Görüş
Kore Yarımadası’nda savaş hazırlıkları: Pyongyang cephesinden 10 günün kronolojisi

Kore Yarımadası’nın batı orta bölgesinde yer alan Gyeonggi Eyaleti’nde, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti (KDHC) sınırına yakın 11 bölge ‘tehlikeli bölge’ ilan edildi ve bu bölgelerden Pyongyang karşıtı propaganda malzemelerinin gönderilmesi yasaklandı.
Eyaletin idari işlerden sorumlu birinci vali yardımcısı Kim Sung-joong’un geçen hafta ilan ettiği kısıtlamalar, Paju ve Gimpo şehirlerinin bazı bölgeleri ile Yeoncheon ilçesini kapsıyor.[1]
Sung-joong, sınır bölgelerinde yaşayan Korelilerin, ‘kötüleşen ilişkiler’ nedeniyle tehlikede olduğunu belirtti.
‘İki Kore arasında’ devam eden propaganda savaşlarının uzun bir geçmişi var ve bu cephede ‘eski silahlar’ yeniden çıkarıldı. Örneğin, Güney Kore, 2018’deki anlaşma sonucunda son verilen hoparlör yayınlarına yeniden başlayacağını açıklamıştı.[2] Ancak son 10 günde yaşananlar, meseleyi propaganda savaşından çıkararak askeri bir boyuta taşıdı.
11 Ekim – ‘İğrenç bir suç’
İki ülke arasında yeniden sıcak savaşın konuşulmasına yol açan son gerilim, 11 Ekim tarihinde Kore Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasıyla açığa çıktı.
Kore Dışişleri Bakanlığı, 11 Ekim’de yayınladığı bir bildiride Seul yönetiminin ‘kışkırtmalarda kırmızı çizgiyi aştığını’, 3 ve 9 Ekim tarihlerinde insansız hava araçlarıyla sızma yaparak başkent Pyongyang’ın orta kesimine çok sayıda ‘karalama bildirisi’ dağıttığını açıkladı.[3]
Bu açıklamayı, bugüne kadar devam eden karşılıklı propaganda savaşından ayıran şey, sızmanın bu sefer sınır bölgesinden balon ya da hoparlörlerle değil, doğrudan insansız hava araçlarıyla yapılmış olması.
Güney’in propaganda bildirilerini ‘iğrenç bir suç’ olarak tanımlayan Kore yönetimi, bu hamleyi ‘ne göz ardı edilebilecek ne de affedilebilecek ciddi bir provokasyon’ olarak nitelendirdi.
Bu ihlal, bildiride “Uluslararası hukuk, bir ülkenin kara hava sahasında yabancı uçakların veya uçan nesnelerin serbestçe uçmasına izin vermediği gibi ‘zararsız uçuşa’ da izin vermez. Dünyada, hava sahasının ihlaline ve başkentinin üzerinde uçan düşman bir ülkenin insansız hava araçlarına tepki göstermeyecek hiçbir ülke yoktur” ifadeleriyle hatırlatıldı.
Bu, yalnızca KDHC için değil, dünyanın her ülkesinde geçerli olan, egemenlik ihlali sayılabilecek bir hava ihlaliydi.
12 Ekim – ‘Korkunç bir felaket yaşanacak’
Bu açıklamadan bir gün sonra, Kim Jong-un’un kız kardeşi, Kore İşçi Partisi Merkez Komitesi başkan yardımcısı Kim Yo-jong, söz konusu ihlalle ilgili uzun bir açıklama yayınladı.[4] Bu açıklama, Kim’in bu 10 günde yapacağı açıklamaların ilkiydi.
Kim’in açıklamasından öne çıkanlar şu şekilde:
“Dışişleri Bakanlığı’nın önemli bir açıklama yapmasının hemen ardından, Güney Kore askeri yetkilileri “Böyle bir şey olmadı. Henüz durumu anlamış değiliz.”, “Ordu, Kuzey Kore’ye insansız hava aracı göndermedi.”, “Bunu sivil bir kuruluşun yapıp yapmadığını kontrol etmemiz gerekiyor.” gibi utanmaz ve çocukça bahanelerle sorumluluktan kaçmaya çalıştılar…”
——————–
“Eğer sivil bir kuruluş tarafından gönderilen insansız hava aracı, sınırı dilediği gibi geçip gidiyorsa ve ordu bunu bile tespit edemiyorsa, bu durum kesinlikle büyük bir sorun teşkil eder.
Güney Kore ordusu, her fırsatta “kusursuz tespit ve takip yetenekleri” olduğunu iddia eden bir ordu değil midir? Uçan bir kuş sürüsünü bile “Kuzey Kore’nin insansız hava aracı” sanarak panikleyen askerler, birdenbire kör mü oldu?..”
——————–
“Karşı ülkenin başkenti üzerinde propaganda broşürleri dağıtmak zaten ciddi bir siyasi provokasyon ve egemenlik ihlali olarak kabul edilecektir. Ancak bunu taşıyan aracın insansız hava aracı olması, bu olayın ciddiyetinin esas noktasını oluşturmaktadır.
Dünyada askeri amaçlarla kullanılan insansız hava araçlarının başka bir ülkenin egemenliğini alenen ihlal etmesine ordu seyirci kaldıysa, bu kasıtlı bir ihmal veya iş birliği anlamına gelir ve bu olayın asıl aktörlerinin ordu yetkilileri olduğunu kanıtlar…”
——————–
“Bizim tüm eylemlerimiz, tamamen karşılık verme ilkesine dayalı zorunlu adımlardır.
Sanki bizim tepkimiz hiç yoktan ortaya çıkmış gibi bir algı yaratmaya çalışmak başarısız olacaktır.
Bu insansız hava aracı provokasyonunun sorumlusu kim olursa olsun, buna hiç önem vermiyoruz. İster askeri yetkililer, ister sınır dışına kaçan sivil gruplar olsun, hepsi aynı şekilde yüzsüz Güney Koreli gruplardır…”
——————–
“Seul ve Güney Kore’nin askeri gücünü yok etmek için bir saldırı başlatma zamanı belirlenmiş değil. Bu zamanın ne olduğunu biz belirlemiyoruz. Ancak Güney Kore insansız hava araçları tekrar hava sahamızda görülürse korkunç bir felaket mutlaka yaşanacaktır.
Kişisel olarak, böyle bir olayın meydana gelmemesini dilerim…”
13 Ekim – Kore’nin tamamına yıkım uyarısı
Kim’in açıklamasından bir gün sonra ise, Genelkurmay Başkanlığı, sınırdaki birliklere ateşe hazır olma emrinin verildiğini açıklayan yeni bir bildiri yayınladı.[5]
Aynı gün, Savunma Bakanlığı Sözcüsü de Güney’in hamlelerini ‘kendi halkının hayatı üzerinde oynadığı bir kumar’ olarak nitelendirdi ve şu ifadelere yer verdi:
“Kararlarımız ve değerlendirmelerimiz doğrultusunda güçlü saldırı araçlarının kullanılabileceği bir noktadayız; böylece Güney Kore’nin tamamı bir yıkım sahasına dönüşebilir.”[6]
‘Çöp, çöp kutusuna atılmalıdır’
Aynı gün, Kim Yo-jong’dan bir açıklama daha geldi. Güney Kore yönetimini çok sert ifadelerle hedef alan Kim, “Bu kadar aptal ve tehlikeli olan bu tür insanların dünyaca tanınması gerekiyor. Ölümlerine kadar böbürlenip ortadan kaybolacaklar. Çöp, çöp kutusuna atılmalıdır” dedi.[7]
14-15 Ekim – ‘Melez köpekler’
Hafta boyunca açıklamalarına devam eden Kim, 14 Ekim’de “Bir nükleer güç olan ülkemizin egemenliği, Amerika’nın beslediği melez köpekler tarafından ihlal edildiyse, bu köpekleri yetiştiren sahipleri sorumlu tutulmalıdır,”[8] 15 Ekim’deyse “Provokatörler ağır bir bedel ödeyecekler”[9] dedi.
16 Ekim – ‘Bütün yolları kapattık’
Bir gün sonra ise, ülke çapında yaklaşık 1,4 milyon genç öğrenci Halk Ordusu’na kaydolmak için dilekçe verdi.[10]
Kardeş Kim’in açıklamaları, kendisi de ‘popüler’ bir kişilik olduğu için dünya gündeminin ilgisini çekti. Her zaman olduğu gibi, Kore haberlerinde meydana gelen bu ‘yarı-magazinel’ anlatıyı, Merkez Askeri Komisyon’un bir gün sonra yayınladığı yol blokajı açıklaması[11] yeni bir evreye taşıdı.
17 Ekim – ‘Güney Kore Düşman Devlet’
Kore Savunma Bakanlığı Sözcüsü, Kore İşçi Partisi Merkez Askeri Komisyonu’nun talimatıyla, ülkenin Güneyinde bulunan iki bölgede yolların patlatılarak Güney Kore arasındaki bağlantı yollarının tamamen kesildiğini açıkladı.[12]
Yolların patlatılmasına ilişkin fotoğrafların da yayınlandığı açıklamada asıl ‘bilgi’, satır aralarında saklıydı. Açıklamada yer alan ifadeler, iki Kore arasındaki köprülerin tamamen atıldığını doğruluyordu:
“Güney Kore’yi tamamen düşman devlet olarak belirleyen Kuzey Kore Anayasası’nın gereklilikleri ve düşman güçlerin ciddi siyasi ve askeri provokasyonları nedeniyle öngörülemez bir savaşın eşiğine sürüklenen ciddi güvenlik ortamından kaynaklanan zorunlu ve yasal bir önlemdir.”
Kore’nin Seul yönetimini artık düşman bir devlet olarak gördüğü, artık yasal olarak da doğrulanmıştı. Aslında bu kararın alınacağı, Kim Jong-un’un ocakta Güney’in ‘baş düşman olarak tanımlanması için’ yaptığı anayasal düzenleme çağrısından bu yana biliniyordu.
Ancak, bu tarihten itibaren, uluslararası kamuoyunun asıl dikkati, Kuzey’in ipleri tamamen koparmasındaydı.
18 Ekim – Kim Jong-un’dan açıklama: ‘Kardeşlik, birleşme gibi anlamsız düşünceler…’
Dünya Kore Yarımadası’ndaki gelişmeleri takip ederken, Kore lideri Kim Jong-un’un herhangi bir açıklama yapıp yapmayacağı da merak konusuydu. Kim ise, sessizliğini 17 Ekim’de, Kore Halk Ordusu 2. Kolordu Komutanlığı’na düzenlediği ziyarette bozdu.
Kim, bu ziyarette yaptığı konuşmada, ordunun Güney Kore’nin yabancı ve açıkça düşman bir ülke olduğu gerçeğini bir kez daha ve iyi bir şekilde kavraması gerektiğini vurguladı.
Kim ayrıca, Güney Kore topraklarına bağlanan yol ve demiryollarının tamamen yıkıldığını hatırlatıp, bunun yalnızca fiziksel bir kapatma değil, aynı zamanda Seul ile süregelen kötü ilişkiyi kesip kardeşlik ve birleşme gibi anlamsız ve gerçekçi olmayan düşüncelerden kurtulmak anlamına geldiğini söyledi.[13]
‘Telif hakkı’
Bütün bunlar yaşanırken, Güney Kore ise ilginç bir şekilde ‘telif haklarına’ odaklandı. Güney Kore Genelkurmay Başkanlığı’nın basın sözcüsü, Kore Merkezi Haber Ajansı’nın yayımladığı üç patlama fotoğrafından birinin, kendilerinin çektiği görüntülerden izinsiz olarak alındığını söyledi.
Güney’in bu adımını “Tuhaf bir millet” ifadeleriyle yorumlayan Kim Yo-jong ise şunları söyledi:
“Sanki yapılan patlatma işleminin ne anlama geldiğini, ne kadar ciddi bir güvenlik tehdidi ile karşı karşıya olduklarını kavrayamıyorlarmış gibi; asıl mesele bir kenara bırakılmış ve “fotoğraf tartışması” gündeme getirilmiş. Bu gerçekten aptallığın sınırlarını zorluyor. Aptalların anlayabileceği şekilde anlatacak olursak, dünya medyasından Amerikan NBC, Fox News ve İngiliz Reuters gibi kuruluşların yayımladığı videolardan bir kareyi fotoğraf olarak kullandık. Öncelikle, o açıdan bizim çekmemiz mümkün değildi ve kompozisyon açısından uygun olup amacımıza uyduğu için kullandık. Bunda ne sorun var? Yan çizip saçma sapan şeyler söyleyerek ne kazanacaklarını merak ediyoruz. Her halükarda, gerçekten tuhaf bir millet.”[14]
Aynı gün, Kore Sosyal Güvenlik Bakanlığı Sözcüsü, Güney’den gönderilen bazı balonların ve ‘atıkların’ (propaganda malzemelerinden bahsediliyor) toplanarak yakıldığını açıkladı. Savunma Bakanlığı ise, Pyongyang hava sahasını işgal eden insansız hava aracıyla ilgili incelemelerin tamamlandığını söyledi.
Uzman ekipler tarafından teknik analizler yapıldığını açıklayan bakanlık, Pyongyang’ın Seopo bölgesinde düşen insansız hava aracının, Güney Kore ordusunun “Drone Operasyon Komutanlığı”nda donatılmış “uzun mesafe keşif amaçlı küçük bir drone” ve ‘Silahlı Kuvvetler Günü’ etkinliklerinde kullanılan insansız hava aracıyla aynı model olduğunu ortaya çıkardı.
Savaş çıkar mı?
Söz konusu Kore Yarımadası olduğunda, bu soruya verilecek yanıt “Her zaman ihtimal dahilinde” olabilir. 1950-1953 yılları arasındaki Kore savaşının ardından ateşkes imzalansa da barış hala imzalanmadı. Bu iki ülke hala savaş halinde ve savaş teknik olarak 74 yıldır devam ediyor.
“Savaş çıkar mı?” sorusu kadar çok sorulan bir diğer soru ise, “Kuzey Kore savaş çıkarır mı?” olsa gerek…
Kore, nükleer anlaşmalar, adanın silahsızlandırılması, barış ve birleşme gibi konulara hep açıktı. Ancak, ABD’nin Güney’deki uzun soluklu varlığı, Güney’deki OPCON’un[15] kaldırılmasının ertelenmesi, ABD desteğinde artan askeri tatbikatlar ve ‘Asya NATO’su’ tartışmaları, Pyongyang için ‘artık umut kalmadığı’ yönünde değerlendirilebilir.
Dolayısıyla, bölgede yaşanacak bir sıcak savaş halinde, uluslararası hukuk açısından Pyongyang yönetiminin –en azından- atılması gereken adımları defalarca attığını söylemek mümkün. Bu pozisyon, Pyongyang yönetiminin yaşadığı ekonomik zorluklardan kaynaklı, ‘dışa açılma zorunluluğundan’ kaynaklanıyor.
Pyongyang yönetimiyle ilgili en çok öne sürülen söylem, ‘rejimin’ ‘her fırsatta silaha sarıldığı’ yönünde.
Ancak ne yazık ki, Kuzey Korelilerin dünyanın geri kalanıyla ticari ilişkiler kurmasının önünde, ağır yaptırımlarla örülü büyük engeller var. Bunun da ötesinde, bölgeyi ilgilendiren önemli gelişmelerde Pyongyang yönetiminin söylemleri, açıklamaları veya Kore medyasında aktarılanlar, ‘sansasyon’ içerdiği düşünülen sert açıklamaların dışında küresel medyanın filtresinden geçemiyor. Kuzey Kore’den yayın yapan herhangi bir medya kuruluşuna girebilmek için bile VPN kullanmak gerekiyor. Aynı zamanda, Kore’nin küresel internet ağına bağlanmasının önünde ABD ve AB kaynaklı çok büyük engeller bulunuyor.[16]
Siyasi ve ekonomik yaptırımlarla örülen bu duvarın hemen dışında, Korelileri namluları kendilerine çevirmiş durumda bekleyen 4 ayrı ABD askeri üssü karşılıyor.[17]
Yaşanan bu 10 günlük kriz süreci, klişe ifadeyle yarımadada hiçbir şeyin -70 yıldır her dönemde olduğu gibi- bir kez daha eskisi gibi olmayacağının göstergesi, ‘kardeşlik’ ve ‘birleşme’ gibi kavramlar ise rafa kaldırılmış durumda. Bu özlemlerin yeniden devreye gireceği günleri, ABD’nin bölgedeki askeri varlığı ve Güney’de ABD’den bağımsızlaşmayı savunan kesimlerin gücü belirleyecek.
[1] https://world.kbs.co.kr/service/news_view.htm?lang=e&Seq_Code=188472
[2] Güney Kore, 1963 yılından beri Kuzey sınırında devasa boyutta hoparlörlerle propaganda yapıyordu.
[3]http://www.kcna.kp/kp/article/q/7814962e12328ec63931b157c5b3d5ced2c1792418783ff12dd00dc1a5fafe0ac4fae463026ba907a470c6a731c154e4.kcmsf
[4]http://www.kcna.kp/kp/article/q/7814962e12328ec63931b157c5b3d5ceef95faa0635411644429e20ed5301190e2f336db98b5e69c75e0da264e037e8d.kcmsf
[5]http://www.kcna.kp/kp/article/q/7814962e12328ec63931b157c5b3d5ceef95faa0635411644429e20ed53011905d713cd80640b1921921fd9e8c2b9169.kcmsf
[6]http://www.kcna.kp/kp/article/q/7814962e12328ec63931b157c5b3d5ceef95faa0635411644429e20ed530119087aa79ff19c8fadf2558d0ab8bb3e2e5.kcmsf
[7]http://www.kcna.kp/kp/article/q/7814962e12328ec63931b157c5b3d5ceef95faa0635411644429e20ed53011901947eb21f9e7ac157555ce320523fca2.kcmsf
[8]http://www.kcna.kp/kp/article/q/7814962e12328ec63931b157c5b3d5ceef95faa0635411644429e20ed53011902e42d07d524a7cd9f63fea22ff988679.kcmsf
[9]http://www.kcna.kp/kp/article/q/7814962e12328ec63931b157c5b3d5ceef95faa0635411644429e20ed530119010b2e447ad54bc392eadd19f0ee43770.kcmsf
[10]http://www.kcna.kp/kp/media/photo/q/097d7ad157a46241eb943c5f55fccb8ae81fc4e6a7c5fe5fe0ff9eed6af0655d.kcmsf
[11] Açıklama, Kore Merkezî Haber Ajansı (KCNA) tarafından 17 Ekim tarihinde yayınlandı. Daha sonra, haberin iç metnindeki tarih, 16 Ekim olarak değiştirildi.
[12]http://www.kcna.kp/kp/article/q/7814962e12328ec63931b157c5b3d5ce1ccd519564493a89bd0f812519c6200bac2f542e074fd508786dec650e79896d.kcmsf
[13] http://www.kcna.kp/kp/article/q/59760a5fccb9c7c774623d478afb1839.kcmsf
[14]http://www.kcna.kp/kp/article/q/7814962e12328ec63931b157c5b3d5ce1ccd519564493a89bd0f812519c6200b18c5c1a47989ceb0dfe5053491dd731c.kcmsf
[15] ‘Operational Control’ (Operasyonel Kontrol): Eğer Güney Kore bir savaşa girerse, askeri operasyonlar, başında ABD’li bir komutanın bulunduğu OPCON eliyle yönetilecek
[16] https://x.com/erknoncn/status/1820418971989860622
[17] https://www.scrolli.co/hikaye/kopruler-atilirken-kuzey-koreliler-guneye-bakinca-ne-goruyor
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Amerika4 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum









