Diplomasi
Ankara-Şam normalleşmesi: Zorluklar, engeller ve yol haritası

Türkiye-Suriye arasında kök salmış sorunların çözümü oldukça çetrefilli ve mayınlı arazi gibi. İsmail Hakkı Pekin, “Sahadaki gerçeklik göz önüne alınarak iki ülkenin her şeyden önce anlayış birliğine varması gerekiyor. Gerisi için zamana ihtiyaç var. Bir savaşı başlatmak kolay da bitirmek zordur” diyor.
Suriye ile 11 yıl sonra bakan düzeyinde ilk temasın sağlanması sonrası normalleşme sürecinin nasıl ve ne şekilde ilerleyeceği tartışılıyor. Kangren haline gelen sorunlar nasıl çözülecek, sürecin önündeki zorluklar ve olası engeller nasıl aşılacak, bölge ve bölge dışı aktörlerin tutumunun süreci akamete uğratma riskine karşı alınacak önlemler neler ve daha bir sürü soru.
Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, çarşamba günü Moskova’da Suriyeli mevkidaşı Ali Mahmud Abbas ile yaptığı görüşme sürpriz değildi, zira iki ülkenin istihbarat yetkilileri iki buçuk yıldan uzun bir süredir bu görüşmelerin zeminini yaratmak için çalışma yürütüyordu. Suriye medyasına göre bakanların buluşması, “istihbarat düzeyindeki görüşmelerin Şam’ın istediği gibi gitmesi” sayesinde mümkün olabildi. Şam’a yakın El Vatan gazetesinin, Suriyeli üst düzey bir komutana dayandırdığı haberine göre Moskova’da “Türkiye, Suriye’den çekilmeyi kabul etti. M4 yolunun 2020’de varılan mutabakat gereği yeniden açılması kararlaştırıldı.”

El Vatan gazetesinin haberi.
Çekilme tamam ama ne zaman?
Şam’ın Türkiye’den beklentileri açık: Türk ordusunun Suriye’den çekilmesi ve Türkiye’nin Şam’ın terör örgütü olarak gördüğü silahlı muhaliflere desteğini kesmesi. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, bu taleplerle ilgili bölgede terör örgütlerinin varlığını hatırlatıyor ve Şam’ın bölgede hakimiyetinin olmadığını söylüyor: “Siyasi bir istikrar olduğu zaman, ülkede her şey yoluna girdiği zaman buraları Suriye’ye devredeceğimizi söylüyoruz. Suriye’nin toprak bütünlüğüne, siyasi birliğine verdiğimiz önemi de zaten tüm açıklamalarımızda vurguladığımızı tekrar hatırlatıyoruz.”
Buraya kadar açıklamalar büyük oranda örtüşüyor. Ancak Türkiye, TSK’nın bölgeden çekilmesi için “siyasi istikrar” şartını koşarken Suriye bu çekilmenin herhangi bir koşula dayanıp dayanmadığına ilişkin bilgi sızdırmıyor. Öncelikle bir noktayı hatırlatmakta fayda var: Türk kamuoyunun daha açık ifade ile Ak Parti tabanının Esad’la normalleşmeye ikna süreci çok önce başlamıştı ancak Suriye kamuoyu henüz buna hazır değil. Onlar için yeni bir durum ve dolayısıyla Suriye basınında çıkan haberlerin Suriye kamuoyunu normalleşmeye hazırlama gibi bir işlevi olduğunu da not etmek gerekiyor. Bu kapsamda Türkiye’de yaşanan dönüşüme benzer bir ifade farklılığının son üç gündür Suriye basınında da yaşandığını görmek mümkün. Örneğin “Türkiye rejimi” yerine artık “Türkiye yönetimi”ni tercih ediyorlar.
PKK tamam diğer terör örgütleri?
Önemli diğer bir nokta PKK’ya karşı tavır netleşmesi. El Vatan’ın haberine göre görüşmede iki taraf da PKK’nın Amerika ve İsrail’in vekil gücü olduğunu, Suriye ve Türkiye için en büyük tehlikeyi oluşturduğunu teyit etti. Şam PKK ile YPG’yi yani Irak üzerinden Suriye’ye gelen ve YPG’yi kuran teröristlerle bu örgüte katılan Suriyeli Kürtleri ayrı tutuyor. Suriyeli Kürtlerle uzlaşabileceğini düşünüyor.

Emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin
Eski Genelkurmay İstihbarat Başkanı, emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, görüşmelerde Türkiye’nin açık ve net garanti verdiğini düşünmediğini ancak arabulucu olarak Rusya’nın bazı garantiler vermiş olabileceğini söylüyor. Pekin’e göre Türkiye en büyük garantiyi “Esadlı çözüme evet” diyerek verdi. Pekin, Türkiye ve Suriye dışında “Suriye’nin toprak bütünlüğü”nden bahseden başka ülke olmadığına ve Ankara’nın toprak bütünlüğü sağlandıktan sonra çekilmeyi gündeme getireceğine işaret ediyor. Ancak bu durumda bile çekilme için en azından terörün bitmesi gerekiyor.
Tam da bu noktada iki ülkenin normalleşmesinin en büyük zorluğu başlıyor: Hangi örgütler terörist sayılacak. İsmail Hakkı Pekin, “Biz PKK/YPG’ye terörist diyoruz. Karşı taraf PKK’ya terörist diyor ama YPG’ye daha ılımlı. Türkiye’nin desteklediği SMO-ÖSO Suriye’ye göre terörist. İdlib ve HTŞ zaten büyük sorun. Onlar ne olacak? Bu konuda ortak bir çalışma yapmak gerekiyor. Bu kolay kolay halledilebilecek bir sorun değil. İki tarafın da kabul etmek istemeyeceği durumlar ortaya çıkacak” diyor.
SMO ne olacak?
Nitekim, Türkiye’ye bağlı silahlı grupların kontrolündeki El Bab, Azez ve İdlib’de bir çok noktada Türkiye ve Suriye arasında olası yakınlaşma ve normalleşme adımları protesto edildi. Eylemlerin ana teması “Esadla barışmaktansa ölürüz, teslim olmayacağız” oldu. Ağustos ayında Çavuşoğlu’nun Suriyeli mevkidaşıyla ayak üstü sohbet ettiğini açıklaması sonrası yaşanan protestolardan farklı olarak eylemlerden Türk bayraklarının yakılması gibi görüntüler gelmedi.

Türkiye-Suriye “normalleşmesi” El Bab’da protesto edildi.
İsmail Hakkı Pekin, “SMO (ÖSO) Türkiye bizi satar mı, diye korkuyor. Diğer yandan bölgede çok büyük rant var. O ranttan kazanç sağlayanlar da ellerinden kayacağını düşünüyor. Türkiye Suriye ile anlaşarak bunlara yargılanmama ya da af gibi birtakım güvenceler vermeli ve ikna etmeli” diyor.
Pekin, Türkiye’deki Suriyeli sığınmacılarda da Suriye’ye gönderilme korkusu olacağını ve bu durumun bazı kışkırtmalara yol açabileceğine dikkat çekiyor: “Hassas konular. Dikkat ve temkinli bir şekilde ele alınması gerekiyor. Bu kadar uzun süren savaştan sonra güven ortamının tekrar sağlanması için zamana ihtiyaç var. Çok da önyargılı olmamak lazım. Kötü sözler söylendi. Her şey sil baştan olmuyor maalesef.”
Sınır güvenliği için mutabakat
Pekin’e göre savunma bakanları toplantısında sınır güvenliği sorunu da gündeme geldi: “Sınırlarımızda sızma var. Geçmişte de Suriye ordusunun yeteri kadar birliği yoktu sınırda bugün de imkânsız. Belki bu konuda bir adım atılabilir. Sınır güvenliği için Adana Mutabakatı ya da benzer bir mutabakat devreye alınarak Türkiye-Suriye iş birliği olabilir.” Pekin bu görüşmeden ve yaratılan havadan sonra artık Suriye topraklarında kapsamlı bir kara harekâtı olacağını düşünmediğini söylüyor ve ekliyor: “Ancak PKK faaliyetlerine devam ettiği sürece İHA’lar, istihbarat operasyonları sürer.”
ABD’nin terörize etme planı nasıl engellenir?
Diğer önemli bir sorun PKK/YPG üzerinden sahada etkili olan ABD’nin bölgeden nasıl çıkarılacağı ve normalleşme sürecini onaylamadığını deklare eden ABD’nin bu süreci engellemek için yapabileceklerine karşı alınacak tedbirler…
Pekin, ABD’nin askerlerini getirip savaştırtacak hali olmadığını ve eğer zemin hazırlanırsa bölgeyi terk etmek zorunda kalacağını söylüyor ancak uyarıyor: “Terör faaliyetleriyle bölgeyi karşı karşıya bırakabilir.”
Bu kapsamda 10 gün önce ABD’li General Matthew McFarlane’in Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) lideri Bafel Talabani ile birlikte PKK/YPG’nin çatı örgütü Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) yaptığı ziyaret öne çıkıyor. ABD daha önce Kürdistan Demokrat Partisi destekli Suriyeli Kürt partilerin yer aldığı Kürt Ulusal Konseyi’ni (ENKS) YPG ile barıştırma ve SDG yönetimine ortak etmeyi denedi başaramadı. Bu kez devrede Türkiye ile iyi ilişkilere sahip KDP değil PKK’ya daha yakın görülen ve KDP ile sorun yaşayan KYP var. KYP ile YPG’nin Suriye ve Irak’ta bir araya gelmesi KDP-PKK’nın bir araya gelmesinden daha mümkün bir fotoğraf. ABD, Türkiye-Suriye iş birliğinin Rusya’nın bir süredir denediği “YPG’yi Suriye ordusu içinde eritme” girişiminin başarıyla sonuçlanmasını engellemek için bir çıkış aradığı görülüyor.
Talabani, Suriye’nin kuzeyinden “Kürt süpergücü” mesajı verdi
İsmail Hakkı Pekin bu girişimi “ABD’nin ön alma çabası” olduğunu düşünüyor: “ABD Türkiye-Suriye iş birliğini bölgeyi terörize ederek engellemeye çalışabilir. Irak üzerinden Suriye’nin içinde terör faaliyetlerine başlayabilirler. Türkiye’nin sınırına yönelik bazı girişimleri olabilir. Sayın Erdoğan terörün kaynaklarını kurutmaktan bahsetmişti. En büyük kaynak Batı desteği. Bu desteğin sonlanması için Türkiye’nin Batı ile bazı anlaşmalar yapması gerekebilir.”
Çavuşoğlu da Suriye-Türkiye ilişkilerinde normalleşmeyle ilgili provokasyon ve engellemelerin olabileceğine dikkat çekerek “En kötü senaryoya her zaman hazırlıklı olmak lazım” diyor.
Türkiye-Suriye arasında kök salmış sorunların çözümü oldukça çetrefilli ve mayınlı arazi gibi. Savunma bakanlarının görüşmesini çok önemli bir adım olarak değerlendiren İsmail Hakkı Pekin, masada sahadaki durum, güvenlik ve mültecilerin onurlu geri dönüşü gibi bir çok konu olduğunu ve bu konuların zaman alacağını söylüyor. Pekin, Erdoğan-Esad görüşmesi için bu başlıklarda büyük oranda yol kat edilmesi gerektiğini ve görüşmenin seçim sonrasına kalabileceğini düşünüyor ve ekliyor: “Sahadaki gerçeklik göz önüne alınarak iki ülkenin her şeyden önce anlayış birliğine varması gerekiyor. Gerisi için zamana ihtiyaç var. Bir savaşı başlatmak kolay da bitirmek zordur.”
Diplomasi
AB, ticaret görüşmeleri konusunda Çin’den “işaret” bekliyor

Üst düzey AB ticaret yetkilileri, iki günlük yoğun müzakereler için bugün (7 Ekim) Pekin’e doğru yola çıkıyor.
Bununla birlikte Brüksel’de görüşmelerin ne gibi sonuçlar vereceğine dair beklentiler ılımlı.
AB Ticaret Komiseri Maroš Šefčovič, perşembe ve cuma günleri Çinli mevkidaşı Wang Wentao ile bir araya gelecek.
Bu görüşme, Brüksel’deki son buluşmalarından üç ay sonra gerçekleşecek. O görüşmede Avrupalılar, ticaret ilişkilerinde dengelenme sinyallerinin görülmesi için Ekim ayı sonuna kadar süre vermişti.
Aralıksız süren çalışma düzeyindeki görüşmelerin zorlu geçtiği görüldü. Dengesiz ticaret dengesinde daralma belirtisi neredeyse hiç görülmüyor.
Nitekim, Pekin’in 27 üyeli blokla olan devasa ticaret fazlası, geçen çeyrekte daha da arttı.
Bununla birlikte, Pekin’in Avrupa ile ticari ilişkilerinde sorunlar olduğu yönündeki öneriyi artık açıkça reddetmediği düşünülüyor.
Görüşmelere yakın kaynakların South China Morning Post’a (SCMP) aktardığına göre Brüksel, cuma günü sonuna kadar Çin Ticaret Bakanlığı’nın tek bir sektörde ihracatını azaltmayı kabul etmesini umuyor.
Bu, daha sonra diğer sektörlere de genişletilebilecek bir “kavram kanıtı” düzenlemesi olacak.
Böylesine dar kapsamlı bir sonuç bile, her iki tarafın da “Ticaret ve Yatırım İstişareleri” olarak adlandırılan sürecin ilk turlarını başarılı olarak ilan etmesine imkân tanıyacak.
Avrupa Dış İlişkiler Konseyi’nin (ECFR) Asya programı direktörü Andrew Small, “Pekin’de yapılacak Šefčovič görüşmeleri, Çin’in masaya yeterince ciddi teklifler koymaya istekli olup olmadığını ve bu tekliflerin altta yatan dinamikleri değiştirecek kadar önemli olup olmadığını belirleyecek,” dedi.
Pekin, ihracata olan bağımlılığının arttığı bir dönemde, kârlı Avrupa pazarına daha geniş erişimini korumayı umabilir.
Bununla birlikte, küçük çaplı bir ilerlemenin, AB’yi bu yılın ilerleyen dönemlerinde dengeleme görevini kendi eline almaktan alıkoyması pek olası değil.
AB, Çin’in “devlet kapitalizmi ve sübvanse edilmiş rekabet” modelinin kendi imalat sektörünü tehlikeye attığına ikna olmuş durumda.
Önemli sektörlerdeki Çin menşeli ucuz ithalatın ani artışları, Avrupa’nın sanayi merkezlerinde, özellikle de Almanya’da binlerce fabrika işinin kaybedilmesinden sorumlu tutuluyor.
Alman üreticiler için değerli müşteriler ve tedarikçiler olan Çinli firmalar, değer zincirinde hızla yükselerek acımasız rakiplere dönüştü.
Alman yetkililer, bu acımasız rekabetin arkasında Çin’in beyan edilmemiş devlet sübvansiyonları, düşük değer biçilmiş para birimi ve diğer destek biçimlerinin yattığına inanıyor.
Bu dinamik, Çin politikası konusunda eşi görülmemiş bir Fransız-Alman ittifakının oluşmasına yol açtı ve bu ittifak, AB’yi çok daha sert bir yöne itecek gibi görünüyor.
Small, “Almanya’nın ihtiyatlı tutumu uzun süredir AB’nin daha sert bir yaklaşım benimsemesini engellemiş olsa da, Çin konusunda Avrupa çapında bir eylem için nihayet uzlaşma sağlandı,” dedi.
Pazartesi günü, Paris ve Berlin, diğer hususların yanı sıra AB’nin Çin’i pazarından derhal dışlamasına imkân verecek yeni bir ticaret silahı çağrısında bulunan bir belgeyi ortaklaşa imzaladılar.
Bu, misilleme korkusuyla yıllardır Pekin’i ticaret konusunda sorumlu tutmaktan çekinen Alman hükümeti açısından dramatik bir dönüşüm.
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron tarafından imzalanarak Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’e hitaben yazılan mektupta, bu adımın ardındaki gerekçeler ortaya konuldu.
Mektupta, “Komisyonun elinde, kararlı ve sistematik bir tepki verebilmesini, yani ters nitelikli çoğunluk yoluyla harekete geçebilmesini ve gerekirse iç pazardan derhal dışlanmaya varan güçlü önlemler alabilmesini sağlayacak güvenilir bir araca ihtiyacımız var,” denildi.
Bu mektup, beklenmedik bir ittifakın işareti: Paris yıllardır daha fazla korumacılık ve sanayi politikasının en büyük destekçisi olmuşken, Berlin ise genellikle bu konudaki en büyük engeldi.
Avrupa Parlamentosu’nun en üst düzey ticaret yasama yetkilisi Bernd Lange’ye göre, “Avrupa Konseyi nihayet uyandı.”
Almanya ve Fransa gibi iki ağır top, ticaret savunma araçları konusunda bir rota değişikliğine ihtiyaç duyulduğunu kabul etti.
Lange, “Haksız piyasa bozulmalarına karşı koruma sağlamak için bu araçların daha hızlı ve daha kolay bir şekilde devreye sokulması gerekiyor,” dedi.
Yeni araç, kilit sektörlerdeki AB firmalarını, silah olarak kullanılabilecek ithalata daha fazla bağımlı hale gelmemek için tedarikçi tabanlarını genişletmeye zorlamayı amaçlayan bir araca ek olarak devreye girecek.
Çeşitlendirme aracı, ticari misillemelerden etkilenen firmaları tazmin etmek için kurulacak bir dayanışma fonuyla birlikte, muhtemelen Aralık ayı başında açıklanacak.
Çin Ticaret Bakanlığı Salı günü yaptığı açıklamada, “Fransa ve Almanya’nın… AB’yi korumacı araçlara sık sık başvurmaya teşvik etmekten kaçınmasını ve iktisadi ve ticari meseleleri kesinlikle siyasallaştırmamasını ya da aşırı güvenlik meselesi haline getirmemesini, böylece yanlış yolda yanlış adımlar atarak nihayetinde kendilerine zarar vermekten kaçınmasını” umduğunu belirtti.
27 AB üye ülkesinin liderleri önümüzdeki hafta Brüksel’de bir araya gelecek ve Pekin görüşmeleriyle ilgili bilgilendirilecekler.
Haziran ayında yapılan son toplantıda, yalnızca İspanya Başbakanı Pedro Sanchez daha sert bir ticaret politikasına karşı çıkmıştı.
Sosyalist liderin Kasım ayında erken seçim çağrısı yapması ve anketlerde geride kalması nedeniyle, Çin yakında Avrupa’nın en üst düzey masasında kendisini savunan çok az kişi olduğunu fark edebilir.
Dünya Ticaret Örgütü’nün eski başkanı Pascal Lamy, salı günü Le Monde gazetesine verdiği demeçte şunları söyledi:
“Bugün herkes yüksek alarmda. Çin’le başa çıkmak için bir A Planı’na ihtiyacımız var: Šefčovič de bunu yapıyor. Çinlilerle, belirli sektörlerdeki ihracatlarını veya damping uygulamalarını kısıtlamak için kendilerinin alacağı önlemler üzerinde müzakere etmeye çalışıyor. Fakat bunun yeterli olacağı şüpheli. Dolayısıyla bir B Planı’na da ihtiyacımız var.”
Diplomasi
İtalyan gazeteci ve yazar Thomas Fazi: Avrupa, II. Dünya Savaşı’ndan beri ABD işgali altında

Editörün notu: İtalyan gazeteci ve yazar Thomas Fazi, 26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında yaptığı konuşmada, Avrupa ülkelerinin özellikle Ukrayna savaşı bağlamında kendi asli iktisadi ve güvenlik menfaatlerini hiçe saydığını dile getirdi. Bu akıldışı politikanın basit bir basiretsizlikle açıklanamayacağını belirten Fazi, Avrupa kıtasının İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana süregelen bir süreç neticesinde transatlantik çıkarlara bağımlı bir “vasal” haline getirildiğini ifade etti. NATO’nun bir savunma örgütü olmaktan ziyade kıtayı zapturapt altında tutma aygıtı olarak işlediğini vurgulayan yazar, AB’nin de bu emperyalist düzenin siyasi kanadı işlevini gördüğünü kaydetti.
Teşekkür ederim Isabelle. Kuşkusuz, şu sıralar Avrupa’da tecrübe ettiğimiz cinnet halinin ortasında son derece ihtiyaç duyulan bir aklıselim nefesi niteliğindeki bu olağanüstü konferansı düzenledikleri için Ulrike’ye ve Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi’ne de yürekten teşekkürler.
Sözlerime, Profesör Panda’nın bu sabah ulusal çıkarların geri dönüşünden bahsederken dile getirdiği bir tespitle başlamak istiyorum. Bu tespit beni epey düşündürdü; zira dünyadaki pek çok ülke için geçerli olsa da kanaatimce bu kuralın çok büyük bir istisnası var. O büyük istisna da Avrupa.
Avrupa ülkelerinin son yıllarda iktisat politikasında, güvenlik anlayışında, jeopolitikte ve bilhassa Ukrayna’daki savaş söz konusu olduğunda attığı adımlara bakacak olursak, kavramı ne kadar esnetirseniz esnetin, bu ülkelerin ulusal çıkarlarının peşinden koştuğunu iddia etmek imkânsız. Avrupa ülkeleri asli iktisadi çıkarlarını, güvenliklerini ve jeopolitik menfaatlerini sistemli biçimde dinamitledi. Haliyle asıl soru, yanıtı apaçık aranan o soru şu: Neden? Bana kalırsa bunun iki izahı var.
İlk izah şu: Avrupalı liderler düpedüz yanlış yönlendirildi, basiretsizce davrandı; aksini gösteren onca somut delile rağmen ülkelerinin ulusal çıkarı olduğuna inandıkları şeyin peşinden gitti ve hâlâ gitmeyi sürdürüyor. Şayet bu adımların doğuracağı sonuçları önceden kestirmek imkânsız olsaydı, belki bu ihtimal akla yatkın gelebilirdi. Oysa durum hiç de öyle değildi. Örneğin, ucuz Rus gazıyla bağları koparmanın Avrupa için felaket getireceği, nitekim getirdiği de gün gibi aşikârdı.
Ben de dahil pek çoğumuz bunu Şubat ve Mart 2022’de kaleme aldık. Kâhin olduğumuz için değil, her şey son derece bariz olduğu için yazdık. Tıpkı Ukrayna’nın, arkasına NATO desteğini alsa dahi Rusya’yı askeri açıdan mağlup etme şansının bulunmadığı gibi; dolayısıyla çatışmayı azami sınırlara vardırıp yalnızca askeri bir çözüme dayatmanın, başta elbette Ukrayna olmak üzere, sadece iktisadi bakımdan değil güvenlik açısından da Avrupa için yıkıcı neticeler doğuracağı ne kadar aşikâr idiyse, bu da öyleydi.
Kuşkusuz ve tekrar etmek gerekirse, çoğumuz bunu ilk günden itibaren dile getirdik. Dolayısıyla, Avrupalı liderlerin meseleyi kavrayamadığını, açıkça öyle olan bazıları gibi tüm AB müesses nizamının pek çok gözlemciye aşikâr gelen bu gerçeği göremeyecek kadar idrak yoksunu olduğunu, yani izlenen siyasetin Avrupa’nın çıkarlarıyla düpedüz çeliştiğini anlamadığını ve üstelik bu çelişki ayan beyan ortaya çıktığında aynı siyasete daha da sarıldığını varsaymayacaksak, masadaki diğer alternatifi değerlendirmek zorundayız: Avrupa seçkinleri, nasıl tanımlarsanız tanımlayın, çok uzun zamandır ne ulusal çıkarları ne de bir bütün olarak Avrupa’nın ortak menfaatini gözetiyor.
Diğer bir deyişle; tüm devletlerin iktisadi, askeri ve benzeri alanlarda menfaatlerini koruma ve en üst düzeye çıkarma eğiliminde olduğunu öne süren klasik realist çerçeve, Avrupa için kesinlikle işlemiyor. Zira bu kuramsal pencereden bakıldığında, Avrupa’nın izlediği hat bütünüyle akıl dışı kalıyor. Avrupa siyasetini anlamlandırabilmek için bambaşka bir kavramsal çerçeveye ihtiyacımız var; bu vakada en işlevsel çerçevenin ise “vasallaşma” olduğu kanaatindeyim. En yalın ifadeyle Avrupa -ki bununla neredeyse tüm AB ülkelerini ve tüm Brüksel bürokrasisini kastediyorum- kendi ülkelerinin somut menfaatlerini zerrece umursamayan, bambaşka çıkarlara göbekten bağlı ulusötesi bir transatlantik seçkinler zümresi tarafından rehin alınmış vaziyette.
Bahsettiğim bu odaklar, dar bir oligarşinin şahsi menfaatleridir. Bugün ağırlıklı olarak ulusötesi finans çevrelerinin, askeri-sınai yapıların ve elbette yabancı güçlerin, bilhassa Washington’ın emperyal nizamının ve doğası gereği İsrail’in çıkarlarından söz ediyoruz. Peki, bu noktaya nasıl geldik? Kuşkusuz bu, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde filizlenen, hayli uzun bir sürecin ürünü. ABD o dönemde küresel hâkimiyet stratejisinin temel sütunlarından biri olarak Avrupa’yı belirlemişti. Amerikan gücünü küreye yaymak; Avrupa’yı iktisadi, askeri ve aynı zamanda kültürel açıdan denetim altında tutmayı gerektiriyordu. Avrupa, fiilen İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ABD’nin askeri işgali altında. Savaşın bitişinin üzerinden seksen yıl geçmiş olmasına karşın kıtada hâlâ 100 bine yakın Amerikan askeri konuşlu. Avrupa genelinde yaklaşık 30 stratejik Amerikan üssü varlığını koruyor. Resmi söyleme göre bizi korumak için buradalar. Kime karşı korumak? Avrupa için gerçek bir tehdit teşkil etmeyen Rusya’ya karşı mı?
Aslına bakarsanız, Soğuk Savaş yıllarında dahi Rusya’nın gerçek bir tehdit oluşturmadığını savunuyorum. Bu tehdit, büyük ölçüde bizzat NATO tarafından imal edildi ve şişirildi. Haliyle NATO hiçbir zaman Avrupa’yı savunma amacı gütmedi. Asıl gayesi her daim Avrupa’yı zapturapt altında tutmak, kıtanın Amerikan stratejik çıkarlarına tabi kılınmasını sağlamak ve Amerikan gücünü dünya geneline yaymaktı. Bu tespit dün geçerliydi, bugün çok daha geçerli. NATO bugün yalnızca Avrupa’nın Amerikan çıkarları doğrultusunda hizalanmasını sağlamakla kalmıyor -ki Rusya-Ukrayna savaşı bunun en bariz örneğidir- aynı zamanda Amerikan gücünü küreye taşımaya yarıyor. Daha geçen gün, aklındakini dobra dobra söylemesiyle bilinen NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, ABD ile İsrail’in İran’a yönelik saldırganlığına destek amacıyla Avrupa’daki Amerikan üslerinden beş bin sorti yapıldığını ifade etti.
Dolayısıyla Avrupa, bazı liderlerin kınama mesajlarına rağmen İran’a yönelik bu saldırının tastamam suç ortağıdır. Gerçekte Avrupa, Amerikan askeri lojistiğinin doğuda Rusya’ya, güneyde ise Ortadoğu’ya yönelik kuvvet aktarım altyapısının asli parçasını oluşturuyor. NATO 3.0 gevezelikleri veya Avrupa ile Amerika’nın sözde kopuşuna dair anlatıların tamamı koca bir tiyatrodan ibaret. Aksine NATO 3.0, Avrupa’nın ittifaka olan tabiiyetini daha da perçinleyecek.
Elbette NATO araçlardan yalnızca biriydi. Amerika’nın ulusal güvenlik aygıtı, Avrupa ülkelerinin güvenlik teşkilatlarıyla son derece sıkı bağlar tesis etti. Amerika, kıta üzerinde öteden beri muazzam bir iktisadi, teknolojik ve finansal denetim kurdu. Sadece popüler kültür vasıtasıyla değil; İngilizce yayın yapan medya, ahtapot gibi yayılan transatlantik düşünce kuruluşları ve paravan sivil toplum örgütleri üzerinden kıtada devasa bir kültürel ve ideolojik tahakküm kurdu. Bir de genellikle gözden kaçırılan ama bana göre can alıcı nitelikteki son bir sacayağı var: Bizzat Avrupa Birliği’nin kendisi.
Avrupa Birliği öteden beri Amerikan gücünü dengeleyecek potansiyel bir ağırlık gibi sunuldu; oysa hiçbir zaman bu işlevi görmedi. Her zaman Avrupa’yı ABD güdümündeki transatlantik NATO sistemine zincirleyen kritik bir kaldıraç oldu; NATO’nun siyasi kolu işlevi gördü. Bu durum, bugün tekil hükümetlerin iradesini dahi çiğneyerek Avrupa ülkelerini ABD çıkarları doğrultusunda hizaya sokmak için olağanüstü çaba harcayan Ursula von der Leyen yönetiminde çok daha berrak görülüyor.
Bugün son derece tehlikeli bir eşikteyiz. Çünkü yapısal olarak antidemokratik bir kurum olan AB eliyle, transatlantik NATO müesses nizamı Avrupa ülkeleri üzerinde hem iktisadi hem de siyasi tam hâkimiyet kurdu. Avrupa ülkeleri egemen değil; tanım gereği demokratik de değil. Bu durum, seçim sandığı yoluyla sistemsel bir dönüşüm sağlama ihtimalini büsbütün zorlaştırıyor.
Toparlayacak olursam; Avrupa’nın birçok bakımdan işgal altındaki bir kıta olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Dolayısıyla Avrupa halklarının transatlantik sistemden nasıl yakasını kurtarıp sömürgesizleşeceği, belki de kıtanın bugün yanıt aradığı en hayati sorudur. Umuyorum ki panel boyunca bu sorunun katmanlarını birlikte ele alacağız.
Siyasi mücadele ve dönüşümler, tarihte kaçınılmaz olarak şiddetli çatışmalar içinden geçerek filizlendi; demokrasi öncesi Avrupa’nın tarihi tam olarak bundan ibaret. Bunu bir yöntem olarak savunmaktan ziyade, işçi sınıfının içinde bulunduğu nesnel gerçeğin teslimi olarak görmek gerekir. Bu durum, çok daha köklü bir yapısal soruna işaret ediyor. Konuşmamda ağırlıklı olarak ABD’nin rolüne odaklandım fakat Avrupa’nın dertleri Amerika’dan çok daha eskiye dayanıyor.
Avrupa’nın açmazları, Amerika’nın küresel bir imparatorluk olarak sahneye çıkışının çok öncesine uzanıyor. Sorunun özü, Avrupalı iktisadi ve siyasi seçkinlerin yüzyıllardır demokrasiye ve işçi sınıfına duyduğu köklü husumette yatıyor. Bugün “liberal demokrasi” kavramını kullanırken demokrasinin sanki kendiliğinden liberalizmin bağrından çıktığını varsayıyoruz. Bu külliyen yalan. Büyük liberal düşünürlerin tamamı demokrasiye, yani kitle demokrasisine, herkesin eşit oy hakkına sahip olduğu düzene iliklerine kadar karşıydı.
Onların tahayyülündeki demokrasi, mülk sahibi sınıfların, sermayeyi elinde tutanların demokrasisiydi. Kitle demokrasisi, işçi sınıflarının ve sosyalist hareketin çoğu zaman kanlı mücadeleleri sayesinde koparılıp alındı. Esas mesele burada yatıyor. Avrupa halkları, kendi seçkinlerine karşı ezelden beri dişe diş bir mücadele yürütmek zorunda kaldı; bu, bitimsiz bir kavgaydı.
Dünyanın en berbat seçkinlerine sahibiz. Yalnızca Küresel Güney halklarının refahını umursamamakla kalmıyorlar; kendi insanlarının, Avrupa halkının esenliğini de zerre kadar dert etmiyorlar. Avrupa’nın geçmişten bugüne şiddete, siyasi çatışmalara ve sınıf kavgalarına batmış olmasının yegâne sebebi budur. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki o “altın çağ”da bile kitle demokrasisi son derece sancılı ve sert geçti. İtalyanım; ülkem altmışlı, yetmişli ve seksenli yıllarda akıl almaz bir siyasi şiddet dalgasına sahne oldu. Benzer dinamikler Almanya’da, Fransa’da ve tüm büyük Avrupa ülkelerinde yaşandı. Kitle demokrasisinin en parlak dönemi buydu; Avrupa’da geniş halk kitleleri adına en büyük sosyal ve iktisadi kazanımlar tam da bu on yıllarda elde edildi.
Fakat bu kazanımların tamamı, yalnızca sandığa gidilerek değil, çetin mücadeleler verilerek kazanıldı. Kanımca bu tablo çok daha derin bir düğümü gözler önüne seriyor. Savaş sonrası dönemde elde edilen haklar halka lütfedilmedi. Kısa bir tarihsel kesit boyunca işçi sınıflarının, geniş kitlelerin örgütlü gücünün bir ürünüydü; seçkinlerin tahkim edilmiş iktidarından zorla sökülüp alındı.
Her zaman göreceli kazanımlardı bunlar; yine de İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen ilk 30-40 yıl boyunca ve elbette öncesinde, sermayenin örgütlü gücünden bir miktar kudret ve denetim koparmayı başardılar. Ne var ki kitle demokrasisini mümkün kılan bu zemin, bugün birçok açıdan ortadan kalkmış durumda.
İşçilerin bir araya gelip örgütlendiği kitlesel üretim sahaları, dev fabrikalar artık yok. Dolayısıyla kitle demokrasisini var eden yapısal ve maddi koşullar geçerliliğini yitirdi. Asıl can alıcı soru şu: Geçmişte bu kazanımları elde etmemizi sağlayan maddi zemin artık mevcut değilken, demokrasiyi nasıl yeniden ayağa kaldıracak ve iktidarı bu siyasi ve iktisadi seçkinlerin elinden -en azından bir kısmını- nasıl söküp alacağız? Karşılarında durabilecek sahici bir denge unsuru kalmadığı için seçkinlerimiz bugün dizginsizce hareket ediyor. Meselenin düğüm noktası büyük oranda burada yatıyor.
Diplomasi
Ukrayna Parlamentosuna NATO hedefinden vazgeçme tasarısı sunuldu

Ukrayna Parlamentosuna sunulan yasa tasarısı, anayasadaki NATO üyeliği hedefinin kaldırılarak ülkeye tarafsızlık statüsü getirilmesini öngörüyor. Milletvekili Anna Skorohod’un hazırladığı teklif, askeri ittifaklardan kaçınırken Avrupa Birliği üyelik rotasının korunmasını şart koşuyor.
Ukrayna Parlamentosuna ülkenin tarafsızlık statüsünün anayasaya işlenmesini ve Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütüne (NATO) katılım hedefinden vazgeçilmesini öngören bir yasa tasarısı sunuldu.
Strana portalının aktardığına göre teklif, milletvekili Anna Skorohod tarafından parlamentonun gündemine getirildi.
Hazırlanan anayasa değişikliği teklifi, Ukrayna’nın askeri ittifaklara dahil olmamasını ve herhangi bir devlete karşı saldırganlık amacı gütmediğini teyit etmesini şart koşuyor.
Metinde, tarafsızlık statüsünün “herhangi bir askeri ittifaka katılmama güvencesi verilmesi ve herhangi bir ülkeye yönelik saldırı niyeti taşınmadığının teyidi” yoluyla tescil edilmesi gerektiği kaydediliyor.
Skorohod’un sunduğu tasarı NATO hedefini anayasadan çıkarmayı amaçlarken, ülkenin Avrupa Birliğine (AB) tam üyelik rotasının anayasal güvence altında tutulmaya devam etmesini öngörüyor.
Anayasadaki NATO hedefi 2019’da yürürlüğe girmişti
Ukrayna Anayasası’nda yer alan AB ve NATO üyeliğine yönelik stratejik hedef, Şubat 2019’da dönemin Devlet Başkanı Petro Poroşenko görevdeyken kabul edilmişti.
Söz konusu anayasa değişiklikleri hükümete bu rotayı uygulama zorunluluğu getirmiş, devlet başkanını da sürecin garantörü olarak tanımlamıştı.
Aynı yılın mayıs ayında Avrupa Dayanışması partisinin başına geçen Poroşenko, o tarihten bu yana partinin liderliğini sürdürüyor.
Avrupa-Atlantik entegrasyonunu savunan Poroşenko, 2026 yılındaki değerlendirmesinde AB ve NATO üyeliğini ülkenin uzun vadeli güvenlik garantilerinden biri olarak nitelemişti.
Moskova tarafsızlık şartını öne sürüyor
Moskova yönetimi ise Ukrayna’daki savaşa yönelik olası bir çözümü Kiev’in yerine getirmesi gereken bir dizi şarta bağlıyor.
Bu şartlar arasında Ukrayna birliklerinin Donetsk, Luhansk, Zaporijya ve Herson bölgelerinden çekilmesi ile bu bölgelerin yanı sıra Kırım ve Sivastopol’un Rusya toprağı olarak uluslararası belgelerde tanınması yer alıyor.
Ukrayna’nın NATO’ya katılmaktan resmen vazgeçmesi Moskova’nın temel talepleri arasında ağırlığını koruyor.
Rus yetkililer, gelecekte imzalanacak anlaşmalarda Ukrayna’nın tarafsız statüsünün açıkça yer alması gerektiğini dile getiriyor.
Dünya Basını2 hafta önceTarihçi Emmanuel Todd: Avrupa Rusya konusunda tehlikeli bir fanteziye kapıldı
Diplomasi1 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Diplomasi2 hafta öncePalantir nasıl Ukraynalıları kobay faresine dönüştürdü?
Asya1 hafta önceKuzey Kore’den Batı hava savunmasını zorlayacak yeni taktik
Görüş7 gün önceEast-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog
Diplomasi2 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da kapılarını açıyor
Dünya Basını2 hafta önceProf. Sachs: Trump’ın Genel Kurul konuşması diplomasi standartlarını sarstı
Rusya2 hafta önceRusya’dan notlar: Siperler, kuryeler ve 9. Duma seçimleri









