Bizi Takip Edin

GÖRÜŞ

Altıncı ayını doldururken, Gazze kördüğümü

Yayınlanma

Hamas-İsrail savaşı 6. ayını doldururken; Gazze’de ortaya çıkan korkunç insani tablo ve dünya çapında pek çok hükümet ve toplumlarının infial hali eşliğinde, ABD’nin Ortadoğu dizaynının kördüğümüyle karşı karşıyayız.

BM Güvenlik Konseyi’nde, 25 Mart’ta Ramazan ayı yarılanmışken 2728 sayılı ‘Ramazan ateşkesi’ kararının onaylanması, meselenin gelip dayandığı yerin açık tezahürü oldu. ‘Soykırımla’ suçlanan İsrail’i kollayan vetolarıyla şimşekleri çeken Biden yönetimi, dünya örgütünde artan tecrit hali nedeniyle sonunda ‘çekimser’ pozisyon almak zorunda kaldı. Hemen ardından BM Şartı’nın 25’inci maddesi uyarınca hukuken alenen ‘bağlayıcı’ olan Güvenlik Konseyi kararları için ‘bağlayıcılığı bulunmuyor’ açıklaması yaptı. Ve kararın İsrail’in Hamas’a karşı devam eden savaşının ‘yasallığı’ üzerinde hiçbir etkisi olmadığını iddia etti.

BAĞLAYICI OLMAYAN KURALLARA DAYALI DÜZEN

Esasen ‘ABD karinesine’ uygun. Örneğin ABD ve Batılı müttefikleri BM Güvenlik Konseyi’nin 2202 sayılı kararını da onaylamıştı ve bugün Ukrayna savaşı Minsk anlaşmasının uygulanmamasının sonucu olarak yaşanıyor. BM Güvenlik Konsey’in 2728 sayılı kararı ise Biden yönetiminin uluslararası hukuk ile alakasını göze sokuyor. ABD hegemonyasının Biden yönetimi patentli ‘kurallara dayalı düzen’ söylemi ‘kimin kuralları, neyin kuralları’ denerek epeydir alay konusu olmuşken buna ‘bağlayıcı olmayan kurallara dayalı düzen’ eklendi.

Bu ‘atraksiyonlar’ ABD ve İsrail açısından siyasi durumun vahametine işaret. ABD Gazze’ye bakıp, İsrail’i yok etmeyi hedefleyen Müslüman Kardeşlerin Filistin kolu Hamas’ın ‘sivilleri kalkan olarak kullanmasını’ görüyor. İsrail’in ayrım gözetmeyen saldırılarının yarattığı sivil kayıplar karşısında insani krizi ‘önemsemek’ durumunda kalıyor. BM ve insani yardım kuruluşları artık açlık krizine dönüşen durumu düzeltmek için karadan yardımın elzem olduğunu vurgularken, ‘en son başvurulması gerektiği’ belirtilen havadan yardım şovlarına, mesele sanki ‘lojistik kriziymiş’ gibi Gazze’ye geçici liman projeleri ekleniyor.

ABD’nin kimi Avrupalı müttefikleri dahil dünyanın kalanı Gazze’ye baktıklarında ya ‘soykırım’ yahut ‘etnik temizlik’ görüyor. BM’ye bağlı en üst yargı makamı Uluslararası Adalet Divanı’nda ‘soykırım sözleşmesinin ihlali’ temelinde açılan davada alınan ihtiyati tedbir kararlarının uygulanmaması ‘imaj krizini’ derinleştiriyor. Gazze Amerikan başkanlık seçiminin de teması haline geliyor.

ABD, İSRAİL VE SİYASAL İSLAM YATIRIMI

Bu; aynı zamanda ABD müesses nizamına on yıllardır damgasını vuran neocon’ların bölgede ulusal devlet modellerini yıpratmak üzere ‘kullanışlı aygıta’ dönüştürdüğü siyasal İslam yatırımının da iflası. Yani; Sovyetler Birliği ve ardından Rusya Federasyonu’nun parçalanması hedefi açısından bu modelin 11 Eylül saldırılarıyla başlayan geri tepmeleri. 2010’larda Arap isyanlarında öngörülemez sorunlar yumağına dönen bu ‘yatırım’, Ortadoğu’daki kritik müttefik İsrail’in varoluşunu ilk defa bu denli zorlayan bir boyut kazandı.

İkinci Dünya Savaşı sonrasının olağandışı koşullarında 1948’de kurulan, BM taksimi sonrası Arap devletlerinin açtığı her savaştan ‘genişleyerek’ çıkan İsrail, ABD’nin bölgede ipleri eline almasıyla 1979’da Mısır’la, 1994’de Ürdün’le barış anlaşması yapmıştı. Arap devletlerinin belirleyici olduğu bu süreçte 1965’te kurulmuş FKÖ ile masaya oturulması da aynı yıla denk gelir. Bu noktada İsrail’in tercihi, tesis edilen özerk yönetimin Filistinlilerin devletine dönüşmesini engellemek üzerine şekillendi. ‘Toprak karşılığı güvenlik ve barış’ formülünün işlememesinde ise 1987’de kurulmuş Müslüman Kardeşlerin kolu olan İslamcı hareket Hamas ve intihar saldırıları da etkili oldu.

İsrail’i uzun yıllar yöneten ve bugüne kadarki en aşırı sağcı ve dinci hükümeti kuran Başbakan Netanyahu, açık biçimde Filistin devletine izin veremeyeceklerini dile getirirken, esasen İsrail devletinin uzun süreli siyasi tercihine referans yapıyor. Tarihin ironisi, Hamas’ın bağlı olduğu uluslararası hareket 2010’larda Suriye ulus devletinin çökertilmesi girişiminde ‘hayırlara vesile’ bulunmuştu. 7 Ekim’le birlikte İsrail’in siyasi tercihlerinin trajedisine dönüştü.

İsrail, 76 yıllık ulus devlet tarihinde ilk kez; 2005’te tek taraflı çekildiği Gazze yüzünden ‘varoluş’ krizi yaşıyor. Lübnan’dan çekilme ve 2006 yenilgisinden bu yana ilk kez yaşanamaz hale gelen kuzey bölgelerinde çatışmayı derinden hissediyor. ABD’nin son 20 yılda Ortadoğu’daki militarist politikalarının da ürünü olan İran’ın etkinliğinin artışı ve vekalet savaşının sonuçlarıyla cepheden yüzleşiyor. 2010’larda Suriye için ‘omlet olma’ tespitleri ‘yumurta küfesine’ dönüşmüşken, kullanışlı görülen Sünni siyasal İslamcılık üzerinden ‘varoluşsal kriz’ hakikaten ironik.

HAMAS’IN 10 STRATEJİK BAŞARISI…

 Geçen hafta Ynet’in İbranice haberlerine yansıdı. Netanyahu’nun partisi Likud’dan milletvekili Amit Halevi’nin hazırladığı belge, İsrail’in altı ay içerisinde geldiği yeri özetliyor. Halevi, ‘Hamas’ın 10 başarısını’ sıralamış:

  1. (7 Ekim’de) Hamas’ın İsrail ordusuna karşı vahşi katliamındaki sürpriz ve askeri başarısı
  2. Uluslararası sistemde nihai ve giderek artan bir talep olarak Filistin devleti.
  3. Batı’daki aydınların Filistin ve Hamas’ı desteklemesi ve ahlaki gerekçelendirmesi.
  4. İsrail toplumundaki bilinç dengesini öfke ve intikamdan, rehinelerin kurtarılması için ne pahasına olursa olsun geri çekilmeye yönlendiren ortam ve birliğe zarar vermeye razı etmek.
  5. İsrail’e karşı yeni cephelerin (Lübnan, Yemen ve Irak) açılması
  6. Ülkenin iki bölgesinden (kuzey ve Gazze sınırı) yaklaşık 80 bin kişinin tahliye edilmesi.
  7. İsrail’in (uluslararası planda) siyasi izolasyonu
  8. Dünya çapında antisemitizm dalgası.
  9. Etkili bir deniz ablukası.
  10. İsrail’in ekonomisi ve turizme zarar verilmesi.

Halevi’nin buna karşılık işaret ettiği İsrail’in tek ‘stratejik başarısı’ ‘yüzbinlerce askerin ve ailelerinin bağlılığı, özverisi ve gönüllülük ruhu’. Bunun Gazze’de askeri başarılara dikkat çekmek hedefli olduğunu yazan Ynet, pek çok Likudlunun Netanyahu’nun ‘zamana oynamasından’ rahatsızlığını vurguluyor.

Aslında Halevi’nin saptamalarını İsrail iç siyasetindeki kapışmanın da ürünü saymak gerekir. Son tahlilde İsrail ordusunun gücü düşünüldüğünde ilk saptaması ‘taktiksel’ bir duruma denk düşerken, iki ve üç numaralı saptamaları durumu yansıtıyor. Dördüncü saptama İsrail siyasetini yakından izleyenler için tartışmalı zira rehinelerini isteyen ailelerin baskısı artsa da anketler toplumun önemli bir yüzdesinin savaşı desteklediğine işaret ediyor. Beşinci saptama da kısmen isabetli, zira yeni cephelerdeki hasımlar da açıktan ve doğrudan bir savaşı göze alamıyorlar. Kalan başlıklar 9’uncusu dışında yine isabetli. Halevi’nin bu saptamaları yaparken amacı ‘geri çekilme’ değil, ‘gerekenin yapılması’ gibi görünüyor.

REFAH, ATEŞKES TALEPLERİ, HAMAS’IN POZİSYONU

Bu bağlamda ‘gereken’, Gazze’nin güneyinde Mısır sınırındaki Refah bölgesine operasyona girişilmesi. Ve Biden yönetimi BM Güvenlik Konseyi’nde İsrail aleyhine ‘çekimser’ kalıp uluslararası ortamı kısmen teskin ederken, İsrail ile Refah operasyonunun planlanmasına soyunuyor.

İsrail ordusu Hamas’ın askeri kanadını yenilgiye uğratmak için Gazze’nin kuzey hattını adeta enkaza çevirdi. Daracık bir alanda sivil kayıplara yol açmadan imkansız olan kara harekatı, geriye kaldığı söylenen ‘4 Hamas tugayının’ üzerine gitmek için Refah’a genişletilecek gibi görünüyor. Altı aylık sürede güneye sürülmüş ve nüfusu 200-300 binlerden 1.4 milyona çıkmış Refah’ta böylesi bir harekat nasıl yapılabilir? Durum ‘Avrupa bahçıvanı’ lakaplı AB dış politika ve güvenlik şefi Josep Borrell’e bile ‘siviller aya mı gidecekler’ haklı sorusunu sorduruyor.

Açıkçası durum aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık misali. Ve ramazan sonunda Refah’a operasyon eli kulağında görünüyor. İsrail siyaseti Netanyahu ve aşırı sağcı hükümetini devirse, Gazzeliler kabus gibi sonuçlardan kaçınabilir mi? Açıkçası hiç ihtimal vermiyorum. Bir mucize eseri ABD müdahalesiyle İsrail devleti geri adım atsa, ateşkese ulaşılsa, Hamas imha edilmek bir tarafa ‘mutlak siyasi özne’ olarak sahneye çıkacak.

İster istemez akla düşüyor… İsrail devleti 7 Ekim’de 1200 kişinin kaybı ile yaşadığı şokla zaten abluka altında tuttuğu Gazze’yi hışımla bombalayıp yeniden işgale girişmeseydi, BM Güvenlik Konseyi üzerinden hamleler yapsaydı, ne değişirdi?

Hışımla karadan işgal, Donald Trump’ın İbrahim/Abraham anlaşmalarıyla yolunu açtığı İsrail’in Arap devletleriyle tam ve aleni normalleşmesini sağlayacak Suudi anlaşmasını rafa kaldırdı. ‘Proje Ukrayna’ya saplanmış Amerikan diplomasisinin Gazze nüfusunu Arap ülkelerine ‘boca etme’ müzakereleri sonuçsuz kaldı. Doğrusunu söylemek gerekirse, Arap ülkeleri ve kamuoylarındaki hassasiyet Batı’da esen Filistin rüzgarının yanında sönük kalıyor. Yine de Mısır ve Ürdün gibi ülkelere Batı’nın uluslararası kuruluşlar üzerinden cömert mali katkıları bile böylesi bir ‘nüfus tahliyesi’ girişiminin bedellerini karşılayabilir gibi durmuyor. Onlar ancak Gazze harekatı bittikten sonra bir rol almaya ikna edebilir.

Dolayısıyla Ortadoğu’nun tek nükleer silahlı devleti olarak İsrail’in dışarıdan dayatılacak bir rejim değişikliğiyle çökertilemeyeceği düşünüldüğünde, Hamas’ın tek ve en somut güvencesi dünyadaki infial. Hamas bu infialin desteğiyle ‘İsrail ordusunun geri çekilmesi, restorasyon ve esir değişimi müzakereleri’ taleplerinden geri adım atmıyor.

Hamas’ın 7 Ekim’de ‘takas için rehine almak’ diyerek ‘acemice’ izah ettiği saldırısının siyasi ve stratejik sonuçları adeta kendisini aşmış durumda. Ne ki Hamas’ın ‘kimseye sormadan’ İsrail’in gelmiş geçmiş en aşırı sağcı hükümetinin iktidarında giriştiği bu askeri hamlenin siyasi sorumluluğunu, böylesine büyük bir insani krizde kimse tartışabilecek durumda değil. İsrail hapishanelerinden kurtarılacak Filistinlilerin sayısını ikiye katlanmasını, bir kuşağın yetim, öksüz ve engelli hale gelmesini…

Hamas liderlerinin ‘şehit millet’ söylemleri eşliğinde Suriye’den aşina olduğumuz ‘sivil nüfusunu sakınmak’ gibi bir kaygısının olmadığını açıkça dile getirdiği bir ortamda, hesabın kesileceği adres belli. Hamas yetkilisi Gazi Hamad, krizin ilk aylarında “Biz işgal mağduruyuz, yaptıklarımızdan dolayı kimse bizi kınayamaz. Yaptığımız her şey meşrudur” demişti. Ne tuhaftır ki, İsrail’in de bu krizde yitirdiği dünya çapında en değerli argümanı ‘mazlumiyet’.

GÖRÜŞ

Hindistan’da genel seçimlere doğru-4 / Dış politika

Yayınlanma

Hindistan, iktidardaki Hindistan Halk Partisi (BJP) hükümeti ve ana muhalefetteki Hindistan Ulusal Kongresi (kısaca Kongre Partisi veya Kongre) başta olmak üzere 18. genel seçimlere hazırlanıyor. Seçimlerin kazananının yine BJP hükümetinin olacağı yönünde güçlü bir beklenti söz konusu olsa da muhalefetin başa geçmesi durumunda da özellikle dış politika bağlamında Hindistan’da büyük bir değişiklik yaşanmayacaktır. Çünkü Hindistan’da hem BJP hem de Kongre dış politika veya ekonomi gibi belirli konularda pragmatik ve ideolojik olmayan bir yaklaşım sergiler. Bu, aralarında ideolojik farklılıklar olmadığı anlamına gelmez ama bunlar genellikle çok açıktır ve ülkenin iç politikasında, özellikle de kimlik siyaseti söz konusu olduğunda önemli bir rol oynar. Ancak iki parti örneğin eğitim gibi alanlarda sıklıkla farklı fikirleri savunurken dış politika söz konusu olduğunda yaklaşımları ideolojik değil çıkar odaklıdır.

Hindistan’da genel seçimlere doğru-3 / Politik ekonomi

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Rusya ile ilişkiler bunun açık bir örneği. Hindistan dış politikasının mevcut değişmez gidişatlarından biri hem ABD hem de Rusya ile “müttefik olmadan” ortaklıkları sürdürme çabasıdır. Örneğin, Kongre Partisi geçmişte şimdikinden çok daha sol eğilimliydi. Ancak Kongre, ABD’nin Hindistan’ın en önemli ekonomik ortaklarından biri, önemli teknolojilerin sağlayıcısı, Çin’e karşı önemli bir destekçisi ve Hint diasporasının etkili ve zengin bir kesiminin üssü olduğu gerçeğini göz ardı edemez. Hem zaten çoğunlukla Modi’ye veya Modi hükümetine atfedilen günümüz Hindistan-ABD yakın ortaklığının temelleri aslında Kongre hükümeti döneminde atılmıştı. Benzer şekilde sağcı ve milliyetçi bir parti olan BJP de Sovyet komünizminden pek hoşlanmıyordu. Ancak iktidara geldikten sonra çoğu Hint silahının hâlâ Sovyet ya da Rus yapımı olduğu ve Rusya’nın nükleer enerji konusunda önemli bir ortak olmayı sürdürdüğü gerçeğini göz ardı edemezdi. Yani hangi parti iktidarda olursa olsun Hindistan dış politikada ılımlılığı korumaya çalışan bir ülkedir; Batı ile Rusya arasında (ve İsrail ile Arap devletleri arasında da) orta konumda kalmak isteyen bir ülke. Bu nedenle, paradoksal olarak, Hindistan’daki olaylar bazen öngörülemezken ve ülkenin çeşitli bölgeleri çoğunlukla siyasi veya sosyal açıdan istikrarsızken Yeni Delhi’nin dış politikası büyük ölçüde partiler/hükümetler üstü, istikrarlı ve öngörülebilir bir nitelik taşır.

Diğer yandan, Hindistan’da seçim anketleri dikkate alındığında Başbakan Modi’nin ve iktidar partisinin muhalefete karşı zaten çok büyük avantajları olduğu görülüyor; çok daha büyük mali kaynaklar, esnek bir medya ve bunların arasında uzlaşılmış bir bürokrasi. Ancak Modi hükümetinin yine de hiçbir şeyi şansa bırakmadığı da görülüyor. Bunlardan üçü ayrıca muazzam bir biçimde öne çıktı. İlki, Hindistan’ın eylül ayında ev sahipliği yaptığı G-20 Zirvesi idi. Hindistan hükümeti zaten dönüşümlü olan G-20 başkanlığını Hint halkına çok muazzam bir dış politika başarısı olarak, dünyaya ise “süper güç adayı” Hindistan’ın “dünya liderliğinin” gösterişli bir avatarı olarak pazarladı. Hem zaten Hindistan’ın G-20 sürecinde de uluslararası basın Modi hükümetinin azınlıklara ve siyasi muhaliflere yönelik saldırılarına pek de ilgi göstermedi. İkinci olarak, tüm Hintleri TV’ye kilitleyen, onlar için hem en sevilen spor hem de en çekici eğlence biçimi olan ve tüm milliyetçi duyguları ortak paydada buluşturup alevlendiren Kriket Dünya Kupası geliyor. Ancak ne yazık ki Hindistan’ın ev sahipliği yaptığı turnuvaların sonucunda 19 Kasım’da Hindistan’daki Modi’nin de memleketi olan Gujarat’ın Ahmedabad kentindeki Narendra Modi Stadyumu’nda Avustralya’ya karşı oynanan final maçı kaybedildi. Hindistan kazansaydı eğer, Narendra Modi’nin, Narendra Modi Stadyumu’nda Narendra Modi’ye övgüleri büyük bir coşkuyla selamlayarak, Dünya Kupası’nı büyük bir gururla alıp Hindistan takımına takdim etmesi hiç kuşkusuz büyük bir gösteri olacaktı. Ancak yine de Hindistan’ın tartışmasız süper güç olduğu bir alan olan kriketin Hindistan’a getirdiği prestij hâlâ büyük bir kazanç. Ve üçüncüsü ise ocak ayında Hindu tanrısı Rama’ya adanmış yeni ve devasa bir tapınağın açılışı oldu. Bu gösterişli açılış hiç kuşkusuz BJP hükümetinin çoğunlukçu gündemini daha da ileriye taşıyor.

Aynı zamanda Hindistan’ın dış politikası kısa zaman içinde birçok diplomatik zorlukla karşılaştı. Ancak görevdeki Modi rejimi bu birtakım zorlukları kendi lehine avantaj olacak bir biçimde bir seçim stratejisine dönüştürmeyi başardı. Örneğin, bunlardan Hint basınını en uzun meşgul edeni, Sih ayrılıkçılığı anlamına gelen Khalistan hareketi konusunda Kanada ile yaşamakta olduğu kriz ve BJP hükümeti bu kriz üzerinden Sih ayrılıkçılarını olduklarından daha büyük bir güvenlik tehdidi olarak resmederek tabanını genel seçimler öncesinde harekete geçiriyor. Yeni Delhi hükümeti zaten son yıllarda 2020-21 çiftçi protestosundan başlayarak Khalistan hareketine yönelik korkuyu körüklemeye başlamıştı. Çoğunlukla Punjab ve Haryana devletlerinden Sih çiftçiler, hükümetin Eylül 2020’de çiftlik ürünlerinin satışı, fiyatlandırılması ve depolanmasıyla ilgili onları serbest piyasadan koruyan kuralları gevşeten üç Çiftlik Yasası’nı yürürlüğe koymasına karşı protesto başlatmış, Ocak 2021’de Hindistan hükümeti, Khalistan hareketinin protestolara sızdığını iddia etmişti. 1970’lerin sonlarından 1990’ların başlarına kadar Punjab, Sih militanların yürüttüğü terör kampanyası ve onlara karşı çıkan Hindistan güvenlik güçlerinin uyguladığı vahşet ve aşırılıklar nedeniyle felaketi yaşamıştı. Bu felaket yaklaşık 25 bin kişinin yaşamına mal olmuştu. Günümüzde Punjab’da Khalistan hareketi fiilen öldü ama Batı’daki Sih diasporasının küçük ama son derece sesli ve görünür kesimleri arasında hayatta kalmaya devam ediyor. Yeni Delhi için bu durum BJP hükümetinin politik ihtiyaçlarına hizmet eden ve Başbakan Narendra Modi’ye “güçlü bir adam olarak” bir kez daha kendini kanıtlama şansı sunan yararlı bir seçim stratejisi haline gelmiş görünüyor. Normalde verilere göre, 2000-2022 yılları arasında Khalistan bağlantılı şiddet, daha düşük bir profilde: Son 22 yılda Punjab’da en az bir ölümle sonuçlanan 33 olay yaşanırken Jammu ve Keşmir’de 11 bin 892 ölümcül olay ve Maocuların dahil olduğu 5 bin 247 ölümcül olay yaşandığı kaydedilmiş. Ancak bugünkü iktidar söylemlerine kulak verildiğinde Khalistan hareketinin çok daha ciddi bir tehdit olduğu düşünülür.

Modi’nin tabanındaki popülaritesinin en güçlü nedenlerinden biri de Hindistan’ı güçlü ve iddialı bir Hindu devleti olarak yeniden düzenleme fikri. Modi hükümeti, 2015’te Hindistan’ın Manipur ve Nagaland’daki ayrılıkçıları hedef almak için Myanmar topraklarında nokta operasyon düzenlediğini büyük manşetlerle duyurmuştu. Eylül 2016 sonlarında gündeme Pakistan topraklarındaki “militan fırlatma rampalarına” karşı nokta operasyon düzenlendiği büyük harflerle yansıdı. Modi bu saldırının türünün ilk örneği olduğunu iddia ederken yine Hint basınında Pakistan kontrolündeki bölgeye daha önce yapılan dokuz saldırı belgelenmişti. Daha sonra Modi’nin, grubun Şubat 2019’da Pulwama’daki Merkezi Yedek Polis Gücü (CRPF)  konvoyuna düzenlenen ve 40 kişinin ölümüne yol açan intihar saldırısına misilleme olarak Hindistan’ın Jaish-e-Mohammed (JeM) eğitim kampına düzenlediği hava saldırılarıyla ilgili haberler yansıdı. Ancak Pakistan’ın Hayber-Pahtunhva eyaletindeki “Balakot’taki en büyük JeM kampının” yok edildiği ve “Hindistan’da daha fazla terör saldırısı planlayan çok sayıda teröristin, eğitimcinin ve JeM komutanının” öldürüldüğü iddialarını, uydu görüntülerini kullanan çok sayıda bağımsız çalışma doğrulayamadı. Daha sonra Pakistan’ın cezalandırıcı hava saldırılarına yanıt olarak Hindistan kendi savaş uçaklarını harekete geçirdi. Ardından Pakistan, bir MiG-21 Bison’u düşürmüş ve sonrasında zarar görmeden Hindistan’a dönen pilotu Abhinandan Varthaman’ı kurtarmıştı. Ancak Hindistan, Varthaman’ın düşmeden önce Pakistan’a ait bir F-16’yı düşürdüğünü ve hatta düşen uçak için “inkar edilemez deliller” sunduğunu iddia etmişti.

Hint analistler, Şubat 2019’da CRPF konvoyuna yapılan Pulwama saldırısının ardından bir JeM kampını ortadan kaldırmanın ve bir F-16’yı düşürmenin ikiz zaferinin Modi’nin zaferini mühürlediğini ve Modi’yi seçimin gidişatına ilişkin kaygılardan koruduğunu savunmuş, Pulwama’daki terör saldırısı ve hükümetin tepkisi derin bir milliyetçilik duygusunu harekete geçirmişti. Benzer şekilde yine Hint gözlemciler Modi’nin “güçlü adam” imajını bir kez daha pekiştirebileceği bir sonraki güvenlik krizi olarak Khalistan hareketini kurmaya çalıştığını düşünüyor. Hatta Modi yanlısı medya yorumcuları Kanada’nın “bir sonraki Pakistan” olduğu fikrini dile getirmişti. Kanada Başbakanı Trudeau’nun Hindistan hükümetini suçlayan iddiaları kanıtlansa da kanıtlanmasa da Modi ve partisine genel seçimlerinde bir avantaj sağlamış gibi görünüyor: Ottawa’nın Modi hükümetini suçlayan iddiaları Trudeau hükümeti tarafından kanıtlanamazsa Modi Kanada’nın ikiyüzlülüğünü açığa çıkarmış olur, eğer Hindistan’ın kendisine suikast düzenlediğine dair ikna edici kanıtlar ortaya çıkarsa bu kez Hindistan’ın artık yabancı topraklarda kendi ülkesine yönelik olduğu iddia edilen tehditleri ortadan kaldıracak kadar güçlü olduğu algısı geliştirilebilir.

Okumaya Devam Et

GÖRÜŞ

İran misillemesi: Komplo teorileri arasından ilerlemek

Yayınlanma

Yazar

İran’ın İsrail’e yaptığı misilleme komplo teorisi sanayimizin muhteşem ürünlerini bir kez daha ortaya döktü. Bu alanda dünya ligine hiç maç yapmadan ilk üçe çağrılacağımıza ve formumuz iyiyse finali de ya Orta Doğu ülkelerinden veya Balkanlardan birisiyle oynayacağımıza hiç şüphem kalmadı. Eğer komplo teorileri ihraç edilebilir bir ürün olsaydı kişi başına düşen milli gelirde dünyada ilk beş arasında yerimizi kesinlikle alırdık.

Aslında İran’la İsrail arasındaki gerginlik kelimenin tam anlamıyla bir orta oyunuymuş. Hatta İran rejimi İsrail’in kuklalarından sadece biriymiş. Tahran yönetimi İsrail’e karşıymış gibi yapıp perde arkasında onlarla iş tutarmış. Madem yüzlerce İHA’yı harekete geçirebiliyor; o halde neden İsrail’in önemli hedeflerini vurmuyormuş. Veya İsrail’de neden hiç kimse ölmemiş.

Bunları çürütmeye çalışmanın hiçbir anlamlı tarafı olmadığının pek tabii ki farkındayım; ama ülkemizin entelektüel seviyesinin göstergesi olması açısından bu komplo teorilerinin medyanın önemli bir bölümünde kontrolsüzce konuşulabiliyor olmasına hayıflanmamak mümkün değil. Bunları dinledikçe içimden ‘Hitler de Sovyet ajanıydı. Stalin onu erken dönemlerde devşirmişti. İkinci Dünya Savaşı zaten orta oyunuydu. Hitler’in amacı da Almanya’nın yenilmesini sağlayıp Sovyetler Birliği’nin geniş Doğu Avrupa topraklarını hakimiyeti altına almak için yapılmıştı’ demek geliyor. Bu arada sadece Sovyetler Birliği’nin 27 milyon kayıp vermiş olması (1945’de on sekiz milyon olan Türkiye nüfusunun bir buçuk katı) zaten küçük bir ayrıntı. Komplo teorimi çürütmesi düşünülemez. Kaldı ki, bunları soracak kimse de yok ortalıkta.

İRAN MİSİLLEMESİNİN KODLARI

İşin esasına gelince, İran, Şam’daki büyükelçilik binasına İsrail’in yaptığı saldırıya mislinden fazlasıyla cevap verdi. Fazlasıyla, çünkü, İran da İsrail toprakları dışında bazı İsrail hedeflerini vurabilirdi. Nitekim önceki aylarda Kuzey Irak’ta İsrail istihbaratı tarafından kullanıldığı iddia edilen bazı yerleri vurmuştu. Fakat bu defa doğrudan İsrail topraklarını hedef aldı. Ve hemen altını çizmek gerekir ki, bu, kuruluşundan bu yana İsrail topraklarının tümüne yönelik en kapsamlı saldırı olarak askeri/siyasi tarihteki yerini aldı.

İran’ın İsrail’e daha büyük çapta zarar verecek silahlar kullanmamış veya kullansa da başarısız olmuş olma iddialarına gelince, ilkine verilecek cevap Tahran’ın bölgesel bir savaş istememesiyle doğrudan alakalı. İran açısından bakıldığında, zaman kendi lehine işliyor; çünkü Vaşington’un pek de akıllıca sayılmayacak hesaplarla sırf İsrail karşıtı oldukları için tarumar ettiği – güya demokrasi götürmüştü – Irak ve Suriye’de İran’ın nüfuzu olağanüstü arttı. İran yanlısı olarak bilinen ve kendilerini Direniş Ekseni olarak tanımlayan gruplar bu iki ülkede güç kazanırken İsrail’in şiddet dışında bir şey bilmeyen politikalarından dolayı Lübnan’da oluşan Hizbullah hareketi ile de Suriye üzerinden tam bir irtibat sağlamış oldular. Bunlara Yemen’de Ensarullah hareketinin kuvvetlenmesi ve Hamas’ın giderek Hizbullahlaşması yani etkili bir direniş örgütüne dönüşmesi de eklendiğinde İran İsrail’i bölgede ciddi bir kuşatmaya almış görünüyor.

Çok kutupluluk geri döndürülemez bir biçimde dünya dengelerini yeniden yapılandırırken İsrail’in en büyük destekçisi Amerika ve Avrupa’nın ciddi bir güç ve nüfuz alanı kaybına uğrayacağını hesap ediyorlar ki, bu hesaplarında hiç de yanlış/haksız sayılmazlar. ABD ve Kolektif Batı’nın gücünün azalmasının Orta Doğu’da İsrail’in hareket alanını daraltacağına hiç şüphe yok. Ayrıca nükleer silah yapma çalışmalarında son aşamaya geldiği söylenen İran’ın bölgesel savaş istemesi için hiçbir neden yok. Buna karşılık bölgesel savaş isteyen ve Amerika’yı bunun içine çekmeye çalışan Netanyahu ve İsrail; çünkü Tel Aviv yönetimi Gazze’de gerçekleştirdiği ve ilk defa Batı kamuoylarında bile şiddetle eleştirilen soykırımsal etnik temizlik harekâtından kendi açısından başarı sayılabilecek (rehinelerin kurtarılması, önde gelen Hamas liderlerinin yakalanması/öldürülmesi vs.) hiçbir sonuç alamayınca kurtuluşu İran’ı savaşın içine çekmek olarak görüyor. Gerek Hizbullah’a gerekse İran’a yönelik provokasyonlarını da bu amaçla gerçekleştiriyor.

Ayrıca Netanyahu İran ile savaş istemeyen Amerikan yönetimini işin içine çekmek için de İran’a karşılık vermek zorunda kalacağı provokasyonlar yapıyor. En son Şam’daki konsolosluk binasının vurulması tam da bu amaçla gerçekleştirilmişti. Dolayısıyla İran elindeki vuruş kabiliyetini nüanslar (komplo teorisyenlerinin çok fakir olduğu bir alan) üzerine inşa etmek zorundaydı. Yani hem karşılık vermeliydi hem de bunu Amerika ile koordinasyon kurarak büyük bir savaşa sebep olmayacak şekilde icra etmeliydi. Hafta sonu İran’ın yaptığı tam da bu oldu. Yüzlerce İHA ve onların İsrail hava sahasına yaklaşmasıyla başlayan Hizbullah seri atışları İsrail’in Demir Kubbe olarak adlandırılan hava savunma sistemini baş edemeyeceği sayıda hedef ile meşgul etmeyi amaçlıyor olmalıydı. O meşguliyetin (saturation) yarattığı boşluktan yararlanan balistik füzeler İsrail’in kritik önemdeki havaalanlarında (Nevatim ve Ramon), öyle anlaşılıyor ki, ciddi tahribata sebep oldu.

Üstelik, anlaşılan o ki, İran bu havaalanlarını elindeki hipersonik füzelerle de vurmamış; çünkü öyle yapsaydı Tahran’ın envanterindeki önemli bir silahın ayrıntıları ortaya çıkmış olacak ve bir yandan İsrail öte yandan Amerika, İngiltere ve müttefikleri bu silaha karşı neler yapılabileceğine dair hummalı bir çalışma başlatacaklardı. Yani stratejinin en önemli kuralını uygulamış görünüyor İran, elindeki kartların hepsini göstermeden misillemesini gerçekleştirmiş. Hipersonik füzeleri devreye sokmadan da İsrail’in her yerini vurabileceğini Tel Aviv’e göstermiş.

CNN EZBERİ

İran’ın Gazze üzerinde odaklanmış İsrail karşıtı veya İsrail’i eleştiren kamuoyunun veya Batılı devletlerin dikkatinin bir anda İran-İsrail çatışmasına döndüğü, Gazze’nin unutulduğu laflarının hiçbir ciddi tarafı olmadığı ayrıca ortada. Böyle bir laf kalabalığı, İsrail’in Gazze operasyonların durduğu veya duracağı varsayımına dayanıyor. Oysa İran’ın İsrail’e neler yapabileceğini gösterdiği bu misillemenin ardından gözler yeniden Gazze’ye dönecektir. Öte yandan eğer Gazze’de İsrail harekâtına ara verilecek tamamen veya duracaksa/durdurulacaksa, bu, zaten İran lehine ciddi bir puan olarak döner; çünkü sonuçta Gazze halkını Netanyahu soykırımından koruyan/kurtaran ülke konumuna sokar. Yok, eğer İsrail harekâtı aynen devam edecek olursa, gözler bir kere daha oraya çevrilecektir.

Ayrıca Batı ülkelerinde giderek İsrail’i çok sert bir biçimde eleştiren kamuoyları ile İsrail’e destek veren yönetimler arasında yaşanmakta olan çelişkili bir durum var ve bu durum devam edecek gibi görünüyor. Yani İran misilleme yapsa da yapmasa da İsrail’e destek vermekten geri durmayan/duramayan bir Batı dünyasından söz ediyoruz. Bu açıdan İran’ın kendi kamuoyunun misilleme talepleriyle bu konuyu tartıya koyduğunda nüanslara dayanan bir karşılık verdiği sonucunu çıkarabiliriz. Hem misilleme fazlasıyla yapıldı hem de bölgesel bir savaş çıkmasına sebebiyet verilmedi. Yani Netanyahu kazanan olmadı.

İran’ın yaptığı misillemenin bölgesel politikalardaki yansıması Arap ülkelerinden siyasal destek almamış/alamamış ve muhtemelen bundan sonra da alamayacak olduğunun bir kez daha gözler önüne serilmesiydi. Arap ülkelerinden Ürdün doğrudan İsrail ve Amerika ile İran’a karşı kendi hava sahasını aktif korumaya alırken Suriye hariç diğerleri İran İHA’larının ve füzelerinin geçişine izin vermediler. Bu da Arap ülkelerinin Filistin meselesini kendi aile sorunları gibi görmekten yana olduklarına işaret ediyor. İsrail ve Amerika ile Filistin konusunda müzakere, mücadele eden bu Arap ülkeleri Arap olmayan Müslüman devletlerin siyasal İslamcı sloganlarla ve İslam kardeşliği gibi dini gerekçelerle Filistin meselesinde merkezi rol kapma girişimlerini kendi meşru alanlarına başkalarının izinsiz girmesi gibi algılıyorlar ki, bu konuda aktif olma istediğini her vesileyle sergileyen Türkiye hükümetinin çıkarması gereken dersler olduğuna hiç şüphe yok.

Şimdilik bir bölgesel savaş ihtimali atlatılmış gibi; ancak Amerika’yı da yanına alarak İran’a karşı topyekün bir savaş başlatmak isteyen Netanyahu veya başka bir İsrail hükümetinin hangi tahriklere başvurabileceğini kestirmek hemen hemen imkansız. Çok kutuplu dünyada Amerika’nın yardımlarının azalması ihtimalini dikkate alarak Filistin’de ciddi geri adımlar atarak iki devletli bir çözümü içselleştirecek bir İsrail siyasi oluşumu/hükümeti de ufukta görünmüyor. Öte yandan Gazze’dekiler soykırımsal bir etnik temizliğe tabi tutulurken evlerine, arazilerine el konulan, sürekli baskı gören ve zulmedilen Batı Şeria’daki Filistinliler için de direnmekten başka bir yol görünmüyor. Bölge muhtemelen çok kutuplu dünyanın sıcak çatışma alanlarından birisi olarak kalacak, ta ki, Amerikan başkanlık seçimlerine kadar. Trump’ın seçilmesi ve telaffuz ettiği fikirleri dış politikaya dönüştürdüğü takdirde bölgedeki denklem önemli ölçüde değişebilir.

Okumaya Devam Et

GÖRÜŞ

Venezuela’da devlet başkanlığı seçimleri

Yayınlanma

Latin Amerika ve Karayipler bölgesinde şimdiden en çok beklenen seçimlerden biri olan ve 28 Temmuz’da düzenlenecek seçimlerde siyasi partilerin Bolivarcı cumhuriyetin devlet başkanlığı adaylarını resmi olarak göstermeleri için Ulusal Seçim Konseyi (CNE) tarafından belirlenen süre 25 Mart’ta sona erdi. Toplamda 13 aday kaydedildi, bunlar arasında beklendiği üzere Venezuela Seçim Adaleti tarafından diskalifiye edilen, ancak her halükarda Karayip ülkesi genelinde kampanya yürüterek Venezuela’nın en yüksek seçim otoritesi ve Nicolás Maduro hükümetiyle doğrudan karşı karşıya gelen María Corina Machado yer almıyor.

Venezuela’daki seçim sürecinin tamamı, Nicolás Maduro’yu devirmeye çalışmak için aralarında komplo ve ülkeye ihanetin öne çıktığı çeşitli usulsüzlükler nedeniyle Venezuela Seçim Adaleti tarafından diskalifiye edilen María Corina Machado gibi adayların seçilmesi yönünde ABD ve Avrupa Birliği’nin baskı ve müdahalesine ek olarak, siyasi partiler içinde ve arasında eleştiri, spekülasyon ve çatışmalarla çevrili. İktisadi ve sosyal durum son bir yıl içerisinde hafif bir iyileşme göstermiş olsa da Venezuela, halen önemli bir sosyo-ekonomik krizden geçiyor ve bu nedenle bir sonraki devlet başkanlığı seçimlerinin sonucu belirsiz.

Seçim takvimi

5 Mart’ta Venezuela Ulusal Seçim Konseyi (CNE) Yönetim Kurulu oybirliğiyle önümüzdeki haftalarda ve aylarda gerçekleştirilecek programın tarihini belirleyerek, en yüksek seçim otoritesinin başkanı Dr. Elvis Amoroso’nun yardımcısı Carlos Quintero ve rektörler Rosalba Gil, Aimé Nogal ve rektör Juan Carlos Delpino ile birlikte açıkladığı üzere 28 Temmuz 2024’ü seçimlerin yapılacağı gün olarak belirledi.

CNE kararı uyarınca, özel Seçim Kayıt günü 18 Mart-16 Nisan tarihleri arasında gerçekleşecek, alt seçim organlarının üyeleri 20 Mart’ta seçilecek, aday başvurularının sunumu 21-25 Mart tarihleri arasında planlandı ve seçim kampanyası 4’ünde başlayacak ve 25 Temmuz’da sona erecek.

Tarihin belirlenmesi ne kolay bir işti ne de özgür iradeden kaynaklanıyordu, bilakis bu, çeşitli ideolojik yönelimlere sahip siyasi güçlerin katılımını içeren bir tartışma ve demokratik istişare süreciydi. Tartışma Venezuela sokaklarında ve ilgili kitle örgütlerinde olduğu kadar geleneksel siyasi partiler içinde de gerçekleşti ve geçici tarih önerileri sunuldu.

Genel İlkeler; Takvimler ve Seçim Garantilerine ilişkin Ulusal Mutabakat çerçevesinde Venezuela Ulusal Meclisinde savunuldu. Bu mutabakat, Ulusal Meclis tarafından Karayip ülkesinin farklı siyasi kesimleriyle imzalanmış ve ardından 1 Mart’ta CNE’nin değerlendirmesine sunulmuştu. Son olarak yasama organından Venezuela seçim organına iletilen tarih önerileri, bir sonraki seçimlerin Devlet Başkanı Hugo Chavez’in (1954) doğum gününe denk gelen 28 Temmuz’da yapılmasına karar verilmesine yol açtı.

Kabul edilen adaylar

CNE nezdinde 2024 devlet başkanlığı seçimlerinde yarışacak adaylar aşağıdaki gibi:

  • Chavez’cilerin adayı: Nicolás Maduro (Gran Polo Patriótico)

Muhalefet adayları:

  • Antonio Ecarri (Kalem İttifakı)
  • José Brito (İlk Venezuela)
  • Juan Carlos Alvarado (Copei)
  • Luis Eduardo Martínez (Demokratik Eylem – AD)
  • Luis Ratti (Popüler Demokratik Sağ)
  • Benjamín Rausseo (Ulusal Demokratik Konfederasyon – Conde)
  • Daniel Ceballos (Arepa Digital)
  • Javier Bertucci (Değişim)
  • Leocenis García (Prociudadanos)
  • Claudio Fermín (Venezuela için Çözümler)
  • Luis Enrique Márquez (Merkezler)
  • Manuel Rosales (Fuerza Vecinal)

Bu anlamda, devlet başkanlığı seçimlerine katılmak istediklerini ifade eden Venezuelalı siyasi örgütler şunlar: Podemos, Venezuela Komünist Partisi (PCV), Venezuela için Sevgi; Herkes için Vatan (PPT), Biz Venezuela’yız, Değişim İttifakı, Venezuela Yeşil Hareketi, Gelecek Venezuela, Venezuela Halk Birliği; Otantik Yenilenme Örgütü, Örgütlü Devrimci Eylem Hareketi (Tupamaro), Halkın Seçim Hareketi’nin yanı sıra Demokratik Eylem (AD), Kızıl Bayrak (BR), Cumhuriyetçi Hareket (MR), Ulusal Öğrenci Birliği (UNE), Aktivist Halk İradesi, Kalem İttifakı, Yurttaş Hareketini Değiştirelim, Ulusal Bütünlük Hareketi – Birliği, İlerici İlerleme, Bağımsız Seçim Siyasi Organizasyon Komitesi (Copei), İlk Venezuela (PV), Venezuela Vizyon Birimi, Birleşik Venezuela; Değişim için Umut, Ulusal Demokratik Konfederasyon (Conde) ve Venezuela için Çözümler, Popüler Demokratik Sağ. Bolivarcı Öfke (La Furia Bolivariana).

Ayrıca 25 Mart Pazartesi günü Bolivarcı Öfke olarak adlandırılan ve Nicolás Maduro’nun liderliğini destekleyen ve tanıyan güçler, başkanlık adaylığının tesciline eşlik edecek ‘Büyük Ulusal Yürüyüş’e katılmak üzere Caracas kentinin merkezini doldurdu.

Öte yandan Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi (PSUV) Ulusal Direktörlüğü ve Büyük Yurtsever Kutbu (GPP) oluşturan sosyal hareketler ve siyasi örgütler de bu etkinliğe katıldı.

Bu bağlamda PSUV’nin birinci başkan yardımcısı Diosdado Cabello şunları ifade etti: “Bugün adayını kaydetme sırası PSUV’dadır, ülke genelinde 317 binden fazla toplantıdan sonra, tabanımız egemen ve demokratik bir şekilde kardeşimiz Nicolás Maduro’nun vatan sevgisinin standart taşıyıcısı olmasına karar vermiştir.”

María Corina Machado’nun yedeği

CNE tarafından diskalifiye edilen muhalefet lideri María Corina Machado, Machado’yu devlet başkanı adayı olarak seçen Ekim 2023 muhalefet ön seçimini düzenleyen komisyonun bir üyesi olan 80 yaşındaki ünlü Venezuelalı filozof Corina Yoris’i aday gösterdi. Muhalefet, yasal olarak katılma hakkı olmasa bile, sadece muhalefet tarafından kontrol edilen ve gözlemlenen ön seçimlere katıldı.

Yoris, Venezuela’nın önde gelen akademisyenlerinden biri olmasına rağmen ülke siyasetinde geniş bir deneyime sahip değil ve ülkedeki seçmen nüfusunun çoğunluğu tarafından tanınmıyor. Bununla birlikte, María Corina Machado’nun desteği ve göstergesi, Machado’nun takipçilerinin otomatik olarak onu desteklemesi için yeterli olmalı. Adaylığını destekleyen siyasi güçler Un Nuevo Tiempo partisi ve Demokratik Birlik Yuvarlak Masası.

Son olarak, 25 Mart Pazartesi günü saat 8’de Yoris adaylık kaydını yaptıramadı, kayıtlar şahsen değil internet üzerinden yapılıyor, bu nedenle sosyal ağlarda ve geleneksel basında yeni bir eleştiri dalgası ortaya çıktı, zira adaylığını engelleyenin Nicolás Maduro hükümeti olduğu anlaşıldı. CNE tarafından başvuruların kaydedilmesi için tanınan sürenin uzatılması da değerlendirilecekti. Ancak şu anda bunların hiçbiri teyit edilmiş değil.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English