Bizi Takip Edin

ASYA

AUKUS planları Çin’i mi endişelendirmeli yoksa Avustralya’yı mı?

Yayınlanma

Asya ve Pasifik güvenlik işlerinden sorumlu ABD Savunma Bakan Yardımcısına eski günlük istihbarat brifingleri veren, Rand Corporation’da kıdemli savunma analisti Derek Grossman, Foreign Policy’de yazdığı makalede, Çin’in Asya ülkelerinin AUKUS’a meyli konusunda endişelenmesi gerektiğini söylerken, Asya ülkelerinin Avustralya’nın nükleer denizaltı planına destek verdiğini öne sürüyor.

ABD, İngiltere ve Avustralya, geçen ay, Çin’in Hint-Pasifik bölgesindeki etkisine karşı koymayı amaçlayan yeni bir nükleer enerjili denizaltı filosu oluşturma planlarının ayrıntılarını açıklamıştı.

Plana göre, Avustralya, Amerika Birleşik Devletleri’nden en az üç ve muhtemelen beş Virginia sınıfı nükleer enerjili denizaltı satın alacak ve sonunda, İngiltere ile birlikte, üç ülke tarafından ortaklaşa geliştirilen yeni bir nükleer enerjili denizaltı sınıfı konuşlandıracak.

Böylece Avustralya, Birleşik Krallık’tan sonra Washington’ın nükleer tahrik teknolojisini alan ikinci ülke olacak. Ayrıca, AUKUS’un ardından Avustralya, “nükleer güce” ulaşmadan önce nükleer denizaltılara kavuşacak ilk ülke olarak kayıtlara geçecek.

Yeni denizaltılar, ülkenin mevcut dizel motorlu filosundan daha uzak ve daha hızlı hareket edebilecek ve böylece Avustralya ilk kez “düşmanlara karşı” uzun menzilli saldırılar gerçekleştirebilecek.

Canberra’ya 30 yılda 368 milyar A$’a (245 milyar $) mal olacak bu plan, Avustralya’nın savunma harcamalarını, tam da NATO direktiflerine uygun şekilde, GSYİH’nın yüzde 2,5’ine çıkaracak.

Çin, bu planın ciddi nükleer silahlanma riski oluşturduğunu ve bölgede barış ve istikrarı bozacağını söyleyerek tepki göstermişti.

Sonraki adımlar: Nükleer kapasiteli bombardıman uçakları ve hipersonik füzeler

Derek Grossman, denizaltı planının, üç ülke arasında Çin’e karşı koymayı amaçlayan derinleşen güvenlik işbirliğinin sadece bir parçası olduğunu söylüyor. Grossman’a göre, sonraki adımlar ise, ABD’nin stratejik bombardıman uçakları gibi nükleer kapasiteli platformlarını Avustralya’da kurmanın yanı sıra hipersonik füzeler, siber operasyonlar, kuantum hesaplama ve diğer alanlarda işbirliğini içerebilir.

Tüm bunların AUKUS’u bölgesel askeri denge açısından; Avustralya, Hindistan, Japonya ve ABD’yi birleştiren Dörtlü Güvenlik Diyaloğu (QUAD) veya Avustralya, İngiltere, Malezya, Yeni Zelanda ve Singapur arasındaki Beşli Güç Savunma Düzenlemesi dahil diğer gruplaşmalardan daha önemli kıldığını söyleyen Grossman, şu ifadeleri kullanıyor:

“AUKUS, gelecekteki potansiyel bir çatışmada Çin’i caydırmak ve gerekirse yenmek için katılımcıların askeri yeteneklerinin birlikte çalışabilirliğini modernleştirmeye ve geliştirmeye odaklandığı için gerçekten benzersizdir.”

‘Asya ülkeleri olumsuz tepki vermedi’

Grossman yazısında aynı zamanda, AUKUS kapsamında duyurulan anlaşmayla ilgili Çin dışında diğer Asya ülkelerinin olumsuz tepki vermediğini iddia ediyor.

Başta Güneydoğu Asya olmak üzere bazı ülkelerin nükleer yayılma potansiyelinden endişe duysa da, çoğu Hint-Pasifik ülkesinin AUKUS’u desteklediğini veya alenen karşı çıkmaktan kaçındığını söyleyen Grossman, buna gerekçe olarak da “Çin’in askeri yığınağı, artan gücü ve bölgedeki niyetleri hakkında” yaygın ve çeşitli endişeleri işaret ediyor.

Bu durumun, AUKUS’un “barış zamanı caydırıcılık amacıyla ek müttefikler ve ortaklar bağlama yeteneği” için iyiye işaret olduğu yorumunu yapıyor.

Grossman, AUKUS’u destekleyen ülkelerin başında ise, yeni savunma planlarını tamamen ABD ile uyumlulaştırmayı amaçlayan ve Çin’i “benzeri görülmemiş en büyük stratejik zorluk” olarak tanımlayan Japonya’yı örnek gösteriyor.

Grossman, ABD’nin bir diğer kritik müttefiki Güney Kore’nin ise AUKUS’la resmi olarak pek ilgilenmediğini söylüyor. Bunun sebebinin ise Kuzey Kore ile meşgul olan Seul yönetiminin Washington ile Pekin arasında hassas bir denge sağlamaya çalışması olarak sunuyor. Ancak yine de Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk-yeol’un Çin’in bölgedeki iddialılığından rahatsız olduğunu ekliyor.

2021’de bir seçim adayı olarak AUKUS hakkında ne düşündüğü sorulduğunda Yoon’un, “Seul’ün Avustralya’ya giden nükleer enerjiyle çalışan denizaltılara ihtiyacı olmadığını” söylediğini hatırlatan Grossman, diğer yandan Kuzey Kore’den atılan balistik füze denemeleri düşünüldüğünde Yoon’un fikrini değiştirebileceği yorumunu yapıyor.

Grossman, AUKUS’u benimseyen bir diğer taraf olarak, sanki şaşılacak bir şeymiş gibi, Tayvan’ı örnek gösteriyor.

Savunma analisti, Güneydoğu Asya’da AUKUS’un daha tartışmalı olduğunu yazısına eklese de, “Çin’in Güney Çin Denizi’ndeki ve başka yerlerdeki tecavüzlerine rağmen, neredeyse tüm ülkeler anlaşmayı ne onaylayarak ne de kınayarak büyük güç rekabetinin dışında kalmaya çalışıyor” ifadesiyle olumsuz bir yargı bildiriyor. Grossman, bölgenin tek güçlü AUKUS destekçisinin ise, tartışmalı Güney Çin Denizi’nde “her gün Çin baskısıyla karşı karşıya olan bir başka ABD müttefiki Filipinler” olduğunu öne sürüyor.

Grossman’ın iddialarının aksine Asya ülkeleri endişeli

Ancak Derek Grossman’ın iddia ettiğinin aksine, Japonya gibi coşkulu bir ABD müttefiki dışında, çoğu Asya ülkesi AUKUS planlarının bölgeyi nükleer tehlikeye sokacağı konusunda endişelerini dile getirdiler.

Hatta Grossman’ın iddia ettiğinin aksine Filipinler, AUKUS planlarını “güçlü bir şekilde” desteklemediği gibi, AUKUS ortaklarını “nükleer denizaltılar için güvenlik standartları uygulamaya” çağırdı.

Manila’dan yapılan açıklamada, AUKUS programı kapsamındaki ortaklar, “faaliyetlerinin ilgili uluslararası nükleer koruma önlemlerine ve nükleer silahların yayılmasını önleme standartlarına uymasını sağlamak için Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu ile işbirliği yapmalıdır” denildi.

Bu açıklama, Manila’nın da özellikle nükleer tehdit konusunda endişe taşıdığını gösteriyor.

Güneydoğu Asya ülkelerinin çoğu, Avustralya’nın AUKUS kapsamında ABD ve İngiltere öncülüğünde elde edeceği nükleer güdümlü denizaltılarının ağırlıklı olarak kendi bölgelerinde, özellikle Güney Çin Denizi’nde faaliyet gösterebileceğinden endişe duyuyor.

Ayrıca anlaşmanın, diğer devletler tarafından yüksek düzeyde zenginleştirilmiş uranyum veya plütonyumu uluslararası gözetimden gizlemek için kullanılabilecek tehlikeli bir emsal oluşturabileceğinden endişe ediliyor.

‘Yeni kitle imha silahları riskini artırır’

Malezya ve Endonezya, nükleer silahların yayılması riskinden endişelerini dile getirirken, Jakarta nükleer teknolojiyi güçlü denizaltılarla paylaşmanın yeni kitle imha silahları riskini artırabileceğini belirtmişti. Vietnam ve Tayland da bu endişeleri paylaşmıştı.

Endonezya Dışişleri Bakanlığı, Avustralya’nın “NPT ve UAEA güvenceleri kapsamındaki yükümlülüklerini yerine getirmede tutarlı kalmasını” ve “etkili, şeffaf ve ayrımcı olmayan bir doğrulama mekanizması” geliştirmesini beklediğini söylemişti.

Malezya Dışişleri Bakanlığı bölgede olası bir “silahlanma yarışı” konusunda uyarıda bulunurken, devletleri her türlü provokasyondan kaçınmaya çağırmıştı.

Kamboçya Başbakanı Samdech Techo Hun Sen de AUKUS ittifakıyla ilgili endişelerini dile getirmişti.

Hun Sen, Phnom Penh’deki Build Bright Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada, “Diğer ASEAN (Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği) ülkeleriyle düşünüyoruz. Ayrıca endişelerimizi de ifade ediyoruz. Nükleer (silah) olmadığını iddia ediyorlar ama nükleer varsa nasıl olacak” ifadelerini kullanmıştı.

ASEAN’ın nükleer silahlardan arındırılmış bir bölge olduğunu söyleyen Hun Sen, büyük ülkeleri güçlerini “küçük ülkeleri suistimal etmek için kullanmamaya” çağırmıştı.

Birleşmiş Milletler nükleer gözlemcisi Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) da, üç devleti koruma önlemlerini uygulamaya ve küresel nükleer silahların yayılmasının önlenmesine bağlı kalmaya çağırmıştı.

Grossman’ın iddia ettiğinin aksine, ciddi nükleer riskler barındıran ve bölgedeki silahlanma yarışını artırma potansiyeli olan AUKUS anlaşması konusunda tek endişe etmesi gereken Çin değil, bundan daha büyük zarar görme ihtimalleri olan bölge ülkeleri… Hatta bizzat Avustralya’nın kendisi.

Eski Avustralya Başbakanı: En kötü uluslararası karar

Nitekim bu karar Avustralya içinde de tartışma yarattı. Eski Avustralya Başbakanı (1991-1996) Paul Keating, AUKUS kapsamındaki anlaşmayı, 1. Dünya Savaşı’ndaki zorunlu askerlik kararından bu yana bir İşçi Partisi hükümetince verilen “en kötü uluslararası karar” olarak tanımlamıştı.

Başbakan Anthony Albanese’i, ABD’nin Çin’i çevreleme planlarının parçası olmakla suçlayan Keating, anlaşmanın gereksiz yere Çin’i hedef aldığını söyleyerek, “ölümcül sonuçlar” doğurabileceği uyarısında bulunmuştu.

‘Artık ABD’ye çok daha fazla borçlu olacağız’

Avustralyalı gazeteci David Speers, ülkede pek çok analist ve siyasetçinin, Avustralya’nın neden Güney Çin Denizi’nde aylarca gizlenen nükleer enerjili denizaltılara sahip olma yeteneğine ihtiyaç duyduğunu merak ettiğini ve ülkenin artık ABD’ye çok daha fazla borçlu olacağından endişe ettiğini yazmıştı.

Avustralya nükleer çöplüğe mi dönüşecek?

Avustralya’nın ulusal yayın kuruluşlarından The ABC’nin politika editörü Andrew Probyn de, AUKUS ile ülkeye yerleşecek nükleer varlıkla ilgili endişelerini şöyle dile getirmişti:

AUKUS anlaşması uyarınca Avustralya, ABD’den AUKUS denizaltıları için ‘mühürlü nükleer reaktörler’ alacak, ancak bunların imhasından sorumlu olacak. Bu, ülkenin jeolojik olarak istikrarlı bir bölümünde bir yerde dev bir çukur kazmak ve reaktörleri potansiyel olarak binlerce yıl orada bırakmak anlamına geliyor.

Marles, bunun ‘şimdiki veya gelecekteki’ savunma topraklarında olacağını söylüyor, bu da nükleer çöplüğün İngilizlerin nükleer testler yaptığı Güney Avustralya’nın Woomera Yasak Bölgesi’nde değil, İngiliz Milletler Topluluğu tarafından satın alınan topraklarda olabileceği anlamına geliyor.

Kullanılmış nükleer reaktörler için uzun vadeli bir depo belirlemek dikenli bir siyasi mesele olacaktır. Avustralya için nükleer çağ başladı.”

ASYA

Meclis çoğunluğuna sahip Tayvan muhalefeti üst mahkemenin kurallarının değiştirilmesini önerdi

Yayınlanma

Tayvan’da ana muhalefet partisi Kuomintang (KMT) milletvekili Weng Hsiao-ling, Anayasa Mahkemesi’nin çalışabilmesi için gereken asgari yargıç sayısının artırılmasını önerdi. Parlamentoya sunduğu resmi teklifte, mevcut düzenlemelerin 15 üyeli mahkemede üç ya da dört yargıcın anlaşarak karar vermesine olanak tanıdığı eleştirisinde bulundu. Perşembe günü katıldığı bir etkinlikte bu durumun “demokratik bir ülkedeki yargı erki ile bağdaşmadığını” söyledi.

Perşembe akşamı Tayvan Yabancı Muhabirler Kulübü tarafından düzenlenen bir panelde konuşan Weng, “Anayasa Mahkemesi’nin çok önemli bir karar verdiğinde 15 üyenin çoğunluğunu gerektireceğini umuyoruz,” dedi. Weng, “Bu … demokrasinin ruhuna uygundur” ifadesini kullandı.

Yedi yargıç ekim ayında mahkemeden ayrıldıktan sonra bile, kalan sekiz yargıç en azından teoride önerilen şartı karşılamak için yeterli olabilir. Ancak yargıçlar izne ayrılıyor, çeşitli nedenlerle davalardan çekiliyor ya da erken istifa edebiliyor. Bu durum, iktidarın, kürsünün kritik bir anda güçsüz kalabileceği ve muhalefetin aksi takdirde mahkemede itiraz edilebilecek yasaları geçirmesine izin verebileceği yönündeki korkularını artırdı.

Academia Sinica, Institutum Iurisprudentiae’de araştırma profesörü olan Su Yen-tu, “Karar yeter sayısı kuralında önerilen bu değişiklik, AYM’nin felç olma riskini de artıracaktır… özellikle de bu ekim ayında AYM’de yapılacak değişiklikten sonra” dedi.

Nikkei Asia’ya konuşan Su, “Bu en iyi ihtimalle kötü düşünülmüş bir reform, en kötü ihtimalle de Anayasa Mahkemesi’ne karşı üstü örtülü bir saldırıdır” ifadesini kullandı.

Weng ise, mevcut yasada izin alan, çekilen ya da istifa eden yargıçların karar almak için bulunması gereken asgari üye sayısı olan karar yeter sayısının bir parçası olup olmadığının açıkça belirtilmediğini söyledi. Önerisinin bu konuya açıklık getireceğini söyledi.

Tayvan’da Anayasa Mahkemesi yargıçları, başkan tarafından aday gösterildikten ve yasama organı tarafından salt çoğunlukla onaylandıktan sonra atanmakta. Yargıçların mevcut görev süreleri KMT’den dönemin Cumhurbaşkanı Ma Ying-jeou tarafından belirlenmişti.

Şubat ayında göreve başlayan KMT milletvekili Weng, Ulusal Tsing Hua Üniversitesi Bilim ve Teknoloji Hukuku Enstitüsü’nde doçent olarak görev yapıyor. Ma tarafından atanan eski Anayasa Mahkemesi hakimi Chen Chun-sheng ile evli.

Yaklaşan kadro sorununu kabul eden Weng, TFCC’de diplomatlara ve gazetecilere şunları söyledi “Ekim ayında yedi yeni yargıç aday gösterilecek. Yedi yargıçtan bazılarının adaylıklarının gelecekte onaylanmaması mümkün, çünkü her yargıç için ayrı ayrı oylama yapıyoruz. Dolayısıyla bu adaylardan herhangi biri onaylanmazsa, elbette Anayasa Mahkemesi önemli kararlar vermeden önce yeterli sayıda yargıç toplanana kadar beklemek zorundayız.”

Şu anda komite aşamasında olan önerisi, muhalefetin Başkan Lai Ching-te’nin yeni hükümeti ve yargı üzerindeki baskıyı arttırdığı ve yargıçları Lai’nin iktidardaki Demokratik İlerleme Partisi’ni kayırmakla suçladığı bir dönemde geldi.

Geçtiğimiz haftalarda KMT ve küçük ortağı Tayvan Halk Partisi, parlamentodaki üstünlüklerini kullanarak, yasama organının yetkilerini büyük ölçüde genişleten bir yasa tasarısını geçirdi. Muhalefetin kabinenin yeniden gözden geçirme talebini reddetmesinin ardından hükümet, DPP ve ombudsman, anayasaya aykırı olduğu düşünülen hükümlerin iptali ya da askıya alınması için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.

Çarşamba günü mahkeme konuyla ilgili ilk duruşması için toplandı. Sözlü tartışmaların 6 Ağustos’ta yapılması planlanıyor ve yargıçlar ayrıca yasanın derhal uygulanmasına karşı bir tedbir kararı verip vermemeyi de değerlendirecek.

KMT’nin parlamento lideri Fu Kun-chi kısa süre önce Nikkei Asia’ya verdiği bir mülakatta hukuk ve yargı mesleği tarafından dile getirilen endişelere saygı duyduğunu, ancak çoğunun “sadece DPP’yi dinlediğini” söyledi.

KMT milletvekili ve eski savcı Wu Tsung-Hsien mayıs ayında muhalefetin önerilerinin anayasaya uygun olduğunu söyledi. Yargıçları “Sırf iktidar partisine yaranmak için anayasayı saçma sapan yorumlamayın, aksi takdirde dünya size güler” diye uyardı.

Weng, yargıçların atanmasının parlamentodaki milletvekillerinin kompozisyonuna tabi olması gerektiğini savundu. Geçen yıl bir gazetede yazdığı yazıda, yasama organındaki siyasi partilerle orantılı atamaların “yargının tek bir siyasi partiye ait olduğu yönündeki kötü izlenimi değiştirebileceğini” belirtmişti.

DPP’nin kıdemli milletvekili Ker Chien-ming ise, muhalefetin mahkemeye yönelik hamlesini ağır bir dille eleştirerek, KMT’nin ekim ayındaki adaylıkları engellemesi ve önerinin uygulanması halinde Anayasa Mahkemesi’nin işlevini yerine getiremeyeceğini savundu. Bunun sadece mahkemeyi etkilemekle kalmayacağı, aynı zamanda insanları anayasal denetim hakkından mahrum bırakacağı uyarısında bulundu.

Okumaya Devam Et

ASYA

Şanghaylı akademisyenlerden “Avrupa’nın sağa kayışı” üzerine değerlendirmeler

Yayınlanma

Çin’in Şanghay kentinde, son dönemde Avrupa’da seçim başarıları elde eden sağ hareketler ve ABD-AB ilişkilerine ilişkin bir konferans düzenlendi.

Fudan Üniversitesi Avrupa Çalışmaları Merkezi Direktörü, Avrupa Birliği Jean Monnet Kürsüsü Profesörü ve Şanghay Avrupa Topluluğu Başkanı Ding Chun, 2 Temmuz’da Şanghay Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi Avrupa Çalışmaları Merkezi ve Şanghay Avrupa Topluluğu tarafından düzenlenen “ABD-AB İlişkileri Üzerine 2024 Düşünce Kuruluşu Raporu Yazımı” ve “Avrupa’nın Dış Stratejisinde Yeni Durum” seminerinin açılış toplantısında yaptığı video konuşmasında bir dizi soruyu gündeme getirdi.

Chun’un gündeme getirdiği sorular arasında, “AB’ye geçiş süreci kademeli olarak tamamlandıkça AB’nin dış politikası ABD’ninki ile daha uyumlu hale gelecek mi? ABD genel seçimlerinde Trump yeniden seçilerek Avrupa Birliği ile ticari sürtüşmeleri ve hatta ticaret savaşlarını yeniden başlatacak mı? AB içinde popülist güçlerin belirgin yükselişi AB’nin dış politikasını nasıl etkileyecek? ABD seçimlerinden sonra Avrupa’nın stratejik özerkliği nasıl gelişir?” yer aldı.

Ding Chun, geçtiğimiz yıl içinde ABD-AB ilişkilerinin ekonomik ve ticari ilişkiler, ikili diplomasi ve çok taraflı işbirliği gibi konularda giderek yakınlaştığını, fakat gelişen teknolojiler ve Filistin-İsrail çatışması gibi konulardaki tutumlarında farklılıklar olduğunu savundu.

AB-ABD ilişkileri pürüzsüz değil

Chun, gelecekte Rusya ile Ukrayna ve Filistin ile İsrail arasındaki iki çatışma ve ABD seçimleri gibi birçok önemli değişkenin ABD-AB ilişkilerinin gelişimini etkilemeye devam edeceğini ve ABD-AB ilişkilerinde hâlâ birçok önemli nokta ve değişken bulunduğunu söyledi.

ABD-AB ilişkilerinin incelenmesinin Avrupa entegrasyonunun incelenmesi ile birleştirilmesi gerektiğini savunan Çinli akademisyen, “AB’nin ekonomik durumu yavaş toparlanma ve bütçe açığı sorunlarını, siyasi entegrasyon ise stratejik özerklik eğilimini ve sosyal düşüncelerdeki değişiklikleri içermektedir. Özellikle, popülizmin devam eden yükselişinin ABD-AB ilişkileri üzerindeki etkisi gözlemlenmeye değerdir ve gelecekteki Çin-ABD-AB üçgeni ilişkisi de izlenmeye değerdir,” dedi.

Şanghay Sosyal Bilimler Akademisi’nde araştırmacı ve Şanghay Avrupa Topluluğu’nun onursal başkanı olan Xu Mingqi, seminerde ABD-AB ilişkisinin nispeten karmaşık ve çok yönlü bir ilişki olduğuna dikkat çekti.

Xu, ana gövdesi ve temelleri itibariyle hâlâ “işbirliğine dayalı bir ittifak ilişkisi” olduğunu, fakat ABD-AB ilişkisinin “sağlam” olmadığını savundu.

İki tarafın ticaret, yönetişim modeli, iç yönetişim ilkeleri, uluslararası yapının geleceğine ilişkin görüşler, küresel yönetişim ve diğer konularda “geniş ve tutarsız anlayış ve görüşlere” sahip olduğunu öne süren Xu, “Bu nedenle, ABD-AB Atlantik ilişkisinin esnekliğini ve küresel yapının şekillenmesindeki etkisini göz ardı etmek tehlikelidir. Fakat bazı alanlarda ABD ve Avrupa arasındaki farklılıklar da göz ardı edilemez,” dedi.

“Aşırı sağ ile ana akım arasındaki etkileşime bakmak gerek”

Şanghay Uluslararası Çalışmalar Enstitüsü Avrupa Çalışmaları Merkezi araştırmacısı ve Şanghay Avrupa Çalışmaları Derneği başkan yardımcısı Zhang Yinghong ise Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinin Çin-AB ilişkileri üzerindeki etkisi üzerine konuştu.

Zhang, haziran ayında yapılan AP seçimlerinin Avrupa siyasetinde sağa doğru bir kayma olduğunu gösterdiğini, fakat ana akım partilerin hâlâ baskın konumlarını koruduğunu söyledi.

Çin ile ilgili konularda Zhang Yinghong, aşırı sağın dış politikaya fazla önem vermediğine dikkat çekti. Giderek daha fazla sağ parti iktidara geldikçe, bu partilerin AB’nin Çin ile ilgili stratejilerini, özellikle Rusya-Ukrayna çatışması, İsrail-Filistin çatışması ve ticaret politikaları açısından değerlendirmeleri gerektiğini savunan akademisyen, “Genel olarak, sağa kayış AB’nin Çin stratejisini temelden değiştirmeyecektir ve merkez partiler Çin politikasına karar verme gücünü hâlâ ellerinde tutuyor, bu nedenle aşırı sağ partiler ile merkez ve ana akım partiler arasındaki etkileşime daha fazla dikkat etmek gerekiyor,” dedi.

Okumaya Devam Et

ASYA

Pakistan Yüksek Mahkemesi İmran Han’ın partisi lehine karar verdi

Yayınlanma

Pakistan Yüksek Mahkemesi cuma günü eski Başbakan İmran Han’ın muhalefetteki Pakistan Tehreek-e-Insaf (PTI)  partisinin kadınlar ve azınlıklar için ayrılmış koltuklara hak kazandığına hükmederek Peşaver Yüksek Mahkemesi’nin bunu reddeden kararını bozdu.

Üst mahkeme 8’e karşı 5 oyla, Han’ın partisinin ayrılmış koltuklardan mahrum bırakılması kararını anayasaya aykırı ilan etti ve Pakistan Seçim Komisyonu’na (ECP) ayrılmış koltukların PTI’ya tahsis edilmesi talimatını verdi.

Kararın tüm ayrıntıları daha sonra açıklanacak.

Bugünkü kararın ardından PTI, Ulusal ve Eyalet Meclislerinde 77 sandalye daha kazanacak ve bu da partiyi parlamentoda güçlendirerek yasaları engelleme gücü verecek. Bu, Başbakan Şahbaz Şerif’in Pakistan Müslüman Ligi-Nawaz (PML-N) ve Pakistan Halk Partisi’nden (PPP) oluşan iktidar koalisyonu için büyük bir darbe olarak değerlendirildi.

Yüksek Mahkeme salı günü, Han’a sadık düzinelerce milletvekilinin bağımsız olarak aday olduğu Sünni İttihad Konseyi’nin (SIC) temyiz başvurusuna ilişkin dokuz duruşma gerçekleştirdikten sonra kararını açıkladı ve federal hükümet ile ECP de dahil olmak üzere tüm taraflar SIC’nin savunmasına karşı argümanlarını sundu.

Davanın kökeni, Seçim Komisyonu’nun PTI’yı yasadışı ilan ettiği ve partiyi ikonik kriket sopası sembolünden mahrum bıraktığı Aralık 2023’e kadar uzanıyor.

PTI’nın hedef alınması siyasi mağduriyet olarak görüldü.

Peşaver Yüksek Mahkemesi PTI’nın temyizi üzerine sopa sembolünü geri verdi. Ancak ocak ayında Yüksek Mahkeme ECP’nin kararını onadı ve yarasa sembolü 2024 seçimleri için PTI’nın elinden alındı.

Sonuç olarak, PTI adayları şubat seçimlerinde bağımsız olarak yarıştı ve her PTI adayının farklı bir sembolü vardı.

Bu gerilemeye rağmen PTI 90’dan fazla sandalye ile seçimlerin tek büyük partisi olarak ortaya çıktı. Daha sonra, PTI adayları parlamentoda partiyi temsil edebilmek için SIC’ye katıldı.

PTI adayları bağımsız olarak yarıştığı için ECP, PTI’yı Ulusal Meclis ve il meclislerinde kadınlar ve azınlıklar için ayrılmış 77 sandalyeden mahrum bıraktı. ECP, PTI’nın sandalye payını PML-N ve PPP’nin de olduğu diğer partiler arasında paylaştırdı.

Bu karar üzerine büyük bir kargaşa yaşandı çünkü PTI’ya oy veren kişilerin ayrılmış koltuklarının payı diğer partilere verildi.

Başlangıçta PTI, ECP’nin kararını onaylayan Peşaver Yüksek Mahkemesi’ne başvurdu. Daha sonra PTI, SIC bayrağı altında konuyu Yüksek Mahkemeye taşıdı ve burada 3 üyeli bir heyet mayıs ayında ECP’nin kararını askıya aldı.

Daha sonra Yüksek Mahkeme Başyargıcı bu davaya bakmak üzere 13 üyeli bir heyet oluşturdu ve bu heyet bugün kararını PTI lehine verdi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English