Asya
AUKUS planları Çin’i mi endişelendirmeli yoksa Avustralya’yı mı?

Asya ve Pasifik güvenlik işlerinden sorumlu ABD Savunma Bakan Yardımcısına eski günlük istihbarat brifingleri veren, Rand Corporation’da kıdemli savunma analisti Derek Grossman, Foreign Policy’de yazdığı makalede, Çin’in Asya ülkelerinin AUKUS’a meyli konusunda endişelenmesi gerektiğini söylerken, Asya ülkelerinin Avustralya’nın nükleer denizaltı planına destek verdiğini öne sürüyor.
ABD, İngiltere ve Avustralya, geçen ay, Çin’in Hint-Pasifik bölgesindeki etkisine karşı koymayı amaçlayan yeni bir nükleer enerjili denizaltı filosu oluşturma planlarının ayrıntılarını açıklamıştı.
Plana göre, Avustralya, Amerika Birleşik Devletleri’nden en az üç ve muhtemelen beş Virginia sınıfı nükleer enerjili denizaltı satın alacak ve sonunda, İngiltere ile birlikte, üç ülke tarafından ortaklaşa geliştirilen yeni bir nükleer enerjili denizaltı sınıfı konuşlandıracak.
Böylece Avustralya, Birleşik Krallık’tan sonra Washington’ın nükleer tahrik teknolojisini alan ikinci ülke olacak. Ayrıca, AUKUS’un ardından Avustralya, “nükleer güce” ulaşmadan önce nükleer denizaltılara kavuşacak ilk ülke olarak kayıtlara geçecek.
Yeni denizaltılar, ülkenin mevcut dizel motorlu filosundan daha uzak ve daha hızlı hareket edebilecek ve böylece Avustralya ilk kez “düşmanlara karşı” uzun menzilli saldırılar gerçekleştirebilecek.
Canberra’ya 30 yılda 368 milyar A$’a (245 milyar $) mal olacak bu plan, Avustralya’nın savunma harcamalarını, tam da NATO direktiflerine uygun şekilde, GSYİH’nın yüzde 2,5’ine çıkaracak.
Çin, bu planın ciddi nükleer silahlanma riski oluşturduğunu ve bölgede barış ve istikrarı bozacağını söyleyerek tepki göstermişti.
Sonraki adımlar: Nükleer kapasiteli bombardıman uçakları ve hipersonik füzeler
Derek Grossman, denizaltı planının, üç ülke arasında Çin’e karşı koymayı amaçlayan derinleşen güvenlik işbirliğinin sadece bir parçası olduğunu söylüyor. Grossman’a göre, sonraki adımlar ise, ABD’nin stratejik bombardıman uçakları gibi nükleer kapasiteli platformlarını Avustralya’da kurmanın yanı sıra hipersonik füzeler, siber operasyonlar, kuantum hesaplama ve diğer alanlarda işbirliğini içerebilir.
Tüm bunların AUKUS’u bölgesel askeri denge açısından; Avustralya, Hindistan, Japonya ve ABD’yi birleştiren Dörtlü Güvenlik Diyaloğu (QUAD) veya Avustralya, İngiltere, Malezya, Yeni Zelanda ve Singapur arasındaki Beşli Güç Savunma Düzenlemesi dahil diğer gruplaşmalardan daha önemli kıldığını söyleyen Grossman, şu ifadeleri kullanıyor:
“AUKUS, gelecekteki potansiyel bir çatışmada Çin’i caydırmak ve gerekirse yenmek için katılımcıların askeri yeteneklerinin birlikte çalışabilirliğini modernleştirmeye ve geliştirmeye odaklandığı için gerçekten benzersizdir.”
‘Asya ülkeleri olumsuz tepki vermedi’
Grossman yazısında aynı zamanda, AUKUS kapsamında duyurulan anlaşmayla ilgili Çin dışında diğer Asya ülkelerinin olumsuz tepki vermediğini iddia ediyor.
Başta Güneydoğu Asya olmak üzere bazı ülkelerin nükleer yayılma potansiyelinden endişe duysa da, çoğu Hint-Pasifik ülkesinin AUKUS’u desteklediğini veya alenen karşı çıkmaktan kaçındığını söyleyen Grossman, buna gerekçe olarak da “Çin’in askeri yığınağı, artan gücü ve bölgedeki niyetleri hakkında” yaygın ve çeşitli endişeleri işaret ediyor.
Bu durumun, AUKUS’un “barış zamanı caydırıcılık amacıyla ek müttefikler ve ortaklar bağlama yeteneği” için iyiye işaret olduğu yorumunu yapıyor.
Grossman, AUKUS’u destekleyen ülkelerin başında ise, yeni savunma planlarını tamamen ABD ile uyumlulaştırmayı amaçlayan ve Çin’i “benzeri görülmemiş en büyük stratejik zorluk” olarak tanımlayan Japonya’yı örnek gösteriyor.
Grossman, ABD’nin bir diğer kritik müttefiki Güney Kore’nin ise AUKUS’la resmi olarak pek ilgilenmediğini söylüyor. Bunun sebebinin ise Kuzey Kore ile meşgul olan Seul yönetiminin Washington ile Pekin arasında hassas bir denge sağlamaya çalışması olarak sunuyor. Ancak yine de Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk-yeol’un Çin’in bölgedeki iddialılığından rahatsız olduğunu ekliyor.
2021’de bir seçim adayı olarak AUKUS hakkında ne düşündüğü sorulduğunda Yoon’un, “Seul’ün Avustralya’ya giden nükleer enerjiyle çalışan denizaltılara ihtiyacı olmadığını” söylediğini hatırlatan Grossman, diğer yandan Kuzey Kore’den atılan balistik füze denemeleri düşünüldüğünde Yoon’un fikrini değiştirebileceği yorumunu yapıyor.
Grossman, AUKUS’u benimseyen bir diğer taraf olarak, sanki şaşılacak bir şeymiş gibi, Tayvan’ı örnek gösteriyor.
Savunma analisti, Güneydoğu Asya’da AUKUS’un daha tartışmalı olduğunu yazısına eklese de, “Çin’in Güney Çin Denizi’ndeki ve başka yerlerdeki tecavüzlerine rağmen, neredeyse tüm ülkeler anlaşmayı ne onaylayarak ne de kınayarak büyük güç rekabetinin dışında kalmaya çalışıyor” ifadesiyle olumsuz bir yargı bildiriyor. Grossman, bölgenin tek güçlü AUKUS destekçisinin ise, tartışmalı Güney Çin Denizi’nde “her gün Çin baskısıyla karşı karşıya olan bir başka ABD müttefiki Filipinler” olduğunu öne sürüyor.
Grossman’ın iddialarının aksine Asya ülkeleri endişeli
Ancak Derek Grossman’ın iddia ettiğinin aksine, Japonya gibi coşkulu bir ABD müttefiki dışında, çoğu Asya ülkesi AUKUS planlarının bölgeyi nükleer tehlikeye sokacağı konusunda endişelerini dile getirdiler.
Hatta Grossman’ın iddia ettiğinin aksine Filipinler, AUKUS planlarını “güçlü bir şekilde” desteklemediği gibi, AUKUS ortaklarını “nükleer denizaltılar için güvenlik standartları uygulamaya” çağırdı.
Manila’dan yapılan açıklamada, AUKUS programı kapsamındaki ortaklar, “faaliyetlerinin ilgili uluslararası nükleer koruma önlemlerine ve nükleer silahların yayılmasını önleme standartlarına uymasını sağlamak için Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu ile işbirliği yapmalıdır” denildi.
Bu açıklama, Manila’nın da özellikle nükleer tehdit konusunda endişe taşıdığını gösteriyor.
Güneydoğu Asya ülkelerinin çoğu, Avustralya’nın AUKUS kapsamında ABD ve İngiltere öncülüğünde elde edeceği nükleer güdümlü denizaltılarının ağırlıklı olarak kendi bölgelerinde, özellikle Güney Çin Denizi’nde faaliyet gösterebileceğinden endişe duyuyor.
Ayrıca anlaşmanın, diğer devletler tarafından yüksek düzeyde zenginleştirilmiş uranyum veya plütonyumu uluslararası gözetimden gizlemek için kullanılabilecek tehlikeli bir emsal oluşturabileceğinden endişe ediliyor.
‘Yeni kitle imha silahları riskini artırır’
Malezya ve Endonezya, nükleer silahların yayılması riskinden endişelerini dile getirirken, Jakarta nükleer teknolojiyi güçlü denizaltılarla paylaşmanın yeni kitle imha silahları riskini artırabileceğini belirtmişti. Vietnam ve Tayland da bu endişeleri paylaşmıştı.
Endonezya Dışişleri Bakanlığı, Avustralya’nın “NPT ve UAEA güvenceleri kapsamındaki yükümlülüklerini yerine getirmede tutarlı kalmasını” ve “etkili, şeffaf ve ayrımcı olmayan bir doğrulama mekanizması” geliştirmesini beklediğini söylemişti.
Malezya Dışişleri Bakanlığı bölgede olası bir “silahlanma yarışı” konusunda uyarıda bulunurken, devletleri her türlü provokasyondan kaçınmaya çağırmıştı.
Kamboçya Başbakanı Samdech Techo Hun Sen de AUKUS ittifakıyla ilgili endişelerini dile getirmişti.
Hun Sen, Phnom Penh’deki Build Bright Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada, “Diğer ASEAN (Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği) ülkeleriyle düşünüyoruz. Ayrıca endişelerimizi de ifade ediyoruz. Nükleer (silah) olmadığını iddia ediyorlar ama nükleer varsa nasıl olacak” ifadelerini kullanmıştı.
ASEAN’ın nükleer silahlardan arındırılmış bir bölge olduğunu söyleyen Hun Sen, büyük ülkeleri güçlerini “küçük ülkeleri suistimal etmek için kullanmamaya” çağırmıştı.
Birleşmiş Milletler nükleer gözlemcisi Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) da, üç devleti koruma önlemlerini uygulamaya ve küresel nükleer silahların yayılmasının önlenmesine bağlı kalmaya çağırmıştı.
Grossman’ın iddia ettiğinin aksine, ciddi nükleer riskler barındıran ve bölgedeki silahlanma yarışını artırma potansiyeli olan AUKUS anlaşması konusunda tek endişe etmesi gereken Çin değil, bundan daha büyük zarar görme ihtimalleri olan bölge ülkeleri… Hatta bizzat Avustralya’nın kendisi.
Eski Avustralya Başbakanı: En kötü uluslararası karar
Nitekim bu karar Avustralya içinde de tartışma yarattı. Eski Avustralya Başbakanı (1991-1996) Paul Keating, AUKUS kapsamındaki anlaşmayı, 1. Dünya Savaşı’ndaki zorunlu askerlik kararından bu yana bir İşçi Partisi hükümetince verilen “en kötü uluslararası karar” olarak tanımlamıştı.
Başbakan Anthony Albanese’i, ABD’nin Çin’i çevreleme planlarının parçası olmakla suçlayan Keating, anlaşmanın gereksiz yere Çin’i hedef aldığını söyleyerek, “ölümcül sonuçlar” doğurabileceği uyarısında bulunmuştu.
‘Artık ABD’ye çok daha fazla borçlu olacağız’
Avustralyalı gazeteci David Speers, ülkede pek çok analist ve siyasetçinin, Avustralya’nın neden Güney Çin Denizi’nde aylarca gizlenen nükleer enerjili denizaltılara sahip olma yeteneğine ihtiyaç duyduğunu merak ettiğini ve ülkenin artık ABD’ye çok daha fazla borçlu olacağından endişe ettiğini yazmıştı.
Avustralya nükleer çöplüğe mi dönüşecek?
Avustralya’nın ulusal yayın kuruluşlarından The ABC’nin politika editörü Andrew Probyn de, AUKUS ile ülkeye yerleşecek nükleer varlıkla ilgili endişelerini şöyle dile getirmişti:
“AUKUS anlaşması uyarınca Avustralya, ABD’den AUKUS denizaltıları için ‘mühürlü nükleer reaktörler’ alacak, ancak bunların imhasından sorumlu olacak. Bu, ülkenin jeolojik olarak istikrarlı bir bölümünde bir yerde dev bir çukur kazmak ve reaktörleri potansiyel olarak binlerce yıl orada bırakmak anlamına geliyor.
Marles, bunun ‘şimdiki veya gelecekteki’ savunma topraklarında olacağını söylüyor, bu da nükleer çöplüğün İngilizlerin nükleer testler yaptığı Güney Avustralya’nın Woomera Yasak Bölgesi’nde değil, İngiliz Milletler Topluluğu tarafından satın alınan topraklarda olabileceği anlamına geliyor.
Kullanılmış nükleer reaktörler için uzun vadeli bir depo belirlemek dikenli bir siyasi mesele olacaktır. Avustralya için nükleer çağ başladı.”
Asya
Güney Kore, yapay zekâ patlamasından yararlanmak için rekor bütçe artışı açıkladı

Güney Kore hükümeti harcama planıyla, bellek çiplerinden elde edilen gelir patlamasını büyüme döngüsünü hızlandıracak yeni teknoloji yatırımlarına yönlendirmeyi amaçlıyor.
Güney Kore, yapay zekâ kaynaklı yarı iletken patlamasından doğan vergi gelirlerini yeniden yapay zekâya ve diğer geleceğin sektörlerine aktarmayı planladığını açıkladı. Devlet Başkanı Lee Jae Myung böylece ülke tarihindeki en büyük bütçe artışını başlattı.
Lee hükümeti salı günü, bir önceki yıla göre yüzde 12,8 artışla 820,9 trilyon wonluk (598 milyar dolar) 2027 bütçesini açıkladı. Bütçe kapsamında, büyük ölçüde Samsung Electronics ve SK Hynix gibi çip üreticilerinden gelen hızla yükselen vergi gelirleriyle finanse edilecek, vakıf fonu benzeri 162,3 trilyon wonluk bir “Geleceğe Yanıt Fonu” da yer alıyor.
Bu rakam, Seul’ün küresel mali krize karşı harcamalarını yüzde 10,6 artırdığı 2009’dan bu yana bütçedeki ilk çift haneli artış anlamına geliyor.
Bütçe Bakanı Park Hong-geun, hükümetin kamu harcamalarının ekonomik büyümeyi harekete geçirecek bir “ilk su” işlevi gördüğü, büyümenin de buna karşılık kamu maliyesini güçlendirdiği “büyüme öncülüğünde erdemli bir döngü” hedeflediğini söyledi.
Güney Kore, küresel yapay zekâ patlaması sayesinde ekonomik açıdan oldukça elverişli bir dönemden geçiyor. Yapay zekâ sektörü, ülkenin bellek çiplerine yönelik talepte büyük bir patlama yaratırken, en büyük çip üreticilerinin kârlarını artırdı ve ülke piyasalarında baş döndürücü yükselişlere yol açtı. Bu gelirlerin bir bölümü, yarı iletken sektöründeki çalışanlara verilen yüksek ikramiyeler yoluyla çalışanlara da yansımaya başladı.
Yeni bütçede çip sektörüne 2,6 trilyon won (1,9 milyar dolar) ayrılacak. Veri merkezleri ve robotik sektörüne de finansman sağlanacak. Nükleer enerjili denizaltı programı da dahil olmak üzere stratejik silahlara ise 3,4 trilyon won (2,5 milyar dolar) tahsis edilecek. “Geleceğe Yanıt Fonu” gelecek yıl ilk aşamada 45,4 trilyon wonluk (33,1 milyar dolar) kaynak kullanmaya başlayacak.
Seul ayrıca özellikle gençler ve ailelere yönelik sosyal harcamaları artıracak ve Seul metropol alanının dışındaki ekonomik sıkıntı yaşayan bölgelere daha fazla kaynak ayıracak. Lee, ülkenin düşen doğum oranı nedeniyle kriz yaşayan bölgesel üniversitelere yapılan yatırımları artırma sözü verdi.
Bütçe Bakanlığı, 2027 yılı için devlet gelirlerinin 880,8 trilyon wonla rekor seviyeye ulaşacağını ve planlanan harcamaları yaklaşık 60 trilyon won aşacağını öngördü. Kamu borcunun gayrisafi yurt içi hasılaya oranının ise 2026’daki yüzde 51,6 seviyesinden gelecek yıl yüzde 48,3’e gerilemesi bekleniyor.
Standard Chartered’ın Seul’deki araştırma biriminin başkanı Chong Hoon Park, Financial Times’a, “Kore’nin borç seviyesi diğer gelişmiş ülkelerle karşılaştırıldığında görece düşük olduğu için, demografik kriz gibi yapısal sorunlarla mücadele etmek amacıyla potansiyel büyümeyi artırmaya çalışmak kötü bir fikir olmayacaktır” dedi.
Kamu harcamalarındaki bu hızlı artış, merkez bankasının kısmen çip sektöründeki patlamanın tetiklediği enflasyonist baskıyı yatıştırmak amacıyla para politikasını sıkılaştırdığı bir döneme denk geliyor. Kore Merkez Bankası (BoK) geçen hafta politika faizini üst üste ikinci kez artırarak yüzde 3’e çıkardı.
Lee salı günü, daha yüksek faiz oranlarının “kaçınılmaz” olduğunu söyledi ancak “maliye politikasının, yüksek faizlerin kırılgan gruplar üzerindeki yükünü en aza indirmek ve büyüme potansiyelinin zarar görmemesini sağlamak amacıyla dikkatle ayarlanmış bir rol oynaması gerektiğini” de sözlerine ekledi.
BoK ayrıca büyüme tahminlerini 2026 için yüzde 3,3’e, 2027 için ise yüzde 2,9’a yükseltti.
Ancak bazı analistler, enflasyonun BoK’un hedefinin üzerinde seyrettiği, Seul’de konut fiyatlarının yüksek olduğu ve hanehalkı borçlarının arttığı bir ortamda bu ölçekte geniş kapsamlı bir mali genişlemenin ne kadar doğru olduğunu sorguladı.
Seul Üniversitesi Vergilendirme Profesörü Kim Woo-chul, “Ekonomi şu anda yalnızca sıcak değil; kaynıyor. Bu ölçekte bir mali genişleme mevcut koşullarda kesinlikle uygun değil” dedi.
Myongji Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Shin Yul ise, “Yarı iletken sektöründeki bu patlamanın ne kadar süreceğini kimse bilmiyor” ifadelerini kullandı.
Lee aynı zamanda gerileyen halk desteğini yeniden yükseltmeye çalışıyor. Pazartesi günü yayımlanan bir ankete göre Lee’nin görev onayı oranı, temmuz ayının ikinci haftasındaki yüzde 48,9 seviyesinden yüzde 38,9’a geriledi.
Üst düzey politika danışmanı Kim Yong-beom da hafta sonu yapılan ve yeni maliye ve savunma bakanlarının göreve getirildiği kabine değişikliğinin ardından salı günü istifa etti.
Bütçe tasarısının parlamentonun onayından geçmesi gerekiyor. Lee’nin Demokratik Partisi, 300 sandalyeli Ulusal Meclis’te 161 sandalyeye sahip olduğu için diğer partilerin desteğine ihtiyaç duymadan bütçeyi geçirebilecek çoğunluğa sahip.
Asya
ABD’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası kritik bir karar aşamasında

ABD Hazine Bakanı Bessent büyük teşvik döneminin sona erdiğini söylerken Japonya Merkez Bankası kritik bir politika hesaplaşmasıyla karşı karşıya.
ABD, yenin değerini desteklemek için Japonya’nın çabalarına katıldığında bunu karşılıksız yapmamıştı. Bu hafta ABD Hazine Bakanı Scott Bessent şartları açıkça ortaya koydu: Faiz artırımlarına hız verin ve büyük ekonomik teşviklere ilişkin modası geçmiş fikirleri terk edin.
ABD ile Japonya’nın yeni desteklemek amacıyla gerçekleştirdiği nadir ortak müdahaleden bir ay sonra Bessent, Reuters’a yaptığı açıklamada yendeki son hareketlerin düzensiz olmadığını söyleyerek piyasalara yeni bir müdahaleye pek istekli olmadığını gösterdi.
Bunun yerine, Japonya Merkez Bankası (BOJ) Başkanı Kazuo Ueda’nın zayıf yenle mücadele etmek amacıyla para politikasında “doğru olanı yapacağını” umduğunu ifade etti.
Enflasyon baskılarının artmasıyla birlikte BOJ’un eylül ayında faiz artırması zaten geniş ölçüde bekleniyordu. Ancak Bessent’ın açıklamaları, bankayı fiilen bunu yapmaya mecbur bırakırken, önümüzdeki dönemde faiz artırımlarının hızlandırılması yönündeki baskıyı da artırdı.
Totan Research baş ekonomisti ve deneyimli bir BOJ gözlemcisi olan Izuru Kato, “Temmuz ayındaki ortak müdahale, Bessent’ın Japonya’ya enflasyon konusunda artık kendine çeki düzen vermesi gerektiği yönündeki mesajıydı” dedi.
Kato, “Japonya, ABD’nin yardımı olmadan kontrol edilmesi giderek zorlaşan bir kur kriziyle karşı karşıya. Böyle bir ülke için üç ayda bir faiz artırmak bile fazla yavaş olabilir” ifadelerini kullandı.
Zayıf yen, ithalat fiyatlarını ve genel enflasyonu yukarı çekerek hanehalkının yaşam maliyetlerini artırdı ve Japon politika yapıcıların başını ağrıtmaya başladı.
Washington açısından da BOJ’un faiz artırımlarında çok yavaş davranması ve gevşek maliye politikası, yende ve Japon devlet tahvillerinde satış dalgasını tetikleyebilir. Bu durum, ABD Hazine tahvili getirilerine de sıçrayabilecek etkilerle finans piyasalarını altüst edebilir; Washington ise bundan kaçınmak istiyor.
Piyasalar, Japonya Merkez Bankası Başkanı Ueda’nın Kuzey Carolina’nın Asheville kentinde düzenlenen ve salı günü sona erecek iki günlük G20 maliye liderleri toplantısına katılmasının ardından yapabileceği açıklamalara odaklanmış durumda. Bir ABD Hazine Bakanlığı yetkilisi Japon kamu yayıncısı NHK’ye, Bessent’ın pazar günü Ueda ile görüştüğünü ve faiz artırımlarının gerekli olduğunu dile getirdiğini söyledi.
EKONOMİ VE SİYASET ARASINDA SIKIŞTI
ABD’nin baskısı olmasa bile BOJ’un son dönemdeki şahin iletişimi, yaygınlaşan enflasyon baskıları karşısında yakın vadede bir faiz artırımına hazırlandığını gösteriyor.
Bankanın düşünce tarzına aşina bir kaynak, “Üretici fiyatlarından gelen tüm baskılar göz önüne alındığında tüketici enflasyonunun muhtemelen hızlanması bekleniyor. Eğer böyle olursa BOJ harekete geçmek zorunda” dedi.
Ancak eylül ayındaki faiz artırımı halihazırda piyasa fiyatlamalarına dahil edilmiş durumda. Bu nedenle BOJ’un yen üzerindeki aşağı yönlü baskıyı hafifletmek için daha hızlı faiz artırımları yapacağı taahhüdünde bulunması gerekebilir.
Japonya’nın eski en üst düzey döviz yetkilisi Naoyuki Shinohara, “Japonya’nın reel faiz oranları açıkça çok düşük. Bir veya iki faiz artırımı daha yenin düşüş eğilimini tersine çevirmeye yetmeyecek” dedi.
Oxford Economics artık BOJ’un bu yıl eylül ve aralık aylarında faiz artırmasını, ardından Nisan 2027’de üçüncü bir faiz artırımına gitmesini beklediğini açıkladı. Bu, kurumun başlangıçta öngördüğünden daha hızlı bir artış temposu anlamına geliyor.
Oxford Economics Japonya ekonomisi birimi başkanı Shigeto Nagai, pazartesi günü yayımlanan bir raporda, “Piyasaları ve ABD’yi hayal kırıklığına uğratmanın ekonomik ve siyasi maliyeti, BOJ ve hükümetin görmezden gelemeyeceği kadar büyüdü” dedi.
TAKAICHI’YE MESAJ
Güvercin Başbakan Sanae Takaichi açısından en sert mesaj, Bessent’ın Abenomics döneminin sona erdiğini ilan etmesi olabilir. Abenomics, uzun süren deflasyonu sona erdirmek amacıyla 2013 yılında uygulamaya konulan kapsamlı parasal teşvik, yüksek kamu harcamaları ve büyüme stratejisinin birleşiminden oluşuyordu.
Bessent, ülkenin maliye politikasına ilişkin Reuters’a yaptığı açıklamada, Japonya’nın deflasyonu yenilgiye uğrattığını belirterek artık “arkasına yaslanıp Abenomics’in başarısının tadını çıkarması ve bunun kendi seyrinde ilerlemesine izin vermesi” gerektiğini söyledi. Bazı analistler bu ifadeleri Takaichi’nin genişlemeci maliye politikası yaklaşımına yönelik bir eleştiri olarak değerlendirdi.
Bir Japon hükümet yetkilisi Bessent’ın açıklamalarına ilişkin, “Bu, Takaichi yönetimine aşırı genişlemeci maliye politikasından kaçınması yönünde verilmiş bir mesaj” dedi.
İktidar partisinden üst düzey bir yetkili ise “Bu açıklamalar, ABD’nin Japonya’nın politikalarına yönelik taleplerini artırdığını gösteriyor” ifadelerini kullandı.
Her iki yetkili de konunun hassasiyeti nedeniyle isimlerinin açıklanmaması koşuluyla konuştu.
Abenomics’in destekçilerinden olan Takaichi, büyüme alanlarına yatırımları artırmayı ve yükselen yaşam maliyetlerinin hanehalkı üzerindeki etkisini hafifletmeyi amaçlayan iddialı bir harcama planı ortaya koydu.
Takaichi’nin temel büyüme alanlarındaki harcama tavanlarını kaldırma taahhüdünün ardından, Japon basınında çıkan haberlere göre bakanlıklar ve kamu kurumları gelecek mali yıl için muhtemelen şimdiye kadarki en yüksek ilk bütçe talebinde bulundu.
Büyük ölçekli harcamalara odaklanılması yatırımcıları tedirgin etti ve Japon devlet tahvillerinin getirilerini son 30 yılın en yüksek seviyelerine çıkardı. Bunun ABD Hazine tahvili getirileri üzerinde de zincirleme etkileri olabilir.
Maliye Bakanlığı’ndaki görevinin ardından Uluslararası Para Fonu’nda (IMF) genel müdür yardımcılığı yapan Shinohara, “Yeni desteklemenin en iyi yolu, Takaichi yönetiminin mali reform taahhüdü içeren güvenilir bir mesaj vermesi olacaktır” dedi.
Shinohara, “Ancak bunun gerçekleşme ihtimali çok düşük” diye ekledi.
Nikkei Asia: ABD-Japonya yen müdahalesi Tokyo için bir başka yenilgi
Asya
Hindistan’ın 2047 gelişmiş ekonomi hedefi zora girdi

Hindistan ekonomisinin geçen çeyrekte yüzde 7’nin üzerinde büyümesine rağmen, Başbakan Narendra Modi’nin 2047 yılına kadar gelişmiş ülke olma hedefine ulaşmasının zor olabileceği belirtildi. Bloomberg, bağımsızlığın 100’üncü yılı hedefleri için ekonominin önümüzdeki 21 yıl boyunca her yıl yaklaşık yüzde 9,25 oranında büyümesi gerektiğine işaret ediyor.
Hindistan ekonomisi geçen çeyrekte yüzde 7’nin üzerinde bir büyüme kaydetti, ancak Bloomberg’in analizine göre bu oran Başbakan Narendra Modi’nin 2047 yılına kadar gelişmiş bir ülke olma hedefini gerçekleştirmek için yetersiz kalabilir.
Modi, ülkenin İngiltere’den bağımsızlığını kazanmasının 100’üncü yılı olan 2047’ye kadar Hindistan’ın gelişmiş bir ekonomi statüsü kazanmasını amaçlıyor.
Bir kamu düşünce kuruluşunun temsilcisi olan Ashok Lahiri, bu hedefe ulaşılabilmesi için ülke gayrisafi yurt içi hasılasının (GSYİH) önümüzdeki 21 yıl boyunca her yıl yaklaşık yüzde 9,25 oranında büyümesi gerektiğini savunuyor.
“Viksit Bharat” ya da “Gelişmiş Hindistan” olarak adlandırılan bu program, Modi’nin üçüncü başbakanlık döneminin en önemli önceliklerinden biri haline geldi.
Ancak bazı ekonomistler, mevcut büyüme hızlarıyla Hindistan’ın belirlenen bu hedefe ulaşabileceğinden şüphe duyuyor.
Tarihsel büyüme oranları hedeflerin gerisinde
Ekonomik büyüme hızı 2000 ile 2024 yılları arasında ortalama yüzde 6,3 seviyesinde kaldı. Bu oran, ülkenin şu anki potansiyel seviyesi olan yüzde 7,5 ila yüzde 8’in bile oldukça altında.
Haberde, son 50 yılda ülke ekonomisinin yüzde 9,25 veya üzerinde bir büyümeyi yalnızca üç kez; 1975, 1988 ve 2021 yıllarında kaydettiğine dikkat çekildi.
Hindistan ekonomisinin yılda yüzde 8’in altında büyümesi durumunda ülkenin “orta gelir tuzağı” olarak bilinen sürece girebileceği değerlendiriliyor.
Bu kavram; ücretlerin ve maliyetlerin yükselmesiyle ucuz iş gücü avantajının zayıfladığı, ancak işçilerin verimliliği ve niteliklerinin gelişmiş ekonomilerle başarılı bir şekilde rekabet edecek düzeye henüz ulaşamadığı ekonomik durumu ifade ediyor.
Haberde, yüksek gelirli ülke statüsüne ulaşmanın da oldukça uzak bir ihtimal olduğu kaydedildi. 2025 yılı itibarıyla ülkede kişi başına düşen gelir 2 bin 813 dolar düzeyinde seyrediyor.
Ülkenin 2047 yılına kadar yüksek gelir eşiğini aşabilmesi için bu rakamın altı kattan fazla artarak yaklaşık 18 bin dolara ulaşması gerekiyor.
Sanayi ve yatırımlarda hedefler tutturulamıyor
Ekonomistler, Hindistan’ın büyümesini hızlandırmak için imalat sanayisinin geliştirilmesi gerektiğini belirtiyor.
Modi hükümeti de bu sektöre ağırlık veriyor ancak sektörün GSYİH içindeki payı on yılı aşkın süredir yaklaşık yüzde 16 ila yüzde 17 seviyesinde kalmaya devam ediyor. Bu oran, Modi’nin belirlediği yüzde 25’lik hedefin oldukça altında bulunuyor.
Ekonomistler ayrıca ileri teknoloji ürünleri ihracatının artırılmasının, özel sektör yatırımlarının yükseltilmesinin ve enerji ithalatına olan bağımlılığın azaltılmasının ekonomik büyümeyi hızlandırabileceğini vurguluyor.
Ülkenin üretim alanına daha fazla yabancı yatırım çekmesi gerektiği de ifade ediliyor. Doğrudan yabancı yatırımlardaki rekor seviyelere rağmen Hindistan’ın bu sermayeyi içeride tutmakta zorlandığı belirtiliyor.
Hint şirketleri yurt dışındaki yatırımlarını giderek artırırken, yabancı yatırımcılar ise yerel girişimlere sağladıkları fonları azaltıyor.
Hindistan’ın ekonomik büyümesi için yüksek yurt içi tasarruf oranı da önem taşıyor.
Tasarruflar, fabrika ve altyapı inşasının yüksek maliyetli borçlanmaya ve yabancı sermayeye aşırı bağımlı kalınmadan finanse edilmesine imkan tanıyor. Ancak Hint hanelerinin tasarruf yapma kapasitesi, görece düşük gelir seviyeleri nedeniyle sınırlı kalıyor.
NITI Aayog’un 2021 tarihli raporuna göre, Hindistan’da 15 ile 29 yaş arasındaki yaklaşık 87 milyon kişi ne bir işte çalışıyor, ne eğitim görüyor ne de mesleki bir eğitim alıyor.
İş imkanlarının yetersizliği nedeniyle çalışan nüfusun yaklaşık yüzde 60’ı kendi hesabına çalışıyor ve bu kesimin büyük kısmı düşük gelirli tarım sektöründe yer alıyor.
GlobalDataTS Lombard Başekonomisti Shumita Deveshwar, özel sektör yatırımları artmadan ve istihdam yaratma süreci hızlanmadan, Hindistan’ın gelişmiş bir ekonomi statüsü kazanmak için gereken yüzde 8’in üzerindeki büyüme temposu bir yana, yüzde 6’nın üzerinde bir GSYİH büyümesini dahi sürdürmekte zorlanacağını kaydetti.
Ülke yönetimi, 1 Nisan’da başlayacak mali yıl içinde 17,2 trilyon rupi (yaklaşık 187 milyar dolar) tutarında rekor düzeyde borçlanmaya gitmeyi planlıyor. Bu miktar, cari yıla kıyasla yüzde 18’lik bir artışa karşılık geliyor ve Bloomberg’in daha önce yayımladığı 16,5 trilyon rupilik tahmini aşıyor.
Hükümet, cari dönemde yüzde 4,4 olan bütçe açığının GSYİH’ye oranının bir sonraki mali yılda yüzde 4,3’e gerileyeceğini öngörüyor.
Amerika2 hafta önceSteve Jobs’ı iflastan kurtaran gizli CIA anlaşması gün yüzüne çıktı
Dünya Basını1 hafta önceMilanovic uyardı: Dünya 1914 öncesine benzer bir uçurumun kenarında
Dünya Basını2 hafta önceAmerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan müttefikler
Ortadoğu1 hafta önceMekke Anlaşması için İran iddiası: Tahran teklifi inceliyor
Amerika1 hafta önceKıyamete beş kala – 1: Thiel, Deccal’i arıyor
Rusya1 hafta önceTürkiye’den Rusya’ya ilk deniz yolu benzin sevkiyatı yola çıktı
Dünya Basını2 hafta önceRon Paul: Washington anayasayı çiğneyip dünyada felaket üretiyor
Avrupa1 hafta önceAlman tarihçi Kittel, savaştan Hitler’i değil Stalin’i sorumlu tuttu








