelerdeki orta sınıfı sarstı. Bu olgu ilk başta ABD’de, şimdilerde ise Almanya’da derin siyasi çalkantılara yol açtı.”

“Yuan küresel ölçekte tam konvertibl bir para birimi değil”

Fontevecchia’nın, Çin dünyanın en büyük üreticisi haline gelmesine rağmen küresel ticaretin neden hala ABD doları üzerinden döndüğüne ve uluslararası mali kurumların neden Batı kontrolünde kaldığına dair sorusunu yanıtlayan Milanovic, tarihsel gecikmelere atıf yaptı:

“Mali ve askeri güç hala ağırlıklı olarak ABD’nin elinde bulunuyor. Amerikan ordusunun seksen ülkede askeri üssü varken Çin’in yalnızca Cibuti’de tek bir üssü var. Tarihe baktığımızda, bir ülkenin üretimde öne geçmesiyle finans merkezi haline gelmesi arasında uzun bir zaman aralığı bulunur. ABD, İngiltere ekonomisini 1880 veya 1890 civarında geride bıraktı; ancak Londra merkez olma vasfını iki savaş arası dönemin sonuna kadar muhafaza etti. New York’un kesin liderliği ancak 1944 sonrasında tescillendi. Dolayısıyla Çin en çok sanayi malı üreten güç olsa bile finansın anında Şanghay veya Hong Kong’a kaymasını beklemek gerçekçi değildir. Üstelik yuan sermaye hareketlerinde tam serbestliğe sahip bir para birimi niteliği taşımıyor. Küresel işlemlerin yaklaşık yüzde 90’ı hala dolarla yapılıyor. Yine de ülkelerin rezervlerini çeşitlendirme, kripto varlıkları veya yerel para birimlerini devreye sokarak dolardan bağımsızlaşma arayışı sürüyor.”

Küresel gelir dağılımını gösteren meşhur fil eğrisinin güncel durumuna da değinen Milanovic, 1988 ile 2008 arasındaki tablonun siyaset üzerindeki gecikmeli tesirlerini aktardı:

“O grafik neredeyse bir müzik grubunun sürekli çalınması istenen hit parçası gibi oldu. 1988 ile 2008 arasındaki veriler, küresel nüfusun en tepedeki yüzde 1’lik kesimi ile Çin merkezli Asya orta sınıflarının büyük gelir artışı sağladığını, Batı’daki orta sınıf ve işçilerin ise yerinde saydığını belgeliyordu. İktisadi gerçeklik ile bunun siyasi sonuç doğurması arasında zaman farkı vardır. Nitekim o dönemin faturası 2016 yılında Brexit kararı ve Donald Trump’ın ilk seçimi kazanmasıyla sandığa yansıdı. Bugün ise eğrinin biçimi dönüştü. 2008 finansal çöküntüsünün ardından Batı’daki zirve yüzde 1’lik grubun gelir artışı eski hızını kaybetti; Amerikan elitlerinin kayıplarını telafi etmesi beş yılı buldu. Diğer taraftan Çin, küresel gelir dağılımının orta basamaklarından üst dilimlerine doğru tırmandı.”

“Küresel eşitsizlik düşerken ülke içi kutuplaşma derinleşti”

Milanovic, dünya genelindeki vatandaşlar arasındaki gelir uçurumunun azalmasıyla zengin ülkelerdeki yerleşik düzen karşıtı hareketlerin yükselişi arasındaki paralelliği doğruladı:

“1820’den 2023’e uzanan iki yüz yıllık kayıtları incelediğimizde küresel gelir adaletsizliğinin kesintisiz biçimde gerilediği yegane dönem, 1990’lardan günümüze kadar geçen neoliberal küreselleşme yıllarıdır. Dünya nüfusunun neredeyse yarısını barındıran Çin, Hindistan, Vietnam ve Endonezya gibi ülkelerin yüksek büyüme oranları yakalaması yeryüzü ölçeğindeki uçurumu daralttı. Ancak küresel eşitsizlik doğrudan bir siyasi muhataba sahip değildir; dünya çapında hesap sorulacak tek bir hükümet yoktur. Buna karşılık ABD’de, Birleşik Krallık’ta veya Çin’in kendi içinde zengin ile yoksul arasındaki makas açıldı. İnsanların siyaseten tepki gösterdiği, oy tercihlerini değiştiren olgu işte bu ulusal düzeydeki kutuplaşmadır. Yeryüzünün daha adil bir gelir dağılımına kavuşması teorik açıdan olumlu karşılansa da ulusal sınırlardaki eşitsizliğin yarattığı siyasi yıkıcılığı telafi etmeye yetmiyor.”

Gelecek çeyrek asra dair projeksiyonlarını paylaşan Milanovic, Asya ülkelerinin Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü üyelerinden iki puan daha hızlı büyümesi varsayımı altında ilginç bir demografik dengenin doğacağını belirtti:

“Yaptığım hesaplamalar açıkça gösteriyor. Bir nesil sonra dünyadaki varlıklı sınıf içinde kabaca Amerikalılar kadar zengin Çinli yer alacak. Zirvedeki yüzde 10 veya 20’lik dilimde Asyalıların ağırlığı artarken Batılıların mevcudu azalacak. Bu gelişme Batı dünyası için ciddi bir özgüven kırılması yaratacaktır; çünkü son iki asırdır refah piramidinin tepesinde mutlak biçimde Batılılar oturuyordu. Avrasya coğrafyasına baktığımızda ise Atlantik kıyısındaki Batı Avrupa ile Pasifik kıyısındaki Çin zenginleşirken, aradaki Rusya ve Orta Asya kuşağının seyrek nüfuslu ve görece düşük gelirli bir hat olarak kalacağını öngörebiliriz.”

Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı sonuçlarında Batı ülkelerinin gerilemesini ve Doğu Asya’nın başarısını da değerlendiren Milanovic, eğitimdeki nitelik kaybında ekran bağımlılığı, salgın dönemindeki kapanmalar ve kritik düşünme yetisinin zayıflamasının payı olduğunu söyledi.

Milanovic, gelişen yapay zeka araçlarının zihinsel çabayı ikame etmesinin bu tabloyu daha da ağırlaştırabileceğini ifade etti.

“Alman iktisatçı Friedrich List’in korumacı yaklaşımları yeniden sahnede”

Neoliberalizmin yerini alan ulusal merkantilist liberalizm rejiminin dinamiklerini anlatan Milanovic, klasik liberal ideallerin nasıl terk edildiğini açıkladı:

“Klasik liberalizmde iç siyaset ile dış ticaret arasında bir ahenk vardı. Devletin müdahalesi asgari düzeyde tutulur, düşük vergilerle teşvik sağlanır, kar ilkesi hem yurt içinde hem sınırlar ötesinde geçerli sayılırdı. Yabancı ile yurttaş iktisadi planda benzer muameleye tabiydi. Şimdiki modelde ise pazar serbestisi sadece ülke içinde korunuyor; dış ilişkilerde ise iki savaş arası dönemin sıfır toplamlı merkantilist politikalarına geri dönüyoruz. Ticaret hacminin milli gelire oranı hemen düşmese bile yatırım yasakları, teknoloji transferi engelleri, yabancı şirketlerin borsa işlemlerinden menedilmesi gibi zorlayıcı tedbirler doğrudan bu yeni zihniyetin ürünüdür. Alman iktisatçı Friedrich List’in korumacı yaklaşımları yeniden sahnede. Ülkeler artık sanayilerini koruma gerekçesiyle duvarlar örüyor. Güney Amerika için Mercosur gibi bölgesel serbest ticaret blokları varlığını sürdürebilir ancak küresel pazar bütünüyle parçalanıyor. Batı’nın dosttan tedarik adını verdiği yaklaşım, özünde ‘Çin’e yatırım yapmayacağız ama müttefikimiz olan Vietnam’a gideceğiz’ anlayışını temsil ediyor.”

Bu ikili yapının ciddi bir kuramsal tutarsızlık barındırdığına işaret eden Milanovic, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Neoliberalizmin arkasında Mont Pelerin Cemiyeti, Hayek ve Mises gibi isimlerin onlarca yıla yayılan fikri hazırlığı vardı. Bugün ise ortada tutarlı bir doktrin yer almıyor. Trump’ın gümrük tarifelerini veya Avrupa’nın Çin’e dönük kısıtlamalarını açıklayan sistemli bir kuramsal çerçeve yok. Belirsiz bir sis bulutunun içindeyiz. İçeride piyasa kurallarının işlediği, dışarıda ise korumacılığın dayatıldığı pragmatik ve günübirlik kararlarla yönetilen bir ara dönemden geçiyoruz.”

“Milei, geleneksel siyaset anlayışını tamamen tasfiye ediyor”

Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei’nin konumunu yorumlayan Milanovic, serbest piyasa radikalizmi ile Trump tarzı korumacılık arasındaki çelişkiye parmak bastı:

“Milei, Margaret Thatcher ve Ronald Reagan çizgisinin de ötesinde duruyor. Liberteryenlik, neoliberalizmin en uç biçimidir. Bununla birlikte Milei ile Trump arasında siyasetin dönüştürülmesi bakımından benzerlikler var. Dünyada geleneksel partilerin, klasik ideolojilerin eridiği bir döneme şahit oluyoruz. Komünizm ortadan kalktı, sosyal demokrasinin neyi temsil ettiği belirsizleşti. Geriye belirli bir felsefi omurgası bulunmayan göçmen karşıtı hareketler kaldı. Milei, anladığım kadarıyla siyaseti geleneksel kalıplarından arındırma eğilimini simgeliyor. Trump da aynı şekilde partisiyle klasik bağlar taşımıyor; Cumhuriyetçi kimliği biçimsel bir örtüden ibaret kalıyor.”

Neoliberal dönemin mimarı sayılan merkez sol hareketlerin içine düştüğü krizi irdeleyen Milanovic, sosyal demokrasinin tabanını kaybettiğini anlattı:

“Batı’da Tony Blair, Bill Clinton ve Gerhard Schröder gibi liderler sosyal demokrasiyi neoliberal projenin parçası haline getirdiler. Clinton sosyal yardımları kesti, Blair aynı yolu izledi, Schröder Almanya’da iş sözleşmelerini işçilerin aleyhine olacak şekilde dönüştürdü. Gelir dağılımındaki adaletsizlikten, azalan sosyal transferlerden ve artan güvencesizlikten bunalan emekçi sınıflar, kendi çıkarlarını savunacak aktörler ararken sağ popülist hareketlere yöneldi. Geliriniz kağıt üzerinde aynı kalsa dahi geleceğinizi güvende hissetmiyorsanız huzursuz olursunuz. Solun bu memnuniyetsiz kitleye somut bir alternatif sunamaması, Fransa’da Marine Le Pen’in veya Almanya’da aşırı sağın güç kazanmasına zemin hazırladı. Arjantin’de de yoksul kesimlerin sandıkta geleneksel Peronist hareket yerine Milei’nin partisine yönelmesinde benzer bir bıkkınlık yatıyor.”

“Sorumlular kurtarılırken evini kaybeden yurttaşlar yalnız bırakıldı”

Kırılmanın başlangıç noktası olarak 2008 küresel mali krizini işaret eden Milanovic, sistemin meşruiyetini nasıl yitirdiğini dile getirdi:

“2008 yılı toplumda büyük bir uyanış yarattı. Milyonlarca insan işini kaybetti, ABD’de ve İspanya’da yüz binlerce ailenin evine bankalarca el konuldu. Sistemi krize sokan devasa finans kuruluşları kamu kaynaklarıyla kurtarılırken, ipotek borcunu ödeyemeyen sıradan vatandaşlar kaderine terk edildi. Bu tecrübe, kuralların kimin lehine işlediğini herkese gösterdi. Siyasi dönüşümün nihai adımı ise Trump’ın 2015’te Cumhuriyetçi Parti elitlerine meydan okumasıyla atıldı. Hatırlıyorum, ABD medyasında onunla açıkça alay ediliyordu. Diğer adaylar sayfalarca vergi hesapları ve teknik raporlarla dolaşırken Trump hiçbir hazırlık dosyası olmadan sahnede duruyordu. Gazeteciler kendisine ne söyleyeceğini sorduğunda, ‘Amerikan işçi sınıfı her geçen gün geriliyor, kıyılardaki elitler onların parasını alıyor ve Çin bu tablodan faydalanıyor; ben insanlara bunu söyleyeceğim’ yanıtını vermişti. Neticede önce partisinin yerleşik aktörlerini, ardından Hillary Clinton’ı mağlup ederek iktidara yürüdü.”

İktisadi ilişkilerin günlük hayata sirayet etmesini ve tüketim kültürünün yarattığı ahlaki aşınmayı kitabının son bölümünde tartıştığını ifade eden Milanovic, felsefi kavramlara başvurdu:

“Hayatımızın her alanı ticarileşti. Evde yemek pişirmekten yaşlı, çocuk ve evcil hayvan bakımına kadar eskiden aile içinde çözülen işler birer ticari sektöre dönüştü. İnsanlar her eylemlerini parasal getiri mantığıyla ölçmeye başladı. Bu durum doymak bilmeyen bir açgözlülüğü besliyor. Platon bu hali ‘pleoneksiya’, yani sınır tanımayan rasyonel dışı bir kazanma hırsı olarak tanımlıyordu. Karl Marx ise buna ‘soyut hazcılık’ adını vermişti. Soyut hazcılık, tüketemeyeceğiniz veya tadını çıkaramayacağınız şeylere dahi sırf sahip olma güdüsüyle yönelmektir. Şirketler insanlara sürekli daha fazlasını satmak istiyor ve bu durum bireysel düzeyde sonu gelmez bir tatminsizlik üretiyor.”

“Adam Smith serbest ticaretin askeri denge getireceğini öngörmüştü”

Fontevecchia’nın klasik iktisatçıların vizyonuna dair sorusuna karşılık Milanovic, Adam Smith’in serbest piyasa kadar güç dengesini de önemsediğini hatırlattı:

“Smith zannedildiği gibi piyasanın körü körüne savunucusu değildi; büyük tekellerin ve Doğu Hindistan Şirketi gibi yapıların devleti kendi çıkarlarına alet etmesine sert biçimde karşı çıkıyordu. Milletlerin Zenginliği eserinde serbest ticaretin uluslar arasındaki teknolojik ve askeri mesafeyi kapatacağını, tarafların birbirine denk hale gelmesiyle karşılıklı korkunun küresel barışı sağlayacağını ifade eder. Smith, ticaretin dengeli bir askeri güç dağılımı üreterek barışı tesis edeceğini düşünüyordu. Bugün ise ticari rekabet doğrudan bir üstünlük ve baskı aracına dönüştü.”

Tarihin sonu tezlerinin geçerliliğini yitirdiğini vurgulayan Milanovic, mevcut ulusal merkantilist rejimin de ebedi olmadığını bildirdi:

“Hayatım boyunca iki büyük ideolojik sistemin çözülüşüne şahit oldum. İlki Sovyet sisteminin dağılmasıydı, ikincisi ise bugün yaşadığımız neoliberal küreselleşmenin tükenişidir. Francis Fukuyama’nın Hegel’e atıfla kurguladığı tarihin sonu fikri gerçeği yansıtmıyor. Mevcut merkantilist aşama belki yirmi, belki kırk yıl sürecek. Ardından yapay zekanın yönlendirdiği merkezi planlama modelleri veya henüz bilmediğimiz başka siyasal yapılar ortaya çıkabilir. İktidar dengeleri değiştikçe insanlık yeni kurumsal kalıplar arayışına girecektir.”

“Şi Cinping ve Putin elitlerin nüfuzunu kırarak güç kazandı”

Trump, Şi ve Putin’in aynı kefeye konulmasını analitik açıdan yetersiz bulan Milanovic, her üç liderin de elitlerin aşırı güçlenmesine duyulan öfkeden beslendiğini belirtti:

“Bu üç lideri yalnızca otokrat etiketiyle birleştirmek meseleyi basitleştirmektir. Onların ortak noktası, neoliberal çağın yarattığı huzursuzluğu iktidar basamağı olarak kullanma becerileridir. Çin’de Hu Cintao devrinde servet sahibi sermayedarlar Komünist Parti mekanizmalarına ve karar süreçlerine doğrudan sızmaya başlamıştı. Şi Cinping yönetimi devraldığında bürokrasiye dayanarak bu nüfuzu kırdı. Çin modeli zengin olmaya izin veriyor fakat siyasi iktidarı satın alma girişimlerine kesin sınır çiziyor. Rusya’da ise Putin, Boris Yeltsin döneminin oligark tahakkümüne son vererek servetin dağıtımını doğrudan güvenlik birimlerinin ve devlet aygıtının denetimine bağladı. Trump da benzer şekilde Amerikan küreselci elitlerine yönelik hoşnutsuzluğu siyasi güce tahvil etti.”

“Plutokratlar kazanırsa dünya Roma Cumhuriyeti’ne benzer”

Perfil yöneticisinin, Elon Musk ve Peter Thiel gibi teknoloji milyarderlerinin hem mali hem siyasi hem de kurumsal roller üstlenmeye heveslendiğine yönelik tespitini değerlendiren Milanovic, sözlerini şöyle tamamladı:

“Sermaye çevreleri iktidarın doğrudan kendilerinde toplanmasını arzuluyor. Bütün toplumsal sorunların teknolojik veya iktisadi araçlarla çözülebileceğine inanıyorlar. Ancak işsiz kalan geniş kitlelere sadece hayatta kalacakları kadar asgari para dağıtmak bir çözüm getirmez; insanlar yaşamlarında anlam ve amaç arar. Şayet bu plutokratlar devlet aygıtını alt edip doğrudan egemen olurlarsa, dünya geç dönem Roma Cumhuriyeti’nin koşullarına sürüklenecektir. Yüzde 30’u işsiz, karnı asgari biçimde doyan, internete bağlanan ama hayatında hiçbir üretken gayesi bulunmayan kitleler, bir oligarkın diğerine karşı yürüttüğü iktidar savaşlarında ekmek ve sirk vaadiyle sokaklara sürülecektir. Günümüz dünyasındaki asıl varoluşsal kavga, halkın iradesini temsil iddiasındaki siyaset ile her şeyi satın alabileceğini düşünen servet sahipleri arasında cereyan ediyor.”

Branko Milanović: Soğuk Savaş ekonomisi toplumsal sınıfların varlığını inkar etme girişimiydi

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English