Bizi Takip Edin

Görüş

Kuzey Kore’nin kuşatmayı kırması ve Rusya’nın doğuya dönmesi

Avatar photo

Yayınlanma

17 Ekim’de Yonhap Haber Ajansı, Kuzey Kore medyası aracılığıyla, Kuzey Kore’nin yasama organı olan Yüksek Halk Meclisi’nin 10 gün önce Anayasa’da değişiklik yaparak Güney Kore’yi açıkça “düşman ülke” olarak tanımladığını doğruladı. Geçtiğimiz hafta boyunca Kuzey Kore, Güney Kore’ye gücünü göstermek için bir dizi yüksek profilli eylemde bulundu. 15’inde öğle saatlerinde Kuzey Kore, Gyeonggi hattının kuzeyinde iki ülke arasındaki askeri sınır hattını, bölgeler arası otoyolun Donghae hattı kısmını havaya uçurarak ulaşım bağlantılarının iki tarafını kesti. Bunun üzerine Güney Kore, sınır hattının kendi tarafında sembolik “karşı önlem” atışları gerçekleştirdi ve yedi yıl aradan sonra yeniden karadan delme kabiliyetine sahip Alman yapımı Taurus seyir füzelerini fırlattı.

Kuzey Kore, Güney Kore ordusunu insansız hava araçlarını kullanarak hava sahasına girmek ve hatta ayın 3, 9 ve 10’unda başkent Pyongyang’a sızarak Kuzey Kore karşıtı bildiriler dağıtmakla suçladı. Her ne kadar Güney Kore ordusu bununla bir ilgisi olduğunu reddetse de, gözlemciler bunun iki tarafın geleneksel hoparlör ve havadan atılan balon yöntemlerinden geliştirilmiş geçmişteki psikolojik savaşının bir parçası olan “drone versiyonu” olduğuna inanıyor. Dronların çağdaş savaşlarda yaygın olarak kullanıldığı ve çoklu savaş alanlarının gerçekliği göz önüne alındığında, Kuzey Kore’nin sert tepkisinin bir yaygara değil, kendini daha sert bir şekilde ifade etmek için “güç karşısında daha da güçlü olmak” tarzı bir yaklaşım olduğu açıktır.

9 Ekim’de Kuzey Kore yeni bir savunma bakanı atadı ve Kuzey ile Güney arasında bir savaş olması halinde 38. paralelden yaklaşık 50 km uzaklıktaki Güney Kore’nin başkenti Seul’ü tamamen kapsayacak olan ve hedefi tam olarak vurmak için maksimum 67 km menzile sahip 240 mm kontrol edilebilir roket top mermilerinin test atışını kabul etti. 11 Ekim’de Kore Halk Ordusu (KPA) Genelkurmay Başkanlığı bir operasyonel hazırlık direktifi yayınlayarak sınır bölgesindeki ortak topçu birliklerine ve önemli ateş saldırısı görevlerini üstlenen birliklere tam ateş hazırlığı durumuna geçmelerini emretti. Ayın 11’inde Kore Halk Ordusu Genelkurmay Başkanlığı bir savaşa hazırlık direktifi yayınlayarak sınır bölgelerindeki müşterek topçu birliklerine ve önemli ateş gücü saldırıları üstlenen birimlere tam atışa hazır duruma geçme emri verdi ve Güney Kore’nin insansız hava aracı saldırılarının daha fazla tespit edilmesinin bir “savaş ilanı” olarak kabul edileceği tehdidinde bulundu. DPRK ayrıca 38. paralelin DPRK tarafındaki sekiz topçu tugayının “bekleme ateşine” alındığını açıkladı.

Ancak gözlemciler, Rusya’nın Kuzey Kore ile diplomatik etkileşimi güçlendirme ve hatta ortak savunma yükümlülüklerini pekiştirme fırsatını yakalamasını ve “işgal” durumunda Kuzey Kore’ye yardım etmek üzere asker gönderme sözü vermesini olağandışı buluyor. Rusya ile Ukrayna arasındaki savaş meydanı mücadelesinin kritik bir döneme girdiği ve İsrail ile İran’ın Ortadoğu’da bir savaşı ateşlemeye hazırlandığı hassas bir aşamada, dünyanın barut fıçılarından biri olarak bilinen Kore Yarımadası, Kuzey-Güney ilişkileri nedeniyle bir kez daha kötüleşti ve büyük güçlerin satranç oyununa renk kattı.

Üç sıcak nokta, güçlü bir iç korelasyon ve mantıksal zincir ile yakından bağlantılıdır. ABD’nin ABD-Kuzey Kore ilişkilerinin normalleşmesine dikkat edecek zamanı yok, bu da Kuzey Kore’nin durumdan faydalanmasına ve Kuzey-Güney Kore ilişkilerini ve ABD-Kuzey Kore ilişkilerini yeniden başlatmaya çalışarak yalnızlığını ve izolasyonunu kırmaya çalışmasına fırsat sağladı. Rusya’nın ise Doğu’ya yönelik diplomatik odağını daha da güçlendirmesi gerekmektedir. ABD ile Avrupa’nın baskısını dağıtmak ve dengelemek amacıyla düşmanı kuşatma ve yenilgiye uğratma hedefine ulaşmak için Kuzey Kore ile yakın işbirliği yapmak ve Kuzeydoğu Asya’ya baskı uygulamak için bu durumdan faydalanmaya isteklidir.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin 14 Ekim’de Duma’ya Rusya-Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşmasının onaylanmasına ilişkin bir yasa tasarısı sundu. Antlaşmanın 4. Maddesi, imzacı taraflardan birinin bir veya daha fazla Devlet tarafından silah zoruyla saldırıya uğraması ve savaş durumunda olması halinde, diğer tarafın derhal mevcut tüm araçlarla askeri ve diğer yardımları sağlayacağını öngörmektedir. Rusya-Kuzey Kore ittifak anlaşması, tarafların egemenlik, anayasal ve uluslararası hukuk yetkileri dahilinde ve BM Şartı’nın 51. Maddesi uyarınca ikili bir meseledir. Bununla birlikte, Putin’in başvurusunun zamanlaması ilgi çekicidir. Bu anlaşma, Putin’in bu yıl haziran ayında Pyongyang’a yaptığı ziyaret sırasında Kim Jong-un ile imzalanmıştır.

Putin’in Rusya-Kuzey Kore ittifak anlaşmasını, yasal etkisi ve stratejik caydırıcılığı olan bir belge haline getirmek üzere gözden geçirilmesi ve kabul edilmesi için Ulusal Meclis’e sunması, iki taraf arasındaki yakın etkileşimin ve karşılıklı işbirliğinin somut bir göstergesidir. Rusya ile Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti arasında kimin daha aktif olduğunu ya da kimin kime daha çok ihtiyacı olduğunu söylemek zordur. Doğruyu söylemek gerekirse, bu iki ‘yalnız çoban’ın duygusal uyumu ve birlikte hareket ederek dış tehditlere karşı koyma çabalarının bir sonucudur. Bununla birlikte, Rusya-Kuzey Kore ilişkilerini, özellikle de askeri ittifakı güçlendirmeye yönelik ikili stratejik ihtiyaç, yarımadadaki durumdaki ani değişiklikten ya da Vladimir Putin’i anlaşmayı yasallaştırmaya ve dış dünyaya sinyaller vermeye iten Koreler arası ilişkilerin kötüleşmesinden kaynaklanmaktadır.

Bu yılın haziran ayında iki Kore birbirlerini hava balonlarıyla büyük miktarlarda atık kağıt ve toprak atmakla suçladı. O ay Putin 24 yıl aradan sonra ikinci kez Kuzey Kore’yi ziyaret etti ve iki taraf askeri ittifak niteliğinde bir anlaşma imzaladı. Ancak Putin’in dönüşünün ardından Rusya-Kuzey Kore antlaşmasını zamanında yasama organının onayına sunamamasının ilgili prosedürlerin daha fazla zamana ihtiyaç duymasından mı kaynaklandığını yoksa Kremlin’in kasıtlı olarak bekleyip ne olacağını görmeyi mi beklediğini söylemek zor. Ancak her halükarda Putin’in, Koreler arası ilişkilerin aniden yeniden sıkılaştığı bir dönemde böylesine kritik bir adım atmasının alışılmadık bir durum olduğu açık.

Aslında, Koreler arası ilişkilerdeki bu kötüleşme döneminin temel dönüm noktası 30 Aralık 2023’te geldi. Kim Jong-un o gün İşçi Partisi toplantısında Koreler arası ilişkilerin ırklararası değil düşmanca savaşçı ilişkiler olduğuna işaret etti ve ikili kara taşımacılığı bağlantılarının tamamen kesilmesini önerdi. İkili ilişkilerin en son ve en yüksek tanımına dayanarak, DPRK Yüksek Halk Meclisi bu yılın ocak ayında uzun yıllardır var olan “Anavatanın Barışçıl Birleşmesi Komitesi”, “Ulusal Ekonomik İşbirliği Bürosu” ve “Geumgangsan Uluslararası Turizm Bürosu”nu lağvetme kararı aldı. Kuzey Kore Ulusal Meclisi ayrıca Güney Kore’yi yaklaşık 80 yıldır “özümseme yoluyla yeniden birleşme” ve “sistemsel yeniden birleşmeyi” ulusal politika haline getirmekle suçlamıştır ki bu durum Kuzey Kore’nin “tek ulus, tek devlet ve iki sistem temelinde” ülkenin yeniden birleşmesi yönündeki ulusal politikasıyla çelişmektedir. Bu nedenle Kuzey Kore, Güney ile ilişkilerde “ulusal yeniden birleşmenin asla gerçekleştirilemeyeceğini” söyledi.

Güney Kore ile Kuzey Kore arasındaki ilişkilerin hızla kötüleşmesinin temel nedeni, Kuzey Kore’nin 2018’deki birçok sıcak etkileşimin ardından, özellikle de Singapur, Hanoi ve Panmunjom zirvelerinden sonra, Kuzey Kore’nin beklentilerini karşılamayan ve ilerlemeyen Kuzey-Güney Kore ile Kuzey-Amerika ilişkilerine yönelik derin hayal kırıklığı ve memnuniyetsizliktir. Özellikle, ABD’nin Pyongyang’ın 2019 sonuna kadar beklentilerine uygun olarak, nükleer silahlarını bırakması karşılığında yaptırımların kaldırılması konusunda bir çözüm bulamaması, Kuzey Kore’nin büyük bir hayal kırıklığına uğramasına neden olmuştur. Kuzey Kore ile Amerika arasındaki stratejik güvenin uzun süredir ciddi bir açık vermesi ve Amerika’daki parti değişiklikleri ile iç politik mücadelelerin ön plana çıkması sonucu, Kuzey-Amerika ilişkileri yeniden çıkmaza girmiştir. Aynı zamanda, Kuzey Kore, ‘fiili nükleer silahlanma’ ve ‘nükleer füzelerle birleşik bir strateji’ yönünde kararlı adımlar atmaya devam etmekte, bu da ABD’nin öncülüğünde yapılan yaptırımların kaldırılmasının imkansız hale gelmesine yol açmakta ve iki ülke arasında kötüleşen bir kısır döngü hatta ölümcül bir kısır döngü oluşmaktadır.

Rusya-Ukrayna savaşı çıkmaza girmiş, Çin ile Amerika arasındaki ilişkiler ciddi şekilde gerilemişken, Amerika’nın Kuzeydoğu Asya’ya dikkatini vermesi hem mümkün değil hem de buna gücü yok. Bu durum Kuzey Kore’nin yeniden Çin ve Rusya tarafından stratejik olarak önemsenmesi için bir alan ve diplomatik ile güvenlik kozları elde etmesine olanak sağlamıştır. Dünyada insansız hava araçlarının (İHA) tank devrini sona erdirdiği ve savaşın seyrini değiştirdiği yönündeki tartışmaların ön planda olduğu bu dönemde, Güney Kore’nin insansız hava araçlarının sürekli olarak Kuzey Kore’nin hava sahasına girmesi, objektif olarak Kuzey Kore’nin düşmanlık değerlendirmelerini ve karşı önlemleri derinleştirmiştir. Bu durum, Güney Kore’nin kaçınılmaz bir sorumluluğudur.

Kuzey Kore’yi güçlü bir şekilde desteklemesi, Rusya’nın bir yandan gerçekten de dış politikasında ‘doğuya yönelme’ stratejisini güçlendirdiğini, diğer yandan Kuzey Kore ile ilişkileri ‘eski yemeği yeniden ısıtma’ şeklinde ele alarak oldukça belirgin bir pragmatizm ve kaldıraç düşüncesi sergilediğini göstermektedir. Putin, 24 yıl sonra yeniden Kuzey Kore’yi ziyaret etti, bu durum, 2000 yılında iktidara gelmesinden bu yana Amerika, Avrupa ve Çin ile olan ilişkilere odaklandığı için uzun süre Doğu Asya’daki eski komşusu, eski savaş arkadaşı ve eski dostu Pyongyang’ı ihmal ettiğini ve soğuk davrandığını açıkça göstermektedir. Ancak şu anda Batı’nın askeri, diplomatik, ekonomik ve finansal baskıları karşısında, Kuzey Kore’nin diplomatik statüsünü ve stratejik rolünü büyük ölçüde artırmak zorunda kalmış ve uzun süredir kapalı olan Pyongyang kapılarını yeniden aralayarak ittifak anlaşması imzalayarak sağlam ve güvenilir bir stratejik arka bahçe elde etmeyi, Asya-Pasifik bölgesinde ise Amerika ve NATO’nun stratejik boyutlarına karşı ortak bir Doğu hattı kurmayı hedeflemiştir. Aynı şekilde, Rusya, Çin ile ‘yeni dönemde kapsamlı stratejik işbirliği ortaklığı’nı tamamen pekiştirmiş ve Güneydoğu Asya’daki stratejik ortaklarından Vietnam’a odaklanmayı da artırmıştır.

Rusya-Kuzey Kore ilişkilerindeki ani ısınmanın ve son birkaç ay içerisinde ittifakın yeniden teyit edilmesinin, Japonya ve Güney Kore’nin ABD’yi takip etmeleri ve askeri açıdan yakın müttefik olmaları, özellikle de bu iki ülkenin Rusya-Ukrayna savaşında taraf seçmeleri ve ABD’nin küçük takipçileri olmaları ve hatta aktif olarak NATO’ya katılmaya çalışmaları ve İttifak’ın “Asya-Pasifikleşmesini” teşvik etmeleri gerçeğiyle büyük bir ilgisi vardır. Bu da Rusya’ya yönelik Asya-Pasifik bölgesinden, özellikle de Uzak Doğu’dan stratejik bir kısıtlama ve tehdit oluşturmaktadır. Ayrıca DPRK Ağustos 2023’ten bu yana Rusya’ya 1 milyondan fazla top mermisi ve roket tedarik ederek ‘sadakat belgesi’ sunmuştur.

Uluslararası ortamdaki köklü değişiklikler, özellikle de Rusya-Ukrayna savaşının uzaması ve Kuzeydoğu Asya’daki krizin temelden çözülememiş olması, hatta ortak rakiplerin ve düşmanların hala aynı olması, kaçınılmaz olarak Kuzey Kore’yi Rusya’ya karşı iyi niyetini çeşitli şekillerde göstermeye itecek, aynı zamanda Moskova’nın “iki başlı kartalını” Uzak Doğu’ya, özellikle de ABD’nin can düşmanı Kuzey Kore’ye çekecektir. Elbette Rusya ve Kuzey Kore, sadece unutulmaz Soğuk Savaş anıları nedeniyle değil, aynı zamanda sıcak savaş riskiyle başa çıkma ve kendi hedefleri doğrultusunda dünya ve bölge düzeninin ortaklaşa yeniden inşasına yönelik gerçekçi ihtiyaç nedeniyle birbirleriyle balayını yeniledi. Bir bakıma bu durum, 1950’de Kore Savaşı’nın patlak vermesinden önceki uluslararası stratejik ortamı, büyük güç oyununun dinamiklerini ve Kore yarımadasındaki iç çekişmeleri andırdığı için özellikle tehlikelidir.

Kore yarımadasındaki gerilimin yeniden tırmandığı, Rusya ve Kuzey Kore’nin yakın ittifak kurduğu, Çin’in Tayvan’ı kuşatmak için geniş çaplı askeri tatbikatlar başlattığı ve ada çevresinde ilk kez deniz polisi devriyesine çıktığı bir dönemde, 16 Ekim’de CCTV-1 kanalında yayınlanan büyük ölçekli televizyon dizisi *”Shangganling“in prömiyeri kaçınılmaz olarak bazı gözlemciler arasında çok sayıda çağrışıma yol açtı. Ancak bu tamamen tesadüfi bir durumdur. Dünyadaki üç büyük sıcak noktanın hiçbiri Çin tarafından tetiklenmemiş ya da Çin başrol oynamamıştır; aksine Çin her zaman bu sorunların bir an önce sona erdirilmesini ummuş ve bu yönde kampanya yürütmüştür.

Tarih her zaman birbirine benzer ve hatta çoğu zaman tekerrür eder, ancak antik Yunan filozofu Herakleitos da bizi “aynı nehirde iki kez yıkanılamayacağı” konusunda uyarmıştır. Çin ve Rusya ilişkileri tarihteki en iyi seviyesine ulaştı, Çin ve Kuzey Kore dostluk ve karşılıklı yardım anlaşmalarını yeniledi. Öte yanda Çin ve ABD bir kez daha ciddi sürtüşme ve karşı karşıya gelme sürecine girdi. Ancak ABD bir kez daha Çin’in temel çıkarlarını tehlikeye atacak şekilde Kuzey Kore’yi işgal etmedikçe Çin, Rusya ve Kuzey Kore’nin Soğuk Savaş sırasında yaptığı gibi aynı sipere geri dönmesi imkansızdır. Bu nedenle, Rusya ile Kuzey Kore arasındaki ilişki ne kadar yakınlaşırsa yakınlaşsın, bu Çin ile Amerika ve Batı kampı arasında eski askeri karşıtlık yoluna geri dönülmesine yol açmaz.

Çin’in Kore Savaşı’nı konu alan televizyon dizilerinin sürekli yayında olması ile Rusya ve Kuzey Kore’nin Amerika ile yaşadığı güçlü çatışmalar ve sürtüşmeler farklı şeylerdir. Çin, televizyon dizileriyle yasaklı bir bölgeyi aşarak bir dizi Kore Savaşı konulu yapım sunmuş olmasının temel anlamı, Çin hükümeti ve halkının zorbalık ve baskılara karşı durma kararlılığını ifade etmektedir. Bu, Amerikalı karar alıcılara, Kore Savaşı’ndaki hataları tekrar etmemeleri, Çin ile Amerika arasındaki ilişkileri kanlı ve karanlık geçmişe geri döndürmemeleri gerektiği mesajını vermektedir.

*Shangganling Dağı Savaşı, Kore Savaşı sırasında Çin’in ABD saldırganlığına direnmek ve Kore’ye yardım etmek için savaştığı uzun süreli bir askeri çatışmadır (1950-53).

Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English