Bizi Takip Edin

Görüş

Rusya-KDHC “kapsamlı stratejik ortaklık anlaşması” onay için Duma’da  

Avatar photo

Yayınlanma

Putin 19 Haziran’da Pyongyang’da imzalanan Rusya ve KDHC arasında stratejik ortaklık anlaşmasını onaylanması için Duma’ya gönderdi.

Anlaşma metni daha önce KDHC resmi ajansı tarafından yayınlanmış, ama bu metin Rusya’da resmi olarak teyit edilmemişti. Anlaşmanın onay için Duma’ya gönderilmesindeki dört aylık gecikme de bazı batılı ve batı yanlısı kaynaklarda Rusya’nın anlaşmaya dair çekinceleri olduğuna yorulmuştu.

“Rusya Federasyonu ile Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti arasında kapsamlı stratejik ortaklık anlaşması” başlığını taşıyan anlaşma metni onay öncesi incelemeler için Duma resmi sitesinde yayınlandı.

Bölümler

Giriş bölümünde karşılıklı tarihi dostluk bağlarından söz edildikten sonra anlaşmanın “barışın, bölgesel ve küresel güvenlik ve istikrarın sağlanmasına katkıda bulunduğu” belirtiliyor. Taraflar BM şartına, genel kabul görmüş ilkelere ve uluslararası hukuk normlarına bağlılıklarını teyit ediyorlar. “Uluslararası adaleti hegemonik özlemlere ve tekkutuplu dünya düzeninin dayatılması girişimlerine karşı savunma, devletlerin iyi komşuluğa dayanan işbirliği, karşılıklı menfaatlere saygı, uluslararası problemlerin kolektif çözümü, kültürel ve uygarlıksal çeşitlilik, uluslararası ilişkilerde uluslararası hukukun üstünlüğü üzerine kurulu çokkutuplu uluslararası bir sistem kurma, insanlığın varlığını tehdit eden her tür meydan okuyuşa ortak çabalarla karşı koyma” gayesini vurguluyorlar.

Birinci madde karşılıklı egemenlik vurgusu yapıyor. İkinci madde tarafların ikili ilişkilerde ve uluslararası gündemde en yüksek seviye de dahil diyalog ve görüşmeler yürüteceğini belirtiyor ve şöyle diyor: “Taraflar birbirleriyle sıkı bir temas sürdürür ve taktik ve stratejik işbirliğini güçlendirir.”

Üçüncü madde bölgesel ve küresel barış ve güvenlik meselelerinde işbirliğini teyit ediyor. En önemli ifade şu:

“Taraflardan birine karşı yakın bir silahlı saldırı tehdidi durumunda taraflar derhal, tutumlarını koordine etmek hedefiyle görüş alışverişi yürütmek ve ortaya çıkan tehdidin bertaraf edilmesine katkıda bulunmak üzere birbirlerine yardımda bulunmaya yönelik olası pratik tedbirler üzerinde mutabakata varmak için ikili kanalları işletirler.”

Dördüncü madde

En çok tartışılan ve bugün açısından en büyük önem taşıyan, dördüncü madde:

“Taraflardan birinin herhangi bir devlet veya bir grup devlet tarafından silahlı saldırıya maruz kalması ve bu suretle kendisini savaş halinde bulması durumunda diğer taraf derhal, BM şartı 51’inci maddeye uygun olarak ve Rusya Federasyonu ve Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti müktesebatına göre kendi tasarrufunda bulunan vasıtalarla askeri ve diğer yardımı gösterir.”

BM şartı 51’inci madde saldırıya uğrayan ülkenin meşru müdafaa hakkını güvence altına alır, ancak tarafların bu hakkı kullanırken aldıkları tedbirleri BM Güvenlik Konseyi’ne bildirmesini şart koşar.

Bu madde sadece, Rusya eğer Ukrayna çatışmasında kendisini askeri saldırıya uğramış olarak tanımlarsa (veya tanımladıysa) KDHC’nin askeri yardımda bulunmayı taahhüt etmesi anlamına gelmiyor. Dolayısıyla KDHC’nin Rusya’ya cephane ve mühimmattan başka muharip de göndereceği iddiaları önemsiz ve dayanaksız değil; nitekim özellikle son bir aydır KDHC’nden gönüllü beklendiği anlaşılıyor. Bunun meşruiyeti tartışılamaz bile; eğer siyasi meşruiyetini çoktan, hukuki meşruiyetini de en azından bu yılın mayıs ayından beri kaybetmiş olan Kiev rejimi “müttefiklerinden ve ortaklarından” cephane, silah, mühimmat, danışman, eğitmen, muharip ve gönüllü topluyorsa, herhangi bir meşruiyet sorunu olmayan Rusya ve KDHC de aynı eylemlerde bulunabilir.

Bununla birlikte dördüncü maddenin karşılıklılık yükümlülüğü bana kalırsa daha büyük önem taşıyor: KDHC eğer Güney Kore ve/veya ABD (ve başat Japonya olmak üzere müttefikleri) tarafından saldırıya uğrarsa Rusya da tasarrufundaki her tür vasıtayla yardımda bulunmayı taahhüt ediyor. Dikkat: karşılıklı taahhütte bulunanlar iki nükleer güç. Neden özellikle önem taşıyor bu karşılıklılık taahhüdü? Şundan: Putin anlaşmayı onaylanması için Duma’ya 19 Haziran’dan sonra herhangi bir tarihte değil, 13 Ekim’den sonra gönderdi — yani Güney Kore’nin kuzeyin hava sahasını dronlarla ihlal etmesinden ve KDHC’nin bu durumun tekrarının savaş ilanı sayılacağını açıklamasından sonra. Kore resmi haber ajansı 13 Ekim’de KDHC Savunma Bakanlığı’nın açıklamasını yayınlamıştı: “Bir kez daha uyarıyoruz, eğer bir İHA daha ortaya çıkacak olursa bunun Kore Cumhuriyeti’nden geldiğini kabul edecek ve cumhuriyetimize karşı savaş ilanı olarak kabul edecek, kendi mülahazamıza göre davranacağız.”

Kuzeyin askeri ve siyasi girişimlerinde blöf yapmadığını yeterince açıklıkla biliniyor. Dahası, anlaşmanın onaylanması için Duma’ya gönderilmesinin ertesi günü, bugün, KDHC, güneyle ateşkes çizgisi boyunca güneye bağlayan kara ve demiryollarını havaya uçurdu.

İktisat

Beşinci madde taraflara birbirlerinin “egemenlik, güvenlik, toprak bütünlüğü, kendi siyasi, sosyal, iktisadi ve kültürel sistemini özgürce seçme hakkına karşı” üçüncü bir devletle mutabakata varmama, bu tür faaliyetlere katılmama ve topraklarını bu amaçla üçüncü ülkelere açmama yükümlülüğü getiriyor. Bunun özellikle KDHC’yle ilgili olduğu belli.

Altıncı madde girişin tekrarı niteliğinde. Yedinci madde tarafların uluslararası hukuk ve güvenliğin korunmasında birbirleriyle BM ve diğer uluslararası örgütler bünyesinde de işbirliği yapacağını açıklıyor. Sekizinci madde tarafların ortak girişimleri yürütmek için mekanizmalar oluşturacağını belirtiyor. Dokuzuncu madde “gıda ve enerji güvenliği, enformasyon-komünikasyon teknolojileri alanında güvenlik gibi stratejik önem taşıyan alanlarda” artan tehditlere ortak karşı koyulması üzerine.

Onuncu madde özel bir önem taşıyor. “Tarafların ticari-iktisadi, yatırım ve bilimsel-teknolojik alanlarda işbirliğini geliştirme ve ilerletmesi”, bu kapsamda ticaret hacminin artırılması taahhüt ediliyor. Buna göre gümrük, maliye ve diğer alanlarda işbirliğine elverişli şartlar tesis edilecek ve karşılıklı yatırım teşvik edilecek, “özel ve serbest ekonomik alanlar” kurulacak, “uzay, biyoloji, barışçıl atom enerjisi, yapay zeka, enformasyon teknolojisi ve diğer” bilim ve teknoloji alanlarında ortak araştırmalar yapılacak. Bu madde 28 Kasım 1996 tarihli “karşılıklı sermaye yatırımının korunmasını teşvik” anlaşmasına dayandırılıyor. Bunun devamı olarak on birinci madde Rusya ve KDHC’nin bölgeleri arasında da “iktisadi ve yatırım potansiyelleri” oluşturulmasına yardım edecek doğrudan ilişkiler (karşılıklı ticari misyonlar, konferanslar, sergi ve fuarlar vb.) kurulmasını öngörüyor.

On ikinci madde iktisadi ve sosyal işbirliğinin kapsamını tarım, eğitim, sağlık, spor, kültür, turizm, çevre ve doğal felaketlere karşı ortak mücadele vb. alanlara genişletiyor. On üçüncü madde ortak standartlar ve uzmanlık bilgilerinin paylaşımıyla ilgili.

On dördüncü madde tarafların kendi ülkelerinde bulunan diğer ülke özel ve tüzel kişiliklerinin hak ve menfaatlerini korumayı, suçluların iadesini ve kanunsuz yoldan ele geçirilmiş varlıkların karşı tarafa verilmesini taahhüt ediyor. On beşinci madde karşılıklı yasama, yürütme ve kolluk organları arasında temasların “derinleştirileceğini” vurguluyor.

On altıncı madde üçüncü ülkelere karşı askeri ve siyasi işbirliğini güçlendirmeyi hedefliyor; buna göre taraflar BM şartına ve uluslararası hukuka aykırı tek taraflı tedbirlere ortak karşı koyacaklar, bu tür uygulamalara karşı çok taraflı inisiyatifleri koordine edecekler. Dahası, taraflardan birine, onun uyruğundaki kişi veya ona ait tüzel kişiliklere, onun emtia, hizmet, enformasyon, fikri mülkiyet haklarına karşı getirilmiş tek taraflı tedbirleri uygulamama garantisi de veriyorlar. Bu, iki ülkenin üçüncü bir devlet tarafından onlardan birine getirilmiş doğrudan veya dolaylı hiçbir yaptırımı kabul etmeme garantisi demek. BM şartı burada ancak dolaylı bir önem taşıyor; başka deyişle anlaşma, Rusya’nın KDHC’ne BM Güvenlik Konseyi tarafından getirilmiş olan yaptırımları uygulamama güvencesi olarak da yorumlanabilir. On altıncı madde aynı zamanda üçüncü bir tarafın dayattığı tedbirler durumunda anlaşmanın taraflarının riskleri azaltmak, bunların karşılıklı iktisadi ilişkilere doğrudan ve dolaylı etkisini bertaraf veya minimalize etmek için her tür pratik çabayı göstereceğini de vurguluyor. Ayrıca: “Taraflar, üçüncü bir tarafın bu tür tedbirleri almak veya tırmandırmak için kullanabileceği enformasyonun yayılmasını kısıtlamak için de adımlar atarlar.”

On yedinci madde uluslararası terörizm, aşırılıkçılık, sınıraşırı örgütlü suç, insan ticareti, rehin alma, kanunsuz göç, kanunsuz mali akış, kanunsuz para aklama, terörizmin ve kitle imha silahlarının finansmanı, kanunsuz sermaye dolaşımı, uyuşturucu, kaçakçılık vb. suçlara karşı mücadelede işbirliğini taahhüt ediyor.

On sekizinci madde enformasyon güvenliği üzerine ve bakanlıklar arası işbirliğini ve internetin suç amacıyla kullanılması halinde ortak çalışmayı da öngörüyor. Benzer bir taahhüt basım-yayın alanıyla ilgili on dokuzuncu ve medya alanıyla ilgili yirminci maddede de var. Bu maddeler karşılıklı yayınlar, dezenformasyona karşı mücadele ve karşılıklı dil öğrenimiyle ilgili teşvikleri vurguluyor.

Yirmi birinci madde anlaşmanın kapsamını sayılı alanların da ötesine taşıyor: “Taraflar işbu anlaşmanın hayata geçirilmesine yönelik sektörel mutabakatların, keza işbu anlaşmayla öngörülmemiş diğer alanlarda da mutabakatların imzalanması ve devamla gerçekleştirilmesi amacıyla aktif işbirliği yürütürler.”

Yirmi ikinci madde parlamento onayını şart koşuyor; yirmi üçüncü (ve son) madde ise anlaşmanın süresiz olduğunu vurguluyor.

Sonuçlar

1) Askeri ittifak. Daha 12 Haziran 2022’de KDHC lideri Kim Çen In, Rusya günü vesilesiyle yayınladığı mesajda şöyle demişti:

“Rusya halkı, ülkesinin haysiyetini ve güvenliğini savunma yolundaki haklı davasını gerçekleştirmekte bütün güçlüklerin ve problemlerin üstesinden gelerek büyük başarılar elde etti. Kore halkı, Rusya vatandaşlarına tam desteğini ve onayını ifade eder.”

Bu Ukrayna çatışmasında o zamana kadar ve daha sonrasında da Rusya’ya sunulmuş ilk ve (eğer Suriye kısmen dışında tutulursa) tek kayıtsız şartsız destek mesajıydı. Belki de Putin’in dün onaylanması için Duma’ya gönderdiği anlaşmanın hazırlığını bu milada dayandırmak gerekir.

Anlaşma adının koyduğu çerçeveyi de aşıyor.

NATO anlaşmasının ünlü beşinci maddesini en klasik askeri ittifak formülasyonu olarak kabul edelim. Bu maddeyle Rusya-KDHC arasındaki kapsamlı stratejik anlaşmasının dördüncü maddesini karşılıklı okumak gerek:

NATO anlaşması beşinci maddeRusya-KDHC kapsamlı stratejik ortaklık anlaşması dördüncü madde
“Taraflar, Kuzey Amerika’da veya Avrupa’da içlerinden bir veya daha çoğuna yöneltilecek silahlı bir saldırının hepsine yöneltilmiş bir saldırı olarak değerlendirileceği ve eğer böyle bir saldın olursa BM şartının 51. maddesinde tanınan… hakkını kullanarak… bireysel olarak ve diğerleri ile birlikte, silahlı kuvvet kullanımı da dahil olmak üzere gerekli görülen eylemlerde bulunarak saldırıya uğrayan taraf ya da taraflara yardımcı olacakları konusunda anlaşmışlardır. …”“Taraflardan birinin herhangi bir devlet veya bir grup devlet tarafından silahlı saldırıya maruz kalması ve bu suretle kendisini savaş halinde bulması durumunda diğer taraf derhal, BM şartı 51’inci maddeye uygun olarak ve Rusya Federasyonu ve Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti müktesebatına göre kendi tasarrufunda bulunan vasıtalarla askeri ve diğer yardımı gösterir.”

İki anlaşma arasında fark şu: ilki üyelerden birine yönelik saldırının bütün üyelere yapılmış sayılacağını taahhüt ediyor, ancak gerçekte buna karşı silahlı kuvvet kullanma ve diğer eylemleri garanti etmiyor; ikincisi, taraflardan birine yapılmış saldırıyı diğerine de yapılmış kabul etmiyor, ancak buna karşı silahlı yardımda bulunmayı taahhüt ediyor.

Belki de bu nedenle, adı “kapsamlı stratejik ortaklık” olmasına rağmen giriş metni, maddeleri ve ruhuyla bunun ötesinde; aslında ittifak anlaşması olarak nitelemek çok daha doğru olur, zira anlaşma ABD, Güney Kore ve Japonya’ya karşı (tarafların diğeri için silah kullanımını şimdilik dışlayan) askeri blok anlamına geliyor.

2) Kalkınma vasıtası. Anlaşma KDHC için askeri ve siyasi güvencelerden başka yaptırımlar yüzünden sadece Çin kaynaklarına bağımlı bir kalkınma stratejisi zaruretinden kurtulmak anlamına geliyor. Anlaşmanın ekonomi, enformasyon, bilim, teknoloji vb. her alanda ucu açık güvenceleri ve garantileri KDHC’nin yakın tarihinde ilk defa bitişik komşusunun bütün imkânlarından yararlanabileceğini gösteriyor. Kuşkusuz bu durum Rusya’daki özel şirketler açısından da bir perspektif tayin ediyor. Bu muhtemelen KDHC’nde Rusya şirketlerine imtiyazlar şeklinde yansıyacaktır; ama anlaşmanın esas itibariyle siyasi-güvenlik niteliği, imtiyaz verilecek şirketlerin belki pek azının özel, ama çoğunun devlet şirketi olacağını kabul etmek için yeterli.

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English